19 Aralık 2014 Cuma

Hırsızlık, Yolsuzluk, Rüşvet Resmi Oldu

Dün ülkede hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet ve görevi kötüye kullanma olarak nitelendirebileceğimiz herşeyin resmi başlangıç tarihi olarak kayıtlara geçti. Bugün ikinci gün.. Rüşvet ve yolsuzluğa, bunca delile rağmen takipsizlik kararı verilmesi ile, anayasal hak olan “fırsat eşitliği”nden tüm toplumun yararlanmasının yolu açıldı, doğal hukuki hak doğdu. Bu iş “kapanın elinde” kalmamalı!
Tüm halkın yararlanması için, hükümetin gerekli yönergeleri çıkarmasını, bu hakkın nasıl kullanılacağı konusunda vatandaşı bilgilendirmesini istiyoruz. Bilgi edinme hakkı yasası bu amaçla kullanılabilir. Doğrudan doğruya, Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık ve tüm bakanlara sorulmalı.
***
Dün, Silivri’den yeni çıkmış 5’i kurmay, filinta gibi 6 denizci, gazeteye ziyaretime geldi.. Hepsi denizci, hepsi aydınlık insan, hepsi gülen ama henüz işsiz.. Bir kurmay doktoraya başlamış, bir başkası avukatlık bekliyor.. Diğerleri topluma uyum ve entegre olmanın bekleyişi içinde.
Deniz Kuvvetleri ayrı bir kurum. Entelektüel düzeyleri yüksek insanlar.. Çoğu gitar falan da çalıyor, orkestraları var, beste yapanı da! Ama şüphesiz ki kendileri için bu faaliyetleri... Silivri anıları, Balyoz Davası, Cemaate açılan yeni dava ve olası seyri üzerine sohbetten sonra söz 17 Aralığa geldi!
Ben, resmi rüşvet hakkı yolu açıldı deyince, bir kurmay, halk her zaman bir talanın parçası dedi: Kente geliyor hazine arazilerini işgal etmesine göz yumuluyor, sonra ver oy al tapu süreci başlıyor. Yerlerine apartman dikme sürecine geçiliyor. Yani siyasi iktidarlar zaten toprak ve rant talanına halkı ortak edip durmuş..
Bunlar evet küçük rüşvetler.. Ama kentlerde tutunmak isteyen yoksul halkın direnişi sonucu, zorunlu bir gözyummayla kazanılan servetler, denebilir. Yasal çalışma ve insan gibi yaşama olanaklarını sağlayamazsanız, orman yasaları devreye girer.
İktidarlarda yolsuzluk var. Halkta “hangisi yapmıyor?” görüşü yaygın. Bu bakış halka sürekli pompalanıyor.. Duyanlar da “he ya doğru valla..” diyerek, iktidar sahiplerine ve yolsuzluklarına hoşgörü duyma derekesine düşürülüyor..
Bunun arkasından pompalanan laf şu: “Hiç olmazsa bunlar çalışıyor..
***
Algı yaratma, “demokrasi” denen oçocuğu sistemin merkez yönlendirmelerinden biri. Gerçeklik önemli değil. Olay hakkında olumlu-olumsuz, haklı –haksız, doğru-yanlış bir kamuoyu taraftarlığı oluşturmadır. Gerçek, her neyse o, “demokratik algı yaratma operasyonları” katmanlarının altında kalır, ezilir, ufalanır. Bu operasyonların sonunda, nurtopu gibi bir yeni gerçek doğar: Bunlar çalıyor ama çalışıyor..
Algı yaratma, çoooook demokratiktir, hatta yeri gelince demokrasinin ta kendisi olur çıkar. Çünkü bu operasyonlardan sonra toplumda ağırlık düşünce oluşturulmuştur. Ortaya konan sandıktan çıkar bu yeni gerçek.
Tabii oluşturulan algıyı belirleyecek olan parasal güç, iktidar gücü, kamuoyu oluşturma gücü, iletişim- medya gücüdür. “Demokrasi” önceden buralarda bu faaliyetlerle  belirlenir.. Sandık’tan da bu sonuç çıkar.
RTE-AKP ekibinin, neden baştan itibaren, kitle iletişim araçlarını yönetme-hükmetme konusuna en büyük önemi verdiğini anlatıyorum... Alo Fatih olayları, havuz medyası, halkın güvendiği büyük medyayı iktidar yanlısı yaparak yoketme, en azından etkisizleştirme ve gözden düşürme gayretleri... Hepsi, sürekli iktidar yanlısı bir toplumsal onay-algı yaratarak, sandığı- oyu denetleme amacı gereğidir.
İktidarına ve olaylara karşı tarafsız kalabilecek ve gerçeği yansıtmaya özen gösterecek bütün önemli medyayı kurum ve kuruluşlarına büyük alerjisinin nedeni budur. “Bitaraf kalan bertaraf olur” sözünü, 2010 Anayasa Referandumu’ndan sonra, yeniden dillendirdi..
Rüşvet ve yolsuzluğun “yasal takipten” siyasal emirlerle çıkartılma cesaretinin kaynağı, halkın önemli bir kesiminde çalıyor ama çalışıyor, kim çalmıyor ki, algısını geçerli olmasıdır.
***
Algı yaratma, yani gerçeğin yerine, istenilen yapay gerçekliği geçirme faaliyetinin özünde şu vardır: Sen düşünme, bak sana çok önemli bir fikir sunuyorum, al bunu kullan.. Hatta bu düşünceyi kendi malınmış gibi yay, fikir sahibi adam yerine bile konursun..
Balyoz’dan yatan pırıl pırıl insanlarımız, böyle bir operasyonun kurbanı olmadılar mı? Olmayan “büyük suçları” böyle kabul ettirilmedi mi? Fatih Camii namaz kılanlarıyla birlikte bombalanacaktı..
Cemaat+iktidar medyası, toplumu tam bir abluka altına almıştı.. Farklı bir düşünce neredeyse sıfırdı.. Balyozu tezgahlayanlar gece gündüz aylarca hatta yıllarca, ortada ağzı laf yapabilen “eleman”, “alet”, “cihaz” varsa, hepsini sonuna kadar kullandı ve halka “doğruyu söyleyen”ler olarak kakalandı.
Onlar toplumu, mesela 10 kişiyle bombardıman ettiler. Bazen bu yemeğin üzerine 1-2 kişi “farklı görüş sahibi” olarak garnitülendi.. Bu bile bir algı operasyonunun bir parçası oldu.. Çok yönlü bir medyaya sahip olmanın, iktidarın istediği algıyı yaratmada oynadığı rol üzerine Çatışmanın Anatomisi kitabımda epey bir bölüm var.
Medya, toplumda doğrulara dayalı bir düşünce oluşturma değil, nasıl düşünmeleri gerektiğini pompalayan algı operasyonları aracıysa, o medya değildir.
Medya özgürlüğü mü dediniz? Bi dakka bekleyin, geliyorum!
***

