Öne Çıkan Yayın 20 Mart 2012 yazım

Erdoğan’a Askeri Darbe?

Yoo hayır bu kez, başka bir “fantezi”i üzerinde düşünmeye çağırıyorum: Cemaat, denetlemeye başladığı TSK’yı, Erdoğan’a karşı kulla...

6 Aralık 2017 Çarşamba

İktidar seçimlere kadar propaganda sürdürse başarılı olması zor

Zor durum, sanki herşey çökmeden, dağ üzerlerine devrilmeden bir an önce seçime gidilse iyi mi olur, tilkiliğinin iktidarın kafasında dolaşıyor olması beklenir. Ama? Bugüne kadar erken seçime hep karşı çıkmış Cumhurbaşkanı var. Aksi taktirde, bu kez, kaybedeceklerini gördükleri seçimi, belki kazanırız düşüncesiyle öne alıyorlar, denecek. Tam da öyle olur.
Ne kadar öne çekilebilir ki, milletvekili ve Cumhurbaşkanı seçimi? Ayrıca tartışmalı bir konu daha var: Anayasa’da Cumhurbaşkanı seçiminin 2019 Kasımında yapılacağı öngörülüyor. Aksi bir karar, ne gerekçe ile olursa olsun, tartışmalı olacaktır.
Peki iktidar erken, veya bir baskın seçime hazır mı? Böyle bir karar, ekonomideki gidişatı olumsuz yönde hızlandırıcı etki yapacaktır. Bırakalım partisini derleyip toparlamayı.

İMF’ye borç morç verilmedi

Cumhurbaşkanı aylardır İMF’ye borcu kapadık, üstelik borç para veriyoruz, diyor. 15 yıldır iktidarda olan bir partinin liderinin, hâlâ 15 yıl öncesine takılıp kalması, sadece ekonomik bakımdan elde var sıfır gerçeğini altını çizer. Nitekim milli gelir beş yıldır önündeki engelleri aşamıyor, dahası geriliyor. Enflasyon gelirleri eziyor. Üstüne üstlük, milletin parasına daha düşük faiz verilmesini, böylece gelirlerin daha hızla erimesini sağlamak için iktidar baskı üzerine baskı yapıyor. Üstelik ekonominin gerçeklerini ters yüz etmecesine!
Ayrıca İMF’ye borç para veriyoruz, lafı hiç doğru değil. Tek kuruş “borç” verilmedi. Verildiyse gösterin! İMF’ye borcun ödenmiş olmasının ne gibi bir anlamı olabilir ki? Türkiye 18 kez İMF’den büyük paralar aldı ve hepsini de ödedi.. AKP döneminde 15 yıldır bu borcun ödenmesinin, boş bir propaganda lafının dışında, ne gibi bir kıymeti harbiyesi olabilir? Millet bunu yutar mı, yutacak olanlara açıklamak gerekir. 

Sarmallar arasında bir ülke

İktidar şunu millete açıklamalı: Milli gelirin yarısı kadar Türkiye’nin dış borcu var.. 450 milyar dolar gibi. Bu problemi nasıl çözeceksiniz!
Ülkeyi içine düşündüğünüz duruma bakın: 
Dış borç sarmalı..
Dış siyaset düşmanlığı sarmalı!
İkinci sarmal, birinci sarmalı daha da sıkıyor!
Ve ülkede alabildiğine hala körüklenen hukuk dışı, demokrasi dışı, as-kes, hain-alçak zırvalıkları. Zırvalığın ötesinde milleti dışlayıcı ve birbirine kırdırıcı politikaları..
Yerel seçimlere şunun şurasında 14 ay kaldı, hainlik- alçaklık söylemi iktidarın temel propaganda aracı olacaksa eğer, yazık bu ülkeye ve bu millete.. En büyük kötülüğü yapmış olursunuz.

Utanılacak ne var, açıklayın

Hiç saydam olmayan bir iktidar! Daha şunu açıklamadınız: Diyelim ki MAN Adası’ndan Cumhurbaşkanı yakınlarına paralar gelmiş.. Neyin parası bunlar, hangi şirket satılmış da, bu şirketin sahiplerine paralar akıtılmış.. Bu çevre, şirketin sahipleri miymiş?
“Para dışarıya gitmemiş, dışarıdan içeriye girmiş..” demesini biliyoruz, ama hangi tür ilişkilerle bu para gönderilmiş açıklamıyoruz.
Açıklayın.. 
Bir şirket satılmışsa, paraları da sahiplerine pay edilmişse, bu normal bir durum ise, utanılacak ve açıklanamayacak ne olabilir ki!
Alın açıklığına ihtiyacımız var.
Sarraf olayında bunu beceremediniz..
Kollarından tutup sadece siyasetin dışına attınız 4 bakanı.. 
Böylece iktidar arınmış mı oldu!?
Bu arada, bakana verildiği açıklanan 50 milyon dolar rüşvet iddiası üzerine  bir okurun sorduğu başka yön de var ki buna yanıt veremem: Acaba bu para dağıtıldı mı yoksa tek kişiye mi gitti?! Bu adamlar aklanmak zorunda mı kalındı?
Türkiye zor bir sarmal içinde.
Dışa karşı uygulanan politika içeride ilkel duyguları kabartıyor ve oya tahvil ediliyor olabilir.

Ama ekonomik ve ülkenin tecrit edilmesi faturası ağır oluyor: 
5 Aralık 2017 Salı / Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet

Mesele, seçmeni, olmayana inandırmak kampanyası

Sanki seçime kadar sürecek bir kampanya dönemine girdik. Bunu Cumhurbaşkanı’nın sahada aktif olarak aldığı pozisyona bakarak söylüyorum. Bazıları bunu “erken seçim isteği”ne bağlıyor olabilir.. Ama Cumhurbaşkanını seçim varmış gibi meydan okuma kampanyasına soyunmasını gerektiren çok ciddi durumların varlığını görmeliyiz. 
İlki Sarraf olayı.. 
İkincisi Man Adası olayı..
Üçüncüsü büyüyen ekonomik zorluklar..
Dördüncüsü, seçmen kaybı..
Beşincisi dünya ile, AB ve ABD ile bozulan ilişkiler..
Cumhurbaşkanı, tüm bunları göğüslemek, öncelikle parti örgütünü ve parti tabanını bir arada tutmak ve seçmen üzerindeki etkisini geri püskürtmek zorunda.
Evet zorunda diyorum, çünkü toplum nezdinde iktidarın ana Cumhurbaşkanı. Ayrıca, milletvekilleri ve parti yönetimi ile yaptığı toplantılarda, tüm bunların geri püskürtüleceğini, hele hele Kılıçdaroğlu’nu rahatça saf dışı bırakacağını söyleyerek güven veriyor.

“Milliyetçilik silahı”

Sarraf konusunda ana silahı “milliyetçilik”. Yerli ve milli laflarından geçilmiyor, bu tüm muhalefeti de suçlama silahı. Suçlama, zamanla hukuki silaha bile dönüşebilir, çünkü AKP’nin tutumunu kabullenmeyen ve benimsemeyen herkes “vatan haini”..
İktidarın Sarraf yargılanmasındaki tüm söylemi iç kamuoyuna yönelik. İktidarını, seçmenini korumaya yönelik. Bu söylemin ülkenin üzerine düşmesi muhtemel yoğun kar yığınını engelleyecek sıfır etkisi var.
İran ile ticaretini yap, sürdür. Ama ABD’nin küresel mali denetimini atlatamazsan, başın belaya girer. Mesela İran’a para transferi için kurulan dolambaçlı ağların içine, aynı şekilde İran ile ticaret yapan Hindistan ve Çin’i de çekmek girişimine bu ülke bankalarının hayır teşekkür ederiz diye geri durduklarını görüyoruz. ABD’nin “suç olarak göreceği” ve “cezasını keseceği” bir ilişkiler içine girmiyorlar. Emperyalist olmanın raconunu uyguluyor ABD.

Sarraf’ın faturasını kim ödeyecek?

Bunu kabul etmeyebilirsin. Ama, sonuçta İran’a döviz aktarmanın on milyar dolarlar mertebesindeki “faturası” neyse, yarın ödeyecek misin, ödemeyecek misin. Türkiye’yi bu ilgilendirecek. 
Burada vayy emperyalist dayatma, kasıtlı ceza, Türkiye’yi çökertmeye yönelik hamle vb diyebilirsiniz. 
Ama faturayı ödememeyi göze alamayacaksınız, ödeyeceksiniz, çünkü küresel ekonomik ve mali ilişkiler ağının dışına atılırsınız, hemen ve derhal. Mal varlıklarınıza da el konur.
Bu adil mi, hayır, bildiğiniz emperyalist ilişkiler ve dayatmalar. Oyunu kurallarına göre oynamayarak kazançlı çıkabilirseniz ne âlâ. O zaman millete, bizlere bunu nasıl yapacağınızı açıklamanız gerekir.
Yok, kesilecek faturayı ödeyecekseniz, o zaman bu haltı neden yediniz, neden millet olarak bunun ceremesini çekelim itirazı devreye girer. Ve ülkenin kötü ve yanlış yönetiminin bu kez İran ile alış verişte de gösterildiğinin bir kanıtını daha sunmuş olacaksınız. Unutmayın, ABD PNB Paribas bankasına 9 milyarlık cezayı kesmiş bir ülke.
Neden sizin iktidarınızın beceriksizliğinin faturasını sineye çekelim? Bu faturanın “Türkiyeyi ekonomik çökertme girişimi” olduğu propagandasını kabul edelim? Ne yazık ki sonuçta, “milli ve yerli” milliyetçiliği, bu faturayı ülkeye ödetmenin örtbası olarak işlev görecek…
İlk başta saydğımız zorlukların geri kalanı yarın ki yazıda ele alınacak. Şimdilik bir kaç önemli not düşeceğim..

NOT 1: 
Ahmet Davutoğlu, eski Başbakan, Sarraf rüşvet olayının üzerine gitti ve sorumluların yargı önüne çıkartılması gerektiğini söyledi. Haklı. Davutoğlu, başbakan iken görevlerinden o zamanlar zorunlu olarak alınan 4 Bakanın Meclis’te sziyasi olarak aklanmasına karşı çıkmış ve bu aklanma olacaksa bunun Yüce Divan önüne çıkmakla olacağını söylemişti. O zaman, Cumhurbaşkanı, partisini Meclis’te siyasi aklanmaya yönlendirmişti. Bu ve “saydamlık yasası” gibi benzeri girişimleri Davutoğlu’na postlarından atılmasıyla sonuçlanmıştı.

 NOT 2: 
Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna romanı, olağandışı güzel. Füzen Akatlı’nın, “romancılığımızda bir mücevher” tanımı ne kadar doğru.

NOT 3: 

Gülse Birsel’n komedisi Aile Arasında filmi seyre değer. Bu kız gerçekten çok komik..
4 Aralık 2017 Pazartesi / Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet

3 Aralık 2017 Pazar

Kadınların eşitlik - yoksa adalet de yok bayrağı



Eşitlik - Adalet Kadın Zirvesi’nin sesi ne kadar yayıldı medyadan bilemeyeceğim, ama “az miktarda”, diyebiliriz. Kılıçdaroğlu’nun ilk gün konuşması şüphesiz ki önemliydi, ama zirve onun kadar önemle yer almalıydı. Medyada yayın kararında ve yönetiminde köşe başlarını tutan “erkek egemen” anlayışa karşı da mücadeleyi önemsemek, “toplumsal cinsiyet eşitliliği”nin bir gereği ve başarısı için şart gibi duruyor. 
Kadınların konuşmalarından çok şey öğrendim. Bazılarının altını çizeyim:
Kadınların toplumsal ve yasal kazanımları karşısında uğradıkları “güç kaybı”nı, erkeklerin artan baskı, şiddet ve cinayetler ile “telafi etmeye” çalıştıklarıF. Berktay bunu “erkeklik azalması’ olarak tanımladı. Kadınların hayatın her alanında daha çok sahneye çıkmaya başlamaları, şüphesiz bir “erkek egemenlik alanı kısıtlaması” yaratıyor. 

Çok yönlü kültürel şok

Erkek Reis’in kültürel olarak devraldığı “kadının erkeğe kesin biat” kültürüne karşı kadınların boşanma dahil yasal hak ve özgürlük silahlarını devreye sokması, bu çatışmayı şiddetlendirdi. Bu anlaşılır, fakat olayın daha çok kentlerde seyrettiğini de görülelim; AKP döneminde köylerin yüzde 25 boşalarak kentlerde yaşamaya başlamasının da yarattığı çok yönlü büyük kültürel şokların payı büyük.
Kadınların büyük kazanımlarında, Feminizm’in koçbaşı görev üstlendiği kesin. Toplumsal cinsiyet eşitliği için buna devam.. Aynı zamanda toplumda genel adalet ve demokratik hak ve özgürlükler için mücadele yine de bir üst bayrak; adalet olmazsa eşitlik de olmaz. 
Bertil Emrah Order: “Adalet ve eşitlik için de aslında temel değer insan haklarını güvence altına alabilmektir.
Eşitlikte “kadın kotası” anlayışı yıkılmalı. Orantıcı adalet ve   “denkleştirici adalet” kavramları da itici bulundu. Kadınların erkekler tarafından korunmalı anlayışı yıkılmalı. Boyunduruğun bir başka biçimi.

Bağış değil kadınların kazanımı

Kazanılanlar, siyasal bağış değil, kadın hareketinin başarısıdır. Son yıllarda iktidarın bu başarılardan bir kısmını geri alma ve dini doğmaları öne sürerek kadını yine erkek egemenlik boyundurduğuna hapsetme girişimleri dikkat çekici…
Lider konumundaki kadınların sayısı hızla çoğalmalı, toplumsal her katmanda.. Bu sadece kadın hareketi için değil, her türlü toplumsal ve siyasal sorunlarda kitleleri sürükleyecek ana dinamiktir, mesela CHP sosyal demokrat okul açıyor, tamam ama binlerce toplum lideri yetiştirecek okulları her ilçesinde açmak da çok önemli..
Yargıçlar arasında kadınların sayısının giderek artmakta oluşunun önemi vurgulandı. Burada erkek ve kadın eşitliği henüz sağlanamasa bile. Fakat savcılara gelince, kadınlar sadece yüzde 6’sı kadar… Şüphesiz ki bunun temel nedeni, devletin erkek karakteri. Erkek devleti erkek savcılar savunacaktır. Ayrıca kadınlar, pek çok erkek savcı kadar, çoğu ipe saba gelmez siyasi iddialar ve tek taraflı savlar ileri sürebilir mi? Devlet ne yapacağını bilir!
Ayrıca Danıştay hariç, yüksek yargının neredeyse tamamı “siyasi” erkek. 

Sürekli seferberlik

Anayasa’da yasalarda kadınlar lehine çok sayıda demokratik değişiklikler yapıldı. Fakat bir parti iktidara geliyor ve sanki bu hak ve özgürlükler hiç yokmuş gibi davranabiliyor. Siyasal demokratik kültür çamurdan kurtarılmadıkça, cinsiyet ve toplumsal eşitlik, adalet, hak ve özgürlükler her kesimde ana eğitim konusu yapılmadıkça, toplumsal duyarlık ve farkındalığı geliştirmek zor, Sadece bu konu üzerinde duran büyük seferberlikler gerek,
Laiklik yoksa, kadın özgürlükleri ve cinsiyet eşitliği de yoktur. Bunun vurgulanmış olması önemli. Kadın hak ve özgürlükleri, turnosol kağıdıdır dendi. Şüphesiz, medya özgürlüğü belki de daha fazlasıyla…
Konu “kadın - kadının sorunu” değil. Eşitlik ve ülke sorunudur. Kadınlar yasal haklarını bilirlerse bunları kullanıyorlar.
Önemli bir saptama: Kadın hareketi devlet mekanizmalarından daha güçlüdür.

Zirvede kadın çok erkek azdı. Çeşitli görüşlerden kadınlar belki de ilk kez bir araya geldi. Mesela Rümeysa Çamdereli Müziğe başladığımda başıma gelenlerinin hepsini başörtülü olmama bağlıyordum, feminizm okumaları yapmaya başladığımda bu tepkilerin kadın olduğum için geldiğini anladım.  Kadın mücadelesi ideolojiler üstü olmayı bu zamana kadar çok güzel başarmıştır. Bir arada durmayı kadınlar başaracaklardır” diyordu. 
3 Aralık 2017 Pazar / Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet

1 Aralık 2017 Cuma

Man Adası: Sorun ahlaki, ve nereden buldun


Kılıçdaroğlu’nun açıkladığı belgeler, açıklandığı biçimiyle tamamen doğru olduğu varsayımından hareket ederek söylüyorum, bir ahlaki meseledir; ahlaki çöküntünün nasıl iktidar olduğunun veya iktidarın etekleri altında yaşandığının kanıtıdır.
Hepsi bu.
Cumhurbaşkanı daha belgeler açıklanmadan ön aldı ve adıma bir hesap bulursanız hemen istifa edeceğim, dedi. Bu konuda kendine güveniyor olsa gerek. Fakat, Kılıçdaroğlu, doğrudan Cumhurbaşkanını zaten suçlamamıştı. Salı günü açıkladığı belgeler de Cumhurbaşkanının en yakınlarının yurtdışıyla parasal trafiklerini gösteriyordu. Man adasında 1 Sterlin’e kurulan şirkete, Türkiye’den 20 gün içinde, oğlu dahil akrabalardan toplam 14 milyon 750 bin dolar gönderildiği ileri sürülüyor.
Cumhurbaşkanı onlara da kefil oldu, dışarıya gönderilmiş tek kuruş yok, dedi.

Vergiden kaçış, kişisel mali güvence 

Vergiden kaçış, kişisel mali güvence İddia şu: İktidar olarak “Milli ve yerli” propagandasıyla ortalığı toz dumana bırakacaksın, milletin dolarına altınına dikeceksin, ama en yakınlar paralarını vergilendirmelerden kaçırarak, cennet adalarında açılan uyduruk şirketlere gönderecek.. 
Geçen ay Cumhuriyet’te yayımlanan Türk iş adamlarının yine cennet adalarında açtıkları Off Shore hesaplarıyla, aracı kuruluşlarla bir takım ticari işler çevirip vergisiz kazançla servetlerini hem hızla büyütme yoluna gittiklerini hem de “dış ülkelerde kişisel büyük mali güvenceler” inşa ettiklerini gördük. Ne olur ne olmaz abicim, burası Türkiye!
Şimdi Kılıçdaroğlu’nun açıkladığı dışarıya servet transferi belgeleri ise başka tür bir dizi muamma içeriyor..

Sorular ve sorular

İddiaya bakarak soruyorum: Bu paralar neden bir kişinin şirketine gönderilmiş? Üstelik hepsi akraba-i taallukat’tan!
Bu paralar, tek kişilik şirkete, üstelik Türkiye Cumhuriyeti ile iş yapmış doğal gaz boruları vb döşemiş bir kişiye, neden gönderilmiş?
Bu adam bu dolarlarla ne yapmış? Hangi “şirketsel faaliyetlerde” bulunmuş?
Bu paralar şimdi şirket kasasında mı, dışarıda bir bankada mı?
Yoksa oradan başka hesaplara, şirketlere, kişilere mi havale edilmiş.
Bir borç ödeme mi, kirli bir alış veriş mi, nedir?
Bir ikinci kısım soru kümesi de var:
Bu akraba-i taallukat mensupları, bu paraları nereden bulmuş? Hangi ticari faaliyetlerden? Yoksa çocuklarının sünnet düğünlerine gelen hediyelerin toplamı mı? Veya miras paraları mı? Vergisi ödenmiş paralar mı?

Nereden buldun yasası

Türkiye’de “nereden buldun” yasasını bu iktidar kaldırdı. Ama 2016’da bir torba yasada, maliyenin, gelirinin çok üzerinde harcama yapanlara, bu soruyu sorabileceğine ilişkin bir madde vardı. Yasalaştı mı bilmiyorum. Buna göre Maliye, vergi cezası alabiliyordu.
Mesela MASAK veya savcılar, kalkıp da bu paraların kaynağı ne diye sorabilir mi- isterse sorar. Ama buna cesaret edecek bir devlet görevlisi yoktur.
Şunu belirtelim: Bu belgelerden yola çıkarak savcılıklar dava açamaz, çünkü cennet adalarında şirket kurmak, oralarda para tutmak, oralara para göndermenin yasal bir “suçu” yok. Ama bu paraların kaynağı ne diye sorulabilir, vergilendirilmemiş ise ceza kesilebilir.

Konu ahlâkidir

Bu nedenle konu esas olarak siyasal ahlak meselesidir diyorum.
Bu para trafiğinin doğru olduğunu varsayarak soruyorum: Cumhurbaşkanı’nın yakınlarının, bilgisi içinde veya dışında, bu tür mali ilişkilerin etik olmayan çamuru içinde görünmeleri kabul edilebilir bir şey mi?
İktidarın tek yapabileceği şey şüphesiz ki yüksek perdeden yalan sahte nidalarıyla reddiyedir. Dahası, belgelere ve CHP’ye karşı, olayı çok bastıracak bir takım işlere de kalkışmaları mümkün.
İzleyip göreceğiz…

***

Rıza Sarraf’ın itirafçı olduğu resmiyet kazandı. ABD’ye gidip tutuklandıktan iki gün sonra, 24 Mart 2016’da “beklenmedik gelişmeler neler olabilir” başlığı altında şöyle yazmıştım: 
Türkiye’yi kasıp kavuran, Recep Tayyip Erdoğan başbakanlığı zamanında, hükümetten bakanları düşürerek siyaset dışına iten 17-25 Aralık 2013 büyük rüşvet ve yolsuzluk olayının kilit figürünün ABD’de yakalanması, şüphesiz ki Türkiye’yi, AKP iktidarını ve Cumhurbaşkanlığını, şirketleri ve bazı bankaları da birinci derecede ilgilendiren bir olay

Bakalım neler olacak..
30 Kasım 2017 Perşembe / Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet

30 Kasım 2017 Perşembe

Umuda yolculuk.. Bilimsel toplantılar: diri bir gelecek

Ülkesinin insana umut vermesi gerekir. Öyle değil mi? Burada yaşıyoruz ekmeğimizi kazanıyoruz. Umutsuz yaşanmaz, yazı da yazılmaz, eleştiri de yapılmaz. Okurlardan sık sık bize umut veriyorsunuz mesajları alıyorum. Mutlu oluyorum, bu mesajlar da bana umut veriyor.
Bu ülkenin nesinden umutlusunuz, diye çatanlar da var. Onlar beyaz bayrağı asmış, kabuğuna çekilmiş veya kapağı dışarıya atmış, atmaya hazır olanlar. Olsun.
Ben umudumu gençlikten alıyorum. Geçmişi değil geleceği, çağını ve ötesini yaşamak isteyen yeni gençlikten..
Ülkenin iyi yetişmiş, üretken, canlı, Türkiye’yi ayakta tutan belkemiği insanlarından alıyorum.  Ve… bilimsel etkinliklerden.
Son bir ay içinde İzmir’de Biyotıp ve Genom Merkezi’nin uluslararası bir toplantısına katıldım. Burası muazzam bir yer, anlatacağım. 4. Türk Dünyası Kurultayı’na, Aziz Sancar Bilim, Teşvik ve Hizmet Ödülleri törenine katıldım. Ankara’da 21.Yüzyıl Planlama toplantısındaydım. 

Hacettepeli tıp öğrencileriyle

Ankara’ya gitmişken, Hacettepe Tıp öğrencilerinin yönettiği Atatürkçü Düşünce Derneği’nin davetlisi olarak Aziz Sancar Nobel Ödülü - Atatürk ve Bilim başlıklı konuşma yaptım  200 adet Sancar ve Bilim Ödülü kitabını imzaladım, sohbet ve tanışma. Aynı gün bu kez Prof. Fahrettin Keleştemur hocanın davetlisi olarak, yeni kurulmakta olan Aziz Sancar Araştırma Merkezi’ni gezdik ve uzun sohbet ettik.
Türkiye’nin genç, diri, üretken ve dinamik merkez, toplantı ve dinamik insanlarıyla birlikte olmak, umudu körüklüyor.
Bunları daha ayrıntılarıyla yazacağım, belki burada ve hem de Herkese Bilim Teknoloji dergisinde..
26 Ekim’de de, Anesteziyoloji ve Reanimasyon Derneği’nin kongresine davetliydim.
Orada, “Dünya ve Bilim: Bilim, dünyayı değiştirdiği gibi siyaseti de değiştirecek mi?” başlıklı, geleceğe yönelik tartışmalı bir konuşmada birlikte olduğum insanların hepsi, ülkeyi ayakta tutan, dinamik, geleceği kuran uzman değerlerimizdi…
Yazıya bu amaçla başlamamıştım, yılın faaliyetlerini raporlamaya, okuru bilgilendirmeye yöneldi.
Böyle mi bitirsem yazıyı?

O zaman sürdürelim:

Mayıs ayında Kıbrıs’da Pediatri Kongresi’ne bu kez İki Bilge Konferanslarının delikanlıları Doğan Kuban ve Bozkurt Güvenç davetliydi ve üçümüz yine bilim ve gelecek üzerine konuşmalar tartışmalar yaptık. 
Bir ay önce geriye gidersek, bu kez Toraks Derneği Kongresi’nin davetlisiydi İki Bilge ekibi. Onlarla birlikte olmaktan güç aldık. Yine Toraks’ın Şubat ayı eğitim programında bir sunum fırsatı verdiler.
Bu arada Mart’da Frankfurt’ta Türk Mimar Mühendislerinin davetlisiydim, Türkiye, bilim ve teknoloji politikaları ve gelecek üzerine tartıştık.
Ocak ayında Mülkiyeliler Birliği’nin davetinde, Yurttaş Olmak Bilinciyle Yarını Kazanmak, konumuzdu.
Araya özel bir FAS gezisi de sıkıştırdık.
Bu arada, unuttuklarım var. Mesela Çanakkale’de CHP’nin Eğitim Kurultayı… Samsun’da EMO ve diğer çağdaş derneklerin ortaklaşa daveti ve konuşmalar. Komşu Kapı’da konuşma ve tartışma.. Çevre Okullarında gençlerle buluşma.. Bursa Çağdaş Eğitim Kooperatifi’de sohbet. Edirne, kitap fuarları, imza günleri vb… Tartışma programları. Haftanın 4 günü köşe yazıları..vb.
Hem bu toplantılar hem gelişen ve yaygınlık kazanan Herkese Bilim Teknoloji dergisinin her hafta ülke dinamizmini kucaklayan bir bilim ve gelecek ışığı olarak sahiplenilmesi ve buna verdiğimiz büyük emek, yazılmayı bekleyen kitap projelerimi engelledi bu yıl. Varsın olsun. Bugünden itibaren kolları sıvarım…

Umut yarında, gelecekte..

Bunları neden anlattım? Başta belirttiğim gibi, umudumu besleyen toplantılar, tartışmalar, insanlar, gençler ve gençler.. Kız öğrenciler ve kız araştırmacıların çokluğu. 
Ülkenin dinamizmini hep buralarda görüyorum ve yaşıyorum.
Tepede siyasete, ceviz kabuğu, sabun köpüğü laf ve tartışmalara değil, buralara bakın.
Yarının Türkiyesini görüyorum, umudumu körüklüyor, daha güzel bir ülke hayalimi besliyor.

Herşeye rağmen!
28 Kasım 2017 Salı / Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet

28 Kasım 2017 Salı

Eğitimde çağdaşlığa tövbe tövbe yaklaşımındalar


Ülkemizin yüksek derecede eğitilmiş, evrensel düzeyde, dünyayı izleyerek ülkesine yardımcı olmaya çalışan uzmanı, bilim insanı ve kurumsal yapıları var. Hepsi dünyanın geleceğine bakıyor, nasıl bir eğitim sisteminin kurulması konusunda, çağdaş tüm tartışmaları izliyor, fikir ileri sürüyor. Ülkesi için, yurtseverliğinden dolayı.. 
Hepsi insan kaynaklarının niteliğinin, ülkelerin bir nolu zenginliği olduğu konusunda hemfikir, ileriye bakan tüm dünya da. Mesela üyesi olduğumuz OECD’nin tonla raporu salt bu konularda kıyaslamalı durum analizleri yapıyor, tüm dünyaya önerilerde bulunuyor.

Kurşun geçirmez zırh

Hey, sizlere, tüm bu güzide kişi ve kurumlara sesleniyorum: Boşuna uğraşıyorsunuz! Hâlâ anlamadınız mı, Türkiye’nin başındakilerin bu taraklarda bezi yok.
Programları belli.. belirli bir süreç içinde tüm okulları imam hatibe dönüştürüyorlar. “Tüm” diyerek çok mu abarttım: Öyleyse milletin tüm okullarını.. Zengin sınıflara bir avuç yerli yabancı özel okul bırakıyorlar. Ve geri kalan hepsi din iman öğretiminin başta geldiği binalara dönüştürülüyor. 
Yönetici kesimden hiçbirinin çocuklarının gitmediği, iyi eğitim için özel okullara veya yurtdışına gönderildiği, ama halkın çocuklarının içlerine tıkıldığı…

“Ezber’de iyisiniz!”

OECD’nin eğitim konularını araştıran PISA’nın direktörü Andreas Schleicher, Habertürk’ten Nalan Koçak’a bir demeç verdi (başarılı habercilik!):
Soru: Son PISA sınavının sonuçlarına göre, Türkiye 72 ülke arasında 50’nci. Türk eğitiminin genel performansı nasıl?
Yanıt: “Türk öğrencilerin verilen hangi görevlerde daha iyi, hangilerinde kötü olduğuna baktığınızda bir şey dikkat çekiyor. Öğrendikleri bilgiyi yeniden üretme görevi -yani bir şeyi ezberlemek ve onu kâğıda dökmek görevi- verildiğinde çok iyi notlar alıyorlar. Fakat ellerindeki bilgiyi yaratıcı bir şekilde uygulamaları istendiğinde zorlanıyorlar. Çelişki şu: Türk öğrencilerin iyi oldukları alanlar, artık dünyada daha önemsiz.”
Soru: “Türk eğitim sistemi yeni dünya düzenine ayak uyduramıyor” mu demeliyiz?
“Evet. Öğretmene ders kitabı verdirmek ve öğrencilerden kitabı ezberlemesini istemek artık işe yaramıyor. Matematikçi gibi düşünmelerini sağlamalısınız… Sorunun nedenini ve doğasını anlamak formül ezberlemekten daha önemli…
Ve, söyleşide dünyanın vizyonunu dile getirirken, bizim başarısızlığımızı gözümüze sokuyor.. (www.haberturk.com/pisa-direktoru-andreas-schleicher-ogrettikleriniz-artik-gereksiz-1711035)

“Ezberden vazgeçemeyiz”

Milli Eğitim Müsteşarı Yusuf Tekin pek kızdı PISA Direktörüne: “Ezber mantığı ve yöntemi bizim geleneğimiz için önemli bir öğrenme yöntemidir. Buna Batılı bir normda yaklaşıp ‘tu kaka’ hale getirmemek gerekir. 
Anlıyorsunuz değil mi, ey eğitim vizyoneri üstadlar, çağdaş eğitim.. ne olacak halimiz.. bu gidişle geleceğin dünyasında yerimiz olamaz… diye çırpınan kurumlar, analar ve babalar.
Eğitimden sorumlular bir dizi yalanla işi idare ederken, Yusuf Tekin çok net konuşuyor: Ezbercilik bizim geleneğimiz… 
Ezberden yaratıcılık çıkmazmış, gençlerin beyinlerini daha baştan öldürürmüşüz.. Boş verin bunları..
Eğitimin amacı da bu zaten, farkında değil misiniz: Kafa sallayan kitleler yetiştirmek; Cihat öğretmek, Ensar vb gibi çağdaşlık düşmanı dini vakıflara ve derneklere çocukları teslim etmek: Değerler eğitimi verecekler sınıflarda! Yakında okullarda zikir ayinleri de yapılır… Ezberci eğitime cuk oturur.
Evrim öğrenimini kapı dışarı etmek, sadece bir teoridir gerçek değildir, zaten evrim teorisini de bizim öğrencilerimizin beyinleri almaz, çünkü soyuttur, demek de bu işin gereği

Bakın ne diyorlar:

PISA direktörü diyor ki: “Öncelikle hangi bilgi ve değerleri aktaracağınıza dair net bir vizyonunuz olmalı..”
Bizimkilerin net vizyonu var. Hangi bilgi ve değerleri aktaracaklarını biliyorlar..
Bir eski bakan “bizde sadece ara eleman yetişir” demişti. Yani “Türkler aptaldır”a denk düşen ırkçı bir söylem.
Şöyle yani: Biz ara eleman yetiştiririz, sallabaş kitleler gerekir ki sandıkta oy versinler, ve cihatçı elemanlar çıksın..

Hey eğitim üstadları, boşuna çırpınmayın, iktidar kurşun geçmez bir zırh donandı sizlere ve ülkeye karşı..
27 Kasım 2017 Pazartesi / Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet

Engel tanımayan Feriha’nın İrfan’a diz çöktürmesi

2010 yılı 5 Mayısında Halley kuyruklu yıldızı dünyaya yaklaşıyor. Dönemin bilim insanları (“Felekiyat”çılar –yani astronomlar– arasında Halley’in dünyaya çarpıp kıyameti kopartacağı, dahası suların Viyana kapılarına kadar dayanacağı vb gibi yorumlar halk arasında revaçta ve cerideler –gazeteler– bu felaket senaryolarını halka satmakla meşguller.. Çünkü o para ediyor!
Öyle ki, İstanbul’un en yüksek yapılarına kadar varacak suların altında kalacağı ve / veya kuyrukluyıldızın saçaklarının insanları cızbız edeceği korkusu yaygın! Öyle ki son anda tekneler, mavnalar eski şilepler bile alınıp satılıyor.
Hüseyin Rahmi Gürpınar “Kuyrukluyıldız Altında Bir İzdivaç” romanını tamamen bunun üzerine kurmuş. Mayıs’tan önce basıma gönderdiği kitabının takdiminde de, bu çarpma zırvalıklarına veryansın ediyor.
Mükemmel bir kurgu ve roman.. 

Savaşçı kızımız Feriha

Hüseyin Rahmi, toplumu saran hurafe boş inançlara karşı bilimsel bilgiyi savunan ve çağın ileri düşüncelerini kitaplarında “konuşturan” Osmanlı’nın ve sonra da Genç Cumhuriyet’in en aydınlanmacı insanlarından biri. 
Aydınlanmacı lafı bugün alçakça hakarete uğramış, küçümsenmiş ve üzerine tepiniliyor olsa da…
Romanda kadınlar baş rolde. Kendini yetiştirmiş, bilgili, dünyayı kavramış bir genç kahramanı (İrfan); kadınlar arasında da, belki de zamane içinde bir benzeri olmayan genç bir kız kahraman var (Feriha). Erkek kahraman ne kadar ileri olsa da, kadınlara karşı epey erkek egemen yüklerle dolu. Kızımız ise, bilgisi ve mantığıyla, ona bile diz çöktüren cinsten.
Kadınların savaşçı öncüsü ve topluma örnek gösterilen..

“O saçaklı Raziye dünyaya çarparsa..”

Bazı diyalog örnekleri:
“..o saçaklı Raziye dünyaya çarpar da senin evin sağ kalır mı..”.
“..benim evime bir şeycikler olmaz, o helal para ile yapıldı, bu dünya yıkılır da yine benim evim ayakta durur..
“.. Siz gökteki kuyrukludan korkmayınız.. yerdekilerden korkunuz.. Bu berikiler daha tehlikeli..
“Bu yukarıki yıldız çarparsa hepimiz tuzla buz olacak mışız.. Ulemalar kitapta yerini görmüşler..”
“Kıyamet alametleri.. Bu gökteki kuyruklu yerdekilerin şerlerinden zuhur etti.. Paşanın katırı doğurdu dediydiler de inanmadıydık.. Demek ki vakitler yakın. Bina da pek çoğaldı… İşte bu bir kaç şey kıyamet alametleri, biz büyük babalarımızdan analarımızdan öyle işittik..”
“Bizim ahali böyle şeylerde çarçabuk aklını başına toplayamaz, onlar son kerteye gelmedikçe, yani sular yangın kulesine kadar varmadıkça… herşeyde yumurta kapıya geldikten sonra çare ararlar.. Odunun çekisi 20 kuruşa iken almazlar da, kar yağdıktan sonra 35 kuruşa alırlar..”

Güzel tanımlamalar

Toplum içinde yüzyıllardır inanılagelmiş, söylenegelmiş boş inançlarının bugün de toplumun önemli kesiminde etkili olduğunu anımsayın: “ulemalar kitapta yerini görmüş… bina ve zina çoğalınca..”. Ve milli hasletimiz: Yumurta kapıya dayanınca..
Kitaptan şaşırtıcı tanımlamalar: “Mutlaka bir talih tecrübesi yapmak lazımdı” “Haydi karşımdan, aptal herif” gibi… “İstanbul’un denizin saldırmasına uğrayacağı sabit olmuştur… Asabım biraz yoruldu.”
Kadınların konuşkanlığına ilişkin şuna ne dersiniz: “Kadınlar için sükut yorgunluk, söylemek dinlenmektir..”
O dönemin Haydarpaşa’sı: “Vapurla Haydarpaşaya geçti. Tenha tenha kırlarda dolaşa dolaşa ağaç altlarıda, çayırlıklarda otura otura..”

Eşitlikçi toplum arzusu

Daima cehaletle, taassupla, en çirkin hislerle, husumetlerle birbirimizi yedik..”.. Kıyametin kopacağı anda millete özeleştiri yaptırıyor Gürpınar. “Hayat, hayatı yiyerek, yok ederek kalıcı oluyor.. Yaşamak için diğer hayatları hazmederek kendimize çeviriyoruz.. Kuvvetli olan haklı oluyor, o kuvveti imkan derecesinde herkese dağıtmanın yolunu bulmalıdır… 
“.. Büyük insanların, filozofların, sosyalistlerin, insanların refahlarını temin için hayatları pahasına uğraştıkları eşitlik ise.. Şu eski dünyayı aralarında bir türlü adil paylaşamayan..
Ve Feriha’nın zaferiyle biten bir aşk.. Büyük bir mektuplaşma (kız-erkek arasında dönemin en büyük özelliği.) Ve Feriha’nın önünde diz çökerek “Bana senin gibi eşsiz bir güzellik verdiği için Halley’i takdis ederim” diyen İrfan..
Halley 75 yılda bir gelip geçiyor, en son 1985’de ziyarete gelmişti, anımsayın! 

Hüseyin Rahmi büyük adam.. Kırmızı Kedi yayını.
26 Kasım 2017 Pazar / Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet

25 Kasım 2017 Cumartesi

"Vesayet Savaşları” çemberi.. “Milli Dava”mı?

Türkiye’de çok tartışılan “Askeri Vesayet” ve bu bağlamda siyasi vesayet konusunu derinlemesine ele alan bence en önemli kaynak kitaplardan biri Ahmet Yavuz’un “Vesayet Savaşları - İleri Demokrasi Hayalinden Darbe Gerçeğine” kitabı. Yayınlandığından bu yana iyi satıyor, fuarlarda Yavuz’un önünde imza kuyrukları oluşuyor. Çünkü Türkiye’nin yakın geçmişine ve bugününe, o çok konuşulan “vesayet”e, kimin ve neyin vesayeti ve tabii ki öncelikle askeri vesayet konusuna cesaretle dalan bir çalışma. Bu bakımdan gördüğü ilgiyi fazlasıyla hakediyor.
Siyaset - asker ilişkilerindeki dengesizlikler, askerin hangi konularda ve hangi süreçler sonucu ülke yönetimine ağırlığını koyarak “vesayet” oluşturduğu, siyasetin hataları ve uygulamaları gibi pek çok hayati önemde ve tartışmalı konuya giriyor Yavuz. Ve özellikle içinden geldiği askerin yanlışlarına dikkat çekici ve mümkün olduğunca nesnel yaklaşımı da, kitabı değerli kılan başlı başına bir özellik.

Vesayeti bitireceğiz’in öbür ucu

Siyasetin “askeri vesayete son vereceğiz” yaklaşımıyla özellikle 15 yıllık AKP iktidarı süreci içinde yaşadıklarımız, bize şunu gösterdi: Amacın öte ucunda, tam bir siyasi - tek adam vesayeti kurmak varmış. 
Denge yok. Bu kez herşeyi üstelik tek başına kumanda etmek durumu ortaya çıkınca, herşey üzerinde bir “siyasi vesayet” niyeti ortaya çıkıyor. Demek ki imesele, en azından bu iktidar için “tek adam vesayeti” kurmakmış. Yavuz bu konulara da giriyor, Ordunun haksız yere itibarsızlaştırılması bağlamında açılan yasa tanımaz davaların sonuçlarını da bu açıdan değerlendiriyor ve şüphesiz ki Suriye savaşı gibi konulara giriyor.
Yavuz, pek çok konuda, subayken şahit olduğu konuşmaları, uygulamaları ve o sıralarda kendi düşüncelerini de dile getirerek. Mesela ABD’nin daha Özal zamanında Kürt oluşumunu ortaya çıkarmak için attığı adımlara işaret ediyor. Mesele hiç “Suriye’nin demokratikleşmesi” olmamıştır, diyor.
Ordunun içinden olaylara net bir demokrat ve eleştirel bakış.

Anayasa’nın Vesayeti

Bir kaç not daha ekleyeyim: Ahmet Yavuz’un daveti üzerine kitaba yazdığım Sunuş’da belirttiği gibi, demokratik bir ülkede şüphesiz çeşitli güçler vardır. Siyasi, askeri, ekonomik, kültürel, bilimsel vb. Ve bu güçler ülke üzerindeki politikalarda ve yönetimlerde ağırlıklı pay sahibi olmak için çaba sarfederler.
Burada her şeyi dengede tutan ve tutacak olan Anayasa ve yasalardır. Bu ilkeler ve kurallar çerçevesinde, ülke yönetiminde bir vesayet varsa, bu anayasanın vesayeti olabilir ve olmalıdır. Çünkü en üst kural koyucu ve emredici odur. Hele Anayasa’yı da yıkan bir vesayet gündeme geldiğinde, orada sadece keyfi ve otoriter yönetimden bahsedebiliriz. Bu arada Yavuz, FETÖ konusuna da esaslı giriyor kitabında. Kırmızı Kedi yayını.

ZARRAP VE SIKIŞAN İKTİDAR

İleriyi hemen her konuda bu kadar göremeyen “kör” bir iktidar ve ülke yönetimi söz konusu olunca, ABD’de süren Zarrap mahkemesi “milli dava” ilan edilir… Zarrap’ın siyasi ve parasal kirli çamaşırları ortaya döküldüğünde, kendisini yargılamadan kaçırıp siyasi olarak aklarsanız ve üstüne üstlük “ülkemizin müstesna iş adamı” payesiyle ödüller verirseniz, birileri de onu yakalar ve yargılar.
Şüphesiz ki bu yargılamanın iktidara yönelik yönü vardır ve güçlüdür.
Fakat mesele bunun ötesinde. İktidar kendisine olan “büyük ve sarsılmaz güveni” ile “burnumuza kirli kokular geliyor” noktasına geldi. Günaydın!
4 Bakanını da siyasi olarak akla, ama siyasi hayatlarını da bitir.. Zarrap’ı ise el üstünde tut. Dahası, ABD’de ilk tutuklandığında “olayın Türkiye ile ilişkisi yok” de..
Bu “milli dava” mı, yoksa iktidarın politikalarının ülkeyi de soktuğu zor durum mu.. Özellikle şüphesiz ki ekonomik etkileri ve yansımaları açısından, her zamanki gibi, ülke ve insanı bunun ceremesini çekiyor. 

İktidar bu halka sürekli bedel ödetiyor.
23 Kasım 2017 Perşembe / Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet

Türkiye ittifaksızlık çemberinde mi? Ne yapmalı?

Türkiye NATO’dan çıkabilir mi, çıkmalı mı, İslam aksanlı iktidar bunu yapabilir mi, tartışması çok boyutludur ve hemen beklenti içine girmek gerçekçi olmaz. Ama öncelikle yapılması gereken, Türkiye üzerindeki Amerikan sultasını ve dayatmasını bertaraf etmek.. Türkiye, ABD’nin uluslararası çıkar ve stratejik politikalarının uygulayıcısı değildir ve olamaz. Bu konuda herkes fikir birliğinde olmak zorundadır. 

Türkiye özellikle küresel stratejilerde eşit çıkarlar ilişkisinde olmalıdır. ABD’nin, Suudi Arabistan, İsrail ve PKK ile birlikte İran ve Orta Doğu’ya yönelik saldırı politikaları, İslam dünyasına yönelik yeni bir parçalama girişimidir ve Amerikan savaş ve silah sanayinin küresel çıkarlarına uygundur. PKK tam da, yeni emperyalist saldırı mihverinin aracı ve silahı derekesine düşmüştür.

Trump’ın İran ile yapılan anlaşmayı beğenmeyerek iptal etme girişimi kabul edilemez. Bu anlaşmanın altında Avrupa’nın da imzası vardır ve gelişmeyi Almanlar dehşetle izlemektedir.

Trump demek savaş demektir, bu net olarak ortaya giderek daha çok çıkıyor. Amerikan yerleşik demokrasisi ve hukuk sistemi de adım adım Trump’ı saf dışı bırakmak için ağlarını örüyor.

Trump’ın yanıbaşımızdaki bu savaş politikasını boşa çıkarmanın tek yolu, İran, Suriye, Rusya ve bölgedeki diğer ülkelerle ittifakı güçlendirmektir, ki Trump belası bir savaşa heves edemesin.

Dahası, Avrupa’yı da bu ittifaka kazanmaktır.

Avrupa ile ittifak önem kazanıyor

Avrupa’nın, artık Trump Amerikasına güveni alt düzeye inmiştir. Avrupa Ordusu’nun kurulması ve kendi savunmasına hedefler koyması, dünyanın geleceği açısından yeni bir oyun planının sahneye çıkması demektir. 

Türkiye, dengeli bir yerel politikaya özen göstermekle birlikte, Batıdan Doğuya bir keskin bir savrulma yaşayamaz ve yaşamamalıdır. “Dengeli politika” bunu da içerir. Avrupa - AB ilişkilerimizin bu bağlamda güçlendirilmesi gündeme geliyor.

Rus savunma füzelerinin alınması konusunda, Avrupa ile ABD’nin tavrı birbirine zıttır. Avrupalı NATO yetkilileri bunu Türkiye’nin özgür bir tercihi olarak görürken, Amerikalılar, Hava Kuvvetleri Başkan yardımcısına bir açıklama yaptırarak, Türkiye’nin F-35 uçaklarına ve başka silahlara ulaşamayacağını ve Rus savunma sistemi ile NATO sistemleri arasında bir ilişki kurulamayacağını adeta bir tehdit olarak söylettiler.

Bu bağlamda, Türkiye’nin NATO çerçevesinde Avrupa ile ilişkilere ağırlık vermesi beklenir ve bu doğaldır.

Yeni saflaşmada görevler

AB ile ilişkileri iyileştirmenin ve geleceğe yönelik yeni saflaşma ile ciddi ve saygın ilişkiler kurmanın koşulu, Türkiye’nin hukuk ülkesi olması, demokratik kurallara ve insan hak ve özgürlüklerine saygı birinci sıradadır.

Ama ne yazık ki, ülkemiz bunlardan çok uzaktır ve keyfi bir hukuk sistemi yürürlüktedir.

Bir “yerl ve milli” gürültüsü sürüyor. Bu gürültü, ülkemizin yakın geleceği konusundaki karamsar bulutları dağıtmıyor, tam tersine yoğunlaştırıyor. Geleceğimizi öngöremiyoruz, çünkü bu sis bulutu içindeki günlük politikalar her şeyi karartıyor.

İlkeler yok, keyfi hukuk, baskılanan hak ve özgürlükler, zaten yukarıda belirttiğimiz ilkesizliklerin ve keyfi yönetimin doğal bir ürünü..

Türkiye tek liderin değil, demokratik ve kolektif aklın eleştirileri yolunda ilerlerse doğru yolu bulur.

Askeri vesayet, tek liderin ülke çapında tüm faaliyetler üzerindeki vesayetiyle yer değiştirmiştir. Zaten askeri vesayete karşıyız kampanyasını sürdürenlerin niteliğinin gelip dayanacağı nokta budur. Üstelik kendi partisi üzerinde de tam bir total egemenlik ve vesayet de söz konusudur.


Demokrasiye geri dönüşün yollarını nasıl açacağız? 
21 Kasım 2017 Salı / Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet