20 Ağustos 2014 Çarşamba

Homo economicus Olmayan Seçmen

Muharrem İnce adaylığını açıkladı.. Hayırlı olsun, çalışkan bir adamdır... CHP’de yeni yönetim tartışmaları olması çok doğal.. Ama, CHP içinde ulusalcılar ve diğerleri biçiminde bir “ideolojik ayrışma” temelinde politika kalıplaşmasını ve üretimini çok fazla anlamlı ve doğru da bulmam. Herkes buna odaklıdır,. Vaayyy alçak/arkaik ulusalcıları tasfiye et gitsin.. Veya tersi..
Türkiye’yi ileriye çağdaşlığa taşıyacak; bilim ve teknoloji üretimi temelinde herşeyi yeniden örgütleyecek; su, iklim değişikliği, çevre, eğitim ve fırsat eşitliği, hak adalet ve özgürlükler politikalarını ön plana çıkartacak, yeni bir gerçek gelecek plan/program üzerinde birleşemeyen bir parti, kendi içinde debelenip durur.. “Ulusalcı” açıklamalar ve çıkışlar da, ulusalcı karşıtlıklar da, CHP’ye ve ülkeye ufuk açmaz...
Bu karşıtlıklar sadece kin nefret ve tasfiye planları üretir.. Bugünkü gibi..
Birleştirici olan gelecek programlarıdır.. O ortada yoksa, birbirinizi yersiniz..
Bu nedenle, CHP yapmadığı bir şeyi yapmalı, sağa kayma-sola kayma gibi görüntüsel ve ülkeye ve partiye bir yararı olmayacak eksenlerde vuruşma yerine, Türkiye hayal edin ve milleti bu hayale taşıyabilecek politikalar üretin.. Bunlar şüphesiz ki değiştirici ve bu nedenle de solcu içerikli politikalar olacaktır..
***
Kemal Kılıçdaroğlu partiye yöneltilen “sağa yönelme” politikasına yapılan eleştiriye karşılık, ilginç bir yanıt verdi: Evet ne var bunda, çünkü oyunu almak istediğimiz seçmen sağda..  Ana politikalara yön veren bu bakışsa, buradan yapılacak mantıki çıkarsama şudur: Toplum sağa kaydıkça sen de sağa kayarsın. Tutuculaştıkça tutuculaşırsın.. Giderek, “tutuculuk” genel karakterin olur. Yooo o kadar değil mi diyorsunuz? Peki ne kadar? Miktarı, ölçüsü, sınırı, belki hacmi?!
Bu politikanın düşsel ve geleceğe ilişkin hiç bir yanı yönü yoktur. Meydan okuyacak yanı sıfırdır; halkı sürükleyecek, umud verecek ve geleceğe yönlendirecek yanı da... Varolana boyun eğmek değil, varolanı beğenmeyerek çok daha güzel bir dünya kurmak içini yola çıkmak..
***
AKP, tüm eski merkez sağ partilerin seçmenlerini toplamış/çalmış bir partidir. %50’lere dayanmasının sırrı da odur. Erbakan’ın oylarıyla toplayın yüzde 50 çıkar. Geride MHP ve CHP’nin %20-30 arası oyu kalır. Kürt seçmenin HDP oyunu ve ıvır zıvırı de eklersiniz... RTE şakşakçılarının “uzun adamın başarısı” vaveylasının arkasında tek gerçek bu: Ortada 3 sağ- merkez parti varken, bu teke indi!
Güncel ekonomik koşullar, 350 milyar doları aşan bir dış borcu iç ekonomiye pompalayıp büyük bir tüketim toplumu ve para bolluğu yaratınca, ve iktidar da 50 milyar dolarlık özelleştirme ile de devletin finans durumunu ve harcamalarını ayakta tutunca, bütün sağ seçmen AKP’ye aktı ve oyu yüzde 50’ye dayandı.
Şu doğrudur: AKP’den müthiş hoşnutsuz, ama sosyal demokrasiye meyletmiş (veya etmemiş!) tanınmış isimlere partinizde yer açarsınız... CHP bunu hep yaptı. Bu, AKP’deki eski seçmene göz kırpmaktır aynı zamanda.. Hini-hacette kaçacağı bir partinin varlığını anımsatırsınız. CHP bir kitle partisidir. Toplumun bütün kesimlerini kendi politikaları çevresinde toplamaya çalışması doğaldır.
Ama dikkat: hangi politikaların çevresinde?!
***
CHP ve daha ötesindeki berisindeki seçmen, insan, yurttaş Homo economicus değil mi?
Tabii ki.. Ama bu kitlede seçmende, başka belirleyici özellikler de var ve Homo economicus niteliği toplum, kültür, aydınlanmacı özellikler, iyilik ve güzellik anlayışlarıyla, insan hak ve özgürlükleriyle, demokrasi talepleriyle, etikle, baskıcı otoriter yönetim politikalarını reddetme ile birleşmiştir..
Ülke sevgisi ve yararı, tarihe ve kuruculara sevgi ve saygı, bunlara eşlik eder.
Bir ekonomik ve kültürel bir yoğrulmadır.
Ülkenin geleceği bu tür Homo economicus tipinin çoğalmasına- artmasına bağlı..
İnce, Kılıçdaroğlu ve diğerleri..
Neyi geliştireceklerini, arttıracaklarını, yükselteceklerini iyi biliyorlar mı?

--19 Ağustos 2014 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

AKP Çatlar mı? Seçmen Homo economicus’mu?

Erdoğan- Gül çatışması, AKP’yi çatlatır mı? Kısaca söyleyeyim, bugünkü koşullarda hayır.. Yazacağım, ama önce bir anımsatma:
AKP içinde gelişmeleri yıllardır yakından izlerim ve geleceğe yönelik öngörülerde bulunmaya çalışırım. Mesela http://orhanbursali.blogspot.com.tr günceme yeniden koyduğum, 3,5 yıl önceki (11 Aralık 2011) “3 Koltuk Boşalıyor: Gül-Erdoğan-Cemaat Kavgası” yazısında (ve diğer 8 adet 3 koltuk yazısında da benzeri şekilde), bugün yaşananlarını tıpkısının aynısını görürsünüz. Referans aldığınız mihenk noktalarınız iyiyse, gidişatı kestirebilirsiniz…
CHP yönetimi umudunu bu çatlamaya bağladı deniyor. Gelişmeyi izlemek başka, umudu buna bağlamak başka. İktidar olanakları nasıl ve ne zaman, hangi koşullarda oluşur sorusu, Türkiye siyasetine, yazan çizenlere, siyaset analizcilerine, koyu seçmenlere, dahası parti yönetimlerine de biraz yabancıdır. Sanılır ki, bir (ana) muhalefet partisi herşeyi mükemmel yapar, seçmenle mükemmel bağ kurarsa, mesela seçmen muhazakar ise sağcılaşır ve dincileşirse, iktidar olamamasının önünde bir engel yoktur.
Hayır öyle değil. İktidar partisinin iktidarda kalma koşulları bu konuda birinci derecede belirleyicidir. Seçmen muhazakaradır, ama şu anlamda: iktidarı değiştirmenin nesnel koşullarını görmüyorsa, tutucu davranır. Tutuculuk, bir toplumun, toplumsal davranışın genel karakteridir. Muhafazakar partiler bu nedenle genellikle iktidardadırlar.
İçinde bulunduğum koşullar beni idare ediyorsa değişim istemem.
Bu koşullar kötüleşiyorsa yeni arayışlara girerim; ama “ya değişim beni elimdekilerden ederse” diye de düşünürüm...
İktidarın değişmesiyle çok daha iyi koşullara sahip olacaksam, mutlaka değişim yönünde aktif davranırım..

HOMO ECONOMICUS
Bunları, içgüdüsel olarak, “Ekonomik insan / ekonomi toplumu”nun (Homo economicus) davranış biçimleri olarak kabul edebilirsiniz..
Bugün Türkiye toplumunun genel davranış biçimi- bana göre bu normlara uygundur. Toplum bir Homo economicus’a dönüştürülmüştür. Bu dönüşümün koşulları da vardı: 65 yıldır 19 kez ekonomik krizle ütülmüş, en son 2001 büyük çöküşüyle anası tam olarak bellenmiş bir millet, DYP/DP/ANAP gibi şirketleşmiş yolsuzluk, rüşvet ve çöküş partilerini silip süpürmüştür. 
Zaten toplumda siyasal etkinliği hızla artan, ancak siyasal güvenilirlik sınırlarını aşamayan Erbakan’ın partisinden çıkan “muhafazakar islami gençler”e yöneldi seçmen. Çünkü bir önceki seçimde yöneldiği partiler, iktidara gelememiş MHP ve DSP idi! Onlar hızla kendilerini tükettiler..
Şimdi ise 12 yıl süren bir iktidar içinde de göreceli ekonomik istikrar ve bu iktidar zamanında yükselen yeni ekonomik sınıf desteğiyle, iktidardan bir Lider Kültü/ Muktedirlik Makamı oluşturuldu. Öyle ki o kişi, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde alamadığı oylara bakarak, kendisini Hz. Muhammed ile bile kıyaslayabilmiştir. Söyleyelim herşeye rağmen: toplum seçmenin yüzde 37’sinin desteğini alabilmiştir. (Ayrı ama çok önemli bir başka yazı konusu, sonraya: Ama toplum “Homo economicus”niteliğindekilerle oluşmaz sadece…)
RTE tipolojisine sahip bir kişi, 9 kez seçim kazandıysa, ondan ancak, herşeyi tayin etmeye milletçe yetkilendirildiğine inanan (belki de tanrısal bir görev olarak da kabul eden!) bir Muktedir çıkar.
Herkes de ona biad eder.. Biad etmeyenler de tasfiye olur. Her seçimde ve seçim dışı konularda da miting alanlarına koşmasının nedeni budur: Muktedirliğini durmadan geliştirerek pekiştirmek, ve partisi içinde de asla tartışılmazlığını kabul ettirmek.
Epeydir bu süreci yaşıyoruz.. Yeni bir aşamaya geldik şimdi..

ALMANYA VE TÜRKİYE, KISA BİR KARILAŞTIRMA
Soralım yeniden: AKP çatlar mı, Gülcüler, Arınç falan??
Hayır AKP çatlamaz. En azından kendisini iktidarda tutan dinamikler hükümlerini sürdürdüğü sürece.. Okurum bilir, buna hep dikkatleri çekerim.. Mesela Merkel de 3 dönemi devirdi. Almanya’da işler iyi gidiyor. Belirleyici olan ekonomidir. Ekonomik göstergeler, iktidarları ya aşağı indirir ya yukarıda tutar. Başka parti/partiler beklemededir.
Almanya ile Türkiye arasında parlamenter rejimin kuralları, ve toplumsal siyasal bilinç, kültür, siyasal ahlak açısından farklar vardır. Mesela Alman hükümetinde bizimkilere benzer bir yolsuzluk rüşvet olayı patlasaydı. Hiç bir “iyi ekonomi”, Merkel’i orada tutamazdı! Rejimin kuralları, siyasal ahlak onu götürürdü, seçmenden önce..
Ama, Almanya ile Türkiye arasında, siyasal, toplumsal ve kültür açısından, kıyaslanamayacak fark var. Türkiye toplumu, maddi refah açısından Almanya’nın katbekat gerisindedir..
Almanya’da iktidarda rüşvet olayı ile Türkiye’deki farklı işler...
Türkiye’de AKP seçmenİ bu kadar mı ekonomik çıkarlı?! Tam da öyle değil. Örneğin 2011 seçimlerinde yüzde 50 oy alan AKP, 2012 yerel seçimlerinde ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde oy yitirmiştir. Ülke ekonomik koşullarında ciddi bir değişim olmamasına rağmen! 
Ben bu farkı, AKP’ye oy verip de, rüşvet ve yolsuzluğu nedeniyle iktidardan desteğini çeken, “siyasal, bilinçli, etik ve kültürel ağırlıklı” bir seçmen kitlesinin (2 milyondan fazla) davranışı olarak görüyorum..

Soru ortada henüz: AKP çatlarsa ne zaman çatlar, Gül ne olur, veya koşullar nasıl gelişir.. Gelecek yazı..
18 Ağustos 2014 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

18 Ağustos 2014 Pazartesi

İşte RTE'nin Reklamı “Yeni Türkiye”

AKP lideri ve tüm yandaşlarının milletin beynini yıkadıkları slogan ile karşı karşıyayız epey bir süre. Ortalıkta cicili-bicili, milletin kulağına hoş gelebilecek Göbbelsvari sloganın cıcığını çıkartacak ve ne olduğunu durmadan millete anlatacak doğru düzgün bir muhalefet de görünmüyor.
Sondan başlayalım, “Yeni Türkiye”de, Tek Adam,
* Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de gördüğümüz gibi, devletin tüm mekanizmasını, neredeyse tüm kaynaklarını ve tüm güçlerini kendi seçim propagandası için kullanır..
* Cumhurbaşkanı seçildiğinin ilan edilmesine ve Anayasa’nın amir hükmüne rağmen, Başbakan, Parti Lideri, Milletvekili sıfatlarını hâlâ elinde tutar..
* Anayasa’yı çiğnemekten kaçınmaz, Yeni Türkiye aslında neredeyse Anayasasız bir ülkedir..
* Anayasa’nın ve yasaların Tarafsız ve nesnel bir yorumu yoktur, bütün amir hükümler, kendisi sözkonusu olduğunda, tamamen Tek Adam ve üyelerinin yorumuna uymak, uydurulmak zorundadır. Anayasayı, yasaları değiştiremiyorsa, kılıfına uydurmak siyaseti yürürlüğe sokulur.
***
* Yeni Türkiye’de RTE’nin Alo Fatih telefonları ve Alo Fatih diye biri de yoktur. Başdanışmanlar, ikide bir telefonla merkez gazetelere ayar vermesi, şunu yapın bunu yapın demesi uydurmadır.. Ya gerçek olan nedir? Hem de Genel Başkan yardımcılarından Salih Kapusuz’dan öğrendiğimize göre, “gazetecilerin özürlüklerini krısıtlayanlar, patron emriyle yazı yazan gazetecilerin taa kendilleridir.”
* Tek Adam neredeyse hemen her mitingte, Hürriyet gazetesine, patronlarına ve yazarlarına saldırır, hesap sorar. Medyanın değiştirilmesini, yıkılmasını, hükümet destekçisi olmasını ister.. Yoksa, bertaraf olur. Patronlar bu saldırı karşısında Yeni Türkiye’ye uyum sağlar, iktidarın verdiği ayara uyar.. 
* Amberin Zaman olayında da gördüğümüz gibi, kendisini desteklemeyen veya nesnel haber yazanlar aşağılık kadınlar, erkekler, yazarlar, gazetecilerdir.. Medya tamamen aşağılaştırılmaya çalışılır ve iktidarı asla üzmeyecek bir formata sokulur.
***
* Yeni Türkiye “Tepe”den “Tırnak”a, neredeyse bir hırsızlar ülkesidir.. Ucu iktidara dayanan herşey örtbas edilir. Bakanlar düşer, Meclis’e durumları görüşülmez, virgül hatası var uydurmacası ile dosyaları savcılığa gönderilir ve uyuturulur. Minnacık adamlar kendilerini Zarrap’ların ayakları altına atarlar, kollarında 700 bin liralık saatler taşımaktan utanmazlar.. Çocuklarının evlerinde para sayma makineleri, banka müdürlerinin evlerinde ayakkabı kutularında milyonlarca Dolar ve Avro bulunur, ama hepsi gepgep geğirerek ortalıkta dolaşır..
* İktidar, eteklerini saran Deniz Feneri yangınını özel savcı, yargı ve mahkemeleri ile söndürür. Yapmayanları anasından doğduğuna pişman eder.. 
* Egemenlerde neredeyse yüz yoktur. Utanma sıfırdır, ar damarları alınmıştır..
* Dolayısıyla siyasi etik diye de bir şey yoktur. Her türlü yalanı, rakiplerini aşağılamak için miting alanlarında söyler. Ve bu üstelik alkışlanır. Siyasi rakiplerini yuhalatır.
* Gösteri özgürlüğü, iktidarın izin verdiği ölçülerde, yerlerde, kalabalıklarla yerine getirilir. İktidar her an TOMA’larla, kimyasal gazlarla ve yeni alınan elektro şok silahlarla dağıtır.. Vurdurur ve öldürtür.
* Oğulların “eğitim” vakfına iktidar belediyeleri arsa bağışlamak, hatta üzerine bina yapıp vakfın işletmesine vermekle yükümlüdür.
* İşadamları, iktidardan aldıkları işlere, ihalelelere, doğrudan en tepeye komisyonunu ödemek zorundadır. Petrol boru hattı ihalesi verilir, 10 milyon kesmez, ne kararlaştırıldıysa o ödenir..
* İşadamı kılığı altında, yiyiciler iktidarla sürekli olarak aşna-fişna ilişkileri içine girer. İşler başka türlü yürümez.
***
Yeni Türkiye ne midir?

İktidar borazanları, muktedirler, iktidardan beslenen binlerce kişi, hergün söylev, yazı ve çizileriyle muhalefetin artık değişmesini, kendilerine benzemesini isterler.
Yeni Türkiye’ye uygun yeni muhalefet propagandası yapılır.
Muhalefet titrer, ülke değişiyor biz de değişmeliyiz diye düşünür.. İktidarın yol yöntem ve kurallarına bel bağlar. İktidar örneğin sağcılığı dinciliği mi kullanır, bunları iktidara gelmenin aracı sanır. Bu kavramların, hırsızlıkların yürütülmesinin araçları olduğunu görmez. Halkın karşısına tersi bir seçenekle çıkmaya korkar.
Yeni Türkiye’de iki seçenek vardır: Ya Cemaat ya Tek Adam rejimi, kırk katır mı kırk satır mı seçenekleri tartışılır ve kullanılmaya zorlanır..
Demokrasi yoktur, insan hak ve özgürlükleri, iktidarın isteği doğrultusunda vardır.
Hukuk ve kurumlar, 12 yıldır iflas halindedir. Ya biri ele geçirir ya öbürü...
Yeni Türkiye, her bakımdan müflisler ülkesidir..
Ya kabul edeceksin, ya kabul edeceksin..
--17 Ağustos 2014 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet




16 Ağustos 2014 Cumartesi

Seçim: “Döktürmelere” Devam: Gençlik Kayıyor / Aydın Engin'e Soru

Seçimlerin en ilginç yönü, CHP’den Demirtaş’a bariz oy kaymasıydı... Nereden biliyorsun demeyin, kendi çevremden biliyorum.. Bir örnek olur mu çevrem, evet olur ve çıkarsama yapılabilir (*).
Özellikle CHP’ye oy veren gençlerin bir kısmı Demirtaş’a yöneldi. “Ortak Aday” kendilerinde hiç bir kıpırtı, heyecan yaratmadı. Oy vermek her zaman “akıl işi” değil ki “tıpış tıpış” gidilsin sandığa, aynı zamanda bir “duygudaşlık” da gerektiriyor.. Cumhurbaşkanlığı gibi, partiye değil de tek kişiye oy verilecekse, empati ön plana çıkabiliyor. Demirtaş’ın yarattığı atmosferin, böyle bir duygudaşlığı oluşturduğunu da görmek gerekir...
Rıza Türmen, “CHP, Demirtaş’ın söylemine sahip çıkması gerek”, dedi. CHP’nin geçen seçimlerdeki bildirilerine çıkarıp baktım, Demirtaş’ın kardeşlik vb söylemleriyle dolu! CHP’nin 2011 seçimlerinde projeleri vardı, ilk kez parti eksik de bulsanız da cazip bir seçim programı ortaya koymuştu.. Aile Sigortası’ndan tutun, aileden bir kişinin mutlaka çalışacağına, emeklilik intibakına kadar.. 30’u aşkın bir paket.. RTE takımı bu kez “parayı nereden bulacaksın” edepsizliği ile yüklenmişti!
CHP’nin sürekli içine düştüğü en büyük tuzak, seçim meydanlarında her türlü siyasi ahlaksızlığı yapmaya hazır olanların söylemlerine kapılması ve iktidar meselesini bir “horoz dövüşü”ne çevirmesi.. AKP beslemeleri, yine ortalıkta, etek uçuşturuyor: Kardeşim halkla ilişki kurmazsan, eski parti olursan, projen olmazsa millet neden sana oy versin... Adamlar, AKP’ye yakın dini bütün bir insanı aday gösterdi, bu kez de “taşıma suyla değirmen mi dönermiş, içlerinde bir aday bulamadılar” propagandasına sarıldılar..  İşi gücü karalamak olan horoz döğüşüne giremezsin... Çünkü onunla aynı dili konuşman mümkün değil..
CHP gençleri kaybediyor. Seçimin önemli bir sonucudur. Diyeceksiniz ki gençlerle ilişkisi ne kadardı, varolan gençlerinin de tek hedefi milletvekili olabilmek değil mi.. Bilemem, ama benim dinlediğim, gençlerin CHP parti örgütlerinde asla bir yer bulamadıklarıdır. CHP örgütlenme biçimini de tepeden tırnağa değiştirmeli belki de. Gençlerin yaşadıkları mekanlar belki de parti örgütlerinin bir kısmı olmalı.. Onlar hayatlarının bir bölümünü, berbat parti yapıları, binaları olmadan, türlü çeşitli siyasal etkinlik içinde geçirebilmeli..
***
Salı yazımda CHP’nin altın bir fırsatı, seçmenini katılımcı demokratik süreci hiç mi hiç işletmeyerek kaçırdığını yazdım. Bu parti yönetiminin büyük hantallığını gösteriyor. Önemli olan Kılıçdaroğlu’nun sağa sola gitmesi değil, bir örgütün devasa bir makine gibi çalışıp üretmesidir..
Layık olmalı, milletvekilinden tutun her kademedeki yönetici.. Milletvekili hesap verebilmeli: Sen bu ay kaç gününü hangi parti faaliyeti için harcadın.. Ürettiğin ne?! Mesela Cumhurbaşkanlığı seçimi için ne yaptın. Oturup başarısızlığı mı seyrettin, yoksa alınteri odöktün ama sonuç bu mu oldu..
Parti yönetiminin de süreci algılayamadığı açık seçik. O zaman, kollektif ama herşeyi zorlayıcı, örgütleyici, harekete geçirici bir aklın devre dışı olduğu kanaati oluşuyor. Şüphesiz kendisiyle hesaplaşmayan bir yönetimin, başarılı olması mümkün değil..
Yoo, hayır, CHP çok çalışsa,iktidara gelirdi, sevilen bir aday gösterse seçimi alıp götürürdü, biçiminde temelleri olmayan hayaller ileri sürenlerden değilim. RTE’yi ayakta tutan süreç varlığını sürdürüyorsa, buna karşı fazla bir şey yapamayabilirsiniz. Ama diri bir boksör gibi yumruklarla rakibinizi sürekli zayıflatırsınız. Sonra tek bir yumruğu kalınca iş, onu da çakarsınız..
***
Kürt Siyasal Hareketinin, yüzde 10 barajını aşarak Meclis’te yerini alması, seçim sistemini büyük partinin aleyhine işletir. Daha dengeli bir dağılım oluşturur. Bu açıdan barajı aşmaları önemlidir. Ben desteklerim.. Arkalarında PKK ve İmralı olmazsa, bunu haydi haydi yapabilirler. Ama Demirtaş’ın yıldızının parlamasının kendi içlerinde yaratacağı siyasal sorunları yakında görmeye başlayabiliriz..
2015 seçimleri, eğer siyasal, ekonomik ve toplumsal ortam böyle sürerse, AKP’nin milletvekili sayısı 300’ün altına iner. CHP ve diğer partiler buna hazırlar mı, diye bir büyük soru var. Sonraki yazılarım, RTE ve AKTP iktidarının inişi üzerine olacak
--
(*) AKP’nin Kürt seçmenlerinden de Demirtaş’a oy kayması oldu. Kıyaslamalar net gösteriyor. Demirtaş’a CHP’nin güçlü olduğu örneğin Ege’den iki katı oy çıkmasına bakarak “bu oylar CHP’den kaydı” demek yanlış, önemli ölçüde AKP’nin Ege’deki Kürt seçmenlerinden kaydığını varsayabiliriz.. BDP/HDP, Kürtçü politikayı terkettiği sürece, AKP’nin Kürt seçmenlerine daha çok ulaşacak.

NOT: Aydın Engin geçen gün, “.. Ergenekon, Balyoz gibi davalarda kuruların yanına yaşları da katarak “AKP - Cemaat koalisyonunun intikam operasyonu”na dönüştürülmesinde bu polis şeflerinin belirleyici katkıları tartışılmaz…” yazıyordu. Basitten gidelim, davayı çok iyi incelemiş anlaşılan, mesela şu Balyoz’da, davaya suç oluşturacak bir “kuru” kişi ve olay göstermesini bekleyeceğim. 4 yıldır neyi atlamışım görmek istiyorum..
--13 Ağustos 2014 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

13 Ağustos 2014 Çarşamba

Susuzluk, İklim Değişikliği, Demokrasicilik Oyunlarına Son Verebilir..

CBT Gündem, sayı 1429, 8 Ağustos 2014


Bir kaç sayı önceki CBT’nin kapak konusu “Bir damla su bile geri kazanılmalı, tuvaletten musluklara” başlığını taşıyordu (Sayı 1425).. Yoo hayır konu Türkiye değildi sadece, bütün dünya! İçme suyu dünyada hem tükeniyor hem maliyetleri artıyor. Ama bilim de durmadan yeni teknolojilerle çok aşamalı arıtma yöntemleri geliştiriyor, öyleki ki “konutlardan ve ofislerden atılan pis sular, doğrudan musluklara bağlanabilecek kadar güvenilir” yapılıyor.. 
San Diego kentini besleyen iki nehir kuruma kuruma noktasına gelince, dışarıdan su getirtmenin müthiş pahalılığını hesaplamışlar, saflaştırma yöntemiyle kanalizasyon sularını geri kazanma yöntemine başvurmuşlar, hem daha ucuz hem de kentin su ihtiyacının %40’ın karşılayabilecekler. Dört aşayadan geçiriliyor sular, mikrofiltrasyon, Ters ozmoz, İleri oksidasyon ve Ozon dezenfeksiyonu. Sistem tamam, sadece onay bekleniyor.
En büyük engel, halktaki iğrenme duygusu imiş.. Alışırlar!
***
Orman ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürü Prof. Dr. Cumali Kınacı, bir damla suya bile muhtaç olacağımız günlerin yakın” diyor”. İki neden, su altyapılarının büyük yetersizliği ve iklim değişikliği. Birinci neden: Dünyada su naklinde kayıplar ortalama yüzde 10-20 civarında, Türkiye’de belediyelerin çekip dağıttığı sularda kayıp oranı ortalama ise %43! 
Yani bu yolla sadeec su kaybedilimiyor, muazzam paralar da kaybediliyor; yaptığınız onca yatırım çöpe.. TÜİK’e göre, İstanbul bölgelerinde kayıp oranı %38! Yani İstanbul Belediyesi bu kayıpları normale indirecek önlemlere yatırım yapabilseydi, İstanbul ortalama %25 daha daha fazla suya sahip olacaktı. Özetle, su krizinin pek çok nedeninden başta gelenlerinden biri..
Diğer önemli neden de, tabii ki iklim değişikliği.. Yağışların azlığı.. Su uzmanı Dursun Çiçek’in yan sayfadaki derli toplu yazısı, 2015- 2016’da İstanbul’u susuzluk felaketi beklediğini ortaya koyuyor. Varaolan suyun kalitesinin bozulacağı, önemli ölçüde içme suyu niteliğini kaybedeceği gibi, bu durumun yol açacağı sağlıkla ilgili salgın hastalıklar gibi felaketler de kapıda duruyor demektir.
İstanbul’un “esas yöneticisi” Tayyip Erdoğan’ın öncelikle kuzey ormanlarını yokeden ve su havzalarını daraltan “büyük projeleri” de, kenti bitirecek. Kentin yanıbaşındaki ormanları kendisini destekleyen medya ve lokanta patronlarına peşkeş çekme politikası da, böyle giderse, İstanbul’u iyice yoksullaştıracak. 
Büyük Patron, İstanbul’u susuz bırakmış görünüyor. Su kullanımına kısıtlayıcı büyük önlemler açıklanması ve uygulanmaya konması gerekirken, Erdoğan ve belediyesinde tıs yok. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sonunu bekliyor olsalar.

İKLİM  TOPUNUN AĞZINDA BİR ÜLKE
Türkiye, adım adım, “Avrupa ve Orta Asya bölgesinde aşırı iklim olaylarına en çok maruz kalacak 3. Ülke” sürecinde yaşıyor.. (Dünya Bankası 2009 Raporu) .. BM Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC)’nce geçen 31 Mart tarihinde yayınlanan önemli raporuna göre “Bu gezegen üzerinde yaşayıp da iklim değişikliğinden etkilenmemiş kimse kalmayacak..”.
Gelecek sayımızda yayınlayacağımız bir haberden: “İklim değişikliği zaten var olan bir gerçeklik ve etkilerini tüm anakaralarda yaşayan insanlarda ve denizlerde çoktandır belli ediyor. Fosil yakıt tüketimi, ormansızlaştırma ve daha başka insan etkinlikleri sayesinde dünya topu topu birkaç onyıl öncesine kıyasla çok farklı bir iklime sahip.”
İklim değişikliği konusunda yapılan bilimsel araştırmaların sayısını merak eder misiniz: 12 binden fazla! Bir ekip 12 bin araştırmayı elden geçirmiş ve ortak yönlerini ortaya çıkarmış.
Kesin bilgi: Tüm dünya ulusları hemen şimdi iklim değişikliği sonuçlarına uyum sağlamalı.. Atmosferin baş düşmanı karbon gazı. “1880 yılından bu yana havaküreye 531 gigaton (milyar ton) karbon salındı, küresel ısınmanın 2C derecenin altında tutulabilmesi için salımların 800 gigatonu aşmaması gereki. Bu eşiğin aşılması durumunda dünya üzerindeki tüm ekosistemler ve toplumlar ciddi biçimde zarara uğrayacak.”

SOSYALİZM Mİ GELECEK !?
Dünya daha kötüye gidiyor: Yanıbaşımızda yaşadığımız savaşlar, dünyada yaşanacakların yanında devede kulak kalabilir: Su savaşları! Su sıkıntısı, tarım ürünlerinin yeterince sulanamaması; buğday, mısır kıtlığı.. Sel baskınları ve aşırı kızgın güneş ve hastalıklar..
Şu kadarını yazayım sadece: “Kimi deniz canlıları alışık oldukları soğuk iklim koşullarına kavuşabilmek amacıyla yaşam alanlarını 400 kilometre kadar uzağa taşıdılar..”
Peki doğanın bir parçası olan insanlar ne yapacaklar dersiniz?! Nerelere kaçacaklar, çekilecekler, dayanacaklar, yüzbinlerler, milyonlar halinde?! Hangi sınırlarda insanlar telef olacak?
Bir noktayı belirteyim bir katkı olarak: Demokrasicilik oyunlarının sonu görünebilir. Demokrasiler, yerlerini gelecekte yeni yönetim biçimlerine bırakabilirler...
Yoo hayır otoriter ve totaliter demiyorum.. Bütün sorunlara halkın doğrudan ortak olacağı ve kendi hakkında kararı vereceği yeni kolektif yönetim biçimleri.. Dünyanın üzerine gelen gökyüyüzü çapındaki felaketin üzerinden gelecek başka bir yönetim modeli düşünemiyorm.. Kişi, gurup, şirket, görüş çıkarları yok..
Tek bir çıkar var: Ülkenin ve bu tüm ulusun ortak yararı..
Sosyalizm bu yolla ve zorunlu koşullarda mı geliyor dersiniz?!
***
Tayyipgiller ne yapıyorlar, ülkeyi 2023’e hazırlayacaklar, programlrına baktığınızda susuz, aç, pahalı, hastalıklı bir ülke gözüküyor uzakta.. Buna karşılık bir önlemleri, düşünceleri, minicik bir akılları var mı?
Meclis’e getirdikleri ve tüm akarsuların şirketlere 49 yıllığına peşkeş çekilmesini öneren tasarılarına bakılacak olursa, yok.
Tek dertleri, iktidarlarına para akışını sağlayacak ve kendilerinin ve adamlarının keselerini dolduracak al sat yöntemleri..
Gelecek Cuma yeniden birlikte olmak dileğiyle..


Kaçan Altın Fırsat : Seçim Üzerine: Doğrular, Yanlışlar, Sanrılar, Bilinmeyenler

Çatı Adayı Yöntemi Yanlış Mıydı: Seçim sonuçları belli olduktan sonra Çatı adaylığına bindiren bindirene.. Ben muhalefetin tek aday üzerinde anlaşmasını seçim stratejisi açısından doğru buldum sonuç olumsuz çıkınca, görüşümü değiştirecek değilim, sadece tartışacağım, öncelikle şu görüşü: Her parti kendi adayıyla katılsaydı, seçimler ikinci tura kalırdı.
Bu olasılık var. Tabii MHP ve CHP’den, yerel seçimde oy verip de bu seçimde sandığa gitmeyen 4 milyon kadar seçmenin katılımı koşuluyla.. Yoksa iki parti de adaylarına parit oyları kadar alırdı.. Neden sandığa gitmedi seçmen kitlesi? Adayı protesto ettikleri için mi, yerlerinde bulunmadıkları için mi, seçime önem vermedikleri için mi, nasıl olsa RTE kazanır diye mi, Kılıçdaroğlu’na tıpış tıpış gideceksiniz protestosu mu, yoksa RTE ile yaşamı artık kanıksadıkları için mi...
Ve bu nedenlerin tek tek yüzdeleri nedir? Bilgi üretmeden, bu tez, kendini haklı çıkarma yargısı olur. Her parti kendi adayı ile katılsaydı, yine de seçim ikinci tura kalmayabilirdi! Parti adayları biraz daha yüsek oy alabilir ve RTE yine çoğunluk oyunu alabilirdi.
CHP, partisinden geniş kabul gören bir aday çıkarsaydı, partisinin oyunu (belki 1 fazlasıyla) alırdı (%25-27).
MHP de öyle...
İkinci tura kalınma varsayımını doğru kabul edersek: Mesela CHP’den Baykal diyelim, MHP seçmeni Baykal’a mı oy verecekti? Veya yüzde kaçı? Tersini düşünelim: CHP seçmeni (diyelim ki yüzde kaçı) mesela Meral Akşener’e mi oy verecekti? Veya diyelim Kürt Siyasal Hareketi’nin oyları CHP’ye mi yönelecekti yoksa RTE’nin arkasına mı dizilecekti... Eğer bir muhalefet cumhurbaşkanı seçtirme stratejiniz varsa, ikinci turda bunun nasıl gerçekleyeceğini söylemelisiniz.. Eğer yoksa, zaten çatı adayı ha olmuş ha olmamış, kimsenin hayatında ve seçim sonuçlarında değişen bir durum da olmayacaktı..

İLK TURDA SEÇMENİN TEK SEÇENEĞİ
Çatı adayı projesi, ikinci tura kalabilmeye yönelik bir stratejiden çok, ilk turda, RTE yerine bir Cumhurbaşkanı seçebilmenin tek seçeneğiydi.
RTE ile Çatı Adayı arasındaki oy farkı, yüzde 13,5’tur. (Yüzde 51,9’a yüzde 38,3 gibi)..
Baktığınızda, her iki parti de seçmenini tamamen ikna ve mobilize edebilseydi, farkı kapatabilirlerdi ve bu durumda strateji doğru çıkardı, eleştirenler bayram ederdi! Ama bunu yapamadılar..
CHP ve MHP gibi, aralarında, önemli anlarda (MHP’nin baraj altında kalma algısı gibi) oy geçirgenliği (yüzde kaç? 2, 3, 5?) olan ve muhalefette olmak gibi ortaklığı olan, ama ayrılıkları ve farklılıkları bunlardan çok daha fazla (yüzde kaç? 80-90?) olan iki partinin, bir çatı adayı üzerinde anlaşabilmesi, dünyanın en zor problemlerinden biri olabilir.
Her iki parti de, “seçmenim ona oy verir mi, ben verir miyim, kendimi tehlikeye atar mıyım..” gibi onlarca sorunun üzerinden gelmek zorunda... Bu açıdan bakıldığında, her iki parti de, aslında, başarısızlık durumunda bir risk altına girdiler. Kendileri ve koltukları için en risksiz durum, kendi adaylarını çıkarıp arkalarında durmaktı!
CHP seçmenini tamamen tatmin edecek bir adaya MHP desteği çıkmazdı, veya tam tersi de doğruydu...

DOĞRU TAVIR NEYDİ?
Burada en doğru tavır, iki parti yönetim kadrosunun, tamamen en iyi niyetle ve mutlaka bir çatı adayı üzerinde anlaşmak ve ona seçimi kazandırmak kararlılığıyla masaya oturmaları, riskleri minimize edecek uzun soluklu toplantılar yapmalarıydı. Ve önlerindeki isimleri iyi niyetle birbir tartışmak; alacakları geçici kararların doğruluğunu, destek bulup bulmayacağını, partilerinde ve seçmelerinde sondaj yoklamalarıyla test etmekti...
Böylece iki parti samimiyetle olabilirlikleri ve olamayacakları görecek ve en az riskte birleşeceklerdi...
Bilimsel yöntem ve bakış budur.
Kendi kitleleriyle hareket etselerdi, demokratik bir süreci işleteceklerdi ve katılımcılığı gerçekleştireceklerdi. Bu süreç, ortak adayı da belirleme ve benimseme süreci olacaktı. Tabanda bir heyecan yaratacaklardı, ortak adayın cumhurbaşkanlığını kazanacağına kilitlenmiş bir seçmen kitlesi ortaya çıkartacaklardı..
Ama bunlardan hiç biri olmadı. Üstüne üstlük, seçime 40 gün kala, tanınmışlığı ve bilinirliği sıfır olan bir adayla ortaya çıktılar, ki CHP saflarında ilk anlarda geniş bir tepki doğurdu. (Ekmelettin Bey alınmasın, burada tartışılan kendisi değil, yöntem!)
RTE’YE ALTIN TEPSİ
Tepeden inme yöntemle, bir adayı seçmenlerinin önüne sürdüler, onları biraz da odun yerine koydular, hadi tıpış tıpış seçin bunu bakalım dediler. Yoo bunu salt Kılıçdaroğlu söylemedi, pratiğiyle Bahçeli de aynı şeyi yapmış oldu!
Bu demokratik-katılımcı, riskleri enazaltıcı süreci yaşamadıkları için, iki parti yönetimi ve örgütü de, ortak adaylarını kendi adayları gibi benimsemedi ve arkasında durmadı..
Yani bu durumda bile yüzde 38,3’lük sonuç çok başarılıdır! CHP’li seçmen büyük özveri gösterdi, maksat “vatan olunca”...
Gereği yapılmayanları dikkate alırsak sonuç başarılı olabilir, ama liderler ve yönetimler açısından büyük bir başarısızlık vardır.
Bir altın fırsatı değerlendiremediler ve kaçırdılar.
CHP (ve MHP) yönetimleri bu yanlışlıklarının sonuçlarını, bence yaşamalıdır.
Şimdilik bu kadar diyeyim.. Doğru bir işi, yanlışa ve başarısızlığa dönüştürmenin dört dörtlük bir örneğini yaşadık..
Seçimlerin başka açılardan da tartışılacak sonuçları var, bakalım Perşembe’ye devam eder miyim..

---12 Ağustos 2014 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

12 Ağustos 2014 Salı

3 Koltuk Boşalıyor: Gül-Erdoğan-Cemaat Kavgası, 3,5 yıl önce

11 Aralık 2011 / Bilim ve Siyast – Orhan Bursalı

3 Koltuk Boşalıyor:
Gül-Erdoğan-Cemaat Kavgası

Cumhurbaşkanı, Başbakan (AKP) ve Cemaat arasında, Şike yasası üzerinden patlayan mücadele, sözde “çok da önemli değil”miş.. Bazıları, özellikle eskiden marksist geçinen sonra iktidara, Erdoğan’a ve cemaate katılan renkli dönekler “bu tartışmaya alet olmazlar”mış.. Gül ile Başbakan “kardeşler”miş, çünkü Başbakan “Cumhurbaşkanı adayımız, kardeşim Gül” demiş.. AKP ile Cemaat arasında kopmaz bir kader bağları varmış..
Yani bir sürü laga luga ile yukarıda saydığımız “üç iktidar odağı” arasında patlayan savaş görülmemeye, en azından hafife alınmaya çalışılıyor.
Gül, ilk kez, AKP’nin bir yasasını bütünüyle geri çeviriyor. Bugüne kadar önüne gelen yasaladan sadece üçünde bir kaç maddeyi geri çevirmişti. Ama hükümetle hep bütünleşik hareket etti.
Şimdi Şike yasasını geri çevrimesi, bir güç denemesidir Burada, Şike yasası değişikliğine şiddetle karşı çıkan Cemaatçilerle birlikte hareket etti.
Erdoğan da, Gül ve Cemaatin restini gördü. Yasa değişime uğramadan Gül’ün masasına kondu. Gül, ya yasayı kabul edecek ya Anayasa Mahkemesine götürecek ya da Referanduma!
Ama sonuç şudur: İktidar odakları arasında mücadele ateşlenmiştir. Bu, sorun çözülünceye kadar sürecek. Güçlü bir olasılıkla, bu mücadele sonunda saflar ve destekler değişecektir..
Olayın ayrıntısına bakalım
***
Eğer Cumhurbaşkanlığı seçimi en geç 2014’de yapılacaksa, Türkiye’nin zirvesinde Üç Koltuk boşalıyor. Kişiler ve şapkalar değişecek.
Gül, Cumhurbaşkanlığından ayrılıyor.
Erdoğan, Başbakanlıktan.
Ve Erdoğan Parti Başkanlığı’ndan..
***
Önce Erdoğan’dan başlayalım: 2014’te boşalan Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturacak mı? Büyük bir olasılıkla (Yüzde 99,9).
Ancak biliyoruz ki, Erdoğan’a Cumhurbaşkanlığı yetkileri az geliyor. Oradan, ülkeyi de yönetmek istiyor. Gönlü, Başkanlık Sistemi’nin, Başkanlık’tan veya en azından güçlendirilmiş bir Cumhur-Başkanlığından yana. Anayasa değişikliğiyle özellikle bu açıdan ilgileniyor. 2014’e kadar zamanı var, Meclis’te Anayasa pazarlıklarının alacağı yönü bekleyeceğiz.
Anayasa değişmezse, Erdoğan sağlık sorunları yaşamazsa yine yüzde 99,9 olasılıkla köşke çıkacak.. Çünkü hem o makamda oturmak istiyor, hem yoruldu ve biraz dinlenmeye ihtiyacı var. Çankaya’dan, Parti’nin de bütünlüğünü koruyabileceğine inanıyor.
O halde, Başbakan’ın Çankaya’ya çıkarken, Başbakanlığı ve Parti Başkanlığını, kendisiyle uyumlu çalışacak emin ellere bırakmak isteyecektir. Ya bu iki görevi yani Parti Başkanılığını ve Başbakanlığı bir kişiye emanet edecek... Olmazsa, iki görevi iki kişiye de bölüştürebilir.
Peki Gül, Erdoğan için doğru adam mı?
***
Cumhurbaşkanlığından ayrıldıktan sonra Gül hangi koltuğa oturacak? Öyle çok sanıldığı gibi, hemen ve kolaylıkla Başbakanlığa (ve Parti Başkanlığına) mı ?
Hayır, Gül’ün Başbakanlığa oturması hiç kolay değil.
Gül, Cumhurbaşkanlığı koltuğunda, kendisine güçlü bir siyasi kişilik inşa etti. 2007’den öncesi kabul edilmiş Erdoğan- Gül kardeşliği, yani “Ben Birinci -Sen İkinci” siyasi kişilikler yok bugün.
Bu süreç içinde, iki tane Birinci Siyasi Kişilik ortaya çıktı! Yani Gül, kendisini Erdoğan’la eşitledi!
Bu nedenle, eğer Erdoğan Köşke çıkarsa, ve Gül’e yol açarsa, partiyi ve Başbakanlığı tamamen Gül’e bırakmak zorundadır. Gül, Erdoğan’ın rolünü tam anlamıyla üstlenecektir. Erdoğan’ın himayesi ve kişiliği altında çalışmayacaktır.
İşte dananın kuyruğunun koptuğu nokta.
***
Erdoğan Gül’ün Parti Başkanlığı ve Başbakanlık rolünü üstlenmesini kabul ederse, Köşk’te oturacak ve siyasi yönetime karışamayacaktır..
Oysa Erdoğan, Köşkten, hükümeti de oldukça güçlü bir şekilde yönetmek istemektedir! Güçlü siyasi ve otoriter kişiliği, başka bir rolü kabul etmeyecektir.
Sonuç: Erdoğan için Gül, Başbakanlık ve Parti Başkanlığı makamı için doğru siyasi kişi değildir.
***
Şike yasası üzerinden başlayan erken kapışma, boşalan üç koltuğıun nasıl, hangi yetkilelerle ve kimler tarafından doldurulacağı yüzündendir.
Bu mücadele erken ateşlenmiştir. İki nedenle:
Birincisi Erdoğan’ın hastalığı..
İkincisi, siyaset sahnesindeki Cemaatin, Şike Yasasındaki değişikliğe karşı çıkması ve Erdoğan’a karşı çıkması.
Şike yasası olmasaydı, Erdoğan- Gül koltuk sorunu, daha sonra ateşlenecekti.
Cemaat, bu sorunun patlamasını erkene aldı!
Burada, Gül ile Cemaat arasında bir siyasi ititfakın temellerinin atıldığını da görüyoruz..
Probleme ve Cemaat’ün rolü açısından da soruna yarın bakacağız..

--