16 Nisan 2014 Çarşamba

Gül, RTE’yi Köşeye Sıkıştırıyor

Bazı okurlarım ve sosyal medyada sohbet ettiğim insanlar, tabii bir de AKP’liler, “boşuna yazıp çiziyorsun Gül ile RTE arasında sorun çıkmaz kardeş kardeş anlaşırlar, onların yoktur birbirlerinden farkları, hayale kapılma..” diye habire not gönderip duruyorlar..
Ne desem bilmiyorum, ama şunu belirtirim: burası hayal kurma yeri değil, net olmayan fotoğrafları, çelişkileri ve gelişme doğrultularını görmeye çalışma yeri.. Biz polisin “olay yeri ekibi”, veya kriminal laboratuvarı, veya suç delili arama yeri değiliz.. O polisin ve mahkemelerin işi.
Mesela bazı gazeteciler vardır, mutlaka “belgesini” görmek ister, olmadan inanmaz.. Örneğin ünlü gazeteci Seymour Hersch’in, Suriye’de Sarin gazının atılmasına Türkiye’nin yardımcı olduğuna ilişkin yazıları.. Bu tür, “belge görmeden” inanmayan gazeteciler hemen, “kaynak belli değil”, “hani belgesi” falan yazdılar..
Şüphesiz, siyasal analiz cuk oturuyorsa, belgesini varsın başkası bulup çıkarsın. Bu konuda belge zor çıkabilir, çünkü örneğin ABD yönetiminin Türkiye üzerine kurduğu politik bir gelecek, beklentileri vb vardır. Bunu ateşe atmaz, ama çevresinden sızdırarak bunu hissettirir, “canına okurum senin..” gibisinden.
Mesela, ABD, Türkiye-Suriye-MİT-El Nusra- Sarin gazı bağlantıları üzerine telefon konuşmalarına sahiptir.. Perde arkasında durumu saptamıştır. Suriye’ye havadan bombardıman kararını vermişken tam, Obama’nın masasına, kimyasal gazı atanın Esad olmadığı bilgisi konmuştur.. Bombardımanı durdurmuştur, İngiltere vb ile birlikte.. Londra ve Paris’ten de ses soluk çıkmadı o zaman, neden diye sorun bakalım!?
Neyse konumuza dönelim:

HER İKİSİNİN HESABI AYRI
İlk Kasım 2011’de de Cemaat ile RTE arasındaki ilk önemli çatlakları yazdığımda da benzer yorumlar geliyordu... Et ve tırnak gibidir onlar, gibisinden, siyaset dışı.. Gazetemizden bile!
Yoo, Gül-RTE arasındaki ilişki, şüphesiz ki Cemaat’ten farklı...
Ne kadar farklı, diye sormama izin verin..
Yanıtım: En azından en çoğuna kadar!
En az şu demek: Kendi farklılıklarını hoşgörü ile kabul edebilirler, ama olmaları gereken yerlerde mutlaka olmalarına birbirlerinin izin vermesi koşuluyla (sorun var ama anlaşır çözeriz hali)..
En çok ise şu: Sen sağ ben selamet, hadi eyvallah! Ben ne alabiliyorsam alıp gidiyorum (derin çatışma hali)..
Şu anda RTE ile Gül arasındaki ilişkilere ikisi de açık. Rüya görmüyorum, olasılıklara bakıyorum..

GÜL, FARKLILIKLARI VURGULUYOR
Farkında değil misiniz? En son, RTE’nin durmadan hedefinde tuttuğu “Eyy TÜSİAD”a gidiyor.. Twitter, Gezi ve daha pek çok konuda, Gül ile RTE farklı anlayışların insanı... Yoo hayır, şimdi de önüme takiye yapıyorlar gibi zırvalıklarla gelmeyin.. Burada siyaset konuşuyoruz, komplo teorileri değil..
İyi mi kötü mü gibi bir değer yargısında bulunmadan, sadece saptama yapıyorum:
Biri haddini bilir, diğeri bilmez..
Birinin kulağı toplumsal tepkileri gelişmelere açıktır, diğerinin kapalı ve bildiğini okur..
Biri kurumlar arası ilişkilere ve işbirliklerine daha yatkın, diğeri otoriter ve yaptırımcı. Herşeyi tek elde toplayıcı..
Biri mesela Batı ile daha uyumludur, ses dinler, diğeri ise herkesle kavga etmeye hazırdır... Kendi egemenlik alanlarını genişletmek ve kurmak, herkesten daha önemlidir.
Biri sanki daha uzlaşmacı, diğeri kesinlikte uzlaşmasız..
Biri sanki demokrasinin kurallarına daha uygun ve yatkın, diğeri kesinlikle değil, tam tersine parçalayıp yokedici..

SİNSİLİK VE DOBRALIK KONUSU
Hadi, hazır bunları yazmışken, bizim mahallemizdeki sık bir anlayışı da dile getireyim, aflarına sığınarak: Birini çok sinsi bu nedenle çok tehlikeli bulurlar... Diğerini ise açık ve dobra!..
Doğru gibi görünse bile, tercihler söz konusu olduğunda, bu görüşü paylaşmam...
Çünkü siyaset konuşuyoruz.. Bunu biraz “Stokholm Sendromu”na yakalanmış insanların tavrı olarak gördüğümü söylememe izin verin! Çok dobrasın helal olsun sana bu yollar, vur vur biraz daha!

TAPINMA HALLERİNİN NEDENİ
Aslında bu sendrom, AKP yandaşlarında da var.
Bu onlarda bir tapınma hali oluşturuyor!
Her yaptığını savunuyorlar hem de en aptalcasından ve beyinsizce: Ayyy ne kadar doğru!
Tapanlarına bakıyorum şöyle düşünüyorlar: Bizi kesin/şiddete dayalı bir otorite ile sığır gibi güdecek birisi gerektir. Ben bu güce taparım.. Biliyorum ki, taptığım sürece de işim aşım param yükselişim tıkırındadır.. Öv ki yere göğü sığmasın..
Tabii, belirtmek gerekir ki, bu tapınma halleriyle tanrının şiddetinden gazabından da korunmuş oluyorlar..
Şüphesiz ki, belki de bizlere kıyasla, tam uç noktada, tam bir survival refleks.. Yani bu koşullarda uygun, en yaşamda kalmayı garantileme hali! Bu koşullarda, bu kadar çok tapınma hallerinin yaygınlaşmış olmasını da açıklayan bir durum var..
Bu tipler kendilerini öylesine aşmışlar ki, Tayyipgiller familyasına dahil ettikleri AKP seçmenlerinin, başlarında “daha mülayım” birisini görmeyi reddedeceklerini bile söyleyebiliyorlar!
Bırakın allahaşkına şu “belkemiksiz insan” falan zırvalıklarını!
Bu bile övücü bir laf olarak kalır!