Siyasal yönetimlerin işlettikleri ekonomik ve toplumsal sistemin çarkları, yolsuzluk, rüşvet, kayırma, suistimal yönünde dönüyorsa, halkı da bu sistemin bir parçası yapmak için mekanizmalar kurulur. Türkiye’de sistemin adıdır bu.. Çarkın işlemediği noktada parçalar ve çöker. Bu sistemi nasıl çökerteceğiz toplum olarak...

--18 Aralık 2014 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

17 Aralık 2014 Çarşamba

Bu Dava Genişler Büyür, Medyaya da El Konur


14 Aralık’ta başlayan bu operasyon, diyelim ki 1-2 ay önceden hazırdı... Sadece, Meclis’ten yeni yasanın çıkması bekleniyordu. Fuatavni denen zat son anda duyum alabilmiş! Bu demektir ki, duyum “alt kadro”dan sızmış, oysa operasyon “üst kadro”da bekleme halindeydi. AKP yazarı A. Selvi boşuna yazıp durmasın: F. Avni’nin operasyonu daha önce duyurması, devlet içinde hâlâ ne kadar büyük bir güç olduklarını gösteriyor, diye. Selvi, devlet içinde bir heyula yaratmayı sürdürüyor. Tabii bu heyula gerekli.  Kısa kronoloji:
***
15 Ekim 2014: Hakim ve savcılara zam teklifini içeren yasa önerisine gece yarısı yeni maddeler eklendi ve anayasal düzene karşı işlenen suçlarda değişiklikler yapıldı. “Somut delile dayalı kuvvetli şüphe” yerine, “makul şüphe” yeterli görüldü. 
Ayrıca devlet güvenliğine karşı suçlarda mallara paralara şirketlere el koyma maddesinin kapsamı genişletildi, avukatlara dava dosyasını görme sınırlaması getirildi. Daha önce sulh ceza hakimlikleri konmuştu. Bu hakimliklere de iktidara yakın adamların atandığı medyada yer aldı.
10 Aralık 2014: Dink’in katili Ogün Samast: "Bugüne dek ölüm korkusuyla söylemedim. Cinayetin arkasında Ramazan Akyürek ve Ali Fuat Yılmazer var" dedi. Ramazan Akyürek Cemaat’e yakın bilinen dönemin Trabzon emniyet müdürü, yine Cemaate yakın Ali Fuat Yılmazer dönemin İstanbul emniyet istihbarat şube müdürüydü.
12 Aralık 2014: “Makul şüphe” ve “mal varlıklarına el koyma”yı da içeren tasarı Meclis’te yasalaştı.
12 Aralık 2014: RTE, TOBB üyelerine konuştu: Gülen Cemaati için, “Eğitimden, hizmetten, himmetten bahseden yapının faili meçhul cinayetlere bile bulaştığını bugünlerde görüyoruzDaha şaşırtıcı şeyler de görecek, duyacaksınız... Güneyde sevdikleri ülke yönetimi bunları maşa olarak kullandı” (İsrail’i kastediyor.)
14 Aralık 2014: Cemaat medyasına ve Emniyetteki güçlerine operasyon düzenlendi. 31 kişi.. Gerekçe: Devletin egemenliğini ele geçirmek amacıyla örgüt kurma.. Peki olay ne: Cemaat, 2009’da bir başka bir dini Cemaat olan Tahşiyeciler’i tutuklamak ve mahkum etmek için uyduruk delillere başvurmuş.. Bu, orada kalmaz.
***
Yargıdaki düzenlemenin Meclis’ten çıkacağı belli. Önce katil Ogün Samast konuşturuluyor, Cemaat’in Emniyet’teki en güçlü iki adamı hakkında. Katil sustu sustu, Cemaate karşı operasyona az kala, konuşturuldu. Kim o? En altta bir çocuk-tetikçi. Ben, cinayeti işlemeden önce, isim olarak bile bu iki emniyetçiyi tanıdığından şüpheliyim!
Belli ki konuşturulmuş. Çünkü Cemaate bir terör ve cinayet suçunun da yıkılması gerekiyor. Hrand Dink davası en büyük aday. RTE’ye Ogün Samast’ın ifadesini kullanmak için malzeme.. Belli ki Cematin başına bu cinayet çorabı örülecek. Cemaatin emniyetteki özellikle bu iki tepe adamının ve diğerlerinin, Dink cinayetinde azmettirici rolü var mı, bilmiyoruz, kanıtlanmış bir durum yok.
Ama meslektaşımız Nedim Şener, emniyet güçlerinin Dink cinayetinin koşar adım geldiğini görmelerine rağmen, önleyici adımlar atmadıklarını, savsadıklarını hatta engelleyici tutum bile aldıklarını söylüyor. “Hrand Dink’in arkadaşları” isimli bir grup entel mentel, bu emniyet güçlerini “Ergenekoncu güçler” olarak nitelendirme aymazlığını bile göstermiş ve Devlet içindeki, AKP-Cemaatçi yapıyı gözlerden saklamaya çalışmıştı. Nedim Şener, bu kitabından ve iddialarından dolayı hapsi boylamıştı!
RTE ve adamlarının böyle bir “cinayet ilişkisine” şiddetle ihtiyacı olduğu açık. Belki gerçekler daha net ortaya çıkacak. Tabii, yargılamayı izleyecek olan gerçek gazetecilerin soruşturmacı gözüyle.. Ergenekon, Balyoz ve Oda TV davalarını nesnel olarak izlediğimiz gibi, bu davayı da nesnel olarak izleyeceğiz.
Çünkü adalet, hukuk ve yasalara uygunluk, hepimizin, bu ülkenin baş meselesi..
***
RTE’nin açıklamaları ve suçlamalar, Cemaat medyasına ve emniyet güçlerine karşı düzenlenen operasyonun hangi zeminde süreceğini gösteriyor.
Bu dava 31 kişinin sorgulanmasıyla bitmez. Genişler..
Bu dava, dallanıp budaklanacak. Çünkü bir yıldır RTE iktidarı bunu hazırlıyor.
Cemaat güçleri de, Ergenekon davasına terör suçu bulaştırmak için, Osmanım adında bir uyduruk itirafçı yaratarak Danıştay Cinayetini utanmaz ve rezilce Ergenekon davasına bağlamışlardı.. Şimdi de başlarına bir Hrand Dink cinayeti örülüyor. Bu kez Ogün Samat bulundu.. İzleyecek ve göreceğiz..
***
Peki medya bu davanın neresinde? Dünkü yazıma bakın. İktidar Cemaat medyasını susturmayı kafaya koydu. Bunu medyadan iki kişi tutuklayarak yapamaz. Ama Cemlaat medyasını örgütün parçası olarak gösterir..
Yeni yasa gereğince, “taşınmazlara hak ve alacaklara el konulması” da gündeme gelir.
Medyanın tümüne el konur, iktidarın adamları atanır (şu sırada boşta olanlar var!), orayı havuz medyasına dönüştürürler...
İktidar havuz medyası oluşturmada büyük deneyime sahiptir!
Bu yönüyle de bu dava bir medya özgürlüğü davasına dönüşür..

--16 Aralık 2014 Salı  / Bilim ve Siyaset- Cumhuriyet

16 Aralık 2014 Salı

Operasyon’un Çok Yönlü Anlamı Üzerine


Dün başlayan Gülen Cemaatine (bazı gazetecilere, emniyetçilere..) yönelik operasyonun çok yönü var. Meseleyi salt “basın özgürlüğü” olarak görmek yanlış. Dün Gülen/RTE ittifakının, topluma, subaylara, muhalefete, gazetecilere yaptığı hukuksuz, delilsiz defter dürme ve çökertme operasyonlarının yanında saf tutan, çatlama olunca Cemaatin safında kalanlar için mesele sadece “basın özgürlüğü”..
Şüphesiz, operasyonun basın özgürlüğü yönü güçlü olarak var: Cemaat medyası, RTE iktidarına karşı güçlü muhalefet yapıyor. Cemaatin büyük bir medya gücü ile yaptığı –gazeteler, tv’ler, radyolar, dergiler, internet siteleri–, RTE ve iktidarını son derece sinirlendirdiği açık..
İktidar, Cemaat medyasına, merkez medyaya yaptığını yapamıyor. Adamlarını oralara yerleştiremiyor. Merkez medya, bir kaç tane de iktidarın adamı olsun, üzerimizdeki baskıya böyle göğüs gerelim, demek zorunda kalıyor. İktidarın adamları merkez medyayı türlü çeşitli tehditlerle sindirebiliyor, patronlarının işlerini askıya alabiliyor, veya hukuksuz engeller çıkartabiliyor.. Bu bir dize getirme politikası.. İktidarın medya üzerindeki 17 baskı yöntemi başlıklı makaleme bakın..
Cemaat medyasını dize getiremiyor ama ona yakın önde gelen şirketleri çökertmek için çalışıyor..
Bu açıdan, dünkü operasyonun, Cemaatin muhalif yayınını ve bu çerçevede basını susturma politikasının bir parçası olduğu kesin. RTE iktidarının basın özgürlüğünün zerresinden hoşlanmadığı kanıtlanmış bir gerçek. Dijital medyadan onbinlerce haber yorum dosya iktidarın adamları tarafından engelleniyor, temizleniyor. Medya- internet özgürlüklerinde durmadan diplerde yüzen bir iktidar.. Bu bir.
***
İkinci yönü, intikam operasyonu olması. 17-25 Aralık 2013 Rüşvet ve Yolsuzluk Operasyonları ile iktidarın iç organlarının ortalığa serilmesi, RTE iktidarının asla affedebileceği bir olay değil.
Çatışmanın Anatomisi” kitabını, 7 yıllık ittifak ve çatışmalarını anlamanın anahtarı olarak yazdım. RTE, kendisine yönelik ilk büyük saldırı olan Şike Operasyonu’nda, doğrudan Cemaat’e önlem almadı. Savuşturmakla yetindi. Hatta 7 Şubat 2012 MİT’e yönelik operasyonunu bile “Bana yönelikti” demesine rağmen, geçiştirdi. Cemaatin özel yetkili mahkemelerini dağıtmakla ve kendi mahkemelerini kurmakla yetindi.. Dershanelerin kapatılmasına karşı kendisine karşı sürdürülen büyük muhalefeti de, bildiğini okuyarak atlattı.
Ama ne zaman ki olay Cemaatin Rüşvet ve Yolsuzluk Operasyonu ile RTE iktidarının midesine/kalbine bıçağı sapladı, kıyamek koptu ve RTE Cemaatin defterini dürmek için elindeki bütün silahları kullanmaya başladı. Dünkü operasyon, bu karşı intikam operasyonun bir parçasıdır. Kendisini çok yakından izleyen “düşman”la hesaplaşma..
***
Üç: Operasyon, aralarındaki iktidar çatışmasının bir parçası. Cemaatin iktidardan aşağı itildi. Bu açıdan, ikidarın parçası olduğu zaman yaptıklarının zerresini kimseye yapamaz. Basın özgürlüğü diye sesleniyorlar, tamam, basın özgürlüğü.. Buna kimse sessiz kalamaz. Ama bu destek, bugün “basın özgürlüğü” diyenlerin, dün basına yaptıkları zulmü unutmamızı gerektirmiyor...
***
Dördüncü yönü: bu operasyon, Balyoz, Ergenekon, Odatv gibi, Cemaat uzantılarının, bizzat iktidar ile işbirliği ve desteğiyle birlikte, yaptığı haksız hukuksuz operasyonların ve zulmün hesabını sorma amaçlı değil. Bakıyorum, Silivri mağdurları seviniyor. Bu sevincin bir insani yönü olduğunu kabul ederim, ama yanlış bir sevinç.. Bir “intikam” duygusu..
Sevincin şüphesiz siyasal yönü de var. Bir “rakibin/düşmanın”, defteri dürülsün de nasıl olursa olsun... Bilemiyorum, epey tartışılacak yönü var.
Bu operasyonla Silivri davalarının gündeme geleceğini, hatta oradaki hukuksuzların sorgulanacağını düşünmeyin. İktidar, doğrudan kendisinin de yargılanmasını gündeme getirecek böyle bir duruma yol açmaz!
***
Beş: Bir arkadaşım dikkatimi çekti.. Operasyonun zamanlaması manidar! 17-25 Aralık 2013 Rüşvet operasyonundan bir yıl sonra! Ve toplumda yükselen “17-25 Aralık Yolsuzluk ve Rüşvet Haftası” kampanyasına da denk geliyor. Neyi konuşacağız?!
***
Altıncı yön: Operasyon, yargıda AKP lehine çeşitli yasal düzenlemelerin yapılmasından sonra geldi. Sulh Ceza Hakimlikleri/Mahkemeleri kuruldu. Buraları, şimdiye kadarki uygulamaları net gösteriyor ki, iktidarın mahkemeleri. Aldıkları kararlar, iktidarın istediği yönde. Tıpkı özel yetkili mahkemeler gibi! İtiraz ediyorsun, yan odaya gidiyor ve oradan da red alıyor. Bir “üst mahkeme” yok. Medyada “hırsızlık” ile ilgili tüm dosyaların silinmesi kararlarından tutun, doğru haberleri ipe sapa gelmez yalanlamalara - tekziplere kadar..
Özel yetkili mahkemelerin yerini iktidarın mahkemeleri aldı.
Bu nedenle de, Cemaatin egemen olduğu özel yetkili savcıların-mahkemelerin kararlarına güven haklı olarak nasıl sıfırsa, bu mahkemelerin verecekleri kararlara da “öngargılı” yaklaşmanın binbir ön-gerekçesi var.
***
Operasyona bakışım böyle.. Hukuk ve adalet dün de öncelikli talebimizdi... Bugün de öncelikli talebimiz...
Ama Türkiye’nin komikliğini, dün bir tweet çok net anlatıyordu. Cemaatin onbinlerce mensubunun, RTE ve adamlarına karşı aynı anda, muazzam bir bedduaya çıkacakları; bu bedduanın etkisini sıfırlamak için de, RTE ve yandaşlarının da yine aynı anda bir “dua kalkanı” oluşturacakları yazılıyordu.
Türkiye fantastik film ülkesi oldu!


