30 Ağustos 2014 Cumartesi

Bilimde İran ve Türkiye

CBT sayı 1432, 29 Ağustos 2014, Gündem..


Önceki hafta, 40 yaş altı bilimcilere dört yılda bir verilen ve Matematiğin Nobeli sayılan Fields Madalyası’na İran’lı kadın matematikçi Prof. Dr. Meryem Mirzakhani’nin layık görüldüğü haberini vermiştik. 
Mirzakhani,Riemann Yüzeyleri olarak da bilinen sarmal matematiksel yapılar” üzerine mükemmel çalışmalarından dolayı değerlendirildi, üstelik bu madalyayı alan ilk kadın matematikçiydi.. Ve, üniversiteyi de İran’da, Şerif Teknoloji Üniversitesi’nde okumuş ve sonra ABD’ye gitmişti..  Stanford Üniversitesi'nde kompleks geometri üzerine de dersler veriyor… 
Uluslararası Matematik Birliği yöneticileri, kadınların matematiğe tarih boyunca büyük katkılarını anımsattı, İngiltere’de matematik öğrencilerinin yüzde 40’ının kızlardan oluştuğunu ama doktora programlarında sayılarının çok düştüğünü de belirtti… Bu anımsatmadan sonra konumuza gelirsek..
Türkiye’den, uluslararası olarak bu büyüklükte bir ödüle layık görülen bir bilimcimiz henüz çıkmadı. Şüphesiz, liseyi/üniversiteyi burada bitirdikten sonra ABD ve Avrupa ülkelerinde çok başarılı araştırmalara imza atan, dünya biliminde sivrilen insanlarımız çok sayıda var. Bunların ağırlıklı olarak tıp alanında yoğunlaştıklarını vurgulayalım.. Umalım ki, aralarından en az birisinin, dünyanın en büyük bilim ödüllerinden birine sahip olduğunu da görürüz.
İran, kadim bir uygarlık. Üstünkörü bir değerlendirme ile Türklerle kıyaslama yapmak hiç doğru olmaz… Bugün içinde bulundukları ve özellikle kadınları ve ayrıca özgür düşünceyi son derece baskılayan rejimlerinden kurtulacaklarını da umalım ve bekleyelim. O yöne doğru bir gelişmenin izlerini görüyoruz. Buna rağmen, oradan Meryem Mirzakhani gibi bir üstün bilimcinin çıktığı da bir gerçek…
***
Biz matematik ödülünün bir İranlı kadın bilimciye verilmesinden yola çıkarak, iki ülke arasındaki bilimsel durumu karşılaştıralım dedik.. Ve orta sayfamızda okuyacağınız tablo çıktı ortaya.. Bundan 5-10 yıl önceye kadar, Türkiye, bilimsel makale yayınını en hızlı artıran dünyanın üçüncü ülkesi unvanına sahipti. Türkiye’de makale yayını gerçi yine artarak sürüyor, ama İran öyle bir hızla geldi ve tepelere tırmandı ki, bizi bile geçti diyeceğiz..
Mehmet Doğan hocamız, bizde tıp/sağlık, İran’da ise özellikle fen bilimleri alanında araştırmaların ağırlık kazandığına işaret ediyor: “1980-2014 yılları arasında 2 ülkenin ürettiği yayınlar arasında en büyük fark, ülkemize net makalelerin önemli bir bölümü tıp alanında (Cerrahi 20.622, pediatri 11.725, Genel tıp 10.007, kardiyoloji 9.166, klinik nöroloji 9.058) büyük paya sahipken.. İran yayınlarında (201.503), ilk 10 sırayı elektik, makine, kimya, malzeme, fizik, kimya, matematik gibi mühendislik ve temel bilimler almakta...”
İran ve Türkiye’nin 34 yıl içinde bilimdeki başarılarını sayılarla izliyoruz. İki ülkenin yanına İsrail’in bilimsel makale ve atıf sayılarını da veriyor hoca.. “Türkiye 2000’de 5000 olan toplam yayın sayısını 2009’da 22.000’e çıkararak dünya bilim üretimine katkısını % 0,7 den % 1,9 ‘a çıkardı.. Aynı senelerde İran’ın da katkısını % 0,2 den % 1,3 e çıkardı..”  
Şüphesiz bu değerlendirmede eksiklerimiz var, örneğin öğretim üyesi başına düşen makale sayısı, milli gelire oranla ülkelerin makale sayısı karşılaştırmaları...  Bu arada anımsatalım ki, bölge ülkelerinden İsrail’i hiç unutmayalım. Yahudi kökenli bilim insanları bugüne kadar 104 Nobel kazandılar ve bunların pek çoğu da İsrail’e yerleşti..
Reyhan Oksay’ın Türkiye ile İran’ı merkeze alan yazısı ise, dünyaya daha geniş bakıyor, Çin ve İsrail’in dünyadaki yetkin bilim insanlarını ülkelerine çekmek için önemli programlar uyguladıklarını anımsatıyor. Bu arada Çin, bilimsel yayında ABD’nin arkasından ikinci sıraya oturmuş durumda.
Dünyanın ortaklaşa tek gerçeği, bilim ve teknolojide giderek yetkinlik kazanarak, bunu ekonomik yarara dönüştürmek ve aynı zamanda bilim ve teknoloji ağırlıklı, yüksek katma değerli mal ve hizmet üretimde başarılı olmak... Türkiye bu kadar yüksek sayıda bilimsel makale yayınına rağmen, bunu başarabilmiş değil. Milli gelirden ARGE’ye alırdığı payı, yüzde 1’e bile 12 yıldır yükseltememiş bir ülke konumundayız. 
Dolayısıyla, ekonomide yüksek katma değere yönelik, ihtiyacımız olan yüksek teknolojili pek çok mal ve hizmeti burada üretme yerine dışarıdan satın almaya mecbur bir ülke özelliğimizi, AKP döneminde alabildiğine koruyoruz.
Tabii üniversitelere iktidara yakın ve dini kuvvetli insanlara yönetici ve düzenleyici olarak önderlik verdiğiniz sürece... ekonominin belirli alanlarına üretici olarak yoğunlaşmayı ve bunu başarmayı bir ulusal politika haline getirmediğiniz sürece.. yayınlarımız artacak, pek çoğu çöp yayın olma niteliğini aşamayacak ama satın almacı ekonomi özelliğimiz de sürecek..
 Gelecek Cuma yeniden burada olalım...
***

Not: Prof. Dr. Mehmet Doğan, uzun süre TÜBİTAK’tan hak ettiği en azından hizmet ödülünü alamamıştı. Şimdi, iktidarın yönetimine giren TÜBA’nın şeref üyeliğine seçildiğini öğrendim. İktidardan önceki yönetime de bir kaç kez TÜBA üyesi olarak önerildiğini biliyorum.. 
Doğan’ın bugün itibariyle uluslararası bilimsel yayın sayısı 101, ve kendine atıfları ayıkladığınızda atıf sayısı ise 3000’i buldu.. Bilim kitaplarına bölüm katkısı çok.. h-indeksi de 26.. Pek çok eski ve yeni TÜBA üyelerinden bir kaç kat fazla.. Şimdi Hacettepeden emekli öğretim üyesi olarak, faaliyetini sürdürüyor.. Uzun ömür ve hizmetleri için teşekkür..

Davutoğlu Dönemi Başladı

Davutoğlu yönetimi devraldı.. öyle demeliyiz. Davutoğlu’nun RTE’nin “gözdesi” olduğu, yerini ona bırakacağının kararı epey eski olmalı. Ben bunu net olarak, yerel seçimlerde RTE sesi kısıldığında gördüm, Konya mitinginde yerini Davutoğlu’na bıratktı, başkasına değil.RTE’nin en çok Davutoğlu’ndan etkilendiği görülüyor. Muhkim bir adam, değişmez sabit fikirleri var: İslamcılıkta sonuna kadar, başarısız dış politikada, ümmet bayrağını dalgalandırmakta, Osmanlının çökmüş “şanlı geçmişi”ni sahiplenmekte sonuna kadar..
Yeni osmanlılık giysisi içinde, ama esasında panislamist dış politikayı Erdoğan’a giydiren ve böyle bir amacın peşinde koşturan, “teorik muhkim”liğiyle Davutoğlu. Ama Davutoğlu ve Erdoğan, Orta Doğu ve İslam ülkelerinde “Osmanlı bakiyesi” kültürün ve toprakların peşine düştüklerinde ulus devletlerle karşılaştılar.. Şaşırmış olabilirler mi?! Bu coğrafyada da, “müslüman kardeşler” aracını, resmi hükümetlere karşı kullanmaya da kalkıştılar..

3 FECİ SONUÇ
Suriye, RTE-Davutoğlu’nun ilk başta doğru olan ilkesel dostluk politikasının, nasıl sonradan fırsatçı bir politika dönüştüğünün tipik örneğidir. Suriye ile ortak hükümet toplantıları bile yapıyorsun, her türlü ekonomik ve toplumsal ilişki katlanarak artıyor... Derken Suriye karışıyor, ABD-Fransa emperyalistleri önce Esad’ı yıkma kararı alıyor. RTE-Davutoğlu hemen pozisyon değiştiriyor ve Esad’la bütün ilişkileri parçalıyor.. Esad’a karşı savaşan köktendincilere her türlü desteği veriyorlar... Şimdi karşılarında dağılmış bir devlet-millet enkaz olarak duruyor..
Batı emperyalistleri ise bugün 180 derece pozisyon değiştirdi, Esad ile işbirliğine girdi.
Davutoğlu, “Osmanlı bakiyesi” teorisi ve Esad ile kurulan büyük dostluk ilişkileri gereğince, Batının Suriye’ye müdahalesine ve Ankara’yı kullanarak Esad’ı yıkma politikasına karşı durmalıydı!
Davutoğlu ve hükümet Batılı emperyalistlerin dümenine girdi, Suriye’de Esad sonrası için pozisyona yattı.. İktidarın karşısında 3 feci sonuç var şimdi:
İlki, Suriye ve Irak’tan çıkan IŞİD gibi köktendinci halifeli malifeli katil bir hareket.. 
İkincisi Suriye halkından 150 bini aşan ölü.. 
Üçüncüsü ise, komşu ülkelere hatta Avrupa’ya dağılmış, Türkiye de sayıları 1 milyonu aşmış, yerinden yurdundan olmuş, ölmüş öldürülmüş, dilenciye dönüşmüş koskoca bir Suriye..

TEORİSİNİ ÇÖPE ATAR MI
Davutoğlu’nun bugün Ortadoğu’daki yeni oluşumda, bir politika oluşturacak konumu yok. Hala orada etkili güç, tartışılmaz bir şekilde ABD... Bu ülke, yaratılmasında önemli bir sorumluluğu olan IŞİD’i, şimdi ise neredeyse güncel başdüşman ilan etmiş durumda...
Ama bu konuda Ankara ile ciddi bir açmaz da var aralarında.. Mesela, bizim iktidar, IŞİD’in varlığından çok da hoşnutsuz değil. Orada yeni bir sünni-selefi devletin doğmasına karşı herhangi bir söylemlerini görmedim. Hiç tartışılmayan bir noktayı vurgulayayım. Hükümet belki “ümmet birliği” çerçevesinde buna bakıyor olabilir.. Ama IŞİD’in orada sürekli varlığını, Kürtlere karşı bir kart/koz olarak kullanma niyetini de hesaba katmamız gerekir..
Ankara, IŞİD’e o kadar kolaylık gösterdi ki, IŞİD’in Türkiye’ye mecbur ve vefa borcu olduğunu sandılar; 49 elçilik personelini rehin veya esir alabileceklerini bile düşünmediler..
Davutoğlu, İslam kardeşliği-Osmanlı bakiyesi falan derken, karşısında son derece mezhepçi, ulusçu, Batı hegemonyasının aleti, birbirini yiyen, parçalanmış bir bölge görmüyor mu.. Şütphesiz ki görüyor. Bugün Ankara’nın neredeyse hiç bir İslam ülkesiyle doğru düzgün bir dostluk içinde olmamasını nasıl açıklıyor?
Davutoğlu, doğrulanmayan teorik görüşlerini, acaba uygulamada elde ettiği yeni bilgilerle gözden geçirmeyi düşünür mü? Bir akademisyen böyle yapar. Uygulamada elde edilen sonuçlar teorisini doğrulamıyorsa ya düzeltme yoluna gider ya da teorisini çöpe atar..

ZAYIF EKONOMİ ÜZERİNDE ABARTIK POLİTİK GÜÇ
Çağımızda ülkelerin gücünün kaynağı ekonomidir. Ekonomik büyüklük değil, ekonomik güç. Büyüklük her zaman güce eşit değildir..
Ekonominiz, 400 milyar dolarlık dış borçla ayakta duruyor ve bu borçla iç tüketimi büyütüyorsanız..
Ekonomik çarkları dış alımla döndürüyor ve üretiyorsanız..
Güçlü ekonomilerin ana dayanağı olan yüksek teknoloji üretiminiz yoksa.. Ve bilgi toplumu özelliğiniz zayıfsa..
Eğitimi giderek daha çok bilimsel bir çerçeveye oturtmuyorsanız ve her geçen yıl kalitesini düşürüyorsanız..
Dış satımınızda, yüksek teknolojinin payı, çeşitli hesaplara göre 1,4 veya 1,9 civarındaysa 
Ekonomik kalkınmanızı esas olarak kendi tasarruflarınıza, kaynaklarınıza dayandıramıyorsanız..
Ve sürekli, kırılabilecek bir ekonomik yapı olarak uluslararası ölçeklere göre sınıflandırılıyorsanız..
Güçlü bir ekonomiden bahsedemezsiniz. Böyle bir ekonomi üzerine, politik büyük güç inşa edemezsiniz; politik bir güç olarak sahneye çıkamazsınız.. Ancak, güçlü ülkelerin dümen suyunda gidebilirsiniz..
Davutoğlu ve RTE, altyapısı zayıf ve abartık bir politik güç sahneledi..  Tabii geri tepen bir silah oldu.. Ama bu söylemlerini hâlâ en yüksek makamdan sürdürmelerini de ilgiyle izliyorum..
***
Dünkü törene gelirsek, şüphesiz ki RTE ile güçlü bir işbirliği içinde, ama bence bir Davutoğlu Dönemi başlamıştır... Anayasa ilke ve maddeleri ile yetki ve sorumluluklar ortadayken, hükümetin başının ve bakanlarının, Çankaya’nın sekreterleri gibi davranmayı sürdüreceklerini düşünmüyorum.
Şu cicim ayları geçsin, zaman içinde herkes yerine alışacaktır..

--28 Ağustos 2014 Perşembe / Bilim ve Siyaset–Cumhuriyet

Davutoğlu, Pratikte Parçalanan Teori

Davutoğlu (*), kelimenin tam anlamıyla pratikte teorisi parçalanan bir adam. Fiziksel bir Cumhuriyet çocuğu, ama ruhen ve düşünce olarak batmış bir Osmanlının devamcısı. Teorik Düşünceleri okuyanın/dinleyenin kulağına hoş gelir. Zaten ün salmasının nedeni de bu. Çıkış noktasına baktığınızda “haklı gibi” durur.
Osmanlı, geniş coğrafyasında izleri, kültürel varlığı ve etkileri, ne kadar olduğu tartışmalı olsa bile, hala vardır. Mesela Bosna Hersek’de, Suriye’de Irak’ta, Mısır’da ve Osmanlının ulaştığı diğer bazı islam ülkelerinde.. Osmanlı’nın merkezi Türkiye- İstanbul bugün Türkiye Cumhuriyeti olarak ayaktadır. Tez şu: Bu çekirdek yeniden doğal olarak genişler ve bugün parçalanmış ve dağılmış eski parçalarıyla bütünleşebilir.. Bunun için gerekli olan bizim harekete geçmemiz, sahiplenici ve bütünleştirici politikalar uygulamamızdır...
Üstelik şunu de diyor Davutoğlu: Osmanlı’nın parçalanması yapaydır. 19.yüzyıl ideoloji olan ulusçuluk, Avrupa’da küçük feodaliteleri birleştirirken, bizde ise parçalanmayı getirdi. Tarihsel organik yapıları parçaladı ve dağıttı.. Şimdi bunları birleştirmeliyiz.

“EVET, YENİ OSMANLIYIZ!”
Davutoğlu’nun yer yer tarihsel yanlışlıklarla yüklü bu tezlerini “Ulus Yıkıcılığı Zamanları- Davutoğlu ile hesaplaşma”, (Cumhuriyet Kitapları, 2. Baskı, 2012) kitabımda bilimsel bir polemik çerçevesinde ele aldım. Bugün yeniden gündeme düşen ulusçuluk, ulusal devletçilik, Türkiyle ulus devletçiliğin neresinde, solculuk ve ulusçuluk, ulusçuluğun tarihsel arka planı, biz neden başaramadık gibi başlıklar altında kitapta ele alınmaya çalışıldı.
Burada üzerinde kısaca duracağım konu, Davutoğlu’nun “teorisini yaptığı” politikanın, pratikte iflas etmesi üzerinedir. 
Davutoğlu hiç çekinmeden “evet biz Yeni Osmanlıyız” demektedir. Ayrıca “ulusçulukla hesaplaşma zamanı geldi” görüşünü de dillendirmiştir. Şüphesiz, Yeni Osmanlı olan, ulusçuluğu da reddeder!
Oysa Ulus, kapitalizmin “ideolojisi” mi desem, yoksa zorunlu bir aşaması mı, yoksa kapitalizmle birlikte yükselen sınıf burjuvazinin parasının malının mülkünün ve büyümesinin anavatanı olarak mı, ve sanayileşme ile birlikte, belki de hepsi birden, doğmuştur, yaratılmıştır. Tarihsel bir olgudur!
Bir imparatorluk olarak Osmanlı imparatorluğu “organik bir bütünlük” hiç bir zaman değildi ve olmadı ki bölünmesi ve dağılması da yapay olsun.. Ulusçuluk, ulus devletlerin oluşması çağında, doğal olarak, üstelik çöken bir imparatorlukta gelişmiştir, Yunanistan, Bulgaristan, Orta Doğu, Kuzey Afrika ülkeleri vb, kendi dil, din, gelenek, coğrafi koşullarına ve tarihsel fırsatlara ve savaşçılıklarına göre ve şüphesiz dış müdahaleler de devreye girerek, devletlerini kurmuşlardır.

TEORİ HAYATLA TAKIŞIRSA ÇÖP OLUR
Osmanlı İmparatorluğu çok güçlü, silahlı-külahlı, zengin, para dağıtan vb olsaydı, parçalanması daha geç olabilirdi, ama eninde sonunda bağrından ulus devletler doğardı! Tarihi bir gelişim olarak, bu böyle.. Davutoğlu, teorik olarak bunu görmüyor ve karşı çıkıyor! Hayatla takışan teori, ancak çöp olur.
Ama ümmetçi bir kısım islami yazarlar, ulusçuluğu ve ulus devletleri tarihsel bir yanılgı olarak de görmektedir!
Öyle bir yanılgı ki, bütün dünya bu yanılgının içinde! İslam ümmeti dahil! Sadece bizim çokbilmiş ümmetçimiz bu yanılgıyı görüyor!
Aslında Davutoğlu da ulus devletleri kısmen bir yanılgı olarak gören görüşe yakın duruyor. Türkiye Cumhuriyet’ni, 91 yılını tarihsel kesip atıyor ve kendi iktidarları dönemi Türkiye’yi geriye götürüp Osmanlı ile birleştiriyor.
Osmanlı’dan kalan tek gerçek, bir dizi ulus devlettir.. Ve en önemlisi ise Türkiye’dir.. Osmanlı yoktur, yaşamını farklı kılıklarda ve yeni doğal biçimlerde ve asıllarına uygun olarak sürdürmektedir.. Davutoğlu ölüyü canlandıracak!
NE RESTORASYONU!?
Davutoğlu, parti liderliği ve ileriki başbakanlığının açıklandığı toplantıda, en önemli eylemi olarak “restorasyon sürecek” dedi. Restorasyon, Osmanlı ile bütünleşme ve Türkiye Cumhuriyeti’ni fiilen devreden çıkama politikasının taa kendisidir.
Yeniden büyük Osmanlı!
İtilmiş ve kakılmış, bu düşünce altında ezilmişlerin bol olduğu ülkede, ne büyük bir ideoloji ve tapınak bir düşünce!
Tıpkı İttihatçıların “turanı, turancılığı” gibi.. Turancılar Türklük ve Türkçe’den yola çıkmışlardı; bugün hala farklı bir biçimde de “türkçülük milliyetçiliği ve çeşitli tonlarıyla varlıklarını sürdürüyorlar.. Bunu İslamcılıkla birleştirdiler üstelik..

HELE TÜRKİYE’Yİ VE BÜTÜNLÜĞÜNÜ KORU BİR
Davutoğlu ise, tamamen Osmanlıcılık’tan yola çıkıyor, Osmanlıcılıktan geride kalan tek unsur, veya Osmanlıcılığın günümüzdeki versiyonu ümmetçiliktir. İslamdır yani.. Davutoğlu’nun “türkçülükle” bir ilgisi yok.. Yeni Osmanlı olarak, salt, Osmanlının bakiyesi İslami bölgelerle ilgilenebilmektedir.. Eh yani, örneğin Osmanlı’dan ayrılan Yunanistan’a da, Sırbistan’a da “yeni osmanlı” olarak yaklaşacak hali yok!
Davutoğlu’nin teorisi ve “restorasyon sürecek” politikası, ben Türkiye’ye yamamak diyeyim siz katmak deyin başkası farklı desin, Orta Doğu’daki “Osmanlı Bakiyesi” topraklarda ve Kuzey Afrika’da, ulusçular, devletler ve mezhepçiler ile karşılaştı..
Ortalıkta bir teorinin cam gibi kırılıp dökülüşünü izledik..
Kendisi bunun farkında değil mi ki hala “restorasyondan bahsediyor!
Öncelik Türkiye Cumhuriyeti Ulus Devleti’nin varlığını ve bütünlüğünü hele bir korumayı becer, tehlikede olan öncelikle o!
Perşembe’ye sürdüreceğim, pratikteki parçalanma, üzerine..
--
(*) Davutoğlu ile bir kez karşılaştım, sanırım 3 yıl kadar önce Suriye olayının başlangıcında, İstanbul’da bir gazeteci grubu ile özel bir bilgilendirme toplantısına çağrılmıştım. O sırada Suriye’ye müdahale gündemdeydi, bizim hükümet de müdahale vaziyeti almıştı ve bu köşede izlenen politikayı şiddetle eleştiren ve yeren yazılar yazıyordum! Toplantıda Davutoğlu’na, kendimi Cumhuriyet’ten.. diye tanıtarak soru yönelttiğimde, hafiften irkildiğini anımsıyorum!

--26 Ağustos 2014 Salı / Bilim ve Siyaset–Cumhuriyet

26 Ağustos 2014 Salı

RTE'nin İşi Zor: Siyasi ve Hukuki Güç Parçalandı

Önce bir noktanın altını çizeyim. Recep Tayyip Erdoğan’ın Çankaya’ya çıkmasının ardından ağıt yakmanın anlamı kalmadı. Şüphesiz muhalefetten bir insan oraya seçilebilseydi, en iyisi olurdu, ama RTE’nin Başbakanlığı ve Partisini terketmesinin olumlu yönlerini göreceğiz.
Daha önce belirtmiştim: RTE yoruldu, miting alanlarını terketti. Düşünün: 12 yılda 9 seçim + çeşitli olaylarda da milleti topladığı mitingleri (Gezi zamanları gibi) katarsak, yılda bir kez tüm Türkiye’de o şehir senin bu şehir benim halka seslendi. Bu kolay bir iş değil.
Ama tüm gücünü de bu koşmasından, kendisini AKP’li seçmen yığınına kabul ettirmesinden kaynaklandığını belirtelim. Buna, milli irade arkamda dedi ve istediği herşeyi yapabilecek bir güce sahip olduğuna inandı. Partisinde ve hükümette her isteğinin karar olarak çıkmasının ardında da bu yatıyor. Gül’ü ve yol arkadaşlarının tasfiyesinin ardındaki güç de, iktidarı altında keyfiliğin kaynağı da..
Cemaat’in, RTE’ye karşı a) 2011 Şike Operasyonu, b) 2012 MİT operasyonu ve c) 2013 Rüşvet ve yolsuzluk operasyonu gibi, her biri ağır hasarlar verecek ve hükümetleri devirecek operasyonlarını göğüslemesi de, %40 üzerindeki seçmen desteği iledir.
Bütün bu vartaları atlatan RTE, tabii ki Parti içinde gücünün zirvesinde olacak, Cumhurbaşkanlığına çıktıktan sonra da Parti ve Hükümeti kuracaktır. 12 yıldır tek muktedir konumunu herkese kabul ettirmek için çalıştı ve yoruldu da..
Silivri davaları, gazeteci tutuklamaları ve dünyayı ayağa kaldıran büyük tepkiler.. Suriye politikası fiyaskosu, Irak, IŞİD’in el altından desteklenerek büyütülmesi, müslüman kardeşlerle ittifakı... Muhalif gösterilere artan ölçüde şiddete başvurması.. 2011’den sonra itibar düşmeye başladı.. Gezi ile bu itibar epey yere çakıldı..
ÇANKAYA, BİR KAÇIŞA DÖNÜŞEBİLİR?!
2014’de tabir caizse kapağı Cumhurbaşkanlığına attı.. Yeni Türkiye diye lanse edilen Çankaya’ya çıkış, bir kaçış olmasın? Muktedirliğin yeni bir aşaması mı (dünkü yazımda belirttiğim gibi) yoksa süreç içinde RTE’nin gücünde bir parçalanma mı...
Bu önemli soruyu tartışmalıyız.. Çünkü sürecin, RTE’nin çizdiği 2023’e yönelik “siyaset mühendisliği” çerçevesini izlemesi çok zordur.. Bakıyorum büyük çoğunluk “muktedirin tırmanışı, çok daha kötü günler göreceğiz” düşüncesinde...
RTE, tek başlılığı daha güçlü bir şekilde sürdürmek amacındaysa da, gerçek şudur: Siyasi ve hukuki bir güç parçalanmışlığı tablosu var önümüzde... İnsanların niyetleri ile nesnel durum genellikle uyuşmaz, hele devlet tepesinde tamamen farklı konumları olan makamlar söz konusu ise..
Bir insan=iki insan olamaz, ne kadar benzeşmeler ve örtüşmeler olsa da..
Bir makam ile diğer makam, anayasal ve yasal olarak birbirinden farklı oldukları sürece, farklılık dinamik özelliklerini ortadan kalkmaz. Ne kadar Çankaya makamı, diğer makamları ilk başta belirlemiş olsa da..
Şunu diyorum, RTE, bir Davutoğlu değildir, tersi de doğru değildir...
İki farklı makam, iki farklı anayasal süreç ve iki insan... Bunların toplamı (1) ve/veya (=) değil ve olamaz. Süreç içinde, zaman ve olaylar karşısında ayrışma olasılıkları ve makam dinamiklerinin kendi başlarına işlemesi beklenebilir ve bu doğaldır.
Bu süreçte farklılaşmayı belirleyecek olan, Davutoğlu’nun boynundaki davulu nasıl çalacağıdır, göstereceği başarı/başarısızlıklar, toplayacağı tepki veya alacağı desteklerdir.
RTE herşeyi kendi kişisel karizmasına ve siyasal geleceğine endeksledi. Peki Ahmet Davutoğlu?! Bakıyorum herkesin kesin kanaati var!

SEÇMEN DESTEĞİNİN SIRRI
Gelelim, önemli soruya: Seçmenin, RTE’nin arkasında durmasının nedeni nedir?
Halkı aşağılamayın: 400 milyar dolara yakın dış borcun iç piyasaya pompalanması, önemli bölümünün tüketim mabetlerinde harcanıyor olması, halkın istediği gibi borçlanabilmesi.. Tüketici ve kredi kartı borçlanmaları yüzmilyarlarla ölçülüyor. RTE’nin, faizlerin artmasıyla, bu iç tüketim cennetinin daralmasından ve oy kaybından endişe ettiğini düşünüyorum...
Konut edinme, belki de Cumhuriyet tarihinde görülmemiş ölçeklerde seyrediyor!
Sosyal Yardımlar: “2002’de 1,3 milyar dolar olan sosyal yardım tutarı 2013’te 20 milyar TL’yi aştı, ama yine AB ortalamasının yarısı kadarız.. 2002’de milli gelirin 0,5’i iken, 2013’te 1,35’e çıktı. Bu yıl 30 milyar dolar planlandı..” Hürriyet,  21 Ağustos 2014, Neşe Karanfil’in haberi. Ve daha neler... 50 milyar özelleştirme geliri ile bütçede önemli rahatlama sağladılar..
Davutoğlu, tüketim cennetinin azalacağı dönemde devralıyor iktidarı. Çünkü eskisi gibi dışardan para akışı için çok yüksek faizler öderler.. İthalat azalacak, dış satış çok daha ucuzlayacak, ekonomi çarkları hız kesecek. Bir yıl içinde bizi bekleyen bu.. %2-3 büyüme, kriz üretecek potansiyel taşır...
Peki seçimi nasıl atlatacaklar? Önemli sorudur bu..
Yarın: Davutoğlu, pratikte parçalanan teori..
TEBRİK: Sezin San’ı KanalB’den tanıdım. Balyoz’da yargılanan çakı gibi deniz subayı, çok yönlü kişiliğiyle sevgi toplamış Dora Sungunay ile mahkemelerde tanıştılar ve nişanlandılar. 18 yıl hüküm hiç birinin sevgisini karartmadı. Sezin’in büyük yüreğiyle bunu göze almasının ödülü, tahliye ile geldi. Önceki gece evlendiler, mutluluklar dilerim. Balyoz’dan yargılananların pek çoğu oradaydı, sohbet ettik. Hepsi aydınlık insanlar, bence toplumu zenginleştirecekler..

---25 Ağustos 2014 Pazartesi / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

RTE: İşte 10 Yıllık Yol Planı

Yazının kodları: Yeni AKP ne demek.. En büyük yol arkadaşı tasfiyesi.. “Partiyi gençleştirme”nin anlamı ve 9 yıllık hayali ve planı. Hesap edilmeyen siyaset ve doğa yasaları..

Önce Yeni AKP: Recep Tayyip Erdoğan’ın ilk başlangıçta yola çıktığı arkadaşlarından bazen birer birer, bazen ikişer beşer silkelenip kurtulduğu bir yeni partiden bahsediyoruz. “Beraber çıktık bu yola” şarkısının politik olarak en çok yalan olduğu yer AKP midir? Kurucu’lardan kaç kişi aktif kalmıştır sizce?
Büyük çoğunluğu 12 yıl gibi kısa bir süre içinde yollarını ayırdı veya ayıklandı. Hem de partinin 12 yıldır hep iktidarda olduğu süre içinde.. Aslında, politikanın doğası gereği, hepsinin önemli şimdi en önemli yerlerde olması gerekirdi.. Parti başarısızlığında dökülmelerin olması normaldir de, düzenli başarısında yaprak dökümünün özel anlamı olması gerek..
Dökülenlerin bir kısmı devlet-ülke yönetiminde ideallerine aykırı büyük hayal kırıklığına uğradıkları için.. Bir kısmı çıkar çatışması sonucu safdışı bırakıldıkları için.. Bir kısmı, örneğin sosyal demokrat ve bazı liberal- Anap-DYP kökenliler zaten geçici yol arkadaşı olarak alındığı ve RTE’nin artık kendilerine hiç ihtiyaçları kalmadığı ve kalmadığını gördükleri için..
RTE, kendi politik inanç ve görüşlerini ve tek adam yönetimini sağlamlaştırdıkça hepsini safdışı bıraktı... Gerektiği an ve zamanda..
Tabii bu yürüyüşte kullandığı sadece politik figürler değildi..
Aynı zamanda, toplumda yazılarıyla ve çevresiyle sivrilen liberal ve solcu eskilerini de iyi kullandı. Neler geldi neler geçti.. Altan biraderlerden tutun da mahdumlarına kadar, romancılarımızı kuyruğuna taktı götürdü. Yazarlara çizerlere, yetmez ama evetçilere, darbeye dur de diye ortaya çıkartılan sözde genç sivillere kadar..
Artık onlara ihtiyaç kalmayıp AKP iktidarının açtığı köşelerden bucaklardan yol ortasına bırakılınca, hemen hepsi RTE’yi hedef aldılar.. Kimisi aldatıldık, kimisi biz aynıyız RTE döndü kılıfı dikerek: Şimdi RTE tarihin en büyük diktatörlerinden biri oldu! Tabii, aralarında sürekli iktidara yanaşmışlığını koruyan becerikliler de yok değil..

EN BÜYÜK YOL AYRIMI
RTE, AKP’de şimdi daha büyük bir silkeleme, yolları ayırma dönemini başlatıyor. RTE Cumhurbaşkanlığına çıkarken, daha büyük bir ayrılma dönemi de başladı. Gül, RTE’nin ilk gözden çıkarttığı partinin en büyük ismiydi zaten. 4 yıldır!
Partiyi gençleştirme”, aslında en büyük tasfiyenin vitrin sloganıdır. Partide RTE’ye inanmışları bırakacak bir süreç başladı. Davutoğlu ve yeni açıklanacak cepte hazır olan hükümet, 2015 seçimlerine kadar bir geçiş aşamasıdır. Esas büyük tasfiye seçimlerde olacak ve partinin kurucu ve yol arkadaşı baba isimlerin hiç biri aktif siyasette bulunmayacak. Aktif siyaseti, RTE ve seçtikleri yapacak.
Neden bu çekirdek kadro tasfiye oluyor?
İlk ve en önemli neden olarak, baba isimlerden çoğunun parti ve ülke yönetimine ilişkin sık sık RTE’den farklı olgunlaşmış düşüncelere sahip olması, rahatsızlıklarını dışa vurmasıdır. RTE’ye biad yerine, bazen RTE’den kurtulma düşüncesini bile taşıyorlar.. Hayır hiç abartmıyorum.
RTE, özellikle İkinci Şike yasasının kabulu sırasında “arkadaşları”nın yalpaladığını gördü. Daha sonraki süreçte de benzer durumlar yaşandı. RTE için tek politik gerçek var: Parti ve hükümette, yol arkadaşları sarsılmaz bir irade ile yanında duracak.
İkinci Şike Yasası’ndan sonra Parti tüzüğünde değişiklik yaptı RTE ve “üç dönem kesintisiz görev yapanlar bir dönem ara verecekler” kuralını ve Parti liderine de ayrıcalık getirdi.. Siyasette bir dönem ara vermek, genellikle ölüme terkedilmektir.. Yeni gelenler yerlerini sağlamlaştırır, zaten 70 yaşlarına dayananlar da siyaset dışına düşer. Japon filmi Narayama Türküsü’nü bilir misiniz?

YOL PLANI VE HAYALİ
RTE, eskilerden AKP arınmış, deneyimi daha az ve dolayısıyla kendisine daha çok muhtaç yenilerle, “gençlerle” yola devam edecek. 2015 seçimlerini de kazanma beklentisi tutarsa, bu “gençleri” 5yıl boyunca aynı zamanda “kendi garantisi” olarak da görüyor. Sözlerini dinleyecekler, Çankaya’dan hükümeti de yönlendirmesine kolaylık gösterecekler... Umudu bu.
Planı ve hayali, Cumhurbaşkanlığının biteceği 2019’da ya adaylığını tekrar koyarak kurduğu düzeni sürdürmek ya da Başbakanlığa yeniden gelmek..
2023’e, Cumhuriyetin 100.yılına ülkenin tek muktediri olarak girmek, RTE’nin en büyük hayalidir ve bugün bütün yaptığı düzenlemeler, arkadaşlarını silkelelemelER vb, bu amaca yöneliktir...
***
Ama hayat ve siyaset, hiç bir zaman çizildiği gibi gitmemiştir. Seçimlere kadar süreç, RTE ile hükümet arasında cicim ayları ve RTE için de bir geçiş dönemidir. Sonra doğanın ve siyasetin bilinen yasaları ile ülkenin gerçekleri ve yaşadığımız çağın kaotikleri devreye girer.. Daha neler neler..
Hiç bir mühendisin en mükemmel tasarımı bile beklenmedik olaylarla karşılaşır. Kaldı ki burada “sosyal-siyasal mühendisliğin”, basit ve sıradan bir planından bahsediyoruz!
Hayattaysak, yazın bir kenara...

--24 Ağustos 2014 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

23 Ağustos 2014 Cumartesi

“2014 Girişimci ve Yenilikçi Üniversite Endeksi” ve "İstanbul'un Suyu- DSİ"

CBT sayı 1431, 22 Ağustos 2014, Gündem

Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu en girişimci ve yenilikçi üniversiteleri belirlemek iddiasıyla üç yıldır bir endeks yayınlıyor. 2014 yılına ilişkin 3. endeks de önceki hafta Sanayi ve Teknoloji Bakanı Fikri Işık’ın katıldığı toplantıyla açıklandı. Endeksin hedefi “üniversiteleri girişimcilik ve yenilikçilik performanslarına göre sıralayarak, üniversiteler arası girişimcilik ve yenilikçilik odaklı rekabetin artmasına böylelikle girişimcilik ekosisteminin gelişmesine katkı” sağlamak. Gösterge tablosundaki sıralamada dikkate alınan noktalar şöyle açıklanıyor:
Girişimci ve Yenilikçi Üniversite Endeksi ile üniversiteler 5 ana konu ve 23 alt göstergeye göre  değerlendirilmiş:
* bilimsel ve teknolojik araştırma yetkinliği (bilimsel yayın, atıf, ARGE ve yenilik destekleme programlarından alınan proje sayısı ve fon tutarı, ulusal ve uluslararası bilim ödülü sayısı ve doktoralı mezun sayısı;  ağırlık oranı %20),
* fikri mülkiyet havuzu ,(Patent başvuru sayısı, patent belge sayısı, faydalı model-endüstriyel tasarım belge sayısı, uluslararası patent başvuru sayısı; ağırlık oranı %15)
* işbirliği ve etkileşim, (üniversite-sanayi işbirliği ile yapılan ARGE ve yenilik projeleri sayısı ve bunlardan alınan fon tutarı, uluslararası işbirliği ile yapılan ARGE ve yenilik proje sayısı ile fon tutarı, dolaşımdaki öğretim elemanı ve öğrenci sayısı; ağırlık oranı %25)
* girişimcilik ve yenilikçilik kültürü  (lisans ve üstü düzeyde girişimcilik, teknoloji yönetimi ve inovasyon yönetimi ders sayısı, teknoloji transfer, teknopark, kuluçka merkezleri ve TEKMER’lerde tam zaman çalışan sayısı, teknoloji taransfer ofisinin varlığı, üniversite dışına yönelik düzenlenen girişimcilik, teknoloji ve inovasyon yönetimi eğitimi/sertifika program sayısı, ağırlık oranı %15)
* ekonomik katkı ve ticarileşme boyutları”(akademisyenlerin teknopark, kuluçka merkezi TEKMER’lerde ortak veya sahip oldukları faal şirket sayısı vb.. ağırlık oranı %25)
Endekse, öğretim üyesi sayısı 50 ve üzerinde olan üniversiteler dikkate alınmış ve 144 üniversite araştırılmış. Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Sabancı Üniversitesi ve Boğaziçi Üniversitesi ilk üç sırada..
2014 Yılı İlk 10 Sıra (Parantez içindeki ilk sayı 2013, ikinci sayı ise 2013 yılı sırası)
1.             Orta Doğu T.Ü.              (1, 2)
2.             Sabancı Üni.                  (2, 1)
3.             Boğaziçi Üni.                (4, 6)
4.             Bilkent Üni.                   (3, 3)
5.             Koç Üni.                        (8, 8)
6.             Özyeğin Üni.                 (7, 4)
7.             İstanbul Tek.                  (5, 5)
8.             TOBB ETÜ                   (9, 10)
9.             İzmir Yük Tek. Ens.      (6, 7)
10.          Selçuk Üni.                    (–, –)

11. sırada Yıldız Teknik Üniversitesi, 14.sırada Hacettepe, 15.sırada Ege, 17.sırada Atılım, 22. Çankaya, 27.Bahçeşehir, son sırada 50.Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi var. Marmara Üniversitesi, bu yıl listeye girememiş. 50 üniversitenin toplam puanı, en yüksek 83,09 ile en düşük 28,22 arasında değişiyor. 5 kategoriye göre de aldıkları puanlar gösteriliyor.
DSİ AÇIKLAMASI: İSTANBUL'UN SUYU
İstanbul’un içme suyu üzerine yayınlanan yazımıza DSİ Müdürlüğü açıklama gönderdi. 19. sayfamızda bunu göreceksiniz. Teşekkür ederiz duyarlıkları için. Gördüğümüz kadarıyla, büyük kuraklıklar olmazsa, İstanbul’un suyu uzun vadeli teminat altına alınıyor. Ama açıklamada dikkatimizi çeken bazı noktaların altını çizelim. Önce açıklamadan bir bölüm:
İSKİ tarafından Temmuz ayı başından itibaren alınan Sakarya nehri suyunun, Ömerli Barajı’nda seyreltilerek Emirli Arıtma tesisinde içmesuyu standartlarına göre arıtıldığı bilinmelidir... Sakarya ve Yeşilçay regülatörlerinden Ömerli Barajı’na basılan suyun büyük bir bölümü arıtılarak İstanbul’a verilmekte olup, bir kısmı da Ömerli Barajı’nda kalmaktadır. Bu nedenle Ömerli Barajı’nda seviye yavaş yavaş yükselmektedir."
***
Merak edilen noktalar:
*Ömerli Barajında su nasıl seyreltiliyor? Barajda 33 milyon m3 su kalmış. Ölü Hacimin en dip noktalarından mi su alınıyor? Ölü hacmin altındaki suyun, arıtma ile de içme suyuna dönüştürülmesinin zor olduğu biliniyor. Bildiğimize göre Fırat Plastik, ölü hacimden su alma projesini gerçekleştirmiştir.
* Emirli Arıtma Tesisi’ndeki arıtma, Sakarya suyunun fiziksel, kimyasal ve mikrobiyolojik özellikleri dikkate alınarak mı yapılıyor? Arıtma Tesisi, Sakarya suyuna göre mi tasarlanmıştı?!
* Sakarya Yeşilçay’dan Ömerli’ye basılan suyun bir bölümü arıtılmadan veriliyor anlaşılan.. Neden? Bu su kalitesini düşürüyor.  
 Aslında anlaşıldığına göre, İstanbul’un içme suyu kalitesi, en azından bu aşamada oldukça düşük..
“Terkos”, içme suyu olma niteliğini ne kadar koruyor ne kadar yitirdi?
Bu konuda İSKİ araştırma yaptı mı, elde bilimsel raporlar var mı?
***

Gelecek Cuma yeniden birlikte olmak dileğiyle..

Gül, Tasfiye, Milli İrade = Seçim Sisteminin İradesi mi?

Abdullah Gül, İstanbul’a yerleşecek çalışmalarını ofisinde sürdürecek. Günlük siyasetin dışında Akil adamlık yapacak; üniversite ve sivil toplum örgütlerinde Türkiyle ve uluslararası meseleler üzerine görüş payşaşacak... Utku Çakırözer böyle yazdı. Doğrudur, bunu daha önce de Fehmi Koru yazı ve konuşmalarında Gül, deneyimli bir siyasetçi olarak toplumsal konularda çalışmalarını yapar, konuşmalara gider biçiminde belirtmişti.
Evet, bunlar günlük hayatını dolduracak vitrin işleri olacak, ama Gül’ün hayatının ve çalışmalarının can damarında siyasetin olacağına eminim. Gül’ü şüphesiz Parti’ye üye olarak tekrar geri alacaklar. Artık tasfiyesinin o kadarı ayıp olur! Ama Gül, parti içinde şüphesiz ki potansiyel odak olarak varlığını sürdürecektir. Başka türlüsünü düşünmüyorum. Milletvekilliğinden, yani siyasetin can damarından, Davutoğlu’nun Başbakanlığı ve yeni hükümetin kurulması sürecinden itibaren, ama esas 2015 seçimlerinden sonra tasfiye edilecek olan “kurucu/ çekirdek” kadro, veya partinin “babaları”nın varlığını da düşünün..
Gül ve benzer yazgıyı paylaşacak bu kadro, bugünkü koşullarda ancak RTE’ye seçenek bir potansiyel gölge parti çekirdeği/ odağı olarak varlıklarını sürdürecekler. Çalışarak, bekleyerek, istişarelerde bulunarak, iletişim içinde kalarak. Ne zamana kadar?
Ta, yeni Cumhurbaşkanlığı yönetimindeki yeni hükümet ve 2015 Haziranından itibaren başlayacak olan ikinci yeni hükümet ve siyasal süreçte, RTE’nin bütünleşik devlet ve ülke yönetimi, ciddi çıkmazlara girdinceye kadar.. İktidarda bir kişide büyük bir güç birikimi varken ve seçmen de seçim sistemi itibariyle arkalarında görünürken.. Oradan, “potansiye muhalefet odağı”na ekmek çıkmaz.. Siyasetin yasası öyle işliyor.
***
Oysa, seçmen desteği güçsüzleşmiş bir RTE iktidarının varlığını unutmayalım..
Cumhurbaşkanlığı seçimine, 14 milyon seçmen katılmadı (katılım yüzde 74). Bu önceki seçimleri düşünürsek (katılım yüzde 89), hiç normal değil. Seçmenlerin yüzde 36’sının oyuyla Cumhursbaşkanı seçildi. Bu temsiliyette büyük bir eksidir.
Mursi de Mısır’daki seçimlerde, hemen hemen RTE ile aynı oyu (yüzde 51.73) alarak seçilmişti (yaklaşık 52 milyon seçmen). Mısır’daki tam bir kriz ama. Seçmenlerin sadece yüzde 51,85’i seçimlere katılmıştı. Yani Mursi, seçmenlerin yarısının  yarısının oyuyla (51.58’in 52,73’ü) seçilmişti. Toplam seçmeni dikkate alırsak, Mısır halkının yüzde 26’sının oyuyla Mısır’ın başına gelmişti..

MİLLET İRADESİ= SEÇİM SİSTEMİ İRADESİ DEĞİLDİR
Erdoğan ise Türkiye toplam seçmeninin yüzde 36’sı ile..
Temsiliyet ve destek sayısının azlığı, RTE’nin çok önem verdiği “millet iradesi”nin zayıflığına da işaret eder. Seçime kimlerin hangi nedenlerle katılmamış olmasının önemi yok.
Bunu neden yazdım? Seçimin sonucunu büyük zafer olarak ilan eden AKP ve yazarlarının, zaferin ardında yatan gerçek sonucu vurgulamak için.
Yarın yayımlanacak Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji’de Doğan Kuban hocanın da, “Türkiye cehaletiyle övünen olağanüstü bir ülke- çağdaşı oynayan ortaçağ insanları” yazısı da, kışkırtıcı oldu.
Kuban “Bu sisteme göre 80 milyon nüfusun 10 milyonu ile bile cumhurbaşkanı seçebilir. Demek demokrasinin çoğunluk iktidarı olduğu bir yalan.. 21 milyon demokrasi kurtaran, 31 milyon azınlık.. 14 milyon seçmenin kimin cumhur başkanı olacağına önem vermemesi ve seçimi boykot etmesi politik yaşam için endişe vericidir. 52 milyon seçmenin 21 milyonunun oyunun alan adayın da düşünmesi gerekir. demekte!
RTE düşünür mü?! Düşünsün.. Derin derin düşünsün!
Yüzde 36 oy ile diktatörlüğe mi soyunacak, fiili başkanlık rejimi mi uygulayacak, Anayasa’yı mı değiştirecek..
Demokrasi, azınlığın çoğunluğa hükmet oyunuu değilse..
Hele hele demokrasi=seçim sistemi/yöntemi hiç mi hiç değilse...
Erdoğanın ki, millet iradesinden çok seçim sistemi iradesi oluyor..
Bunu da bilmesinde büyük yarar var..
***
Yazının ana fikrine dönersek: Gül ve tasfiye edilen-edilecekler, parti içinde Büyük Otoritenin sonuçlarını bekleyeceklerdir. Doğru bir bekleyiştir.
Çünkü yol açacağı bir dizi kriz olacaktır ve Türkiye parlamenter sistemi ile böyle bir yönetimi sürdürebilecek bir birikime sahip değildir, müktesebatımız çok daha içerikli ve hacimlidir.. ve RTE’nin don biçtiği böyle bir ülke de değildir..
Ben buna inanıyorum.. herkes de inansın..
CHP yönetimi de inansın! Oylar RTE’de, tabii ki sağın seçmenine yöneleceğiz, diyen ve sağcılaşmayı bir strateji olarak gören bir siyasal yönetimin, Türkiye için tasarlayabileceği bir geleceğini göremiyorum (Tabii, salt “ulusalcı” diye ortaya çıkanlarda da göremiyorum.. Söyleyeyim, ulusalcı deyimi de tepeden tırnağa yanlıştır!)
Özetlersek, günler aylar çok şeye gebe..
Pazar’a inşallah, Yeni Türkiye değil de, Yeni AKP yazacağım..

---21 Ağustos 2014 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet