Öne Çıkan Yayın 20 Mart 2012 yazım

Erdoğan’a Askeri Darbe?

Yoo hayır bu kez, başka bir “fantezi”i üzerinde düşünmeye çağırıyorum: Cemaat, denetlemeye başladığı TSK’yı, Erdoğan’a karşı kulla...

12 Nisan 2011 Salı

ÖSYM İstifa: Kayıp Onur


ÖSYM bir kilittir; 72 milyonluk ülkenin çocuklarının üniversitelerde okuyup okuyamayacağını veya hangi üniversitelerde okuyabileceğini, devlete memur olarak girip giremeyeceğini belirleyen, ülkenin en temel kurumu... Hepimizin bildiği, uluslarararası kurumların da çeşitli ölçümlerle belirlediği olgular var: Türkiye’de yönetimler çeşitli yolsuzluklarda  başta güreşen ülkeler arasında.
Ekonomik özgürlüklerde 67. sıradayız! Saydamlık ölçütünde 56.. Demokrasi ölçütünde, demokrasi ülkesi değil otoriter ülkeler içinde...
Sadece bu olgulardan yol çıkarak herkes şunu tahmin edebilir veya güçlü bir bilimsel varsayım ileri sürebilir: ÖSYM gibi ülkenin en temel kilitlerinden biri sağlam kalamaz, çürümüşlük oraya da bulaşmıştır.. Bunu ileri sürmek “komplo teorisi” yapmak değildir. Bunun kanıtı er veya geç ortaya çıkar.
Ve yazmıştık: Cemaat ve başkaları bu kurumu asla boş bırkmazlar, altından girer üstünden çıkarlar...
Dünkü gazetemizde Kıvanç El’in haberinden öğreniyoruz ki, “Devlet Denetleme Kurulu adında ÖSYM’de incelemeler yapan Sayıştay Başdenetçisi Ferhat Gündüz”, 60 sayfalık raporunda, çeşitli sınavlarda soru kâğıtlarına sonradan müdahale edildiğini, bazı ÖSYM personelinin mal varlıklarında muazzam artışlar olduğunu, ihalelerin ve alım satımların neredeyse tamamında usulsüzlük saptandığını, ÖSYM-Meteksan personellerinin iç içe çalıştığını, hukuki açıdan suç olan unsurların iki tarafın birim müdürleri ve personeli tarafından örtbas edildiğini ileri sürmüş…
Yeniden yazıyoruz: Devlette ve üniversitelerde belki de onbinlerce kişi, zerre kdr hakketmediği yerlerde bulunuyor! Milyonlarca genç, alınterinin, emeğinin, yeteneğinin karşılığını alamazken, birileri kolayca istedikleri yerlere girebilmiş.. Aileler, kendi çocukları için döktükleri milyarlarca lirayla, aslında binlerce sahtekarın iyi yerlere gelmesine hizmet etmiş…
***
Yaşadığımız bu sınav rezaleti üzerinde pek çok tepkiyi, yer darlığından, bloğumda yayımladım. Ancak demokratik ve şeffaf olmayan bir ülkede, adalet mekanizması da genel ortalamalarla hareket ettiği için, bloglar üzerinden kalkan yasak yürürlüğe konamıyor ve bloglara ancak sınırlı erişim mümkün olabiliyor.
Boğaziçi Üniversitesinden Prof. Cem Alptekin, gözden kaçan bir noktaya dikkat çekiyor:
Sınav güvenilirliği açısından bir algoritmaya dayanılarak soruların yerlerinin değişik biçimde sunulması.. sınavın her adaya eşit biçimde verildiğini göstermez. Normalde motive edici ilk soruların, herhangi bir versiyonda değişik bir konumda verilmesi, sınava güçlük derecesi daha ağır soruları çözmekle başlayan bir adayla, bir başka versiyonda kolay soruları çözmekle başlayanların, sınava eşit koşullarda girmediğini gösterir. Benzetmek gerekirse birinci aday sınava engelli koşuyla diğeri ise düz koşuyla başlamaktadır..”
Prof. Ömür Akyüz de: Aday sayısı kadar farklı kitap hazırlanması soruların ve de yanıt şıklarının dizilişinde PEDAGOJİK olarak ve özellikle zaman kullanımında ciddi haksızlık doğuran bir durum yaratmıştır.”
***
Bu Cuma yayımlanacak CBT’de Prof. Timur Karaçay, Şifre/Algoritma’yı anlatan yazısında, “ÖSYM Başkanı’nın - Ortalıkta şifre yok!” sözünün anlamsızlığını vurguluyor ve Matbaacıların yaptığı  Soru kitapçıkları adaylara rasgele (random) bir seçimle atandı.. ” açıklamsının ortalıktaki şaibeyi  artırdığını vurguluyor:Eğer soru kitapçıkları ile öğrencileri eşleştirmeyi matbaadaki bir makine yapıyorsa, sınav sistemini ve sürecini ÖSYM yönetmiyor ve denetlemiyor demektir. Bu kabul edilemezdir.”
Timur, herkese ayrı soru kitapçığı hazırlığının da anlamsızlığını belirtiyor, “şifre sayısını az tutarsanız işlem sayısı arttıkça sistemin doğruluğunun denetimi zorlaşır. Denetlenemeyen sistemin hem soru üretirken hem verilen cevapları değerlendirirken hata yapma olasılığı artar. O halde, algoritmayı kırılamayacak kadar karmaşık, ama sistemin denetleyip yönetebileceği kadar basit yapmak gerekir..” diyor.
***
Son sınav hemen iptal edilmeli! ÖSYM’nin başkanı hangi yüzle istifa etmiyor, anlamak kolaydır, bunun için Ali Sirmen’in köşesine koyduğu fotoğrafına bakmak yeterlidir..  Bu kişinin arkasındaki en büyük destek, YÖK Başkanı Özcan da şapkasını alıp gitmelidir..
Ama, istifa etmek onurunun algı derecesi, Türkiye’de, özellikle bu iktidar döneminde, koca bir sıfırdır!
--11 Nisan 2011 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

11 Nisan 2011 Pazartesi

Genelkurmay Açıklaması: Bir Siyah Kuğu Arayışı


Genel Kurmay Başkanlığı İnternet Sitesine “bu tutuklama kararını anlayamıyoruz” serzenişini koyunca, işte şimdi yine AKP cephesi ve yandaş yazarları veryansına başlar dedim.. Durumun bir TSK mağduriyetine dönüşmesinden hiç de hoşnut değillerdi, canları sıkılıyordu.. Bir hareket olsa da, TSK’ne çaksak bekleşiyi içindeydiler...
Beklenen oldu... Genel Kurmayın şikayetini katbekat aşan bir saldırganlık geldi..
Aslında bu konuda yazmayacaktım, ama Bekir Çoşkun’u yalnız bırakmak olmaz!
İktidar kalemlerinden farklı bir kaç söz eden çıksın diye bekledim aslında. Ama göremedim.
Biz, gazeteciler tutuklanınca ve uyduruk bahanelerle kasıtlı olarak Ergenekon davasıyla ilişkilendirilince, kıyameti kopartmıyor muyuz?!
Yürüyüşler, protestolar, yazılar, şikayetler...
Benzer durum TSK mensupları için de söz konusu.
Eğer vicdan diye bir şey olsaydı, arada geçen bunca süre içinde, delillerin toplanmış olması, suçlananlardan hiç birinin kaçmasının söz konusu olmaması, bir kurmayın en son taa Avustralyadan gelip zindana tıkılmayı göze alması, yani tutukluğu gerektiren tüm hukuki nedenlerin yokluğu karşısında.... en azından susardı.
Ama hayır, aralarında tek bir yürekli vicdan çıkmadı!
Hepsi “yeminli”, dibine kadar imanlı; beyninde, yüreğinde, hiç bir aralık yok.
Kendilerini kapkaranlık odalarına kapatmışlar..
En küçük bir ışık bile sızdırmıyorlar!
***
Tamam biliyoruz, en karanlık yüreklileri, Odatv, Ahmet Şık ve Nedim Şener’in bile ne kadar Ergenekon oldukları konusunda yemin billah döktürüyorlar!
Yine bu en karanlık olanlar, kitabın bir “örgüt belgesi” olduğu konusunda herkesi inandırma yarışındalar.. Her ne kadar Türkiye’de kimseyi inandırmış olmasalar bile.
Bu “ekibi” anlamak mümkün, çünkü tezgahı kuranlarla aynı örgünün içindeler, aralarındaki mesleki görev dağılımının gereklerini yerine getiriyorlar..
Ama “karşı taraf” içinde pek çoğu, “hayır bu kadar da olamaz”, diyebiliyor ve gazeteciler için yazı yazabiliyor..
Bunlar, zifiri karınlık odalarına dışarıdan minik bir ışık sızdırmayı başarabilenler.
***
Şimdi onlara soralım: Gazetecilerle, tutuklu 160’dan fazla subay arasında ne fark var?
Gazetecilere karşı yapılanların haksızlık olduğunu haykırabiliyoruz..
Subaylar için de hak aramak salt ailelerinin sorunu mu...
Birileri çıksa içimizden, özellikle iktidar yandaşlarından, bir baksa dosyalara ve gördüğü durumu nesnel olarak dile getirse!
Öyle, o bunu söyledi, bu bunu değil.. Bugüne kadar uzuuuun “nesnelllik görüntüsü” altında hiç  bir şey söylemeyi başarabilenle Yürekten baksa ve yürekten kanaatini söylese!
Sadece bir “siyah kuğu” aranıyor!
Bütün kuğuların beyaz olmadığını kanıtlayacak bir “siyah kuğu”..
Ve dese ki, arkadaşlar şurada şurada hukuk yok, demokrasi yok, sadece ayıp var, haksızlık var, hukuksuzluk var, bunca insana reva görülen bir suçtur, aynı zamanda bir insanlık suçudur.. Şunlar şunlar doğrudur, şunlar ve bunlar yanlış..
Bütün karanlık zindanlara ve yüreklere bir hak ve adalet ışık hüzmesi salsa..
***
Bu ekipten bazılarına bakıyorum, “hadi bakalım ne kadar demokratsınız, TSK’nin bu bildirisini lanetleyin bakalım” havasında..
Elinde demokrat ölçüm aleti var sanki!
Gazeteci örgütlerinin, gazetecilerin basını susturma konusunda gösterdikleri tepkiler bir demokratlığın ölçüsü ise eğer, subay olsun veya diğer siyasi tutuklular olsun, onların da uğradıkları haksızlıklar karşı çıkmak da aynı demokratlığın ölçüsü gereğidir. Hukuk ve adalet birilerine varsa, hepsine ve herkese de vardır..
Genelkurmay nasıl bildiri yayımlar sorusuna verilecek yanıtı, hukuk ve adalet ihlallerinin derecesi belirler.. Varolan yasalar değil!
Bu soru yerine, içinizden biri de şunu merak etsin: Acaba bu bildiriyi neden yayınlamak zorunda kaldılar?
Hangi yasalara, hangi hukuki uygulamalara, kim, sonuna suskun kalabilir...
Hele işler, yani hukuk ve uygulamalarının zıvanadan çıktığı düşüncesi, mağdur olanlar arasında tepe noktasındaysa!
Sus, otur ve bekle!!
Bunu öğütlemek, ne adına ve kimin hakkı olabilir ki!
---10 Nisan 2011 / Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet

8 Nisan 2011 Cuma

ŞİFRE, ÖSYM Üzerine Tartışma'ya Katkılar


Yazılara gelen değerli katkıları, yorumları, notları, gazetedeki köşemde değerlendirme olanağı bulamıyorum; onlardan bir demetini sizlerle paylaşıyorum..


GÜVENİLİR EKİPLER GEREKİR
Herkes bir şey söylüyor, ortalık toz duman, fakat kimsenin aklına tüm kitapları güvenilir ekipler vasıtaıyla tek tek elden geçirerek kontrol edilmesini önermek gelmiyor gibi geldi bana, yanılıyor da olabilirim. Ben indiremedim ancak internete konulan ve yalnız öğrencilerin indirebildiği kitaplar, sınavlarda dağıtılan kitapçıkların üzerinde karalamalar/çözüm denemeleri yapılmış orijinali değil, birer suretleri sanıyorum. Bu durumda aklıma takılan şu: Bildiğim kadarıyla üniversite giriş sınavlarında öğrencilere özellikle sayısal soruların çözümünde kullanmaları için ayrı bir çalışma kağıdı verilmemekte, çözüm için gerekli işlemleri soru kağıdının boş yerlerinde yapmaları istenmektedir.
Bu duruma göre eğer iddia edildiği gibi bir şifreleme ve bu şifrelemeye ait anahtar(lar)ın bazı öğrencilere verilmesi söz konusu ise, bu öğrencilerden bir çoğu ya da en azından bazıları, örneğin matematik testinde çakışan seçeneği bulmak için, "yanıtları küçükten büyüğe doğru sıralamak" şeklinde verilen bir şifre anahtarını o sorunun kitapçıkta basılı olan şıklarının altına yazarak tespit olmaları gerekir. Öğrenciler yazarak/işaretleyerek yaptıkları bu tespiti sonradan silseler bile bu kolayca farkedilebilir.
Bu durumda iddaların doğruluğu, kitapçıklardaki matematik sorularının bulunduğu sayfaların tarafsız bir kurul tarafından göz ile kontrolu yapılarak ortaya çıkarılamazmı?
Üzerinde durulmaya değer mi?
Prof. Dr. Kayhan Kantarlı, kayhankantarli@gmail.com>
***

GÖZDEN KAÇAN NOKTA
Sayın Bursalı, YGS ile ilgili olarak çeşitli şaibelerin dolaştığı günümüzde önemli bir husus ne yazık ki gözden kaçmakta. İlke olarak çoktan seçmeli sorularda cevap anahtarındaki doğru yanıtların tamamen rastlantısal olarak yerleştirilmesi gereği, sınavın tek cevap anahtarı olduğu varsayımına dayanır. Sınav güvenilirliği açısından bir algoritmaya dayanılarak soruların yerlerinin değişik biçimde sunulması veya seçeneklerinin bir harmanlamaya tabi tutulması sınavın her adaya eşit biçimde verildiğini göstermez.
Normalde motive edici ilk soruların herhangi bir versiyonda değişik bir konumda verilmesi, sınava güçlük derecesi daha ağır soruları çözmekle başlayan bir adayla söz konusu kolay soruları bir başka versiyonda sınava başlarken güçlük çekmeden çözen ve güdülenen adayın sınava eşit koşullarda girmediğini gösterir. Benzetmek gerekirse birinci aday sınava engelli koşuyla diğeri ise düz koşuyla başlamaktadır.
Daha da önemlisi harmanlanan soru seçeneklerinin, özellikle sınav tekniği gereği küçükten büyüğe ya da büyükten küçüğe giden rakamları, tarihleri, günleri, kronolojik olayları, vb. içeren seçeneklerin karmaşıklaştırılması, adayın çalışır belleğine gereksiz bilişsel yük yükler ve sınav güvenilirliğini zedeler. Olayı basitleştirirsek soru sabit kalmak kaydıyla yanıt seçeneklerinin, örneğin bir tarih sorusunda, a) 1923 b) 1938 c) 1950 d) 1960 e) 1981 olarak verilmesi ile bunların a) 1950 b) 1981 c) 1923 d) 1938 e) 1960 olarak sunulması arasında adaya empoze edilen bilişsel yük açısından önemli bir fark vardır.
Adaya özgü soru kitapçıklarının hazırlandığı anlaşılan YGS'de dile getirilen soru konumlarındaki değişiklikler ve ÖSYM'ce algoritmik biçimde harmanlandığı savlanan soru seçenekleri, sınava giren adayların bilişsel açıdan farklı muameleye tabi olduklarını göstermektedir. Bu durum eşitlik ilkesine aykırı olduğundan kimi adayın başına talih kuşunu kondurmuş, kimi adaya da yıldırım gibi çarpmış olsa gerekir. Şaibeler bir yana, bu olumsuzluklar dahi YGS sonuçlarının kuşkuyla karşılanması gereğini ortaya koymaktadır. 
Prof. Dr. Cem Alptekin, Boğaziçi Üniversitesi Eğitim Fakültesi
***

SINAVIN PEDAGOJİK YÖNÜ
Şifre, algoritma vs. ancak bunlar planlı olarak baştan saptanmış ve kimi adaylara bildirilerek ilgili kitapların gene onlara yönlendirilmesi durumunda önemli olur. Bu en kötü durum, pek olası görmüyorum. ANCAK, aday sayısı kadar farklı kitap hazırlanması soruların ve de yanıt şıklarının dizilişinde PEDAGOJİK olarak ve özellikle zaman kullanımında ciddi haksızlık doğuran bir durum yaratmıştır. Eğitimcilerin en çok üzerinde durduğu sorun bu.
Prof. Dr. Ömür Akyüz, Yeditepe Üniv. Eğitim Fak. Eski DekanI
***

BEN KEFİLİM, TARZI
Sayın Bursalı, "Hırsızlar, Aptal Dürüstler 2" yazınızın sonunda yer alan sorunuza hemen ve duraksamadan yanıt vereyim."Bir gerçek sonuç beklemeyin", çünkü gelmeyecektir. Nedeni ise,savcıları ve yargıçları tarafından yaratılan her hukuksuzluğa,insan haklarına ve onuruna aykırılığa ve yazılmamış kitaba bile el koymalara "yargıyı bekleyelim" fetvasını verenlerin kanıtları ile sergilenen sınav sahteciliği savına, savcılık el koymuşken, "ben kefilim" tarzı yaklaşım, bana Kayseri Belediye Başkanına da kefaleti anımsattı. Bu seferki kefalet ise, soruşturma başlatan Savcıya "temize çıkartıcı bir sonuç çıkart" çağrısıdır. Bozacının şahidi şıracıyı çağrıştırıyor. Kefil olanlar, bu güvensizliği yaratanlar olunca, her türden sahteciliğin üstünü kapatmak da görevleri arasına girmektedir. Size bir anımı aktarmak isterim. Ne zamankı yükseköğretim kurumlarında bir yolsuzluk, usulsüzlük ve yasadışılığı kamuoyuna mal ettiğimizde, yapılan, bu işleri yapanların bir üst göreve atanmaları olmuştu ve olmaktadır. Demir'i yakında YÖK Başkanı olarak görürsek şaşırmayalım.
Prof.Dr. Mustafa Altıntaş

7 Nisan 2011 Perşembe

Dibe Vurma: YÖK ve ÖSYM, Şifre

 Üniversite sınavına bir yıl hazırlığın dershane fiyatı 3-6 bin lira arasında değişiyor. Ortalama 5 bin lira derseniz, 1.700.000x5000=8,5 milyar. Başka masrafları, özel hocaları vb katmıyoruz... Büyük bir alınteri ve öğrenme süreci... Ailelerin büyük özverileri... Yeter ki çocukları üniversiteye girsin..
Bu alınterini, bu helal paraları çalmaya kalkan, gelmiş geçmiş en büyük alçaklar arasında yerini alır... Geçmişte bunlar görülmedi mi görüldü.. Eğer dinle ilişkilendirecek birisi çıkarsa, bu hırsızlığın en büyük dinsizliğin olduğunu söyleyecektir,.. İnsanlık içinse en büyük ahlaksızlık...
Ama günümüzde ticarete konu olan herşey için, ne ayıp kaldı ne ahlak ne de din ve iman!
***
ÖSYM Başkanı Ali Demir konuştukça güven vermiyor. Bu kez, bugüne kadar ÖSYM içindeki en önemli işlemlerin, baskıları yapan Metaksan şirketine verildiği anlaşıldı! Böylece, gizlilik gerektiren işlemlerle ilgili zincirin halkaları çoğaldı! Metaksan müdürü, yağlı ballı patronunu anlaşılır nedenlerle koruyor ve bütün suç bizde, diyor! (ÖSYM ile yaptığı iş hacmi nedir?!)
Ali Demir’in en güven vermez açıklamalarından biri, biz göreve gelir gelmez tüm sınavlarda oyunları bozduk, açıklamasıdır! Vay vay vay...
Sınav düzeneği üzerine başka en büyük kuşku da, ortada bunca şüphe varken ve savcılık olaya el koymuşken, iktidar sahiplerinin, daha işin başında “bize güven, gerisini merak etme sen..” açıklamalarıdır!
Hele dün iktidarın propaganda şefi Hüseyin Çelik de ortaya çıkmasın mı! Tamam dedim, bu işte kesin bir şeyler var...
Aradan 9 ay geçti, geçen KPSS olayını Bay Savcı neden sonuçlandırmadı? Savcı Bey, acaba bir şeylere ulaştı ve işin ucu iktidarın irili ufaklı uçlarına değince mi durdu! Yoksa, kendisine fazla kurcalama mı dendi?! Eh, 9 ay boyunca bir hareket görülmezse, çok daha kuşkucu sorular akla gelir...
***
Yandaşlığın egemen olduğu toplumda, üniversite ve diğer merkezi sınavlarda dolapların dönmediğini düşünmek zordur. Bunun aksini göstermek, tamamen yönetimin sorumluluğudur!
Ama şu sınava bakıyoruz, tel tel! Diyelim ki en hafifinden ve en namuslusundan, acemilikler yapıldı! ÖSYM ülkenin en itibarlı kurumu iken, başına ve içine acemilerin alınması, yönetime getirilmesi doğru mu? Sözlü sınavlarla yeni kaç kişi alındı, alınanların yetenekleri ve yeterlilikleri nasıl ölçüldü? Yandaşları mı doldurdunuz göstermelik sınavla, kuruma?
 Atamaları yapan YÖK ve Başkanı Özcan’ın kriterleri var mıydı, Ali Demir’i ve arkadaşlarını (TÜBİTAK’tan Ercan Öztemel, örneğin) nereden buldu, hangi siyasi ilişkilerle Özcan’ın kulağına fısıldandı bu isimler?
Yarın yayımlanacak Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji’de soruyoruz:
“Sınav’da ilk ‘kural bozma’, türbanlı kızların 17 okula (6.050 kişi) özel olarak yerleştirilmesiyle başladı, ÖSYM önce bunun kasıtlı atama olduğunu reddetti! Bilgisayar atadı, diyerek ilk yalanı söylediler! Sonra da “pozitif ayrımcılık yaptık” dediler! Bu pozitif ayrımcılığın, sınav sorularının çözüm anahtarını da vermeye kadar uzanmış olabilir! Bu kızlar kimlerdir ve sınavdaki başarıları mutlaka bilinmelidir!”
O halde, ÖSYM, binlerce ‘seçilmiş’ öğrenciyi de, belirli yerlere toplayabilir... Ve bu guruba da şifresi kulaklara üflenmiş kitapçıkları dağıtabilirler!”
***
Bilimsel kurumlarda, etik dışı davranışlar yayılıyor! CBT’de Metin Balcı’nın “yüksek sayıda bilimsel makalenin sırrı” başlıklı yazıda “uluslararası bilimsel makalelerimizin en çok yayımlandığı 10 bilim dergisini” inceliyor ve görüyor ki, bunların büyük çoğunluğu, parayı bastır makaleyi yayımla dergisi!
Bu çok çok düşük değerli ve parayl bastırılmış makalelerle, akademik yükselmeler gerçekleşiyor!
YÖK, hemen herşeyi bozmaktadır! Sanki böyle bir tarihi misyon üstlenmiş gibi!
ÖSYM olayı, dolaylı bir YÖK olayıdır!
--7 Nisan 2011/ Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet

5 Nisan 2011 Salı

Kısa Değinmeler, 6 Konu Üzerine


GÜL’ÜN “YASADIŞI” TEMİNATI Cumhurbaşkanı Gül, YGS sınavlarındaki şifre rezaleti konusunda “açıklamalardan ben tatmin oldum” dedi. Gül’ün bu açıklaması hukuki bir ayıptır. Savcı soruşturma açmış, veliler şikayet ediyor ve savcılara başvuruyor, sınavların iptali isteniyor, vicdanlar ayakta, güven sıfır... Böyle bir ortamda Gül’ün müdahalesi, yargıya da müdahaledir! Onlara “kapatın bu işi” mesaji veriyor, biçiminde yorumlanacaktır.
“En tepedeki otorite” böyle bir güvence veremez, vermemeli. Gül, ülkenin demokratikleşmesi için, acaba bugüne kadar ne çaba sarfetti? Kayseri Belediye Başkanı için de aynı “teminatı” vermişti. Ülkemizde “güvenilir kişilerin” teminatı, yasaların, hak aramaların, hukukun yerine mi geçti? Bu rejimin adı ne olabilir?

TÜSİAD ANAYASASI  Ümit Boyner bir adım geri, iki adım ileri taktiği ile, hazırlattıkları Anayasanın ilkeleri üzerine raporu savunuyor: “Geri adım atmadık, rahatsız olduğumuz yanlış algıyı düzeltmek istedik.” Belgede (Tüsiad’ın sitesinde var) karşımızda tamamen Ergun Özbudun ilkeleri var! 22 Akademisyen ilk bölümde çeşitli görüşler açıklamış. Ancak, Özbudun, ikinci bölümde kendi düşüncelerini ilkeler haline getirmiş! Geride kalanlar arasında diyelim ki 5 kişi Özbudun’la aynı fikirde, 16 kişinin fikirleri, sonuçta ne kadar temsil edilmiş... Merak ettim!..
Cuma günü yayımlanacak Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji’de yazarımız Prof. Dr. Oktay Yenal soruyor: Ben sandım ki, taslaklarında sosyal haklar konusunda tartışma başlatacaklar; işsizlikten, yoksulların, özürlülerin haklarından bahis yok... Yenal “zenginliklerin de sınırlanması”ndan yana!

MISIR DEVRİMİ VE İHANET: Biliyorsunuz, Mısır’da referandum yapıldı, yeni bir Anayasa yerine, eski düzeni değiştirmeyen bazı değişiklikler oylandı ve El Tahrir meydanını yöneten devrimci ayaklanışın ve onlara destek çıkan liderlerin hayır oyları yüzde 22,8’de kaldı! Müslüman Kardeşler eski rejimle, Ordu ile birlikte hareket etti. Onlar ne zaman “devrimci” olmuştu ki, meydanlrın istediği geleceği paylaşamazlardı!!? Ayrıca onlar ülkenin epey paralı elitleri haline dönüşmüşlerdi!
Sonuç çıkartırsak: Mısır ayaklanması ve Mübarek rejiminin devrilmesi, bir azınlıkça gerçekleştirildi. Bu doğaldır! El Tahrir’deki bir kısım katılımcılar “şimdilik bu bize yeter” dedi ve geri çekildi! Radikal öncüler her zaman azınlıktadır, Mısır’da nefesleri şimdilik buraya kadarmış...

ANLAMAYA ÇALIŞMAK: Okurumuz Ümit Sarıaslan (31 Mart 20112, Savcı Öz Olayı:Gaz Alma/Denge Kurmayazısı üzerine özetle diyor ki: Kamuoyunun bir mutlak parçası olmak” yerine yaşanagideni ‘anlama çabası içinde kalmak’ saptamanız, özgür bireyin de tanımıdır. Bütün sorun da burada düğümlenmekte. ‘Kaldı ki, komşusundan daha haklı olan herhangi bir kimse, bir kişilik çoğunluğa çoktan varmış demektir.’ (H. D. Thoreau, Haksız Yönetime Karşı)  Bir tek, haklı kişinin; ya da ‘kamuoyunun bir mutlak parçası olmak’ yerine; özgür bireyliğin seçimini haksızlığa uğramayı göğüsleyerek yüklenen bireylerin de tek başlarına, ayrı birer ‘kamuoyu’ olduğunu kabullenmek gerekiyor.”

YARGIÇ VE TARİH: Kayda geçmeli. Hanefi Avcı’nın tahliye isteğini reddeden Mahkeme heyetinden Başkan Şeref Akçay’ın muhalefeti tarihseldir. Lütfen kararını bulup okuyun.  Cezaevindeki insan nasıl delil karartacaktır”, diyor: “Şüpheli, yakın zamana kadar devletin istihbaratı dahil çok önemli görevlerde bulunmuş.. Her nasılsa, bir terör örgütü ile irtibatlı olduğu, yazdığı kitaptan sonra ortaya çıkartıldı.. Bu yapılan işlem adil midir, insan vicdanına sığar mı?
Gerçeğin sesinin bütün ülkece dalga dalga yankılanması gerekiyor. Cemaat ve hukuku ahlaken de çökmüştür!

KADIN ADAY: Bayan Dicle Eroğul, Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyet'e sahip çıkabilmek için, O'nun Partisi'nden milletvekili aday adayı olmaya karar verdim, diyor ve bunu mücadelenin farklı bir boyutu olarak görüyor. TürkTelekom Bilişim Ağları Kurucu Müdürü, Yılın başarılı iş kadını ödülü, İzmirli, “CHP iktidarı ve aydınlık gelecek için çalışacağım”: http://dicleerogul.wordpress.com
-- 5 Nisan 2011 / Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet

4 Nisan 2011 Pazartesi

ÖSYM'de Şifreleme; Hırsızlar, Aptal Dürüstler 2


Anımsıyor musunuz? “ÖSYM’yi en güvenilir yer yapacağız, öyle teknolojiler uygulayacağız ki, kimse kuş uçurtamayacak.. Herkesin soru kitapçığı kendine özgü olacak..” YÖK Başkanı Özcan, geçen Eylül’de KPSS ve benzeri sınavlardaki sahtekarlıkların ortaya çıkması üzerine bu açıklamayı yapmıştı. Yarımağan’ın başını yemişler, kurumu hallaç pamuğu gibi atmışlar ve başına da İTÜ’den adamları Ali Demir’i getirmişlerdi!
O zaman demiştik ki: Ne kadar güvenli teknoloji getirirsen getir, bu teknolojileri kimlerin kullanacağı önemlidir.. Eğer merkeze yamuk insanları, cemaatçileri, hırsızları yığarsanız, hırsızlığı tamamen organize hale getirirsiniz.. Önemli olan oradaki insanın niteliğidir..
Ali Demir “eski yönetimden kişilerin komplosu olabilir..” demiş ve komik duruma düşmüş.. Eğer kendisi olaydan gerçekten habersiz ise, adamlarına (kimliklerine, aidiyetlerine) baksın!
Basılan ve dağıtılan bir kitapçıkta soruların yanıtları neden şifrelenmiş olsun!
Her bir soru kitapçığının ayrı şifrelendiği iddiası de kocaman bir kaçamak yalan gözüküyor! En çok, guruplandırılmış şifreler uygulamış olabilirler...
Soruları şifrelenmiş soru kitapçığının hangi okullara dağıtılacağı bile planlanabilir..
Tıpkı, öğrencilerin hangi okullar yerleştirileceğininbilgisayarlarca seçildiği” iddisının da koca bir yalan olduğunun ortaya çıkması gibi!
Bu rezalet sınavda, Silahtarağa ve benzeri 8 okula sadece başları türbanlanmış kız öğrenciler alınmıştı!
Ali Demir, ÖSYM tarihinde ayrımcılık yaparak, haremelik selamlık yaratarak bir ilki daha başarmıştı. Üstelik bu yaptığını, kızlara pozitif ayrımcılık diye nitelendirerek!
Demir’in hangi görevle kurumun başına getirildiği açıktır!
***
Son sınavda, sahtekârlar, belge hazırlamakta yine kendilerini ele verecek zorunlu bir yanlışı yapmış.. Balyoz davasının suç oluşturan 11 nolu CD’sini hazırlarken de, “zorunlu” yanlışlar yapmışlardı!
***
Çocuğu olsun olmasın bütün yurttaşları ilgilendiren Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi’ne güven sıfırı tüketmiştir! Burası cemaatin odak noktasıdır! Cemaat’in en yoğunlaştığı alan eğitimdir.
Dershanelerin büyük çoğunluğuna sahipler. Okul ve dershanelerinde kanca attıkları çocukları, üniversitelerin en iyi yerlerine ve öncelikle de devletin tüm kurumlarına yerleştirme politikaları, birinci derecede önemdedir.. Dershanelerinde, sık sık sınav soruları çıkmıştır!
***
Geçen 23 Eylül’de, şöyle yazmışız:
Devlet demek sanki hırsızlık yatağı demek... Geniş çoğunluk açısından, en büyük talep, üniversitelere ve oradan devlete kapağı atmakta! Bu yönetimde ve ülkede, üniversitelere girişin kapılarını denetleyen yerlerin temiz kalması mümkün mü? Buna inanmak, çoklu zekâ geriliğinden muzdarip olmaktır! Üstelik, bir tür masonik örgüt gibi çalışan cemaat ve yandaşların, devletin önemli yerlerine kene gibi yapıştığı bu dönemde, devlete ve üniversitelere giriş anahtarını elinde tutan ÖSYM'nin boş, temiz, namuslu bırakılacağını sanabilir misiniz!
ÖSYM, hemen her koldan, ahtapotun kolları gibi sarılmış! Binası, sekreteri, soru hazırlayıcısı, bilgisayarları, soru kutapçıkları ve basımevleri, getireni-götüreni, gireni-çıkanı, soru bankası, güvenlik kamerası, böceği-adamı.. bilimcisi ilimcisi.. Bu sayede, yeteneksizi ve hırsızı, üniversitelere ve devlete sokuluyor. Bunların orada yapacakları sadece daha iyi hırsızlık ve daha büyük ahlaksızlıktır...  Geride kalan “aptal dürüstler” ise, yıllardır dershanelere, ögretmenlere, okullara para akıtıyor, ter döküyor, emek harcıyor..”
***
Ülkemizde iktidar hangi kurumu sağlam bıraktı? En sağlam yapılardan birini yıktılar, YÖK ile elbirliğiyle!
Önce eski ÖSYM Başkanı Ünal Yarımağan’ı, kurumda sınav hırsızlıklarıyla yıprattılar.. YÖK, ÖSYM ile bir dizi anlaşmazlık içindeydi, özellikle bütçe ve meslek okullarına uygulanacak katsayı konusunda.. YÖK Başkanı Yusuf Ziya ÖzcanÖSYM’nin içi tam anlamıyla laçkalaşmış.. Ünal Hoca da bakmamış”, bakışıyla, ÖSYM’de yönetimin neredeyse tamamen el değiştirmesine zemin hazırlamıştı..
ÖSYM’nin siyasi hedef olması yeni değil. Başbakan, daha iktidarının ilk yıllarında, ÖSYM’nin özerk yapısından şikayetçi olmuştu!
Şimdi, Savcılık işe el koymuş!
Bir gerçek sonuç bekleyelim mi?
---4 Nisan 2011 / Bilim ve Siyaset 

“Algı” ve Ergenekon: İktidar Savaşı’nda Görüntü ve Gerçek, “Yeni Gerçeklik!”


Epey bir süredir yazmak istediğim konu: “Toplumsal algı”.. Metropoll araştırma şirketinin son yayınında, “Ergenekon” ve yargılamalarının toplumca nasıl “algılandığı” konusunu görünce, çok geç bile kaldı. Araştırmada, Şubat’a kıyasla Mart’ta, insanların “Ergenekon davası”na yargılama süreçlerine ilişkin “güveni azalmış.”
Bu konu, iletişim ile, kamuoyu oluşturmada, toplumsal algı ile ilgilidir. Bir olay, konu, nesne, kişi, dava, parti, olgu vb üzerinde toplumda “nasıl bir imaj”, veya “görüntü” oluşturmak istiyorsunuz...
 “Nesne”yi (şey’i), tüm gerçekliğiyle mi topluma algılatmak istersiniz..
Yoksa, şey’i, olduğundan çok daha farklı mı!
Ulaşmak istediğiniz kitlenin, sunduğunuz “şey”e tam güvenmesini ve “kendisine sunulan herşeyin doğru” olduğunu kabul etmesini isteyebilirsiniz..
Bunların hepsi “algı yönetimi”ne girer... Topluma “satacağınız” malın cinsine, cismine ve amacınıza/hedeflerinize göre “toplumsal algı” oluşturmaya soyunursunuz..
***
“Ergenekon”, bir şirketin piyasaya süreceği ve müşterilerine satacağı sıradan bir ürün/mal değildir. Ergenekon, bir “iktidar savaşı”nın adı, “temel aracı.
Büyük ve iddialı bir girişimi, bütün sonuçlarıyla kabul ettirebilmeniz için, topyekün (total!) bir toplumsal algı yönetimi ve bu amaçla da çok güçlü mekanizmalar kurmanız gerekir. İlan ettiğiniz “kötü”yü yoketmek ve yerine geçireceğiniz “iyi”yi de bütünüyle kabul ettirmek zorundasınız.. Üç-dört yıldır yaşadığımız bütün süreçte bunlar vardır.
Örneğin ana akım/büyük medya üzerinde “total egemenlik”, bu gereği yerine getirmenin koşullarından biridir...
Medya, toplumsal iletişimin ağını oluşturur; bu ağın içine alabileceğiniz, ve istediğiniz algıyı yaratabileceğiniz insan kütlesi kadar, başarılı olabilirsiniz..
İktidarın (yani Erdoğan’ın) başından beri “çarpışa çarpışa” ilerlediği medya savaşı bu amaca yöneliktir: a) kendi medyasını kurmak ve geliştirmek, b) senden olmayan medyayı ise parçalamak, satın almak, tarafsızlaştırmak, diz çöktürmek...
Hukuk/yargı mekanizmasını yönetmek, yine bu sürecin bir parçasıdır.. Çünkü, algının yargısal bir sonucu olmalıdır... 
***
“Ergenekon –üstelik:terör!– örgütü”, 3 yıldır adım adım inşa edilen bir olaydır... Yoo hayır, durup dururken, sıfırdan yaratılmış olduğunu söylemiyorum. “Askeri darbe” düşünceleri olabilir, birileri ne etsek ne yapsak diye ilişkiler içinde olmuş olabilir.. 
İşte algı yönetimi, bu noktada devreye giriyor. Birbiriyle ilişkili muazzam olaylar zinciri oluşturuluyor... Bir algı bombardımanı ile, aslında “darbenin bütün hazırlıkları” tamamlanıyor, “iyi ki ortaya çıkardık” algısını yaratacak büyük komplo, silah suikast “hazırlıkları” ifşa ediliyor! Hele Balyoz’ın “delillerine” baktığınızda, aslında, toplumu ne büyük felaketin eşiğinden dönüldüğüne ikna edecek her türlü plan ve programın hazırlandığını görüyorsunuz.
“Bir kötü”den, ülke ve dünya çapında bir “organizma” yaratılmıştır... Toplumsal algı böylesine dallı budaklı bir örgütün varlığına olan inanca varmışsa, o zaman, üye ve yönetici ilan ettiğiniz kişilerin de alabildiğine içeride tutulması gerekir... Çünkü yarattığınız “kötülük imajı” bunu şart koşar, bu imaja eşdeğer hapishane koşulları ve tutukluluk süreci devreye girer! Yarattığınız “canavar olgu”su, sizi de esiri alır!
Burada başka bir süreç daha başladı. “Darbe soruşturması”, bütün geçmişin soruşturmasına dönüştürüldü...
Taa Dersim’e kadar!
Atatürk de hesap vermelidir!
***
Derim ki, büyük bir “yeni gerçeklik” yaratıldı! Öyle ki, gerçeği araştıran yok, toplum algılarla yönetilmekte. Öyle ki, yanınızdaki adam da, bu algının tam esiri olmuş, “aman bize Ergenekoncu” derler diyor, bitmiş/bitirilmiş bir ordunun ne büyük tehlike oluşturduğunu yaveleyerek, yaratılmış gerçekliğin, askerle yer değiştiren “dinci diktatoryal sivil vesayetin” koluna girmeye hazırlanıyor: “Ayy, o kadar da kötü olmayabilirler!
Yooo hayır, Türkiye esir alınamadı, belirleyici olacak olan “nitelikli çoğunluk” ayaktadır ve bu algı çemberinin içine girmeyi reddetmektedir!..
CHP de bu çemberin içine girmeyi şiddetle reddetmelidir!
--3 Nisan 2011 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

2 Nisan 2011 Cumartesi

Cemaat: Çok İleri Gittik (Pennsilvanya Meşvereti)


Başbakan’ın “yargının işi” açıklaması ve AKP içinde “durumu okuyamayan” partili yöneticilerine, “yargının işine karışarak yanlış yaptılar” demesi ile durum netleşti. Zaten sızan haberler de, Ergenekoncu savcılıkta değişim yapılması “ricasının”, hükümetten (yani başbakandan) HSYK’ya gittiğini gösteriyor.
Erdoğan “cemaatçi yargısal yapılanma”nın aleyhine işlediğini görüyor. İktidara yakın Metropol şirketinin yaptığı araştırmaya göre de, Ergenekon davası konusundaki kamuoyu algısında güvensizlik artmıştır!
Ergenekon yargılamaları, yaygınlaştırılması ve tutukluluk süreleri açısından da (hele hele Balyoz–daha doğrusu 11 nolu sahtekar CD ile) ciddiyetten tamamen uzaklaştı ve bütün keyfiliğin faturası Başbakan ve AKP iktidarının sırtına yüklendi!
Cemaatçi yapılanma ve iktidar, bu durumu tersine dönüştürmek için, Ergenekon üzerine, bugüne kadarkilerini çok çok aşan büyüklükte bir kıyamet koparmalı! Ama bütün barutlarını harcadılar! Türkiye’nin yarısını tutuklamaya gitmelidirler! Metropol araştırmasına göre de zemin uygundur, çünkü, halkımızın yüzde 34’ü –AKP’li seçmen (%29.5) dahil- “Ordu gerektiğinde yönetimi ele almalıdır!” demektedir!
İmamın Ordusu kitabı kimde varsa örgüt üyesi olur”, kararı, aslında faşizmin tam kitlesel uygulamasına yönelik aptalca bir denemeydi!
Ergenekoncuların inişi, Türkan Saylan ile başladı! Odatv ile bağlantılı gazeteci tutuklamaları ve İmamın Ordusu ve ilahiyatçı baskınları ile tam başaşağı gitti..
***
Bu durum üzerine “Pennsilvanya Meşvereti” yapılıyor. F. Gülen, ABD’de, Hüseyin Gülerce’ye diyor ki (Kendileri, Ergenekon konusunda olacaklar ve olması gerekenler konusunda kamuoyu yönlendirme uzmanıdır):
Başkaları niye düşmanlık yapıyor… Burada biraz da kendimize bakmamız lazım. Acaba bizim usul hatalarımız mı, üslup hatalarımız mı var? Bize olan bakış; yanlış yaklaşımlarımızdan mı, ihmallerimizden mi, o insanları 'karşı cephe' olarak görmemizden mi kaynaklanıyor? Bunları düşünmeden, bir yönüyle kendimizle yüzleşmeden, kendimizi sorgulamadan, hemen insanları, kabahatlerinin mahkûmu haline getirmek doğru değil..”(Zaman, 30 Mart)
Anlaşılan, iktidar uygulamalarındaki saldırganlıklarının kendilerine verdiği zarar üzerine epey “meşveret” yapmışlar! Geldikleri noktada kamuoyunda yarattıkları büyük tepkiyi görmüşler. Onları en iyi anlayan gazetecilerden biri olan Ruşen Çakır’ı bile hedef tahtasına yerleştirip ateş ettiler! Çakır, Gülen’in sözlerini “özeleştiri”, “hatadan dönme” noktası olarak görüyor.
Bu yazının Cumhuriyet’te yayımlanan ilk biçiminde “bu görüşe katılıyorum” demiştim. Ama hayır!
Bu, gerçek bir özeleştiri ve gerçek bir hatadan dönme mi? Hiç sanmıyorum. İktidara yapışmış bir “siyasi yapı”, süreç içinde görüntüsünün zedelenmesinden rahatsız! Bunu toplumsal algı çalışmalarıyla düzeltme yolunu arıyorlar! Nitekim F. Gülen devreye girdi ve açıklama üzerine açıklama yapıyor! F.G., siyasi olarak sanırım en son, “Gatakulli” diyerek adamlarına rehberlik yapmıştı!
Cemaatin siyasi bir hareket ve siyasi hedefleri olduğunu görmek istemeyen herkes, değerlendirme hatası yapacaktır!
Cemaat, her zaman “hoşgörü, diyalog” sloganlarını şiar edinerek ve her zaman iktidarlara (12 Martçı generaller dahil) yakın durarak, devlet içinde örgütlenmeye ve bu yolla büyümeye öncelik verdi. “Hoşgörü ve diyalog” ile büyüme! Doğrusu, bunu büyük başarı ile uyguladılar! Bu açıdan “araştırılmaya değer”dir!
Ama artık iktidar oldular, yani erk, yetki kullanıyorlar! Bu hareketin, STK değil, özünde siyasi nitelikli olduğu kabulumu, “iktidar yayılması ve uygulamaları” net olarak göstermektedir! İktidar olarak, bütün rakiplerini bertaraf etmeye yöneldiler!
***
Bu aşamada, iktidarın esas sahibi AKP’ye de zarar vermeye başlayınca, tırpan yemeye başladılar.. 6 Mart tarihli Bir Analiz Denemesi yazımda şunları belirtmiştim:
“..son medya operasyonu, AKP ve iktidarını epey zora soktu. Medya ile birlikte dünya da ayağa kalktı! İktidarın bundan hoşlandığı söylenemez. Operasyonları, tamamen cemaat kanadı sahiplendi. Zaman gazetesi, Gülerce!.. Yıllardır taş taş üzerine koyarak yarattıkları imaj, bir darbede yıkıldı!”
“Erdoğan’ın “gözaltılar bizim talimatımız değil, güvenlik, emniyet savcılık yetkilerini kullandı, bu süreçlerin süratle neticelendirilmesi arzumuzdur..” sözleri  ile operasyonların sahibi Cemaati uyardığı da söylenebilir.. ”
“Şimdi: Ahmet Şık ve Nedim Şener ve diğerleri serbest bırakılacaktır. Çünkü, operasyon, Gülerce’ler, Zaman, Samanyolu takımı, çökmüştür...”
***
Evet, Pensilvanya meşvereti, bu çıkmazdan bir çözüm arayışıdır.. Siyasi bir oluşumun çözüm bulması, zordur! Tek yolları, diyalog vb sloganları ile, iktidar ve ülke tam kucaklarına düşünceye kadar, “uzun yürüyüş”lerini sürdürmektir!
--
Not: Satılmış Torun, Kartal Uğur Mumcu Kültür ve Dayanışma Derneği, Memleket Sevdalıları Derneği gibi kitle örgütlerine emek vermiş ve çevresinde “atom karınca” ünvanını almış bir CHP aday adayı! Başarılar dilerim..
––1 Nisan 2011 / Bilim ve Siyset – Cumhuriyet