Son not: Bu operasyonun RTE otoriterliğini ve diktatörlüğünü güçlendirmeye yönelik olduğunu tartışılmaz.. Kesin olan bu..
--15 Aralık 2014 Pazartesi / Bilim ve Siyaset- Cumhuriyet

15 Aralık 2014 Pazartesi

Ekran’da İnönü Üzerine Bir Yalan


Önceki hafta Cuma akşamı Habertürk’te Didem Arslan’ın programında pek çok konunun yanısıra Osmanlıca da tartışıldı.. Tabii programın başaktörü, bence, örneğin okullarda kızlı-erkekli eğitime karşı çıkan Eğitim Bir Sen adlı sendikanın başkanı Ahmet Gündoğdu idi. Ekrandan aktardığı ve ne diyorsunuz diye bana da yönelttiği bir sözün yalan olduğunu, uydurduğunu yazacağım. Böyle bir sözü İnönü’nün söylemesi olanağı yoktu, biz de duymadık bilmiyoruz ama araştıralım  öyle söyleyelim, dedik.
Şimdi gerçekler... Gündoğdu bu yalanı yaydığı için utanır mı bilmem ama hiç sanmam. Gündoğdu, İsmet İnönü’nün hatıraları diye şunu okudu:
Harf Devrimi’nin tek amacı, hatta en önemli amacı okuma-yazmanın yaygınlaşmasını sağlamak değildir. Okuryazar oranının düşük oluşunun yegâne sebebi alfabenin öğrenilmesinin zorluğu da değildi. Devrimin temel gayelerinden biri, yeni nesillere geçmişin kapılarını kapamak, Arabistan dünyasıyla bağları koparmak ve dinin toplum üzerindeki etkisini zayıflatmaktı. Yeni nesiller eski yazıyı öğrenemeyecekler, yeni yazıyla çıkan eserleri de biz denetleyecektik. Din eserleri eski yazıyla yazılmış olduğu için okunmayacak, dinin toplum üzerindeki etkisi azalacaktı. İsmet İnönü. Hatıralar, Cilt 2, sayfa 223…” (*)
İnönü böyle abuk sabuk şeyler söyleyebilir mi? Ama kaynağının sayfasına varıncaya kadar bir yalanı verince herhalde inandırıcı oluyor. “Bizim millet nasılsa açıp bakmaz (genellikle doğrudur!), biz de yuttururuz, doğrusunu bulsalar bile biz çoktaaan yalan gerçek olarak kabul edilir..” Düşünceleri ve genel tutumları bu..
Tıpkı Camiler üzerine söyledikleri yalan gibi. En tepeden en aşağı, kim varsa.. Din üzerine yalan uydurdun mu, eh iki satırı araştıracak ve gerçek nedir soruşturacak oy deposu olarak görülen kitleler içinden kaç kişi çıkar? Çıkanları hemen dinsiz imansız der kafasına balyozu indirdiriz, diyen bir kaya yapısı dimdik ayaktaysa bu ülkede!

Sayfalarda böyle bir zırvalık yok
Hatıraları açtık, sayfanın öncesine sonrasına önüne arkasına ortasına baktık, böyle bir cümle bulamadık.. s.223’te, uydurdukları metinle ilgisiz, İnönü’nün Harf Devrimi ile ilgili görüşleri var.
Okurumuz Arıl Bircan, Gündoğdu’nun okuduğu yalanın, İnönü’nün fotoğrafı ile birlikte internette dolaştığını bulup gönderdi. Bu yalan metni internete Gündoğdu mu yükledi? Bilemem. Ama kendisine benzer aynı ekolden insanlar bu yalanı yayarak, Gündoğdu gibilerin alıp kullanmasını sağlıyorlar. Tabi akbaba gibi yalanın üzerine atlayarak.
Arıl Bircan ayrıca İnönü Vakfı ile de yazışmış.. Sormuş soruşturmuş, sayfalar istetmiş, bana da gönderdi. Ayrıca www.kesinbilgiyayalim.org/?p=43 başlıklı internet sitesinde de bu yalanı belgeleriyle ortaya kokuyor. O sayfada neler yazdığını da.. s.223 tam metin olarak orada var. Ben kısaca bahsedeyim:
İnönü hatta önceleri Harf Devrimi’ne itiraz bile ediyor, Atatürk’ün kafasını karıştırıyor ve devrimi iki yıl ertelemesine bile neden oluyor!
İnönü’nün değerlendirmesine gelelim, şunları söyler:

“Türk dilini ve kültürümüzü kurtardık”
Harf inkılabının bizde tesiri ve büyük faydası, kültür değişmesini kolaylaştırmasıdır. İster istemez Arap kültüründen koptuk. Arap kültürünün ve Arap dilinin tesiri hakkında, yeni nesiller bizim kadar fikir edinemezler. Bir misal olarak söylemek isterim: Benim çocukluğumda kültür sahibi adamlar, Türk dilinin kifayetsizliğinden, eksikliğinden meyus olarak bahsederlerdi ve bunun için ‘cemiyet içinde hem Türk diye bir millet olarak Araptan ayrılığı kaldırmalıydık, hem de sağlam bir dile kavuşmak maksadıyla Arapça’yı kabul etmeliydik’, derlerdi.
“Anadolu’da ilk Türk devletini kuranların hepsi Türk beyi olarak devlet başına geçmişler ve milli hususiyetlerini muhafaza etmişlerdir. Sonra Osmanlılar devrinde, edebiyat vesilesiyle dil ihtiyacı genişledikçe sanatı Arap dili üzerinde işlemek hevesi milli kültürü zayıflatmıştır. Bizim devrimizde Latin harflerine geçmek Türk dilini ve milli kültürünü kurtarmak için esaslı bir etken olmuştur..”
***
İşte bu kadar.. Gündoğdu gibilerin, Türklerin, din, dil, kültür, belki de hatta ırk olarak Araplaşmasının Atatürk ve devrimleriyle önlenmesi “kanlarına” mı desem yoksa inançlarına mı, dokunuyor olabilir. Ama Osmanlı da hiç bir zaman “araplaşmadı”, ne dil ne kültür ne de din olarak. Türklerin dili ve kültürü, Osmanlı’nın genel politikasından bağımsızlaşması da Atatürk ile başlamadı.. 1800’ler öncesi bile gidebilirsiniz. Abdülhamit’in de (ve Enver Paşa) latin alfabesine geçme projelerinin varlığını okuyoruz.
Atatürk, Osmanlı’nın en başarılı en devrimci “Genç Türk”üydü.
Osmanlı’da filizlenen “Türkiye Damarı”nın,  temellerini atacak ve bu işi başarabilecek liderin kendisi olduğunu büyük devrimleriyle kanıtladı.
Ne kadar çırpınsanız da, bunun boşuna olduğunu yakın tarih içinde göreceğiz..
(*) Gündoğdu’nun bu konuşması, yalanı ile birlikte kendi derneğinin sitesinde de tekrarlanııyor: www.egitimbirsen.org.tr/manset-haberleri/halkin-tercihlerine-saygi-gosteren-bir-egitim-sistemi-istiyoruz-/2942/

--14 Aralık 2014 Pazar / Bilim ve Siyaset- Cumhuriyet, Orhan Bursalı

13 Aralık 2014 Cumartesi

Türkiye’den Talat Sait Halman Geçti

CBT Gündem, Sayı 1447, 12 Aralık 2014/

Türkiye’nin çok değerli kültür insanı Prof. Dr. Talat Sait Halman’ı Teşvikiye Camii avlusundan uğurlamak acı oldu. Türkiye’nin yetiştirdiği evrensel bir şiir, edebiyat ve bilim insanı... 50 kadar kitaba imza atmış.. Ben burada kitaplığımdan çıkarttığım “21. Yüzyılda Üniversite ve Kültür” kitabı üzerinde duracağım. Türkiye Bilimler Akademisi’nin TÜBA Akademi Forumu’nun 1 nolu kitabı olarak yayımlanmıştı. Kitapçık, Talat Halman’ın, benim de dinlediğim 1999 tarihli konuşmasını içeriyor.
Konuşmasının başında iki değerli söz var, biri H.G Wells’den: Uygarlık, eğitim ile felaket arasındaki yarıştır” (1920). Diğeri Hacı Bektaş Veli’den: Bilimle gidilemeyen yolun sonu karanlıktır..
Halman, bir açık toplum ve demokrasi dostudur ve çok kültürlüdür. Gandi’den alıntısı bunu gösterir: “Benim evimde duvarlar, pencereler olmamalı, çünkü benim oturduğum yerde her yönden esintiler, rüzgarlar, temiz hava girip çıkabilmelidir.”
Aklın yolu birdir” görüşünü eleştirir. Zaten kendisiyle yapılan bir söyleşi kitabın adı da “Aklın Yolu Bindir”dir. Ona göre aklın yolu birdir söylemi, “yüzyıllar boyunca vicdan özgürlüğü ve felsefi bağımsızlığı ezmek için” kullanıldı. Bu söylemin egemen olduğu toplumlarda “yaratıcılık fakirdir”. “Yalnız benim düşüncem mutlak olarak doğrudur, yalnız benim inancım sonsuza dek geçerlidir, benim gibi düşünmeyen düşmanımdır, benim yanımda olmayan karşımdadır.. gibi davranışlardan kaçınmamız gerekir.”
Bağımsız düşünce, her şeyi sorgulamak, daima yeni anlayışlara yönelmek ve hiçbir şeyi mutlak gerçek olarak kabul etmemek demektir.”
Okullarımızda, bir çok üniversite derslerinde soru maalesef yoktur. Ünlü kadın yazarımız, büyük aydın Halide Edip eşimin hocasıydı. İstanbul Üniversitesi İngiliz Filolojisinde ilk dersine geldiğinde çok güzel dersler anlatmış. Ama eşim bir soru sormak için elini kaldırdığında, Halide Edip –Batıda da yaşamış olan, özgürlüğe inanan- ‘sen kim oluyorsun da’, demiş, ‘bana soru soracaksın? İndir elini aşağı!’. Ondan sonra Halide Edip’in hiçbir dersinde hiçbir öğrenci ağzını açmamış, soru sormamış..”
Türkiye’de birçok zihin esir alınmış durumdadır hâlâ... Eugene Ionescu diyor ki: ‘aydınlatan, cevap değil sorudur’.”
Cogito ergo sum”, deyişini “Dubito ergo sum”, olarak değiştirmek lazım. “Düşünüyorum onun için varım” yerine “Kuşku duyuyorum, sorguluyorum, onun için varım.”
“Biz çok uzun bir göçebe kültüründen geliyoruz... Göçebe yeniliklere açıktır hem öz kültürünü götürür, hem de başka unsurlarla o kültürü zenginleştirir... Ama göçebe hiçbir yerde kalıcı olmadığı için felsefe geliştirmez, mimari geliştirmez, şehir kurmaz, sürekli izler bırakmaz. Felsefesi hala çok zayıf bir toplumuz.. Türkler sıfırdan bir kent, bir büyük şehir yaratmamış olan nadir uluslardan biridir..”
“Yaratıcı üniversiteye sahip olmamanın da acısını çekiyoruz. Eğer dünyada bilimde, sanatta yaratıcılıkta çok büyük yerimiz yoksa, bu biraz da yaratıcı üniversiteyi gelmiştirememiş olmamızdandır..”
“Yeni bir yaratıcılık anlayışına yönelmek zorundayız... her yıl çoğu basma kalıp onbinlerce mezun çıkartıyoruz..”
“Bizim üniversitelerimiz nüfus artışının bir uzantısı şeklinde düzenlenip yönetiliyor...  hiçbir önemli Türk icadı yoktur, hiçbir önemli Türk keşfi yoktur, hiçbir büyük bilimsel katkımız olmamıştır dünyaya..”
“Biz kitle eğitimi sağlamaya çalışırken, eğitimi demokratikleştirmeye uğraşırken, cehaleti yayıyoruz bir bakıma... daha güçlü bir akademik elit yaratabiliriz... gerçek anlamda demokratik olmaktan ve bütün insanlarımıza, gençlerimize eşit haklar sağlamaktan çok çok uzağız.”
“Birçok bakımdan Avrupa’yı Amerika’yı aşmak uğrunda çaba gösteren bir sistem yaratmalıyız... yepyeni üniversite sistemlerine, yepyeni bilimsel yaratıcılık anlayışına yönelmeyi sağlayabilirsek…(bunlar) zor işlerdir, ama boyundan büyük işlere kalkışamayanlar bücür kalmaya mahkumdur. Hayal gücü olmaksızın gerçeklere varılamaz… Başka çağların ütopyaları olmasaydı bugün hâlâ mağaralarda kalırdık.”
“Bizde hala hakim olan ‘bilgi, bilgiçlik ve bilişim’dir, ama asıl gerekli olan ‘bilim, bilinç ve bilgelik’tir”
“Türkiye’de sevgi cumhuriyeti olmalıdır, akıl cumhuriyeti olmalıdır, adalet cumhuriyeti olmalıdır, çocuk cumhuriyeti olmalıdır ve bir de bilim cumhuriyeti olmalıdır.”
***
Türkiye’den bir Talat Sait Halman geçti.. Güle güle hocam..
***

Gelecek Cuma yeniden birlikte olmak dileğiyle..

RTE’nin Bu Sözleri Atlanamaz

Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturtulan Recep Tayyip Erdoğan’ın, İslami Eğitim Şurası’ndan çıkıp gittiği 5.Din Şurası’nda yaptığı konuşma, Türkiye’yi nasıl bir düşüncenin yönettiği ve ülkeyi nasıl bir ülkeye dönüştürmek istediği konusunda en temel açıklamaydı...
Açık, berrak, net, duru.. Gizlisi saklısı olmadan..
Bir İslami- Şeriatçı bir yönetim arzusu.. Ne kendisini oraya getiren Anayasa’yı takan, ne Meclis’i, ne yasaları.. Evet şimdi net olarak diyebiliriz ki Anayasa Mahkemesi’nin saptadığı “laikliğe aykırı fiillerin odağı haline geldiğisaptamasını kesin doğrulayan bir konuşma.. (*)
RTE, Din Şurası’nda “Yurttaşlığı” bir din olarak nitelendirdi ve Din işleri ile Devlet işlerinin ayrılmasını şart koşan Anayasa’ya ve laiklik şartına saldırdı.. kökten, damardan.. Karşımızda, Akit adındaki şeriatçı yayın organının kılığına bürünmüş bir kişi bulunuyordu. Zaten RTE ile Akit arasında çok sağlam bir ilişki var.

“Yurttaşlık Dini İcat Ettiler”
Dediklerine bakalım önce: Batı’da Hristiyanlıktan oluşan boşluğa “yurttaşlık dini” ikame edildiğini ve Türkiye’de de benzeri denemelere girişildiğini (!) belirterek şöyle diyor:
Bunlar kendi elleriyle yurttaş dini benzeri dinler inşa ederek İslam’ın karşısına kendi yapay dinlerini koymanın çabası içinde.. Din ve devlet işleri ayrı olsun diye kendi yapay dinlerinin devlete egemen kılmanın mücadelesini verdiklerinin bilincinde değiller.. ‘Kabe Arabın olsun bize Çankaya yeter’ dediler.. bu  yapay bir din kurma, helvadan put yapma değil de nedir, kendileri yaptılar kendileri taptılar..”
 Anıtkabir için “helvadan put” tanımlamasını halka havale ediyorum, yurttaşın taptığı bir anıtı yok, sevdiği ve hayatını borçlu olduğu bir kahramana gönül borcu var.. Bir okur mesaj attı: “bu anıt kendisini kıskançlıktan delirtecek..”
Buna boşveriyorum, “yurttaş” kavramına gelelim. RTE, yurttaşlığı, yurttaş olmayı bir “yeni din” yaratmakla eşdeğer görüyor.. Anlaşılıyor ki yurttaş, vatandaş, yurttaşlık gibi kavramları, “islam dinininde” karşılığı veya içeriği olmadığı için reddediyor. Şeriatçı anlayışta, ümmet vardır..
Yurttaş, vatandaş, anayasal bir kavramdır. Yurttaşın anayasal, siyasal, hukuksal haklarını da ifade eder. Yurttaş, Anayasada “adam” yerine konur, dokununulmazlıklarla donatılır..
“Yurttaş”, bu özelliğini, krala, kiliseye, feodal yönetimlere, padişahlara, saraylara karşı çok can verdiği mücadelesiyle kazanmıştır ve bunu anayasalara, uluslararası sözleşmeye yazdırmıştır. Dünyada herşey tartışılabilir, ama tek tartışılmayacak bir hak veya kavram varsa, yurttaşlık’tır. Yurttaşlık kavgası, 1000 yıllık savaşın kazanımıdır. Spartaküs’ten başlar, esirlerin, kölelerin mücadelesiyle ete kemiğe kana bürünür..
Birey eğer yurttaş değilse birey, bir sinektir, köledir, ezilebilir, yokedilebilir.
Bir oyuncaktır, güçlünün kendi amaçlarına sürekli olarak ram edeceği, sömüreceği alabildiğine, başını kopartacağı, gerektiğinde öldürüp yokedeceği... Yurttaşlık bir yasadır.. Tersi ise keyfiliği anlatır.

RTE Şeriat Yönetimini Tartışmaya Açıyor
Peki Erdoğan “yurttaşlığı” neden bir din mertebesine yükseltiyor? Anayasaların ruhunda “insan” vardır. İnsanı yurttaş mertebesine yükseltir. Erdoğan bunu kabul edemiyor. Çünkü köktendinci anlayışı gereği, İslamda birey değil, din herşeyin üzerindedir.
RTE’ye dersini iyi öğretmişler: Yurttaşlık aynı zamanda laiklik kavramını içerir, geliştirir, yaşatır. Din ile devlet işlerinin ayrılması, devletin inançlar karşısında tarafsız kalması, yani laiklik ve sekülerlik, yurttaşlık anayasası ile bütünleşir.
RTE ise bu ayrıma da karşıdır, İslamın bir devlet, toplum ve hayat yönetim biçimiyle bütünleşmesi gerektiğini inanır. Bu nedenle de “yurttaşlığın”,  Köktendinci, Şeriat İslamının karşısına bir “din gibi” dikildiğine inanır. RTE aynı konuşmasında şöyle bir laf daha etti:
Şu anda bir başka vazifem olduğunu da düşünüyorum. Dine ait tüm mesele ve konuların artık özgürce ele alınabilmesi için ilgili tüm kesimleri cesaretlendirmekle mükellef olduğum inancındayım.”
Evet, RTE, Şeriat yönetimini tartışmaya açıyor. Dine ait tüm meselelerin içeriğinde bu vardır: Herşeyi yönetmek.. İslam hukukunu devletin ve toplumun temeli yapmak için tartışma açıyor zatıâlileri.. Başka bir şeyi daha: halifeliği.. RTE, Diyanet’i toplumu dinselleştirme, şeriat hukukuna göre yönetilmesi sürecinhde bir araç olarak kullanıyor.
Diyanet’in başına atadığı Mehmet Görmez de bu halifeliğin yolunun açılması gerektiğini, Din Şurası’nın son günüdeki konuşmasında net olarak açıkladı:

 Halifeliğe Koşar Adım
Diyanet İşleri Başkanlığının din eğitimi müesseseleri, sadece kendi ihtiyaçları için değil, dünyadaki Müslümanların müracaat kaynağıdır. Diyanet İşleri Başkanlığının da bu anlamda kendisini yeniden gözden geçirmesi gerekir. Diyanet İşleri Başkanlığının kendi yapısı ve statüsünün de gözden geçirilmesi gerektiğini biliyorum”.
Anladınız mı?
Bir nokta daha var: RTE bu görevine uygun olarak Şura’ya sesleniyor: “Bu dinin bir sahibi var… Bize düşen emanetin hakkını vermektir… Bize biçilen rolleri atıp kendimiz olabilirsek adaletin yeryüzüne egemen olması mümkün hale gelecektir. Hiç tereddüt etmeden, korkmadan gerekli soruları sorun. Defanstan çıkın, ileriye koşun. Her zaman arkanızda olacağız..”
RTE, islam dini ile dünyaya adaleti egemen hale getirecek.. Karşımızda üstelik bir “cihatçı” bulunuyor diye düşünebilirsiniz..


(*) Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, 30 Temmuz 2008’de, Anayasa Mahkemesi’nin, AK Parti'nin kapatılmamasına, ancak laiklik karşıtı eylemlere odak olmaktan, hazine yardımının yarısının kesilmesine karar verdiğini açıkladı.
--11 Aralık 2014, Perşembe / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet, Orhan Bursalı   

10 Aralık 2014 Çarşamba

Bırakın Osmanlıca Palavralarını: Şunlara Yanıt Verin..

Elinin altında tuttuğu milletin hazinesinden, bir çırpıda, hiç acımaksızın millete ve yoksul halka, 2 milyardan fazla parayı Kaçak/ Saray’ına ve dünyanın en pahalı uçaklarından birine harcamayı kendine hak gören “Sahip”, ısrarla buyurdu: “Bu eskimez Türkçe olan Osmanlıca ile gerçekleri öğreneceğiz..
Hangi “gerçekleri”? Padişahların kardeş çocuklarını, kardeşlerini bir çırpıda nasıl öldürdüklerini mi? Bunları biliyoruz..
Osmanlının, zerre kadar bilim, bilimsel düşünce, felsefe, teknoloji, aydınlanma, rönesans ile ilgilenmediğini mi öğreneceğiz. Bunları da biliyoruz..
Yoksa, üçüncü köprüye adını verdiğiniz ve hayran olduğunuz Yavuz Sultan Selim’in Anadolu’da onbinlerce Aleviyi nasıl katlettiğinizi mi öğreneceksiniz.. Hayır bunları da biliyoruz. Üstelik takipçiliğini üstlendiğiniz YSS adına büyük bir özür borçlusunuz öncelikle.. Aleviler, sünni Başbakanla bir araya geldiklerinde bunu niye istemezler?! Ha bi cesaret!

OSMANLIDA YÜZDE 1, AVRUPA’DA YÜZDE 50 ÜZERİ
Neyin öğreneceksiniz? 
Osmanlı’nın Matbaayı 300 yıl boyunca müslüman ve Türkçe konuşan milletine yasak ettiği gerçeğini mi yeniden keşfedeceksiniz... 1800’lerde Osmanlı’da okuma yazma bilenlerin sayısının ortalama yüzde 1 civarında olduğunu mu? (Yüzde 1 de ben ekliyorum, hatta yüzde 2 daha!)
1800’lerin ortalarında yetişkinler arasında okur yazar oranı’nı Osmanlı arşivlerinde bulamazsınız. Biz yazalım:
“Almanya, Hollanda, İsviçre ve İskandinavya’da % 70’in,
“İngiltere, Fransa, Avusturya ve Belçika’da ise % 50’nin üzerinde..
“Japonya’da erkekler arasında yüzde 45, kadınlarda yüzde 17!”
Yukarıdaki kıyaslamalar bile Osmanlı’nın nasıl battığını bize gösteriyor.. Yoksa siz Osmanlı’nın aslında batmadığını mı keşfedeceksiniz? Tıpkı ABD’yi ve dünyanın yuvarlak olduğunu müslümanların keşfettiğini “bulduğunuz” gibi.. Bunlar hangi Osmanlı gizli arşivlerinde var? Söyleyin de biz de bakalım.. Osmanlıca bilenlerimiz çok..
Hangi “gerçeği keşfedecek” o “ayakta alimleriniz”?
Evet, müslümanın bir “yitik ilmi” var. 1300’lerden itibaren..700 yıldır! Arap dünyasında, Endülüs’te parlayan bu yıldızların, Osmanlı arşivlerinde izine bile rastlayamazsınız.. Osmanlı bunlardan büyük olasılıkla haberdar bile değildi. Zaten 700 yıldır İslam dünyasında da yoklar..
Osmanlı bundan battı, İslam dünyasının sürünmesi, birbirini yemesi, parçalanması, köktendinciliğe gömülmesinin nedeni de bundandır. Amerikan ve Batı emperyalizminin boyunduruğuna girmesi de.. Yani Beyefendi, “yitik ilmin” Osmanlıcada izi yok. Vallahi billahi yok. İsterseniz Fuat Sezgin’e sorun.. Kitapları rafımda, arıyorum, Osmanlı bulamıyorum!

ŞU BAŞARISIZLIKLARIN HESABINI VERİN
Bırakın geçmişi! Milleti geçmişin olmayan palavralarıyla aldatmayı, uyutmayı.. Bugün milletin içinde bulunduğu şu bilimsizlik-bilgisizlik durumunu izah edin bize, 13 yıldır iktidardasınız, bunun hesabını verin hele:
Dünyanın en büyük eğitim başarı ölçümlemesine göre (PISA), Türkiye  64 ülke arasında:
Matematikte: 2003: 35.; 2006: 43.; 2009: 43.; 2012: 43.
Fen’de: 2003: 33.; 2006: 44.; 2009: 43.; 2012: 43.
Okuma becerisinde: 2003: 35.; 2006: 37.; 2009: 41.; 2012: 41.
***
13 yıldır iktidardasınız.. Şunun hesabını verin: Türkiye neden cari açık veriyor? Neden burada üretebileceklerini dışarıdan satın alıyor? Neden bilim ve teknoloji üretemiyor ve bunları ekonomide büyük ölçekli yarara dönüştüremiyor?
Şu tablo iktidarınızın ekonomideki hiç bir şey yapamadığının ilanıdır, ayrıca bir yüz karasıdır:
Toplam imalat sanayi ihracatı içindeki yüksek teknoloji ihracatının payı ne kadardır?
Türkiye        1,8
Hindistan     6,6
Brezilya     10,5
Meksika     16,3
G. Kore      26,2
Çin             26,3
Malezya     43,7
Dünya ort  17,6.. (*)
***
Beyefendi bırakın Osmanlıca palavralarını da şuna yanıt verin: Türkiye neden 6 yıldır milli geliri 10 bin dolara battı, oradan çıkamıyor?
Türkiye neden 400 milyar dolar borca battı.. Neden aldığınız bu paralarla Türkiye ekonomisini ayakları üzerine oturtamadınız, cari açık ve borç içinde yüzen, kalkınma hızı Cumhuriyet dönemlerinin altında seyreden bir ülkenin başındasınız? Neden yüzde 10 işsiziniz var?

OSMANLICA VE DİN, DİKTANIN ALTYAPISI Mİ?
Beyefendi, sakın, aman sarayım konuşulmasın.. aman ekonominin batmakta olduğu dillendirilmesin.. aman uçağım gözden ırak dursun.. aman iktidarın nasıl yolsuzluk batağına battığı görülmesin ve Meclis’de sorgulanan yakın bakanlarınız gözden uzak kalsın..
..diye, şimdi de Osmanlıcayı ortaya atmış olmayasınız???
Sakın bu nedenle milletin bebelerinin başına türbanı da sokuyor olmayasanız.. Din derslerini bebelere zorunlu olarak dayatmanız da bundan olmasın..
Dikta yönetiminizi, ancak ülkede cehaletle, din bağnazlığıyle, geçmişin zevzeklikleri ile sürdürebileceğinizi düşünüyorsunuz.. Vallahi “yahu durun, o kadar değil..” desem de, herkes böyle diyor! Milletin ağzı torba değil, büzemiyorum..
Ben bir de şunu merak ediyorum: Bu kadar cehalet, kasıt, yanıltma, milletin kroşelerle serseme dönüştürme eylemleri, nasıl olur da üstelik büyük bir kadro olarak bu devletin, ülkenin, milletin başına çöker..
Bu iktidarda ve partide, bu sözlere yanıt verecek hiç bir Allahın kulu mu yok, veya hepsi seçimlerde istikbal peşinde mi?!
--
(*) Kaynak: Cuma günü çıkacak Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji, “Türkiye yüksek teknoloji ihracatında neden tökezledi? Bayram Ali Eşiyok’un incelemesi)

--9 Aralık 2014 Salı / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet