Öne Çıkan Yayın 20 Mart 2012 yazım

Erdoğan’a Askeri Darbe?

Yoo hayır bu kez, başka bir “fantezi”i üzerinde düşünmeye çağırıyorum: Cemaat, denetlemeye başladığı TSK’yı, Erdoğan’a karşı kulla...

23 Ekim 2017 Pazartesi

Cumhurbaşkanı: Mahvettik itirafı ve geriye dönüş

Cumhurbaşkanı İstanbul’u 15 yılda elbirliğiyle mahvettiklerini itiraf etti. Neyse ki bu itiraf  “aldatıldık..” kapsamında değildi şükür; kentin batırılışında yerel-merkezi AKP yönetimlerini ve tabii ki tüm bunların başı olarak doğrudan kendisini sorumlu tuttu!
Hiç art niyetli olmadan belirteyim: Bu iyi bir şey, aması maması olmadan kötü bir şey yapıldığını söylemek fazilettir. Bu önemli bir adım olabilir İstanbul için, eğer itirafın gereği yapılabilecekse. Bu itirafın arkasında “evet mahvettik ama artık yapacak bir şey yok, mahvetmeye devam..” da gelebilir. Bilmiyoruz. İstanbul’u geriye döndürmek imkansızdır, ama felaket şu andan itibaren nerede göğüslenebilirse, ve geriye göç ne kadar iyi örgütlenebilirse, ülkenin geleceği için umut filizleri yeşereblir!

Tek bir yıkım örneğiniz yok

İstanbul’un tarihi silueti bile kayboldu. Salt bir örnek: Cumhurbaşkanı, Sultanahmet Camii’ni gölgede bırakan Zeytinburnu’ndaki o kötü namlı 16/9 gökdelenin fazla katlarının yıkılması gerekir demiş ama, ama tek katına bile dokunulmamıştı. Çünkü o gökdelenin pek çok katı iktidarın merkezi ve yerel çeşitli adamlarıyla parsellenmiş durumdaydı.
Cumhurbaşkanı, yıkım konusunda tek bir örnek olay yaratmadı. İstanbul’u saran ucubelerden herhangi birine bile “bu artık yapılamaz..” demedi.
Tam tersine, iktidar görülmemiş bir rant oluşumunun sürekli peşinde koştu, en değerli bölgeler ucubelerle donatıldı, mesela Bakırköy sahilleri bile yerel halkın büyük direnişine rağmen Ankara’nın kararıyla en pahalı gökdelenlerle donatıldı ve sahiller halka kapatıldı..

İnsanın zerresi yok

Tüm bu inşaat faaliyetlerinin içinde insanın zerresi yoktu, onlar gökdelenlerin “kümeslerine” kapatılan bir şeylerdi. İnşaat her şey, insan ve kent ruhu hiç bir şeydi...
Çünkü inşaat sektörü bu iktidarın temel faaliyet ve adeta temel büyüme motoruydu; hala öyle.. Mesela sanayileşmenin payı bu dönemde en az 7 puan azalarak yüzde 15’lere gerilemişti. Temel bir büyüme alanı adeta terkedilmişti. Endüstri 4.0 tüm gelişmiş ülkelerin parolası olarak göklere imzasını çakarken, bu gerileme, ülkenin geleceğini de karartıyordu.
Bakın, siyasetin zerresinden söz etmiyorum. Ne eğitimin kalitesizliğinden, ve içeriğinin boşaltılmasından, ne hukuk ve adalet yoksunluğundan...
Bunlar olmadan, zaten geleceğin olmasının imkansızlığından da söz etmiyorum..

Yeni bir başlangıç

İstanbul ve ülke için acil bir gelecek planlamasıyla ve Anadolu’ya yeniden yerleşme düşüncesiyle işe başlamak, her şeyin yeniden başlangıcı olabilir.
Büyük proje, şaşalı köprüler, otoyollar deniz altından durmadan tüneller yapmak değildir.
Tüm bunlar İstanbul’u daha da yaşanmaz hale getirir, Anadolu’yu daha çok kente yığar, nüfus arttıkça daha çok yeni yol ve köprüler zorunluluğunu ortaya çıkartır. Bu tamamen bilimsel bir saptamadır.
Bu kapsamda titizlikle korunması gereken İstanbul’un Kuzey bölgesidir. Suyu, havası, iklimidir. Burası da kaybedilirse, İstanbul tamamen ve kesin olarak boğulur ve ölür, Sayın Cumhurbaşkanı!

İnsan mı değerli arsa mı

Şu andan itibaren kentte tüm yeni gökdelen faaliyetlerini durduracak adımlar atınız.. elde kalmış arsaları yeşile döndürünüz. Bu itirafınızın ilk gereğidir. Hem “mahvettik” hem de yola devam demek, birbiriyle taban tabana zıttır.
İstanbul’un tüm merkezi alanlarını büyük boş alanlarla parklarla geriye halka kente kazandırmamız şarttır. İnsanın ve kentin şiddetle buna ihtiyacı var ve hiç bir arsa, yapı, bundan daha değerli değildir. Bu ilkeyi kabul etmekle büyük dönüşüm başlayabilir. TOKİ’yi buradan çekiniz.
Yoksa, İstanbul’un ardından ağıt yakarken, son öldürücü darbeleri vurmaya devam edersiniz.

Doğan Kuban hoca bakın ne diyor: Yeniden Anadolu’ya yerleşmeliyiz!
23 Ekim 17 Pazartesi / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

“İstanbul ülkeyi çökertecek noktaya ulaştı..”


“...İstanbul ulaştığı megalopolis boyutlarıyla, ülkenin vücudunun taşıyamayacağı bir koca kafa haline dönüşen, ekonomik etkinliğin yurt yüzüne dengeli yayılmasına engel olan, Anadolu halkının topraklarını terk ederek ülke tarımını dış dünya pazarına dönmeye zorlayan, sonuçta uluslararası sermayenin aşağı düzeyde bir ortağı olarak fakir halkı tüketici olmaya teşvik eden, giderek Türkiye’nin sömürülen bir topluma dönüştüren bir emme basma mekanizması olarak çalışmaktadır.
Bu kent her zaman bir çekim merkezi olacaktır. Fakat ülkeyi ekonomik olarak çökertmesine olanak vermemek gerekir. Günümüzde o sınıra ulaştık.
Dünyanın dengesini bozan pek çok neden var. Fakat temel neden artan nüfustur. Toplumlar arasında bilim, teknoloji ve uygarlık farkları ne olursa olsun, nüfusun sürekli artması dünyanın önündeki en büyük tehlikedir.
Bunu izleyen bir de küresel iklim değişikliği var. Dünyanın nüfusu 1800’de 1 milyardan, 2015’te 8 milyara ulaştı...

1800’deki nüfus kadar aç
Nüfus artışının göstergesi işsiz ve açların, nüfusu kalabalık ülkelerde büyük kentlere göçüdür. Bunun sanayinin gelişmesiyle ilgili olduğu bir yalandır. 19. yy'da doğruydu... Fakat Türkiye’de kente göç, yapılaşma (inşaat) üretimin en büyük parçası olduğu ve ülke yeteri kadar sanayileşmediği için oldu. ‘Her şeyi yapan inşaat işçisi’ hala ekmeğini malzeme taşıyarak yapıyor. 1980’den sonra kent nüfusu %70’i geçti. Köyler boşaldı. Tarlalar toprak oldu. Geleneksel Türk tarımı çöktü.
Dünyada nüfusu 20 milyona ulaşmış bir kentin sağlıklı yaşamını gerçekleştirebilen bir planlama yöntemi henüz keşfedilmedi. İstanbul’un nüfusu 1950’deki bir milyonun 17-20 katı...

Megalopolis: fakir ülke hastalığı
Megalopolis hastalığı sınırsız kapitalizmle nüfus artışının karıştığı, çaresi olmayan bir fakir ülke hastalığıdır. Ülke ekonomisinde yarattığı dengesizlik yanında, toplumun en zengin katlarıyla en fakir katlarını yan yana getirdiği için toplumsal ayrışmanın da mekanıdır.
Bu, fakir sınıfları iki türlü bilinçlendiriyor: Kentsel çevre, ulaşamadıkları zenginliğin görüntüsüdür. Öte yandan yaşadıkları çağın olanaklarını, yüzeysel olsa da onlara gösteriyor. Bu öğrenme tüketme eğilimini arttırıyor ve kapitalizmin işine geliyor. Fakat sınıfsal ayrışımın altını çizerek zengin sınıfları bu çelişkileri saklamak için bir sürü yalan icat etmeye zorluyor. Bu durum onların statülerini korumalarına yardım belki yardım ediyor, ama toplumun ahlak dokusunu bozuyor.

Ahlaksız ve dengesiz toplum
Toplumsal hipertrofinin sonucu, ahlaksız ve dengesiz toplumdur. Bu dünyanın her yanında aynıdır. Kuşkusuz Lagash ya da Karaçi ile Paris aynı değil. Paris örgütlenmesi yüzyılları bulan bir dünya kenti. Diğerleri, kendi çıkardıkları toz duman arasında boğulan aglomeralar. Çünkü kaşla göz arasında büyüyüverdiler. İstanbul da bu sonunculardan. Kentin sadece 2000 hektarı 550.000 hektar içinde (yani 225’de biri) tarihi bazı kalıntılar içeriyor. Bir de her gün bozulan eşsiz bir doğal yapısı var.
Bu dev kentlerde Batılı gelişmiş kentlerden herhangi bir yöntem ithal edilemez. Bu, maymuna inci kolye takmaya benzer.

İstanbul planlanabilir mi?

Bu kentler, sınırsız bir spekülasyonun doymak bilmez iştihasına sunulmuşken planlanamaz. Tek çare, halkın planlı olarak yurt yüzeyine yeni yaratılacak sanayi merkezlerine zaman içinde yerleştirilmesi ve ülkenin ekonomik dengesizliğinin önüne geçilmesidir. Kontrol edilebilir büyüklükte yerleşmelere transfer, ülke ekonomisinin giderek çökmesine engel olabilir.
Büyük kent, insanoğlunun bütün tarihinde kendi yaratıp kontrol edemediği en büyük deformasyondur. İnsanoğlunun yaşamını karartan bütün kötü insan davranışlarını, pek çoğunu suç diye tanımladığımız kişisel ve grupsal etkinliklerin en kolay oluştuğu ortamdır.
Uygarlık adına yaratılan bütün olgu ve araçlar büyük kentlerin bütün bu kötülükleri üretmesine engel olamaz. Her türlü suç, cinayet, hırsızlık, arsa ve yapı spekülasyonu, kuralsız davranışlar, eğitim, ulaşım, sanat etkinlikleri, müzeler, planlama, kent estetiği, yol, kaldırım, kentsel işlevler yeşil alan, konut, adalet, güven, sağlık, temizlik vb, kent için yaşamsal kalite standardı oluşturur.
Yaşam kırılgandır. İnsanların geleceğe güvenleri azdır. Onun için megalopolisler uygarlığın ortadan kaldırmaya çalıştığı bütün kötülükleri içerirler. Büyüklükleri oranında suç yuvalarıdır..
Anadolu’ya yeniden yerleşmemiz gerek!”
22 Ekim 17 Pazar / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet


21 Ekim 2017 Cumartesi

Doğrulanan teori: “İstanbul’un Çöküşü”, Collapse

Doğan Kuban hocanın, İstanbul’un yaşanmaz bir çöküntü kente dönüştüğü konusunda ortaya attığı teorinin üzerinden 15 yıla yakın zaman geçti. O zamanki dergimiz Cumhuriyet Bilim Teknoloji’nin kapak konusuydu. Kuban çok sayıda yazı daha kaleme aldı İstanbul’un çöküşü üzerine.. Ki o zamanlar henüz İstanbul’un dört bir yanı böylesine ucubelerle donatılmamıştı, ama trafik denen bela nedeniyle bir yerden bir yere gitmek yine mümkün değildi. Aradaki tek fark, trafiğin bugün kentin hemen her noktasında neredeyse geçişe izin vermiyor olmasıdır.
Bugünden o güne baktığımızda, büyük bir öngörünün gerçekleştiğini görüyoruz. 15 yıl önce biz “şu metro yapılsa bu çökme gerçekleşmeyebilir” düşüncesindeydik. Metro yapıldı, yapılıyor.. daha neler neler. Avrasya Tüneliymiş, üçüncü köprüymüş.. yeni yollar, viyadükler.. Bu iktidarın yapmakla övündüğü artık yüz milyar mertebesine ulaşan “büyük” projeler gerçekleşti, ama İstanbul bütün bunların sonucu daha da yaşanmaz hale geldi.
İstanbul’un yerleşmeye açılmayan tek bir noktası yok.
Tüm deprem alanlarını, ve bu bağlamda da insanların yaşam alanlarını yağmaladı Büyük Şehir Belediyesi ve Merkez hükümet!
Binlerce insanı tek bir ucubenin içindeki hücrelere tıkan aşağılık beton yaratıklar dört bir tarafı sardı.
Ve bu insanlara “modern yaşam” olarak sunuluyor.

Dünyada İstanbul

Bakıyorum en çok cinayet işlenen kentler arasında 10.sıraya yükselmiş bu kent.
“İstanbul en kötü trafiğe sahip 10 şehir arasında, yolda öfke (trafik canavarı) puanlarında ise St Petersburg ve Bogota’nın ardından en kötü 3. şehir oldu.” (Eylül 2017)
Hey iktidar, yaptığın bunca köprü tünel yol vb ne işe yarıyor?! İnsanların sinirden birbirlerini öldürmesine mi?
Yaşanabilir kentler sıralamasındaki yerine bakın İstanbul’un: 122.
Kişi başına düşen yeşiy alan, mesela esenler’de 1 metrekareye kadar düşüyor. Ortalam İstanbul’da Büyükşehir verisi doğruysa 6,5 metre kare. Olması gereken ise en az 15 metrekare. New York’ta bile 27 metre, Viyana’da 60 metrekare

.
Peki ne olacak?

Bir okur “Köyüne gidene teşvik verilsin ve İstanbul’daki evi yeşil alan olsun. Her sokakta 100 m2lik parklar” öneriyor! Bu iktidar oraları da birleştirir ve ucubeler dikilmesine açar.
Bir başka okur “Abi inan ki Beylikdüzü’nden inerken ki manzaraya bakarken dehşete kapılıyorum. Benim güzel Samatyam bile santim santim çürüyor.”
Bir başka okur, Atatürk’ün 1937’de bizzat çizdiği köy-kent ve tarım–kent projelerini anımsatıyor.
Bir diğer okur, “CHP'nin son genel seçimdeki ‘Anadolu'da Ticaret Merkezi’ projesi İstanbul'u kurtaracak olan çaredir.. Yerel yönetimle kurtarmak çok zor...” diyor.
En önemlisi, çalışma alanlarının, sanayi ve ticaret merkezlerini şüphesiz ki Anadolu’ya yaymak. İnsanların geçimlerini sağlayabilecekleri ve mutlu yaşayacakları merkezler inşa etmek.

“Anadolu’yu çağdaşlaşma”

Yine Doğan Kuban’a geleceğim. Herkese Bilim Teknoloji’nin 29. Sayısında Kuban hoca, özünde İstanbul’u kurtarmak fikri olan, “Anadolu’yu sanayileştirmek ve çağdaşlaştırmak için bir program taslağı” önermişti. Diyordu ki:
Önerdiğim Anadolu sanayileşme tasarısı, Anadolu’da fabrika kurmak değil, tümel ve bütün yurt yüzeyine yayılan bir sanayileşmeyi öngören ve ona paralel gelişecek uygar bir yaşamı hedef alan bütüncül bir kalkınma projesi taslağıdır. Bu sanayileşme ağında bir sanayi dalına tahsis edilen kentlerin 200 000 ile 1 000 000 boyutlarında kalmaları, gelişmenin dengeli yayılması için sayısal sınırlar olarak önerilmekte. Her seçilen kentte nüfus sınırları kentin var olan sanayi potansiyeli, yeni yerleşecek üretim potansiyeli ve ham madde sağlanması durumlarına bağlı olarak saptanacaktır..”
Salt sanayileşme değil mesele. Kentlerin, yörelerin sahip oldukları tüm özellikleri dikkate alan bir öneriydi Kuban hocanın.
Batan bir kentte yaşam.. Göçü durdurun ve İstanbul’u dağıtın..
19 Ekim 2017 Perşembe / Bilim ve Siyaset - Cumhuriyet