Öne Çıkan Yayın 20 Mart 2012 yazım

Erdoğan’a Askeri Darbe?

Yoo hayır bu kez, başka bir “fantezi”i üzerinde düşünmeye çağırıyorum: Cemaat, denetlemeye başladığı TSK’yı, Erdoğan’a karşı kulla...

23 Şubat 2020 Pazar

İdlib’de aykırı fikri, çatışmamayı savunmak

23 Şubat 2020 Pazar / bilim ve siyaset
  
İdlib konusunda tartışmalar, sahada ne oluyor, Suriye nereleri ele geçiriyor, Ankara geri çekilemez türünden basmakalıp bir sürü laf üzerinde dolaşıyor ekranlarda, hemen hepsi Saray’ın politikalarına desteğe çıkıyor.
Dün Rusya’yı ABD’ye karşı savunanlar, bugün bakmışsın ABD ve Batı’yı Rusya’ya karşı savaşa çağırıyor. Utanmazlığın, savaş çığırtkanlığının bini bir para..
Dahası, bir Ankara gazetecisi ve temsilcisi demez mi ki “Cumhurbaşkanı bir kez söyledi, eğer rejim (Şam veya Suriye hükümeti) 1 Mart’a kadar Türkiye’nin askeri gözlem sınırlarının ötesine geri çekilmezse, Türkiye’nin tek yapacağı şey saldırmak onları geriye püskürtmektir. Bu devlet sözüdür, eğer onları püskürtmezsek, inandırıcılığımız, devlete olan güven sıfırlanır, artık bu sözden geri dönülemez..”

“Rusya bize muhtaç” gevezeliği

Bekledim, “Şam’a kadar da kovalamalıyız” lafı da gelecek mi..
Peki Rusya Suriye’yi feda eder mi, sorusunun yanıtı yok, Almanya bize destek verirmiş Rusya’ya karşı. Ayrıca Rusya bize muhtaçmış eveleme geveleme ve yanlış değerlendirmeleri.. 
İdlib üzerinde bir NATO – Rusya savaşı kopartacak. Büyümeye açık bir küçük kıyamet öneriyor ve ülkemizi de ateşin içine atıyor. Neyse ki, söylediklerinin gerçekleşme olasılığı yok şu aşamada. Ama yandaş ekranlar bu laflarla dolup taşıyor
Ne olmalı sorusuna “Türkiye İdlib’den çekilmeli” yanıtına, şüphesiz ki iktidar, muhalefet ve hatta “makul” çevrelerde hiç iltifat yok, hatta “çekilemeyiz, çekilirsek zayıflığımıza, korktuğumuza yorarlar, masada bir gücümüz olmaz, bunun için sahada olmalıyız” yanıtı geliyor.
Hatta utanmazca, “yoksa vatan hainliği” sopasını gösteriyorlar. Hadi oradan! Türkiye’yi, ülkeyi milleti ateşe atınca mı vatansever oluyorsun!

Hatalar zincirinin sonuçlarını benimseme

Bir saygın profesör de, “Suriye’de izlenen politikayı başlangıçtan itibaren yanlış bulabiliriz, ama gelinen bu aşamada Türkiye geri çekilemez, bizim Arap dünyasında da itibarımız ve gücümüz kalmaz, orada askeri gücümüzü korumalıyız, Doğu Akdeniz’de de sözümüz dinlenmez, masada olmak için orada kalmalıyız” demez mi..
Askeri güç kullanmak, askeri varlık göstermek, çatışmayı göze almak hatta savaşmak, damarlarda dolaşıyor.
Bir dizi yanlış düşünce ve inanış bir zincir haline dönüşüyor ve geliyor Saray’ın “savaşsa savaş” politikasının halkalarına eklemleniyor. Yanlışlıklarla dolu Suriye politikasının ürettiği bu son safhadaki “Rusya/ Suriye ile kapışmaksa, bundan kaçamayız” yanlış sonucu, düşünce sistematiğini esir alıyor ve uçuruma yuvarlanmayı peşinen kabul ediyor.

Bu politik bir laftır!

Diyorum ki, Rusya ile savaş olmaz, RTE’nin söylediği “Şubat sonuna kadar çekildi çekildi, yoksa..” lafı, sadece görüşmelerde pazarlık çıtasını yüksekten koymaktır.
Ayrıca Cumhurbaşkanı geçmişte böyle çok laf etmiştir, ama hepsi o kadar...
Arap dünyasında itibar için mi savaş gücümüzü göstereceğiz. Pardon yoksa Araplar arasında savaşla askerle korkutacağımız başka ülkeler de mi var! Mesela Mısır’a ne zaman savaş açacağız?!
Şunu bile düşünemiyorlar: İdlib meselesini işbirliği ile hızla çözersek Doğu Akdeniz’de zayıflamayız, Suriye ile işbirliği yaparsak Doğu Akdeniz’de güçlenebiliriz?!
Bölgede dünya alem karşımızda!

Dün Rusya iyi, bugün gelsin patriotlar!

Ne kadar çok Rusya ile kapışma yanlısı varmış. Düne kadar ABD’ye karşı Rusya’dan askeri alış verişlere alkış tutanlar, şimdi de ABD’den Patriot dilenme durumundalar! “Rusya ebedi düşmanınız, ondan dost olmaz, onlar hep Akdeniz’e inmek isterler” lafları yeniden sökün etti! Bunun arkasında şu yatıyor: “Bak İdlib’i bile bize çok görüyorlar!” Minik emperyalist aşıkları sizi gidi! Ruslar yıllardır Akdeniz’de, haberleri yok!
Özellikle gazeteciler ve kanaat önderleri ve topluma fikir vermek ve durum analizi yapmak için ekranlara çıkanlar, iktidarın savaş arabasına asla binmemeli, daha nesnel bir tutum almalı ve sonuçlarını irdeleyici olmalı, farklı görüşlere kapı aramalıdır.
Herkesin iktidarın savaş arabasına iliştirilmiş olması kadar kötü bir seçenek olamaz bir ülke için...
İdlib’de savaş tamtamları ülkeyi zayıflatır, hele bir ciddi kapışmaya dönerse, sonuçları itibariyle, “vatan haini” suçlamasını yöneltenler birden kendilerini o durumda bulabilirler.
***
Neyse ki, Cumhurbaşkanı bile, “Şubat sonun kadar..” demecini politika gereği söylediğini biliyor.
Nitekim, Şubat sonu lafını çöpe attı! Liderlerle görüşmelere girişti, ve birilerini (ve kendisini) de Şubat sonuna kadar lafının geriliminden kurtardı
4 veya 5 Mart’ta liderler toplantısı kararlaştırıldı!
Duyurulur!
Not: Bu yazıyı “Masada olmanın amacı ne” sorusunun yanıtlarını irdelemek için planlamıştım. Artık yarına kaldı!

22 Şubat 2020 Cumartesi

dlip, Sırat köprüsünde gezinen ülke! Ruslarla savaşır mıyız?

20 Şubat 2020 Perşembe / bilim ve siyaset

Yıldırım hızıyla gelişen olaylar karşısında şaşkına dönüyoruz... Ve ülkemizin başkomutanı, Saray’ın egemeni, her konuda tek yetkili ve hakimi Cumhurbaşkanı “Her operasyon gibi bir gece ansızın gelebiliriz diyoruz. İdlib'i bırakmayacağız. İdlib harekatı an meselesidir” dedi. Ortalık alevlendi!  Belki siz bu yazıyı okurken İdlib’de Mehmetçiklerimiz ölüm kalım savaşına girmiş bile olabilirler. Bilmiyoruz.
İki seçenek var hâlâ: Birincisi blöf, yani Rusya ile iki gün süren toplantılardan bir sonuç alınamaması üzerine, Erdoğan, geçen hafta yaptığı açıklamaya uygun olarak, Suriye Ordusunu (ve Rus desteklerini) İdlib eyaleti sınırlarının ötesine atmak için ne kadar kararlı olduğunu gösteriyor. Bu bir kaç gün kazandırabilir RTE’ye; Ruslar RTE’yi şimdilik durdurmak için yeni bir elma şekeri önerirler mi, böylece RTE’ye de operasyonu yapmamak için bir bahane sunarlar mı?
Fakat Kremlin hemen tepki verdi, RTE’nin harekat an meselesidir açıklamasını en kötü senaryo olarak nitelendirdi.
Moskova’nın bu açıklaması, Rusların karşı kararlılık göstergesi ve “en kötü senaryoyu sen seçtin, karar tercih senin” şeklinde yorumlanabilir.

Şam ve Moskova geri adım tar mı?

Cumhurbaşkanının daha önce de iki açıklaması olmuştu, operasyonu, “askeri gözetleme kulelerimize bir daha saldırı olursa” şartına bağlı bağlamıştı. Bunu bekler mi şimdi?
Şu da vardı: “Şubat sonuna kadar İdlib sınırlarının dışına çıktı çıktı, yoksa biz çıkartırız..”.. Bugün ise henüz ayın 19’u, bu kez her an gelebiliriz, diyor. Erdoğan’ın bu son sözleri, Moskova’daki görüşmelerin sonuçsuz kalması üzerine yaptığı açık.
Ama Moskova ve Şam, İdlib sınırları ötesine çıkın önerisini Erdoğan’ın yerine gelmeyecek düşü olarak değerlendirdiklerini görüyoruz. Çünkü Suriye kentlerini topraklarını teröristlerden temizlemekte epey yol aldılar. Halep’i de bütünüyle kurtardılar, M5 karayolu Rus polisinin denetiminde... En az 6 gözetleme kulesi Şam ordusunun geri aldığı topraklarda kaldı.
Suriye ve Rusya geri adım atar mı, sanmıyorum. İdlib kentini alacaklar. Türkiye’ye de anlaşılan sınıra 10-15 km’lik bölgede mültecilerin yerleştirilmesi olasılığını bırakıyorlar.

Ruslarla savaşır mıyız?

Erdoğan’ın “ansızın gelebiliriz” uyarısının, Ruslarla savaşırız önermesini de içerdiği açık.
Ankara’nın, Suriye Ordusunu “İdlib’den dışarı süpürme” amaçlı doğrudan bir saldırıya geçeceğini düşünmeli miyiz? Bu zayıf bir olasılık. Ama RTE’nin Suriye Ordusu’nun İdlib kentini ve geri kalan kısımlarını almasını engelleyecek önemli bir askeri güç yığınağı ile yetineceğini varsaymalıyız.
Bu şüphesiz ki orduların karşı karşı gelmesidir.
Türkiye bu durumda HTŞ çatısı altındaki teröristlerin de açıkça koruyucusu pozisyonuna itileceği veya resmen bu pozisyonu üstleneceği ortada. Türkiye bir “işgalci” pozisyonuna iteklenecektir. Orada neyi koruyoruz sorusunun yanıtı yoktur... Göç edenler bir bahane olarak kullanılmaktadır. Çünkü esas mesele buysa, Şam ile en kolay halledilecek konu budur. Ama Ankara’nın buna yanaşmaması, bunun bir bahane olduğunu gösteriyor.

Göç bir bahane

O zaman, üç yazıdır gündeme getirdiğim Yeni Türkiye projesi kapsamı içinde durumu değerlendirebiliriz ancak.
Bir çatışma olur ve genişlerse, Rusların devre dışı kalacağını düşünmemek gerekir.
Biliyoruz ki Türkiye Suriye hava sahasında uçamıyor. Hava üstünlüğü karşı tarafta.
Fakat umulmadık bir şekilde çatışma olur ve genişlerse, hava kuvvetleri savaşına dönüşür iş. Bu noktaya varacağını hiç sanmıyorum, en kötü olasılığa işaret ediyorum.
Rusların ve Şam’ın, S-400 aldı diye, Suriye’nin İdlib eyaletini Türkiye’ye bırakabileceğini düşünen varsa, bilemem. Ama Ankara’da bunun hesaplarını yapan politikadan anlamayan bir sürü danışman ve hatta sivil giyinmiş asker var anlaşılan.

Kim kaybeder?

Ruslar değil, biz... Rusya’dan gelen milyonlarca turist, tarım ürünlerimiz için büyük bir Rusya pazarı...milyarlarca dolarlık ihaleler alan inşaatçılar...
Mesele bu mu diyeceksiniz, şüphesiz ki öncelikle insanımız, askerlerimiz, ekonomimiz, daha büyük dipler ve daha büyük bağımlılıklar..
NATO İdlib konusunda tarafsız. NATO’nun doğrudan meselesi değil, Türkiye’nin yarattığı bir sorun olarak görüyorlar.
ABD, asla askeri olarak bulaşmaz.
Ama kışkırtıcılığı elinden bırakmaz. Zayıf düşmüş bir Türkiye için pusuya yatar.
Bakıyorum çevreden yürü diyen yazar çizer türedi... Ankara’yı aklı selime çağıracaklarına, ülkeyi yurdu insanı düşüneceklerine.
Yurtsever olacaklarına!
NotYaşadığımız hukuk ve yargı garabetine giremedim. Fakat ülkede yargının tamamen iktidar bağımlısı olduğunu belgeleyen net bir olay daha yaşadık... Yargı vicdanını siyaset ezip geçti.. Yazık bu ülkeye!

19 Şubat 2020 Çarşamba

Erdoğan’ın İdlib Suriye şifrelerindeki HTŞ direnişçi mi?

18 Şubat 2020 Salı / bilim ve siyaset

Cumhurbaşkanı, çok güçlü bir açıklama yaptı, Suriye Ordusuna yani Şam’a, dahası Rusya ve İran’a. Şubat’a sonuna kadar bugün geldiğiniz tüm yerlerden geri gideceksiniz, askeri gözetleme kulelerinin gerisine çekileceksiniz, dedi. Bunu da, İdlib’e yığmakta olduğu 10 bin kadar asker top tank vb eşliğinde söyledi. Aradan neredeyse bir hafta geçti, bu arada askeri gözetleme kuleleri bir bir Suriye bölgelerinde kalmayı sürdürdü. Halep – Şam M-5 otoyolu Rus askeri polisinin tam kontrolü altına girdi.
Cumhurbaşkanı’nın “Şubat sonuna kadar” verdiği ve “yoksa..” dediği süre şüphesiz ki bir güç – kararlılık gösterisidir. Fakat Moskova, Şam ve Tahran’ın bundan etkileneceklerini sanmamak gerekir, bunu da sahada gösteriyorlar.
Cumhurbaşkanı’nın İdlib sevdasının arka planını, iki- üç yazıdır kurguluyorum.

“Bunlar Direnişçi”

Bir noktayı eksik bırakmamak gerekir: Erdoğan, her ne kadar 10 bin kadar yeni asker güç yığsa da, “direnişçi” olarak nitelediği, İdlib’i işgal altında tutan HTŞ çatısı altındaki 30-40 bin silahlı gücü, Şam’a karşı ön savaşçı olarak görüyor.
Bu da nereden çıktı derseniz: Şu sözler Cumhurbaşkanın ait: =
Rusların söylediği şey: teröristlere karşı mücadele ediyoruz... Kim terörist? Kendi toprağını savunanlar mı terörist? Bunlar direnişçi. Şu anda bunlara sorarsan Türkiye’deki yaklaşık 4 milyon Suriyeli de terörist. Bunlar nereden kaçtı geldi? Esed’in zulmünden kaçtı geldi...” (29 Ocak, Afrika ziyaretinde Senegal dönüşünde ‘uçak gazetecilerine’ demeci.
Erdoğan’ın esas görüşünün bu olduğunu düşünüyorum. Zaten tüm gelişmeler de bunu doğrular nitelikte. Hatta şu sıralarda yabancı basında Ankara’nın bu güçleri Esad’a karşı silahlandırdığına ilişkin haberler de çıkıyor.
Şam – Esad baş düşmanınsa, Şam’ın topraklarını işgal altında kim tutarsa tutsun, bir tür müttefikin olur. Nitekim ABD’den de İdlib desteği geliyor.
Fakat Cumhurbaşkanı İdlib’teki bu gruplar için terörist lafını da arada dile getirmiyor değil. Mesela: “Suriye’yi terör örgütlerinden ve rejimin zulmünden temizlemeden..”.. “HTŞ gibi terör”..

Tutarsızlık had safhada

Bir yandan “direnişçi” olarak nitelendireceksin, kendi topraklarını Şam’ın işgaline karşı savunduklarını belirteceksin, diğer yandan da durum sıkışında terör örgütü lafını da eksik etmeyeceksin.
Bunu yapmak zorunda, çünkü Birleşmiş Milletler, dahası ABD bile HTŞ’yi terör örgütü kategorisinde değerlendiriyor. Türkiye’nin devlet kayıtlarında teröristler. “Ben demiştim” diyecek.
Cumhurbaşkanı’nın dış politik söylemlerinde tutarsızlık aslında çok. Mesela Libya’da “Birleşmiş Milletlerin tanıdığı” Trablus hükümetiyle anlaşma işbirliği ve asker /silah göndermeyi meşru ve Hefter’i “isyancı” sayarken, yine Birleşmiş Milletlerin meşru saydığı Şam ve hükümetini bu kez gayri meşru görüyor ve Şam’a savaş açan ve Suriye topraklarını işgal den HTŞ teröristlerini “direnişçi” olarak nitelendiriyor.

Neden bu kararlılık?

İdlib kararlılığının ardında dünkü yazımda belirttiğim gibi, Misak-ı Milli’yi Atatürk ve arkadaşlarının gerçekleştiremedikleri, “büyük kayıplar tavizler verdiği” görüşü yatıyor demiştim. Lozan, yandaşlara göre bir hezimet! Montrö anlaşması da: “Hangi gemiyi durdurabiliyoruz, hangisine geçme diyebiliyoruz” sözleriyle berbat bir anlaşma olarak nitelendiriliyor.
Dolayısıyla Erdoğan’ın Yeni Türkiye hedefi “Osmanlı topraklarını kurtarmak, Türkiye’yi toprak olarak büyütmek.”
AKP’nin Reisçi seçmenleri TSK’nın sokulduğu Suriye topraklarını artık “Türkiye’nin..” görüyor. Onlar arasında sürdürülen AKP propagandası böyle. Kaçıyla konuştum! Hepsi buna inanmış...
Bana “abi posta sistemimiz bile kuruldu, devlet görevlilerimiz valilik kaymakamlık falan yapıyorlar oralarda, sen istemez misin oraların bizim olmasını?” sözlerini sarf ediyorlar.
Dolayısıyla hem Yeni Türkiye hedefleri hem de seçmenleri açısından, İdlib konusunda “kararlılık gösterisi” eksik olmamalı.
Sorumsuz siyasi yandaşları ise “yetmez, hedefimiz Şam” diye gaz veriyor.
İdlip ve Suriye konusu şüphesiz ki hemen bitmeyecek.
Uzatmalı bir konu. Sınır konuları var...Ayrıca içimizde 5 milyon da Suriyeli var...
Cumhurbaşkanı bunu uzattıkça uzatacak, çünkü Suriye tamamen bir iç politik araç! Bir iktidar aracı!
Ama iktidar aracı olmaktan hızla çıktığını ve ülke için tersine, bir beka sorunun dönüşme özelliğini hissettirdiğini görme olasılıkları var mı?
Galiba yok..
***
Cumartesi günü Beylikdüzü CHP toplantısında bir izleyici sordu: Yeni Türkiye için toprak kazanmayı şart görüyorsunuz, peki bu olanaksız mı?
Yanıtım kısaca evet oldu.

18 Şubat 2020 Salı

Erdoğan’ın “İdlip’de gerekirse ölürüz” ve “Misaki Milli”

17 Şubat 2020 Pazartesi / bilim ve siyaset

Dünkü yazımı okuyun, çünkü bu devamı. Erdoğan’ın “Yeni Türkiye” konseptinin ana hatlarını çizdiğim yazıda, bu hedefe ancak “Türkiye’nin topraklarını büyüterek ulaşabileceği” hesabını yaptığını belirtmiştim.
Orada eksik bıraktığım, yazarken belleğime çağıramadığım en önemli bir noktayı Ahmet Yavuz anımsattı: Evet, dedi “toprak ilhak etmeden Yeni Türkiye’yi kurduğunu söyleyemez, hedef bu, fakat keşke Misak-i Milli hedefini de yazıya katsaydın, dört dörtlük olurdu..”
Ah belleğim diyeceğim ama yazıya gece yarısı başlamış ara vermiş sonra sabah erkenden bitirmiştim. Beylikdüzü CHP örgütünde yapacağım konuşmayı hazırlığa giriştim sonra.. Yani araştırmaya zaman da kalmamıştı.
 Evet Erdoğan 2016’dan itibaren Misak-i Milli’yi diline dolamıştı. 2017, 2018, 2019’da hep gündeme getirdi.

Hedef İmparatorluk toprakları

Erdoğan ağırlıklı olarak İngilizlerden alınamayan alınmayan Musul’u kastediyor. Suriye’yi de Osmanlı artığı, kaybedilmiş toprak görüyor.
19 kim 2016’de bunu sanırım ilk kez Muhtarlar toplantısında açtı: “Suriye ve Irak'ta olanları yaşarken, yeni nesil bir şeyi çok iyi bilmeli. Acaba Misak-ı Milli nedir? Bunu çok iyi bilmemiz lazım. Eğer Misak-ı Milli'yi kavrarsak, anlarsak Suriye'deki sorumluluğumuzun, Irak'taki sorumluluğumuzun ne olduğunu anlarız... Eğer bugün 'Musul üzerinde bizim sorumluluğumuz var, onun için hem masada hem de arazide olacağız' diyorsak, bunun bir sebebi var.
Maalesef hem batı hem de güney sınırlarımızda Misak-ı Milli hedeflerimizi koruyamadık. Dönemin şartları itibarıyla... zorunluluklardan kaynaklanan bu durumu esas olarak kabul edip kendimizi tamamen bu kabuğun içine hapsetme anlayışıdır. Biz işte bu anlayışı reddediyoruz. Türkiye'yi 1923'ten beri böyle bir kısır döngüye hapsedenlerin amacı coğrafyamızdaki bin yıllık varlığımızı, Selçuklu ve Osmanlı geçmişimizi bize unutturmaktır...”
10 Kasım 2017’de: "Biz Kurtuluş Savaşımıza başlarken ilan ettiğimiz Misakımilli'mize dahi sahip çıkamadık. İşte şimdi Suriye'de, Irak'taki gelişmelerde zaman zaman dikkat ederseniz bir şeyi dillendiriyorum. Nedir o, 'Biz Misak-ı Milli'mize yeniden sahip çıkmak zorundayız' diyorum.
Görüldüğü gibi, Irak ve Suriye’deki hedefi Erdoğan’ın “kayıp” ilan ettiği bu toprakları geri almak.
Önceki gün, İdlib için söylediği “biz orada gerekirse ölmeye göze aldık” sözleri, “Yeni Türkiye”nin kuruluşu için en elzem ihtiyaçla ilgili kararlılığını dile getiriyordu: Toprak kazanmak!

Peki Nedir Misak-ı Milli

Misak-i Milli, son Osmanlı Meclisi’nde (Meclis-i Mebusan) yapılan bir gizli oturumda (28 Ocak 1920) kararlaştırılan Osmanlı sınırlarıdır. Misak-i Milli, ulusal yemin demektir. Meclis’in toplanması için Atatürk ve arkadaşları çaba sarfetmişti. Bu son Meclis’te Anadolu’dan gelen mebuslar da vardı, Anadolu direnişçileri- savaşçıları Mudafaa-i Hukukçular mecliste temsil ediliyordu. Bunlar Rauf Orbay liderliğinde bir “Felah-i Vatan” grubu oluşturdular ve bu son Meclis’te “Ulusal Yemin”i kabul ettirdiler.
Yani Misak-i Milli, Osmanlı’nın, Padişahın falan değil, doğrudan Milli Kurtuluşçuların girişimidir.
Burada Mondros ateşkesiyle Osmanlının elindekiler vatan toprağı sayılmakta, Musul dahil. Ulusal Yemin’de Arap yerleşimlerinde referandum önerilmekte. İdlib bu çerçevededir. Atatürk’ün 1918’de bulunduğu bölgelerle ilgili yazısına dayanılarak, yorumlarla Misak-i Milli sınırları genişletilmektedir.
Lozan’da Musul üzerinde anlaşma sağlanamadı ve çözümü İngiltere ile Türkiye arasında ikili görüşmelere bırakıldı. Bu görüşmeler sonuç vermedi ve anlaşma gereği konu Milletler Cemiyeti kararına bırakıldı. İngilizlerin Şeyh Sait kışkırtması ile Türkiye zor durumda bırakıldı, Milletler Cemiyeti Musul’u İngiliz mandasına bıraktı. Oradan da Irak toprağı oldu.

Türkiye’nin varlık belgesi

Yani 1) Lozan, Türkiye’nin varlık belgesidir, Ulusal Yemin en az hasarla ve kayıpla gerçekleşmiştir.
2) Ulusal Yemin’in arka plandaki sahibi Atatürk ve arkadaşlarıdır.
3) Ulusal Yemin, Birinci Dünya Savaşı’nın yenilmiş, parçalanmış, işgal edilmiş Osmanlı topraklarının kurtarılması gerekenleri sayıyor.
4) Sıfırdan bir vatan ve millet yaratmaya soyunmuş Atatürk ve arkadaşları, savaştan bitap düşmüş Anadolu’dan toparlayabildikleri güçlerle, yapabileceklerinin azamisini gerçekleştirmişlerdir.
5) Yeni Cumhuriyet Osmanlı’nın üzerine, ümmet ve  padişahlık temelinde değil, yurttaşlık ve millet için gerekli bir kimlik (Türklük) üzerinde inşa edildi. Ve ortak dil olarak da Türkçe... Bu çağın ulus devlet kuruluşlarının gereğiydi. Osmanlı’dan zaten Yunanistan, Bulgaristan vb savaşla ayrılarak ulusa dayalı devletlerini kurmuşlardı. Çok milletli imparatorluklar çöküyor ulusa dayalı milletler kuruluyordu.
6) Suriye, Irak, evet Türkmenlerin de yaşadığı, fakat ağırlıklı Arap kimlikli ve Arapça dilliydi.
Erdoğan, sadece Osmanlıyı değil Selçuklu’yu da canlandırıyor
Yarın sürdürelim...

Suriye / İdlip: Atatürk’ü aşma ve “Yeni Türkiye” ile ilişkisi

16 Şubat 2020 Pazar / bilim ve siyaset

Cumhurbaşkanı Suriye politikasının çerçevesini tek başına çiziyor, ve siyasi ve adete askeri olarak da sevk ve idare diyor, bir Başkomutan. Şüphesiz “meşveret” ediyordur, yani danışıyordur da. Fakat danışmanları Cumhurbaşkanının politikasını “güçlendirici fikir” ileri sürüyorlardır. İzlenim o. Mesela “Başkanım bu yanlış olur....” diyen var mıdır?
İdlip, Suriye tamamen bir iç politika meselesidir Cumhurbaşkanı için.
Yani, içteki iktidarını sürdürmenin temel aracına dönüştürmüştür Suriye konusunu, veya savaşını.
Bu politikanın mihverini Atatürk’ün “yurtta barış, dünyada barış” politikasını reddetmek oluşturuyor. Erdoğan bu politikayı pasif bulduğunu söyledi ve bu politikayı
Biraz yumuşatalım: Barışın önüne savaş arabası koşulmuştur.

Atatürk’ü aşmak!

Peki neden? Şimdi siz “konsept”i, ürettikleri yeni “tarihsel tasarımı” anlatacağım. Bir köşe yazısı çerçevesine sığdırmak zor, ama Cumhurbaşkanını ve politikalarını anlattığım onlarca yazımda bu fikrin çerçevesini çok yazdım. Bunu bir kitaba dönüştürürüm belki..
Bir cümleyle anlat derseniz: Atatürk’ü aşmak, onu tarihsel olarak tamamen gereksiz, bir figür olarak bırakmak!
Bunu nasıl yapabilirler diye hayretle yüzüme bakmayın. Şüphesiz içerik olarak, büyük fikir olarak, dünyanın gelmiş geçmiş büyük bir kumandanı ve düşün adamı olarak yapmaları mümkün değil. Çünkü onun arkasında başarılmış büyük bir eser var; ülke, devlet ve yaratılmış bir millet var! Tamamlanmış büyük bir tarihsel gerçeklik var!
Peki de bunu nasıl yapacaklar?

Reddiye-yalan üzerine kurulu hayal

Cumhurbaşkanı (ve destekçileri) Atatürk Cumhuriyetini beğeniyorlar mı? Hayır. Üstelik tepeden tırnağa hayır!
Tarihe yamukluk yaparak, Atatürk ve arkadaşlarının Lozan anlaşmasıyla adalar- toprak kaybettiğini uydurmuyorlar mı? Evet.
Dahası, savaştan kaçınıp Musul’u İngilizlere bıraktıklarını da söylüyorlar mı, evet. “Lozan’da ülkeyi sattılar” diyecekler neredeyse, ama Irak’ı Suriye’yi yani Osmanlı topraklarını Lozan’da bıraktılar de diyorlar. Boğazları düzenleyen Montrö anlaşmasını da bu çerçevede kabul etmiyorlar.
Cumhurbaşkanı: “Boğazlarda, Montrö'de bize tanınan bir hak yok, istedikleri gibi gelip geçiyorlar. Düşünün, sizin Boğazınızı kullanıyorlar ama hiçbir şey elde edemiyorsunuz.”
Yani Atatürk Cumhuriyetini neredeyse yok sayan bir zihniyet. (Atatürk devrimlerini falan bir kenara bırakıyorum).  Cumhuriyeti bir “reklam arası” ilan ettiler! Kendi iktidarlarını Osmanlıyla bütünleştirerek.
Suriye İdlip (dahası Irak!) meselesine büyük fotoğraftan bakın!

“Yeni Türkiye” konsepti

Tüm yukarıda saydıklarım, ürettikleri “Yeni Türkiye” kavramının altyapısı. Bu esas 2023’te “gerçekleşecek” veya “bayrağı dikilecek”. Arada sırada başlattıkları İstiklal Marşı’nı (arkasından bayrak da gelir) değiştirme tartışmaları da, bu konseptin parçasıdır. Mehmet Akif Ersoy’a saldırı da!
Eğitimi ve toplumu biraz daha dindarlaştırılmış bir izafi Türkiye görüntüsü ile Yeni Türkiye yaratmak mümkün değil. Çünkü bunlar yeniden yerli yerine oturtulur. Her ne kadar Atatürk’ün izlerini silmenin bir parçası olsa da, Atatürk’ün çiftliğine 1001 odalı saray kondurmakla da “Yeni Türkiye” olmaz.
Atatürk’ü ve Cumhuriyeti aşmak için “başkanlık sistemi”ne geçmekle de. Çünkü bu sistem de referandumla tersine çevrilebilir.

Mesele toprak katmak

Peki Atatürk’ü ve kurduğu Cumhuriyeti neyle ve nasıl aşacaklar da “Yeni Türkiye” yerli yerine oturacak?
Türkiye’yi genişleterek, yani “toprak” kazanarak.
Suriye politikasının 2011’den itibaren kazandığı öz budur.
Bu politikanın teorisini Davutoğlu kurdu. Meşru dayanağı, oraların Osmanlı Bakiyesi olduğu, dolayısıyla, kendileri Yeni Osmanlı olarak bu bakiyeye sahip çıkmalarının normal, tarihi ve doğal olduğu görüşüdür. Balkanlara da bu gözle baktılar, özellikle Bulgaristan’da o tarihlerde “Türklerin Partisi” üzerine yaptıkları müdahaleleri anımsayın. Şimdi, Libya ile kurdukları ilişkiyi de, deniz bölgeleri anlaşmasının ötesinde, bu kavrama iliştiriyorlar.
Suriye – İdlib, “Yeni Türkiye”nin esas vücut bulacağı bir iktidar düşüdür.
Yarın bu açıdan İdlip konusu ve oradaki “direnişçiler”..

14 Şubat 2020 Cuma

Soçi’de Saray’a bir tuzak mı kuruldu?! RTE neden uygulayamayacağı anlaşmayı imzaladı?

13 Şubat 2020 Perşembe / bilim ve siyaset

Suriye’de askeri işler çok çok tehlikeli bir aşamaya geldi... Cumhurbaşkanı askeri gücü ön plana alan açıklamalarıyla ve Suriye’ye sürekli askeri güç sevkiyatıyla adeta topyekün bir savaşa hazırlandığımız imajı yaratıyor. Ortağı da Şam’a Şam’a çığlıkları basıyor!
Şu giderek daha net ortaya çıktı ki, Suriye’de (dahası Orta Doğu’da) onurlu ve emperyalist güçlerden arındırılmış bir işbirliği ve barışın bu iktidar döneminde yapılması adeta imkansızlaştı. Düşman yaratmak ve işleri iyice çıkmaza sokmakla büyük bir ustalık gösteriyor iktidar. Ve sonuçta durmadan evlatlarımızı şehit ve kurban veriyoruz. Bu çıkmazdan kurtulmamız gerekir.

Niye Soçi’de evet dedi iktidar?

Türkiye ile Rusya arasında 16 Eylül’de imzalanan Soçi anlaşmasıyla Türkiye iki önemli sorumluluk altına girdi üstleniyordu.
1)                          İdlib eyaleti sınırlarından 15- 25 km kadar içeride silahlardan - teröristlerden arındırılmış bir (tampon) bölge kurulacak ve bu bölgede HTŞ çatısı altındaki örgütler ağır silahlarını teslim edecekler..
2)                          2018 yılı sonuna kadar, İdlib bölgesinde terör örgütünün elinde olan ve Şam’ı Halep’e bağlayan  M-5 otoyolu ile Lazkiye - Halep arasındaki M-4 otoyolunun İdlib kısmında ulaşım özgür olacaktı. Yani buraları HTŞ’den arındırılacaktı.
3)                          Türkiye de 12 gözlem kulesi kurarak anlaşmanın uygulanmasını kontrol edecekti.
Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Putin bu anlaşmanın altına imza koydular.

Anlaşma uygulanamıyor

Fakat Ankara ilk iki maddeyi 2018 sonuna kadar hayat geçiremedi. Aradan koca bir yıl daha 2019 da geçti. Söz konusu yerler hâlâ HTŞ denetminde. HTŞ zaten bu anlaşmayı reddetmişti. Bu durumda Ankara’nın HTŞ’ye karşı zor kullanması veya onları tehditle ikna etmesi gerekiyordu.
Ankara bunu yapmayı gerekli veya politikasına uygun görmedi, veya yapamayacağını gördü.
Sonuçta Ankara da HTŞ de Şam ve Esat’a düşmandı!
Anlaşmadan sonra HTŞ hem Rus hem Suriye’ye karşı arada sırada saldırılarını sürdürdü. Suriye ve Rusya HTŞ’yi İdlib’e doğru sürülmeye başladı.

Anlaşma 2008 sonunda çökmüştü

Çünkü koşulları yerine getirilmemiş ve çöpe dönüşmüştü.
Suriye ve Rusya’nın anlaşmada yer alan iki otoyolun serbestliğini sağlamaya ve HTŞ’yi temizlemeye yönelik yönelik harekatı, İktidar açısından Soçi anlaşmasını çökertirken, Suriye ve Rusya açısından ise Soçi anlaşmasının gereği yerine getiriliyordu. Cumhurbaşkanının Soçi’de kurulan masaya saygı gösterilmesini istemesinin, yaşananlar karşısında bir anlamı bulunmuyor.
Rusların desteğiyle Suriye ordusu İdlib’e girmiş, Türk gözetleme kulelerini geçerek terör gruplarını kovalamaya başlamış, en sonunda M - 5 karayolunda kontrolü ele geçirmişti.

İmza koyarken ne düşündüler

Soçi anlaşmasına geri dönersek: Cumhurbaşkanı bu anlaşmaya imza koyarken yukarıdaki iki maddenin gereğini yerine getireceğine inanıyor muydu, yoksa “imzayı atalım, nasıl olsa biz bildiğimizi okur, İdlib’in dokunulmazlığını sağlar ve durumu de fakto sürekli hale getiririz. Nasıl olsa askeri kulelerimiz ve askeri gücümüz var bölgede,” diye mi düşündü. Pratiğe bakarsak, öyle gözüküyor!
Bu iki maddeyi uygulamayacaksan, İdlib’de Şam’ karşı bir özerk yapı oluşturmak niyetini her politik analist görür ve sezer.
Yerine getiremeyecekleri bir anlaşmaya imza koyarken, yukarıdaki düşünceye destek olarak şunu da düşünmüşler miydi:

Oldu bitte’ye red

Ruslar ile alış verişteyiz, S-400’leri aldık (onları ne yapacağımız belli değil henüz!), Nükleer santralı verdik, NATO ve ABD’nin ateş püskürmesine rağmen böylesi bir askeri ve siyasi işbirliği anlaşmasına imza attık, ortık onlar da İdlib’de bizim yaratmak istediğimiz oldu bittiye rıza gösterirler...”
Pratiğe bakıldığında planın böyle kurulduğu gözüküyor.
Oysa, Şam ve Rusya için Suriye’nin siyasi ve toprak bütünlüğü her şeyden daha önemliydi. Bundan taviz vereceklerini kim düşünmüşse, dış politikadan zerre haberdar değil demektir.
Ayrıca bizim her açıdan, ekonomik olarak da Rusya’ya muhtaç olduğumuzu hesap edemeyecek kadar...

ABD hesabı

Geldiğimiz nokta kötüdür.
Suriye’ye binlerce asker tank ağır silah yığmak ve Suriye Ordusunu geldiği noktadan geri püskürtme hesapları büyük bir savaş demektir. Hele Amerika’nın şimdi bu savaşı kışkırtmak için Ankara’ya gelmesi, Türkiye’yi tamamen son derece bağımlı bir hala getirir.
Yapılacak tek şey, sınırımızın hemen önünde bir askeri tampon oluşturmak: Göçe ve teröristlerin ülkeye girmesine karşı.. Hiç bir “mülteci” içeri sokulmamalıdır.
Ülkemizin güvenliği ve bekası için..

12 Şubat 2020 Çarşamba

Güç Odaklarının Mücadelesi

11 Şubat 2020 Salı / bilim ve siyaset

Her yerde, iktidara uzanma isteyen, iktidarı kullanmak her kişi, grup, parti... kıyasıya mücadele içindedir. Bunun için her türlü araç bazen meşrudur. Yalan, dolan, meşru veya gayri meşru... Hele iktidardaysan, hukuku bükmek, yargıyı kullanmak, istihbaratını devreye sokmak, komplolar kurmak... İktidar için bazen en aşağılık yöntemleri bile devreye sokarlar.. Parti içinde rakiplerin bertaraf etmenin türlü çeşitli yolları var, hele iktidarsan.
AKP içinde güç mücadelesini yazıyor sanmayın. Bu kapışmanın çatırtılarını duyacağız nasıl olsa. Bu kez, iktidarlar ve çevresinde güç odaklarının mücadelesini yazan İlker Başbuğ’un aynı ismi taşıyan kitabını anımsatacağım.
Emekli Genel Kurmay Başkanı, entelektüel bir insandır. Henüz Genelkurmaydayken İstanbul’da yapılan terörizmle mücadeleyi konu alan bir konferansta, terör üzerine konuşmasını dinlemiştim. Baktım geniş bir literatür inceleme - okuma alışkanlığı var. 
Önceki kitabı, Osmanlı’dan Cumhuriyete Güç Odaklarının Mücadelesi iki yıl önce yayınlanmıştı. İki üç ay önce de, bu kitabın devamı olarak Türkiye Cumhuriyeti’ndi Güç Odaklarının Mücadelesi (1923 – 1961) ile karşımıza çıktı. Acab serinin üçüncüsü de yayınlanacak mı diye sorabilirsiniz...
Aslında en civcivli dönem ve Ordu sürekli olarak başrolde! İlker bey yazmasa başkası bu ilginç yakın tarihi yazar, çünkü 1961’den itibaren bambaşka olaylar yaşadık ve Ordu içinden bir yazar, üstelik Genel Kurmay Başkanlığı yapmış, gerektiğinde kalemini Ordu’ya dokundurur mu, gibi bir peşin yargıyı dile getireyim. Çünkü bugüne kadar Ordu’yu “Kendine özgü bir Parti” olarak gördüm ve askerler de genellikle “kol kırılır yen içinde kalır” görüşüyle hareket etmişlerdir...

Atatürk’e karşı odak

Biz kitaba gelelim: Cumhuriyetin kuruluşuyla başlıyor tabii ki, o zamana kadar saltanattan başka bir rejim görmeyen Kurtuluş Savaşı’nın Osmanlı paşaları ikiye ayrılacaklardı.. Bir tarafta tabii ki Atatürk ve omuzdaşları, peki karşı tarafta kimler? Ve çatışma konuları neler? Şüphesiz ki “tüm hesapları altüst eden kişi” galip gelecekti... Her ne kadar bugün hesaplar tersine dönmüş olsa da ve yeminli düşmanları iktidara gelse de..
1923- 1930 (Cumhuriyetin ilanı) Yeniden İnşa Dönemi’nde de yeni bir saflaşma yaşanıyor. Bujuvazi – Monarji.. Kim bunlar? Atatürk’ün politikaları neleri içeriyordu? Hilafetin kaldırılması ve 1924 Anayasası da yeni bir saflaşma yaratacaktı.. Başbuğ, Saltanat ve Hilafetin birbirinden ayrılmasını (1 Kasım 1922), Türk Devriminin başlangıcı olarak yazar.

Atatürk - İnönü ayrışması

1924’te “Komutanların Komplosu” olayı yaşanır. Kimler var komplo tarafında? Sonra Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kuruluşu ve kapatılması ve Şeyh Sait isyanı, ile daha sonra da Atatürk’e suikast gündeme gelir ki, önceki saflaşmanın yansımaları burada görülür.
Başbuğ, Cumhuriyet’in ilk yıllarında Ordu, Siyaset ilişkisini de ele alır; her dönemde yeni saflaşmalar ve iktidar mücadeleleri ile süren Kuruluş sürecinde güç odaklarının bir mücadelesi de tabi ki uluslararası kuruludur. Kimler ve nasıl bir saflaşma vardır?
Tunceli isyanları, Hatay sorunu süreçlerinde, o zamana kadar hep yan yana olan Atatürk ve İsmet İnönü arasında ayrışma yaşanacaktır. Neden? Ata’nın ölümü şüphesiz ki yine güç odaklanmalarına sahne olacak.

Tarihi kolaylaştırıyor

Kitap kolay okunuyor; olayların kahramanlarını siyasi, ideolojik ve kişisel konumlandırmalarıyla, süreçleri anlaşılır bir tarihsel bütünlük içinde okura sunuyor.
1961’e kadar kadar neler geldi neler geçti. İkinci Dünya Savaşı, Türkiye’nin sonraki kötü kaderini belirleyecek NATO’ye girişi, Sovyetlerin Türkiye’ye karşı politikalarına karşı Batı’ya tam teslim olma süreci, Demokrat Parti iktidarı döneminde yaşanan saflaşmalar ve güç odaklarının mücadeleleri ile Ordu içindeki darbeci saflaşmalar ve 1960 askeri müdahalesine varan olaylar zinciri.
KırmızıKedi’de yayımlanan kitap, yakın tarihimizi başka bir sınıflandırma – kategorileştirme ile daha anlaşılır kılıyor ve okura tarihi kolaylaştırıyor.

Çöküş... Atı kırbaçlamak güvenlik ve kazanç ilişkisi, ÇIĞ, DEPREM, UÇAK



10 Şubat 2020 Pazartesi / bilim ve siyaset

Toplumun örgütsel yapısında kara delikler olunca, o noktalarda sarsıcı büyük çöküşlerin olması da kaçınılmaz oluyor. Bunların hepsi toplumsal dokuyu parçalıyor. Maliyeti ağır, yurttaşların canı, üzüntü, yas, yıkılan dünyalar...
Çığ düşüyor 33 ölü, deprem sarsıyor 40 küsur ölü.. uçak uçurum yuvarlanıyor 3 ölü.
Ama Sağlık Bakanlığında toplantı salonunda baş köşede Padişah Abdülhamit resmi! Bakanlar vitrin, bakanlığı yönetenler Sarayın doğrudan adamları. Milli Eğitim Bakanı vitrin, bakanlığı esas yönetenler tamamen esas icraatı yapanlar, bakanın asla engelleyemeyeceği. Kavukluları, tarikatları cemaatleri derslere sokup, yazdıkları dinsel kurgu kitaplardan, müfredat dışında, öğrencilere sınav sorumluluğu getirenler. Pardon yoksa bunu Bakan’ın ta kendisi mi kotardı?!
Deprem sarsacak, ama üstünde oturduğun için sen sarsılmayacaksın, yıkılmayacaksın. Bu yüzyılların, büyük kayıplar vere vere edindiğimiz toplumsal bir bilgi. Bilim de diyor ki, şöyle yapacaksın, böyle yapacaksın binanı... Otoyollarını, köprülerini, okullarını, hastanelerini. Toplum ne yapacağını bilecek.
Ülkeyi yönetenler ise bakın yıkılan kentleri nasıl da pırıl pırıl iyi yeniden yaptık!
Yaptırdığı TOKİ’nin 8 yıllık okulu yerle bir!

Kendi bilgine güven

Van Bahçesaray’da uğradığımız en büyüt çığ felaketine ne demeli?
Danışman orada olmasaydı, bölgede yaşayanların hiç biri tam çığın yerle bir edeceği ve yolları kapatacağı hava koşullarında yola düşmez ve bunca can bir hiç yerine yitip gitmezdi. Siz savcılığın bu soruşturmada gerçek durumu ortaya çıkartacağına ve yitirilen canlardan kimlerin sorumlu olduğunu saptayacaklarına inanıyor musunuz?
Hayır, devlet ne derse haklı odur, olacak sonuç. Çığ bir kaderdir! Oysa yöne halkı bilecek ki çığ bir kader değildir! Şunu öğrenmesi gerekir: başkalarına, kendilerine verilen emir ve komutlara değil, kendi bilgine, deneyimine güven ve reddet! Çünkü devletlüler, öngörüsüzlük, bilgisizlik, bilgisizlik, batağında yüzüyorlar!

Uçak niye çakıldı?
Sahi niye? Niye bir kaptan özgürce konuşunca kapı önüne kondu? Bahadır Altan, eski bir savaş pilotu, bu şu demek: Havada son derece disiplinli hareket edeceksin, eğer yaşamak ve yaşatmak istiyorsan.
Uçak yönetimi pilotları mümkün olduğunca havaalanını pas geçmemeye teşvik ediyor, pas geçenlerin hanesine yıl sonunda bir eksi puan işliyor, bir pas geçme en az 500 litre masraf demek, diyorsa... Ve şirkette görevli bir pilot olarak da konuşuyorsa, duracaksın...
Ve kapının önüne konuyorsa, orada neler oluyor diyeceksin.
Şirketten bir açıklama yok, sadece basın toplantısında CEO’nun gözyaşları var, bir de kapı önüne konan pilot. Son açıklaması: “Kâr hırsıyla atı öldüresiye kırbaçlayanlar (yani şirket patronları) sabaha benim kadar huzurlu uyanmadılar...”

Kârlılık ile güvenlik ilişkisi

Hmmm. Kârlılık ile atları kırbaçlma arasındaki ilişki kurunca o zaman insan dönüp bakıyor şirkete..
2019 1,2 milyar TL kâr görünüyor. Şirketlerin kâr etmeleri şüphesiz ki gerekir. Ama kârlılık ile kaza  ve güvenlik eksilğii arasında bir ilişki kurmayı akla getirmemesi gerekir.
2019 başında şirketin borsada hisse fiyatı 27 TL’lerden Ağustos 50 TL’lere, Eylül’de 71 TL’lere Aralıkta 86 TL’lere yükselmesi, müthiş bir kârlılık kokusunun sonucuydu. Bakıyorum, borsacıların bankaların raporları sürekli al tavsiyesi veriyor. İlk dokuz ayı yüksek bir kârlılıkla kapatınca, hisse fiyatları alıp başını gitmiş. “Yıllık bazda” yüzde 61’i aşan bir oran. “Piyasa beklentileri”nin yüzde 20 kadar üzerinde. “Yolcu başı” kazanç ve “yan gelirler”de önemli yükselişler.
Gözümüz yok, demek iyi yönetiliyor şirket.,
Peki “kãrlı yönetim”in bir yönü de, “atı iyi kırbaçlamak”la ilgisi var mı? Çalışanların gelirlerini düşük tutmakla ilgisi? Havacılık kurallarının bazı önemsizlerine uymamakla, pas geçme baskısıyla ilişkisi?
Bilmiyoruz, bilmiyorum, şirketi, yönetimi de töhmet altında bırakmak kimse istemez.

Cesaret ve korkaklık

Fakat, Bahadır Altan, sorgusuz sualsiz kapının önüne konunca, anlattıklarına kayıtsız da kalamazdık.
En sonunda hepimizin hayatında bu hava yollarının çok kesiştiği zamanlar var ve bu soruları sorma hakkım doğuyor.
Keşke yönetim, içlerinden çıkan bir cesuru, gel Bahadır, bahsettiklerini araştıralım, seni de güvenliklerden sorumlu yapalım, buna şiddetle ihtiyacımız var, deme cesaretine sahip olsaydı.
Heyhat! CEO’lar ve profesyoneller şirkete en çok kazancı sağlamakla görevliler, ama ne ne pahasına, sorusu onları hiç ilgilendirmez. Çağımızın temel ve mahvedici sorunu..