ÇANKAYA’YA TİYOLAR!
Neyse, yazının ucunu serbest bırakırsan alır başını başka noktalara gider.. O durum...
Demek istediğim şu: Gül, Marmaray törenindeki el sıkışmanın gereğini yerine getirmeyen RTE’yi köşeye sıkıştırıyor. TÜSİAD olayı budur.
RTE, ancak kendi kopyalarıyla, avatarlarıyla davranabilecek bir insan.. Hatta, şimdi aşırı uçta bir yorumda bulunacağım:
Hani dedi ya, “terleyen cumhurbaşkanı olmalı”.. Yorumlarımız şu oldu: Bugünkü yetkileriyle yetinmeyecek, seçilirse eğer Köşke, kurulacak hükümetin, eğer Gül ise bu tepesine binmeye hazırlanıyor..
Peki şu yorumuma ne dersiniz: Başbakan olarak kalacağım, ama Çankaya’ya da benimle uyumlu, benim gibi terleyen bir Cumhurbaşkanı oturtmak istiyorum..
Ay, henüz bir şey kesinleşmemişken, şu eğlenceli konuyu sürdüreyim!

---15 Nisan 2014 Salı / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

15 Nisan 2014 Salı

Bir Üstyasa Olarak RTE

Anayasa Mahkemesi, iktidarın alelacele çıkarttığı Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu yasasının, CHP’nin başvurusu sonucu 13 maddeyle ilgili iptal kararı verdi... AYM’nin, Anayasa ile açıkça çelişen maddelerini iptal edeceği, yasa çıkmadan belliydi ve hukukçular bu konuda uyarılarını yapmışlardı..
Eeee, Başbakan, Adalet Bakanı ve AKP’liler neden AYM’yi topa tutuyorlar? AYM, Twitter ile ilgili de özgürlükçü bir karar veriyor; yine veryansın.. Erdoğan AYM’nin kararlarını “siyasete müdahale” olarak nitelendiriyor.. “Sınırını aşma”.. Sınır ne?!
Bu şu demek: Siyasi olarak verdiğimiz bütün kararlar, hukuken de doğrudur.. yaptığımız bütün yasalar, eğer biz yaptıysak, tamamen doğrudur. Biz ne diyorsak o... Sizin Anayasa Mahkemesi olarak varlığınızın nedeni, bizim yaptığımız bütün yasaları sorgulamak değil, doğrulamak ve “iktidar ne eylerse iyi eyler demek..”
RTE ve adamları, aslında hepsi birer Anayasa Mahkemesi yargıcı.. kendilerine böyle bir statü verilmemiş olsa bile, neyin anayasal ve yasal olduğunu en iyi bilecek olan onlardır. Çünkü siyasal olarak karar veriyorlarsa, bu anayasal olarak da doğrudur. Akıllarından zerre kadar, acaba biz yanlış yapmış olabilir miyiz, Anayasa Mahkemesi haklı olabilir mi, bi düşünsek mi.. diye geçmez..
RTE EN ÜSTYASA
Bu, siyasetin yasalar üstü/üstündeki diktatörlüğüdür, aslında diktatörlüğün ilanıdır. RTE’nin verdiği bütün kararlar, çıkarttığı bütün yasalar Anayasa’nın da üstündedir.. Yani hepsi birer “üstyasa”dırlar ve bu nitelikleri itibariyle de herhangi bir kurum ve kişi tarafından yanlış bulunmaları, eleştirilmeleri mümkün olamaz.
Peki Anayasa Mahkemesi neden var? Zaten AKP’nin ilginç bir Ankara milletvekilinin de aklına bu soru takılmış ve Anayasa Mahkemesi fazlalıktır kaldırılmalı, demiş. Çok haklı! Ama ne yazık ki kaldıramıyorlar.. ha gayret bir güçlü adım atarak bunu da başarabilirsiniz..
RTE, yargıç beğenmediği bir karar mı verdi, “siyaset yapıyor” diyor ve hemen ekliyor “çıkar cübbeni çık karşıma..”.. Buyurmuş Beyefendi : Türkiye’nin siyaset dışı müdahalelere tahammülü yok”.. Ama kendisinin Anayasa ve yasalara karşı “hukuk ve yargı dışı müdahalelere” hakkı var!
Milletim benim kararlarından tavırlarımdan memnun..” Bu bakışıyla da, kendisini herşeyin üzerine görme, hakkına sahip.. Sandıktan destek çıktığını gördüğü sürece, bu ülkenin, anayasal düzeninin bütün çivilerini yerinden oynatmaya hak görüyor!
Assa, kesse, biçse, yıksa... hakkı.. değil mi ki sandıktan destek çıkıyor!

AYM KENDİ VARLIĞINI SAVUNDU
Ama, Anayasa Mahkemesinin HSYK’nın, yargı üzerinde bütüncül bir siyasi kontrol getiren ve yargıyı tamamen bakana ve hükümete bağlayan kararları iptal etmesi, özgürlükçü diye alkışlanıyor..
Ben ise şöyle düşünüyorum: Anayasa Mahkemesi bu iptal kararlarıyla, aslında tamamen kendi varoluşunu savundu, varoluşuna sıkı sıkıya sarıldı, orada kukla, şeklen oarak varolması gerektiğine ilişkin iktidar saldırılarına karşı karşı durdu. Bu da çok iyi bir şey, hukuk kenarından köşesinden işleyecek demektir..
Durmasaydı, esas o zaman Anayasa Mahkemesi’nin fiili olarak olmadığından ve varlığının tamamen ortadan kaldırıldığından bahsedecektik.

HUKUKUN MİLLİYETİ
Yeri gelmişken es geçmeyelim bu köşede: RTE, Twitter yasağının kaldıran AYM’ye yaptığı eleştirilerden biri de “kararı milli bulmadığı” idi.
Aslında Başbakan bu ifade ile evrensel hukuku, ülkemizin bağlı bulunduğu ve imza attığı evrensel hukuk kurallarını, örneğin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ve benzeri kurumları da tanımadığını dile getiriyor, “saygım yok, ama mecburiyetten uyacağız”.. Elinden gelse, fırsatını bulsa, imkanı olsa, küçük bir aralık görse, hepsini elinin tersiyle itecek bir lider var karşımızda..
Ama çok şükür, böyle bir olasılığı sıfır.. Söylenip duracak ama uyacak ve parmağını bile kıpırdatamayacak!
Türkiye bunları aşmış bir ülke, kendisi de bunun farkında..
“Karar milli değil”, son yıllarda herhalde Türkiye’nin bağlı bulunduğu küresel ilişkiler ağında ve hukuk sisteminde, bugüne kadar edilmiş en komik laflardan biri olsa gerek..
Ülkenin çıkarlarını savunabilirsin.. ekonomik ve siyasal hangi çıkarlarını savunduğu tamamen tartımalı olan bir iktidar, sıra özgürlükleri savunmaya gelince “bu milli değil” demek gafletinde bulunabiliyor.
Ne desek boş, biliyorum, ama yazıp duracağız..
Ta ki kafalara dank edinceye kadar..

--14 Nisan 2014 Pazartesi / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

14 Nisan 2014 Pazartesi

RTE İçin Yol Ayrımı..

Bu kadar siyasi kargaşalık var ortada.. İktidarın kucağına, Suriye’de kitlesel ölümlere neden olan kimyasal gaz bombası fitili çekilmiş olarak bırakılmış... uzaktan kumanda ile patlatılacak ama zamanını bilmiyoruz... Baş varlık nedeni, yasaların, icraatların Anayasa’ya uygunluğunu denetlemek olan Anayasa Mahkemesi’ni, tabii ki RTE topa tutmakla meşgul.. Çünkü, kendi yaptığı yasalar ve dile getirdiği sözler, bütün yasaların da üzerinde, uygunluğu ve doğruluğu tartışılmaz birer “üst yasa” niteliğinde.. Anayasa Mahkemesi de bizzat kendisi..
Ve biz kalkmış, Cumhurbaşkanlığına aday olacak mı gevezeliği yapıyoruz.. Yapalım bakalım, çünkü burası önemli bir düğüm..
***
 RTE- Gül arasında iki yılı aşkın süren bilek güreşi, Marmaray töreninde “genel anlaşma” ile sonuçlanmıştı (http://orhanbursali.blogspot.com.tr/2013/06/gul-sizce-nerede-ve-bu-resimler-ne.html).. RTE bir manevra ile Gül’ün dikenlerini etkisizleştirmişti.. Ama ayrıntılar belirsizdi.. Gül bu belirsizlikte tahammülünün sonuna geldi, yerel seçimler bitince, medya üzerinden mesaj gönderdi RTE’ye: Artık konuşalım şunu!
RTE ilk ipuçlarını verdi, ter döken koşan bir Cumhurbaşkanı! Herkes bunu, partidaşları dahil, “Çankaya’ya çıkacağının ilk –hatta kesin!- işareti” diye yorumladı. Evet bir güçlü işaret! Ama RTE henüz kararını vermiş değil, iki arada bir derede. Çıkmak mı kolay kalmak mı zor..
Cumhurbaşkanlığını tabii ki istiyor.. Cumhurbaşkanı olmadan siyasi hayatını kaparsa gözleri arkada kalacağı kesin. Ama ertelerse, burası Türkiye, bir daha rüyasını bile göremeyebilir... Ama...?
“Terleyen bir Cumhurbaşkanı” tarifi, hem Gül’e bir eleştiri.. Hem de eğer seçimini Köşk adaylığından yana koyarsa, kendini tarif.. Nasıl bir Cumhurbaşkanlığı yapacağına ilişkin.. Şimdi buna bakalım:
1)   Gül’den siyasi üstünlüğü, kazanırsa, seçimle gelmişliğini şüphesiz ki fazlasıyla hissettirecek ve kullanacaktır.
2)   Cumhurbaşkanlığının anayasal bütün görevlerini yerine getirecektir. Sık sık Bakanlar Kurulu’na başkanlık etmek dahil..
3)   Özetle, Bakanlar Kurulu’nu ve kim olursa olsun Başbakanı gölgede bırakacak bir siyasi kimlik sergileyeceği kesin.. RTE’den başka türlüsü çıkamaz.
***
Diyelim ki, aday oldu ve seçildi.. Siyasal beklentilere uygun davrandı.. Gül Parti başkanlığına getirildi, mesela Arınç geçici Başbakan olarak yeni hükümeti kurdu, bir ara seçimle Gül Bayburt milletvekili oldu, “Arınç hükümeti” istifa etti, Gül Başbakan olarak atandı ve yeni hükümeti kurdu.. Tabii, “siyasal etik” kuralları böyle işlerse..
Erdoğan’ın aynı zamanda gölge başbakan olarak davranmasını ve Gül ile derin çekişme yaşamasını beklersiniz..
RTE, beklentilere uygun davranmayabilir mi, Gül’ü dışlayıp parti başına ve başbakanlığa, bol miktarda var olan güvenilir bir emanetçiyi atar mı.. Bu yola saparsa, Gül’e büyük kazık atmış olur, parti de karışır.. Etik mi var siyasette diyebilirsiniz..
***
Dile getirilmeyen bir nokta var ki, yabana atılamaz: Aslında Arınç ve Parti’de pek çok Arınç gibi düşünen, mesela büyük propagandist, hakikatı yalan, yalanı hakikat gösterme ustalarından H. Çelik bile, Erdoğan’ın Cumhurbakanlığına adaylığını koymasını istiyor. Bise söyleyeyim: hepsi suspus gibi görünse de, Erdoğan’dan kurtulup rahat nefes almak istiyorlar. Hepsi RTE’nin karşısında ezilmişler, kendileri olamıyorlar, mesela Arınç fikirler ileri sürse derhal RTE tarafından düzeltiliyor veya bastırılıyor.. Medyaya yansıyan azarlamalar tutun..
Yani, RTE’nin Çankaya’ya adaylığını koymasını istiyorlar.. Seçilirse, hepsinin sahip olacakları yeni anayasal - yasal konumlarını kimyesey peşkeş çekeceklerini sanmıyorum.. RTE bir emanetçilerle siyaset yapmaya kalksa dahi, onların da işinin zorzolacağını şimdiden söyleyebiliriz.. RTE gücünü hep sandıktan aldı, emanetçiler iktidarlarını güçlerini nereden alacaklar?! Makara ile bağlı oldukları Çankaya’dan mı?!
Gördüğüm kadar, RTE Çankaya’ya çıkarsa, orada dökeceği ter kadar, hükümetle ve parti ile sorun yaşayacaktır.
***
Bunların hepsi, RTE’nin neden Çankaya için kolay karar veremediğinin göstergeleridir. Bu saatten sonra Anayasal değişiklik yapabilmesi, örneğin partili cumhurbaşkanlığını kabul ettirebilmesi imkansız gibidir.
RTE şöyle düşünebilir: Kazanırım, beş yıl Çankaya’da kalırım, 2019’da sonra yeniden Başbakanlığa soyunurum, 2023’te başbakan olarak Cumhuriyetin 100.yılına girerim..
Varın yapsınlar: Türkiye, bütün bu hesapları altüst edecek büyük dinamiklerle, dönüşümlerle, olaylarla dolu.. Yerel seçimlerde 2,5 milyon insanın RTE’den desteğini çekmesi ilk büyük işarettir.. Bu gelişme sürecektir.. Siyaset, içeride ve dışarıda hangi süreçleri ülkenin ve siyasetçilerin önüne koyar, kestirmek zordur. Ama mutlaka koyar.. RTE’nin ev hesapları çarşıya uymaz..
***
Ben hâlâ RTE’nin Çankaya’ya adaylığını koymaktansa, Başbakan olarak kalma olasılığının da güçlü olduğunu düşünüyorum.
Bugüne kadar Başbakan olarak yaptığı bütün güç birikimini, (MİT Yasası dahil) kendisi kullanmadan nasıl rahat edecek? Bunları Gül veya başkası için mi yaptı dersiniz...
Bu nedenle, çıkmak mı zor kalmak mı.. Hangisi acaba RTE’nin en çok siyasi yararına olur? Çankaya’ya bir daha çıkamama olasılığını mı göze almalı, yoksa bu şansı kullanmayı şimdiden denemeli mi..
Tabii, Cumhurbaşkanlığı seçim sonucu ne olur, bence tartışmalıdır.. 4 ay içinde seçmen kaybı sürerse, BDP’nin mutlak gözüken desteği yetişmeyecektir..
Görüne o ki, herkes ilk turda kendi adayıyla çıkacaktır.
CHP ise, ilk turda da, MHP ve diğerlerinin de destekleyebileceği bir adayla...

---13 Nisan 2014 Pazar / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

11 Nisan 2014 Cuma

Ankara’nın Boynundaki Kalın Halat/ Suriye ve Kimyasal Gaz

Önce şunu belirtelim: Amerikalı gazeteci Seymour Hersch boşa yazmaz... Hayır, Pulitzer Ödüllü bir gazeteci olduğu için değil sadece, elinde bir takım sağlam veriler olmadan, bu yaşına kadar başarıyla südürdüğü gazetecilik kimliğini ateşin içine atmaz. Bazı inşa edilmiş hayatlar, bizdeki gibi o kadar ucuz değildir..
21 Ağustos 2013’de Suriye’de Şam yakınlarında Guta bölgesinde atılan kimyasal gaz sonucu başta çocuklar olmak üzere 2000’e yakın insan ölmüştü..
Hersch, epey bir süredir yazıp çiziyor taa geçen Aralık’tan beri: Gazı Türkiye verdi, diye. Şimdi yeni bir yazı ile konuyu yeniden gündeme taşıdı..
Adam haklı mı? Gazı bizimkiler mi ver? Verdiyse neden verdi?
Daha dün, Suriye’ye girmek için, “bir kaç füze attırırız, Süleyman Şah türbesine bahane yaratırız” diyen MİT Başkanı, Dış İşleri Bakanı ve Müsteşarı ile Genel Kurmay İkinci Başkanının katıldığı toplantıda, sızan konuşmaları öğrendikten sonra akla gelmez mi:
Acaba bizimkiler, Esad’a karşı bir askeri müdahalenin zeminini hazırlamak için, kimyasal gaz vermiş olabilirler mi?
***
Biraz geriye gidelim.. 2012, ABD’nin Suriye’ye müdahaleyi yoğun tartıştığı yıldı.
RTE+Davutoğlu, Esad ile bütün köprüleri atmıştı, kendisine 2 ay ömürler biçiyordu. Suriye sınırına askerler kaydırılıyordu.. Suriye’nin tıpkı Irak’taki gibi üçe bölünmesi tarışılıyordu.. RTE-Davutoğlu Suriye’yi Türkiye’nin doğal yayılma alanı ilan ediyor ve de göğüslerine “savaş kahramanı madalyası” takmak için hazırlık yapıyorlardı..
Fakat, ABD’nin Orta Doğu politikası zaman içinde daha gerçekçi bir zemine oturdu, Irak’ın ve Suriye’nin parçalanmasının, hiç de Amerikan çıkarlarına uygun düşmeyeceği, bu sürecin İran’a yarayacağı, bölgenin islami köktendincilerin üssüne dönüşeceği görüldü..
Bizimkilerin de etekleri tutuştu: Bütün politikalarını Esad’ın bir askeri müdahale ile devrileceği hesapları üzerine kurmuşlardı... Bu durumda korkulu rüyalarına dönen Esat iktidarda kalacak demekti..
ABD, askeri müdahaleyi tek şarta bağlamıştı: Esad kimyasal gaz kullanırsa..
***
Ankara, fiili olarak Suriye’deki iç savaşa zaten müdahale ediyordu. TIR’lar MİT kontrolünde silah ve cephane taşıyordu. Tape olaylarında sızdı ki bugüne kadar 2 bin kadar TIR silah götürmüştü.. Esad, RTE ve Davutoğlu’nun en büyük travmasına dönüştü.. Mutlaka devrilip gitmeliydi.. 
Derkeeeennn.. 21 Ağustos 2003 tarihinde dünya sarsıldı. Esad kimsayal gaz kullanmıştı!
Tabii bizim gazeteler “Katil Esad” diye veryansına başladı.. “Gazı Esat atmıştı, iktidarını korumak için kimyasal gaz kullanmaya başlamıştı!
İşte, ABD, daha önce yaptığı, “Suriye’ye Amerikan askeri müdahalesi sadece kimyasal gaz kullanımında gündeme gelir, bu bizim kırmızı çizgimizdir” açıklamasının gereğini yerine getirmeliydi ve hemen askeri müdahale yapılmalıydı, yoksa Şam’daki cani bütün halkı öldürecekti..

MİT RAPORU: EVET ESAD ATTI!
Ankara derhal açıklama yaptı: Gazı Esad’ın attığı kesindi.. Bizim MİT, olağanüstü bir çalışma ile iki günde hazırladığı bir raporla bunu “kanıtlıyordu”.
O kadar ayrıntı vardı ki, füzenin atılma açıları bile saptanmış, nereden fırlatıldığı bile belirtilmişti.
Rapor, RTE tarafından Putin’e bile verilmişti! Washington’a! Oysa ikisi de MİT raporunu ciddiye almamıştı
Bi dakka tabii! Dünya ise kimyasal gazı kimlerin attığını tartışıyordu henüz. Gazın atıldığı sırada Şam’da bulunan BM gözlemcileri hemen olay gerine gitmiş ve ilk açıklamalarında “Şam hükümeti tarafından atıldığına ilişkin bir bulguya ulaşamadık, sanmıyoruz” demişlerdi..
RTE, Davutoğlu ve medya borazanları ise yemin billah halindeydi..
Hey, bu ne acele, durun hele, diyorduk o zaman!
ABD ve müttefikleri de müdahale kararı da almıştı. Havadan bombalanacaktı sadece. Ama bizimkiler bunu yeterli bulmuyor, karadan saldırı yapılmadan sonuç alınamaz diyordu!

ABD NEDEN MÜDAHALE ETMEDİ?
Ama, ABD bir türlü harekete geçmiyordu, neden?
Hersch açıklıyor: “Harekâttan iki gün önce Obama yönetimini vazgeçiren şey, saldırının arkasında Esad rejiminin değil, rejime karşı savaşan El Kaide’ci El Nusra Cephesi’nin, daha önemlisi de Türkiye’nin bulunduğunun anlaşılmasıydı.”
Hatta bir Amerikalı yetkili şöyle bile demiş: “Türkiye hükümetinde bazılarının, Suriye içinde bir kimyasal saldırıyla Obama’yı kırmızı çizgi vaadini yerine getirmeye zorlayacağına inandığını biliyorduk.
Derken, bu yılın ocak başlarında dünyanın bir numarayı teknoloji üniversitesi olan M.İ.T raporu açıkladı: Guta’daki kimyasal silahları muhalif guruplar attı... kimyasalı atan füzelerin en çok 2 km menzili vardı ve ancak Esad düşmanı muhaliflerin bölgesinden fırlatılabilirdi!
Bu süreçte, Esad temize çıkmıştı, üstelik kimyasal gazların kontrolünü Birleşmiş Milletler’e vermişti, gazlar imha ediliyordu. ABD Dış İşleri Bakanı Kerry, Esad’ın işbirliğinin övgüyü hakkettiğini söylemesi, RTE ve Davutoğlu’nu tamamen devre dışı bırakıyordu. Artık ortada, ABD’yi Suriye savaşına sürmek isteyen, veya “sen yapmazsan bana izin ver ben oraya gireyim” diyen bir Ankara vardı, ve bütün işbirlikleri yatmıştı.. 
Beyaz Saray’ın RTE’yi silişi Suriye ile oldu..
Peki, bu kimyasal gazı nereden edinmişti El Kaideciler?
Döndük başa, yani Hersch’ün yazdıklarına: “21 Ağustos 2013’te Şam’ın doğusundaki Guta banliyösünde meydana gelen kimyasal silah saldırısı, ABD’yi Suriye’ye karşı savaşa sürüklemek amacıyla Türkiye tarafından El Kaide’ye bağlı El Nusra Cephesi’ne yaptırıldı..”
Diken’e şöyle diyecekti: “MİT planladı, Jandarma sınıra kadar taşıdı.”
***
Bunu Hersch söylüyor tabii. Kaynaklarının da kuvvetli olduğunu belirtiyor..
Beyaz Saray kısmen yalanlıyor. Belli ki, Ankara ile bağlarını koparmak niyetinde değil.. 
Hele ki yerel seçimden galibiyetle çıkmışken RTE.. 
Ve Ukrayna meselesinde Rusya ile dalaşma zirve yapmışken... 
Ve Türkiye'yi gerektiğinde bir cephe savaşı için kullanma planları masadayken...

Eğer doğruysa Hersch (biliyorum şüphe etmeyenler çok!), Obama’nın elinde, Ankara’nın boğazına doladığı kalın bir ip var demektir..
--10 Nisan 2014 Perşembe / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

8 Nisan 2014 Salı

İmralı Halkla İlişkileri: İmralı Halka Açılıyor

Geçen gün gazetelere yansıdı, iktidar İmralı sakini Abdullah Öcalan’ı gazetecilerle görüştürmeye hazırlanıyor. Dahası, iktidar yandaşı gazeteci isimleri de listelendi. Bazılarını heyecan sarmıştır şüphesiz.. İmralı’ya sırayla mı giderler, yoksa hepsi birden mi gider, bilemem.
Ama “Kürt Açılımı”nın bu yeni “safhası”nın kesin olan iki noktası şu:
1)  İlk etapta Cumhurbaşkanlığı seçimine, Kürtlerin desteğini almaya yönelik karakteri..
2)  İkincisi, 2015’te yapılacak genel seçimler için, AKP-BDP arasındaki Kürt oylarını “paylaşım savaşı”na etkileri..
AKP Öcalan için kamuoyuna yapacağı halkla ilişkiler kampanyasını gazeteciler(in)e ihale edecek.
Böylece hem Kürtler memnun olacak hem de Türkler de Öcalan’a daha da ısındırılacak.
Erdoğan ve AKP, önümüzdeki 4 ayın ana halkla ilişkiler programı olarak bunu saptadı gözüküyor.
***
Peki salt bu kadarı Kürtleri memnun eder mi? Eder etmesine de, yeterli bulurlar mı bilmiyorum.
Çünkü BDP, AKP’nin Cumhurbaşkanlığı adaylığına destek vermeye hazır olduğunu açıkadı, ama özerklik konusunda ciddi yasal beklentileri olduğunu şart koşarak. BDP ve yavrusu HDP’nin belediye seçimlerinde toplam oy oranı %6 kadar. AKP’nin oy oranı 44 ile 45 arası gösteriliyor. İkisinin toplamı sanki %50’yi buluyor. Bu bütünleşmede “kaçak” olmazsa eğer, Cumhurbaşkanlığı seçiminde, “yeter oy”a ulaşır gibiler..
Cumhurbaşkanlığı seçiminde iki ana ittifak olacak gibi: İktidar kanadı AKP-BDP/HDP; geri kalanlar da CHP-MHP ekseninde genellikle muhalefet kanadı.
Diyelim ki RTE veya Gül adaylığını koydu, tek başına kazanmaları mümkün gözükmüyor. Siyasi parti örgütlü Kürt desteğine muhtaçlar. Gül, seçime girebileceği olasılığını da düşünerek, twitter-mwitter konularında daha esnek mesaj veriyor, RTE’ye kıyasla kulağı halka daha açık gibi. Bu tutumu kendisine daha çok oy getirir mi, çok şüpheli.
***
Bu açıdan bakıldığında, Kürtlerin elinde bir “altın fırsat” var gibi.
Öcalan’ı “Türkiye’ye açmak”, onlar için yeterli değil.
Ama onlar için yeterli olmayan ise, Öcalan için yeterli olabilir.. Zaten Çözüm Süreci’ni her koşulda esas sürdürenin, Kürtler içinde Öcalan olduğunu biliyoruz.
Öcalan’ın Türkiye nezdinde daha büyük bir meşruiyet kazanması, işin esasına bakılacak olursa, az-buz şey değil.
Bu iktidar için de geçerli! RTE’nin de Çözüm Süreci’ni ilerletebilmesi, Öcalan’ın toplumda meşruiyet alanının genişmemesiyle mümkün..
Bu yolda RTE/ AKP için, daha ileri adımlar atma fırsatı da ortaya çıkabilir.
Dediğim gibi, Öcalan için yeterli olan bir “halkla ilişkiler” programı, BDP/ Kandil için yeterli görülmeyebilir, ama red de edilecek kadar kötü değil!
***
Burada iktidarın açmazı, Öcalan’a tanınacak meşruiyet zeminin genişliği veya BDP’nin daha fazla isteğine verilecek yanıtlar sonucu, AKP’nin tabanındaki milliyetçi seçmen ile yaşanacak krizdir.
Tavizler ve Öcalan’ı hoş göstermenin dozunun yüksekliği, bu tabanın bir kısmıyla çatışacak ve seçimlerde bir oy kayması yaşanacaktır.
AKP-BDP Cumhurbaşkanlığı ortaklığının oyları kılı kılına yetişeceği için, %1-2’lik oy kaybı bile, seçimi kaybetmesine neden olur.
Kürt meselesinde atacağı adımı, seçmeninin kabul edebileceği bir dozda tutması gerektiğinin farkındalardır.
***
Tabii bunlar AKP açısından varsayımlar.
Eğer yerel seçimlerde görülen, partiye veilen %43’lük oranda bir artış değil de, başlayan düşüş %40’lara doğru geri çekilmeyi sürdürürse, bu ittifak cephesi hayal kırıklığına uğrar.
Bu olasılık vardır, belki de daha çoktur.
Tabii burada belirleyici etken, muhalefetin büyük çoğunluğunun destekleyeceği adayın kimliği olabilir..
CHP için çeşitli tavırar var. İlki “kardeşim sana ne kim seçilirse seçilsin, sen kendi adayınla çık, kazanmasan da olur” tavrıdır. İkincisi de, de kendi adayının kazanmayacağını bilerek, ama Cumhurbaşkanlığında, iktidarın hınk deyicisinden öte, temsil niteliği yüksek birisini görme politikasıdır.
AKP Cumhurbaşkanlığını kaybederse, 12015 genel seçimlerinde de olumsuz etkilenir.
***
Evet, önemli belirsizlikler döneminde, varsayımlarla ilerlemek zordur.
Başta Arınç, RTE’nin yönetim tarzından önemli rahatsızlıklar duyan çevresi, RTE’yi Cumhurbaşkanlığına “yükseltmek” isteğinde! Metin Feyzioğlu bu durum için “kick upstairs” deyimini kullandı (yukarıya tekmelemek gibi!).. Herhalde düşünceleri, örneğin diyelim Arınç Parti Başkanlığı, Gül Başbakanlık... Rahatlayan bir parti ve hükümet yönetimi!
Bilemiyoruz tabii..
Biz yine dünkü ana saptamamızda kalalım: RTE’nin önünde henüz en az bir ay var, karar vermek için: Kendi yararını ençoklaştırma plan ve programı çerçevesinde, neyse o!.. Tabii RTE’nin bir hedefi var: 2023! Bir de, eş-çoluk çocuğun Kök tamebi var mı, ağır basar mı...
Sanki, çevresi, Cumuhurbaşkanı ol, diye boşuna umud bağlamış gözüküyor bana!

--8 Nisan 2014 Salı / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

7 Nisan 2014 Pazartesi

Gül Sıkıştırıyor: Hadi Ama! :-)))

Henüz seçimler üzerindeki hilebazlığın derin ve yaygın gölgesi tartışması sürerken (Bugünkü Cem Say’ın makalesine bakınız), 3 ay sonra yapılacak seçimin perdesini, Cumhurbaşkanı Gül açıverdi.. Kime açtı? Gazetecilere.. “Zamanı gelince konuşuruz demiştim, işte zamanı geldi.”
Ve ekledi: Adaylık konusunu Başbakan ile oturup kardeşçe kararlaştırırız..
Tabii, konuyu iki yıldır izleyen ve yorumlayan kişi olarak, hemen sorarım: Madem başbakanla oturup kardeşçe bölüşüm yapacaksınız, o zaman konuyu niye gazetecilere açıyorsunuz?
Söyleyeyim: AKP’nin Cumhurbaşkanı adayı kim olacak konusunu, her hafta bir araya geldikleri halde, zerre kadar konuşmadılar aralarında da... Gül, rahatsızlığını dile getiriyor aslında ve medyayı araya sokarak RTE’ye çağrı yapıyor, Gel şu işi halledelim, hadi ama!
Cumhurbaşkanlığına AKP adaylığı konusunu açacak olan, Gül değil RTE. Tek belirleyici o.. Gül, bekleyip duruyor ve önünü görmek istiyor.. RTE’nin ise acelesi yok.
RTE’nin soru üzerine yanıtı da, evet zamanı gelince kardeş kardeş konuşuruz konuyu..
Peki o zaman neden gelmiyor bir türlü?
***
Çünkü Başbakan henüz kararını vermedi. Veya aslında büyük ölçüde verdi de, beklemede. Kararı ne? Bence ağırlıklı olarak, kendisi başbakanlıkta kalacak, Gül’e de Çankaya’nın yolunu ikinci kez açacak. Gül’e, asından yeniden seçilmenin kapısını biliyorsunuuz Cumhurbaşkanlığı yasası ile kapamıştı. Gül’ü bu yolla siyasetten, AKP’den tasfiyeye yönelmişti. Bir ipte iki cambaz oynamaz.. Ama Anayasa Mahkemesi ikinci kez seçilmeyi yasaklayan maddeyi iptal etti. RTE de bunu sineye çekmek zorunda kaldı.
Sakal ve bıyık hikayesidir, RTE’nin durumu. Bir yandan Çankaya’ya çıkmak için yanıp tutuşuyor. Cumhurbaşkanı olamamak kariyerinde büyük eksiklik! Cumhurbaşkanlığı olanağı da, ileride oluruna terkedilirse, bir daha gelmeyebilir, yani hep bir riski var!
Ama Çankaya, bugünkü yetkileriyle, ülkenin en güçlü makamı değil. RTE, bu yolda çok emek harcadı, Başkanlık Sistemi Anayasası dayattı. Meclis’te görüşmeler çöktü bu nedenle. Sonra, Partili Cumhurbaşkanı olsun dedi.. Bu durumda hem Parti Başkanlığını hem Başbakanı ve hükümeti kontrol edebilecekti Çankaya’dan. O da olmadı.
***
Tamam Cumuhurbaşkanı olayım, derse, 5 yıl boyunca, salt oradaki yetkilerle yetinebilir mi? RTE’nin herşeyi denetleme isteği buna engel..
Peki, Çankaya’ya çıksa, Başbakanlığı ve partiyi, eskisi gibi güdemez mi?
Bence hayır! Yetki ve sorumluluk kimdeyse, yetkiyi kendi kullanmak ister; bu görevin doğasında var. Kimsekendisine “RTE’nin emanetçisi” dedirtmez.. Bunu kendisine dedirtecek insanın Parti Başkanlığına ve Başbakanığa gelmesi, bu görevlere oturması mümkün insanların kişilikleri ve kariyerleri dikkate alındığında, zor, dahası imkansız gibi. RTE’nin bunlar üzerinden müdahalesi, sadece bir dereceye kadar olur..
Peki Anayasa değişikliği bu saatten sonra olur mu?
Olmaz.. 367’yi BDP ile bile bulamaz. Değişikliği referanduma götürecek sayıyı buldu diyelim, seçim takvimi zamanı uymaz, veya hemen yapması gerekir.. Seçim süreci, 10 Haziran’da başlıyor. 50 güne anayasa değişikliği ve referanumu sığdırması gerek.
Gül ile “şimdi ben Çankaya’ya, sonra ben yine Başbakanlığa” anlaşması olur mu?
Köprünün altından çok su akar. Türkiye krizlere, şimdi hem siyasi hem ekonomik krizlere gebe bir ülke.. Gül bu işi benim gibi yürütemez düşüncesi de var!
RTE Çankaya’ya çıkmak isterse, Gül’ün durumu ne olur?
Gül milletvekili değil. Başbakanlığa gelemez. Ya hemen bir yerde erken seçim yapılır, Gül aday gösterilir, veya gelecek seçimlere kadar bekler, o zaman Başbakanlığa RTE yine de sözünü dinleyecek bir kişiyi öngörür.. Ama bunlar hep tehlikeli işlerdir..
Yani ne demek istiyorsun, diye sorarsanız.. Arınç mesela RTE’den kurtulmak ister, Baybakanımıza Çankaya yolu açıldı, diyerek onu oraya göndermeyi ve kurtulmayı arzu ediyor! Cin adamdır. Bu bile başlı başına, RTE için, Çankaya’ya çıkmak, şimdilik parti ve hükümetten tasfiye anlamına gelir!
Bu nedenle, RTE’nin Çankaya’ya çıkma olasılığı azdır. Sadece tek bir neden fikrini değiştirebilir:  Sağlığı ve yorgunluğu.. Orayı beş yıl güç toplama yeri olarak görürse..
Tabii, hem Çankaya’ya çıkarım hem de herşeyi yönetirim düşüncesine bir katakulli çözüm varsa, bilemem..
***
Gül, sıkıştırıyor, hadi karar ver, diyerek..
RTE için ise Nisan ayı, strateji belirleme, Mayıs adaylıkları kesinleştirme ayı..
Hiç acelesi yok, Gül’e bekle kardeşim, diyor.
2011 sonu- 2012 başlarında “Üç koltuk boşalıyor” yazı dizime bakın. Orada yazılanların yüzde 95’i hala geçerli!
Şimdi yaşadığımız siyasette geçerli olan tek kural var: Kendi yararını ençoklaştırma...
RTE “evet böylesi benim için en iyisidir” dediği noktayı bulunca, kararını verecek ve uygulamaya koyacaktır.
----7 Nisan 2014 Pazartesi / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

YSK, Vicdanları Rahatlatmalı

Üzerinde büyük tartışma olan Ankara’daki seçimlere itiraz, Yüksek Seçim Kurulu’nun önünde. Vicdanlar yaralı.. Şüpheler yoğun.. Ankaralı seçmenin yarısı, iktidarın hile ve desise ile seçimleri kazandığı inancında. Lanet üzerine laünet okuyor. Gerçi lanet okumanın ve bedduaların hiç birinin iktidarın umurunda bile olmadığını, bu konuda bir inancının da bulunmadığını biliyoruz..
Ama Yüksek Seçim Kurulu, sandık sayımlarının adil yapıldığına ilişkin vicdanları tatmin eden bir karar almalıdır. YSK’nun varoluşunun en temel nedeni budur.
***
Ankara seçim sonuçları üzerine önce bir olguyla yaklaşalım:
AKP iktidarı, yerel seçimlerde, 2011 genel seçimlerine oranla önemli ölçüde oy yitireceğini, görmüştü. Yerel seçimler tam bir genel seçim havasına sokulmuş ve AKP iktidarının adeta referandumla kabul veya reddine, iktidarı destekleyenler-desteklemeyenler oylamasına dönüştürülmüştü.
Şimdi bir varsayım ileri sürelim: AKP’nin genel oy düşüşünü gösterecek sonuçların tersine çevrilmesi, bugün için mümkün olmadığına göre, iktidar için özellikle İstanbul ve Ankara’nın korunması öncelik kazandı.
İstanbul büyük bir rant bölgesi, Ankara ise siyasal yönetimin kalbiydi. Herhangi birinin kaybı, AKP için büyük bir karizma çizimi olacaktı..
AKP İstanbul için fazla endişe etmiyordu, ama RTE’nin konut bölgesi olarak Üsküdar önemliydi.. Ankara da tehlikedeydi.. Her ikisi de kaptırılmamalıydı. Nitekim, şüphelerin en çok yoğunlaştığı yerler de buraları oldu.
Ankara’da, ilçe ve il seçim kurulları, sandıklarda CHP aleyhine gerçekleştiği belirtilen özellikle birleştirilmiş tutanaklardaki sahteciliklere ve sayılmayan oyların görülmemiş yüksekliğine rağmen, sandıkların yeniden sayımını reddetti. CHP Yüksek Seçim Kurulu’nun kapısını çaldı. Görülen o ki, sonuna kadar gidecekler.
***
Ankara yerel seçimlerdeki sahtekarlık üzerine çok ciddi bir istatiksel bilimsel araştırma, İsveçli siyaset bilimci Erik Meyersson’dan geldi. O, bir ilköğretim okulu sandık sonuçlarını dikkate alarak, geçersiz oyların yüksek oranda olduğu sandıkların hemen hepsinde AKP’nin kazandı, bunun nedeni CHP oylarının yüksek oranda geçersiz ilan edilmesi olabilir, diyor.
Ankara’daki durumu inceleyen bir başka bilim insanımız daha var: ABD’den A. Murat Eren. O da bu iddiayı sandıklarda yaptığı daha ayrıntılı araştırma ile doğrular, en azından büyük şüphe duyulması gereken bir sonuca varıyor. Eren’in twitter hesabında bu konuda süren tartışma da izlenebilir!
CHP-AKP arasındaki o dağılımının hemen hemen benzer olduğu dikkate alınırsa, alsında, geçersiz oyların dağılımında da yaklaşık benzerlik olması gerekir.. Ama AKPnin kazandığı sandıklardan sürekli yüksek oranda geçersiz oy çıkması, AKP lehine hilelerin yapıldığını gösteriyor ve kesinlikle incelenmesi gereken bir durumun varlığını gösteriyor olabilir..
Şaka maka değil, Ankara’da geçersiz oy oranı 124 binin üzerinde! İki belediye başkan adayı arasındaki o farkı ise 32 bin kadar... Geçersiz oyların CHP aleyhine toplamı ise yine istatistiki hesaba göre 20 bin küsur oy.
Ama Eren, daha sonra, geçersiz oyların yüksek olduğu sandık bölgelerinde, geçersiz oyların yüksekliğini, eğitim düzeyinin düşüklüğü ile açıklayan başka bir veri kullanıyor ve durumu öyle izah ediyor. Tabii, bu saptama da doğrulanmaya muhtaç.. Tıpkı ilk veri gibi..
***
Bunun da tek yolu, sandıkların yeniden sayılmasından geçer.. Hem yapılan usulsüzlükler saptanır, hem de 124 bini aşan geçersiz oyun, neden ve nasıl geçersiz kılındığı görülür!
Ayrıca, toplumsal olarak, CHP’ye oy vermiş, Ankara’nın yarısını oluşturan insanlar olarak, Ankara seçimleri üzerindeki şaibenin tamamen kalkması gerekir.
Yüksek Seçim Kurulu, Ankara seçmenin öbür yarısının OYLAR YENİDEN SAYILSIN isteğine yanıt vermeli, toplumsal vicdandaki büyük yarayı tedavi etmeli ve şüpheleri ortadan kaldırmalıdır.
Bunu yaparak, aynı zamanda yargının seçimler konusundaki tarafsızlığını da göstermiş olur.
Yargıçlar şunu biliyordur: Hiç bir şey, vicdanları rahatlatmaktan daha önemli değildir.
Ankara Belediye Başkanı, seçimlerde yapılan sistematik hilelerle üç kağıtlarla mı seçilmiştir, yoksa sandık sonuçları gerçekten Ankaralıların tercihini mi yansıtmaktadır.
***

BİR KİTAP: Girdap Balıkçısı

Ali Deniz Uslu, gazetemizin 10 yıldır çalışanı bir genç arkadaşımız! Röportajlarını Cumhuriyet Pazar ve gazetemizde keyifle okuyoruz. Diğer bir özelliği de, belki de daha çok, müzik eleştirmeni ve yazarı olması.. Yitik Ülke Yayınları’nda, Girdap Balıkçısı adıyla küçük bir deneme kitabı yayımlandı. Kısa ve öz. “Sahibini arayan ruhlar” gibi. Bazen bir güzel şarkı tadında.. İnsanların tek ortak noktalarının korku olduğunu iddia edecek kadar..
“Kötülerin ve yalancıların gölgesi ve yansıması olmaz”lığını ondan öğreniyorum... Derken önümüze şiir mi desem manzum mu, yeni bir ifade biçimi ile yer değiştirerek, küçük adımlarla kısa kısa ve vurucu vurucu ilerliyor Ali Deniz..

Bir ilk adım, kolay gelsin diyelim ve okuyalım..
--6 Nisan 2014 Pazar / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet