Öne Çıkan Yayın 20 Mart 2012 yazım

Erdoğan’a Askeri Darbe?

Yoo hayır bu kez, başka bir “fantezi”i üzerinde düşünmeye çağırıyorum: Cemaat, denetlemeye başladığı TSK’yı, Erdoğan’a karşı kulla...

7 Aralık 2016 Çarşamba

Yerli ve milliyiz.. İşte bir post-truth, gerçek ötesi daha..


Sosyal medyada Harf Devrimi konusunda bilgi paylaştığımızda, aklıevvellerin hücumuna uğradık. Yalanlardan biri “bir gecede dilsiz kaldı millet” idi. Atatürk devrimlerine hatta Kurtuluş Savaşına bile karşı çıkan salak görünümleri altında Türkiye ve Kuruluş düşmanlıklarını gizlemeyi amaçlayan liberaller de yayıyor(du)bu yalanı . Neyse ki önlerine, aslında milletin yüzde 1-6’sının, okuma yazma bildikleri sayıları kondu da, biraz sustular.
Ama iktidar etekleri altındakiler bu mavrayı hem de tırmandırarak sürdürüyor. Ya rejimin tam kara cahilleri, ya da tutulmuş tetikçiler. Yaptıkları ise, siyasette yalanı baş tacı edenlerin modası, “post-truth”, yani gerçeği yalanla yer değiştirme görevi.
Bakın bunlardan biri ne diyor: “Millet mezar taşlarını bile okuyamaz oldu..”. Tamam bu eski bir masal.. Osmanlının alimler cenneti olduğunu yazan da vardı! Evet fazla alimlerden battı imparatorluk! Önemli mezar taşlarının hepsinin okunmuş olduğunu yazsak faydası olur mu?

Ne kadar yerli ve milliyiz

Şimdi ikinci bölüme geçiyorum. Cumhurbaşkanı, adeta Amerikanın dünyada imparatorluğunu ve simgesi $’ı yıkacak. Esnafa çağrı yapıyor, dolarlarını bozdur diye. Millette 5-10 milyar dolar mı var, yastık altlarında ve banka hesaplarında? Varsa ve bunları bozdururlarsa, iktidarın dolar ihtiyacını bir ay karşılar mı?
Ben de soruyorum: Siyasi zevattan bozduran var mı? Merkez Bankası neden bozdurmuyor!? Bozdursun ve dolar ihtiyacını da TL ile karşılasın! Rusya, Çin, İran’a... “aramızda kendi paralarımızla alış veriş yapalım” devreye girdiğine göre!
Çöken bir ekonomi, yükselen Amerikan ekonomisine ve dolar imparatorluğuna karşı!” İyi film olur bundan!
Cumhurbaşkanı “biz yerli ve milliyiz” sloganı ile süsledi bu “yeni ekonomi politikasını”! Maksat dolarları çekmek olunca, fena slogan değil! Yaratıcı!
Ama ne kadar doğru...
Mesela ekonomimiz ne yerli ne de milli! İhtiyacımız olan yüksek değerli malları (orta ve yüksek teknoloji ürünleri” burada üretmeyen ve ithal eden bir ekonomi iktidarı, yerli ve milli olabilir mi? Hamallık yapıp kamyonlarca malı üretip dışarıya satıyoruz, sattıklarımızı adamlar mesela iki kamyon yüksek teknoloji malla geri ödüyorlar, üstelik paramız yetmiyor ve her yıl 40-50 milyar dolar açık veriyoruz!
“Yerli ve milli iktidar”, 15 yıldır bunu sürdürüyor. Çünkü bir tüccar iktidar. Paranın hızla dönmesi, siyasetin finanse edilmesi, malın hemen alınıp satılması gerekir. Bu nedenle de sanayi düşüyor ülkede! İnşaatçı iktidar, sanayi inşa edemez.
Sanayi geriliyor
Bakın: Sanayi üretimindeki gerilemeye: Gayri Safi Milli Hasıla’da imalat sanayinin payı nasıl geriledi:
2000: yüzde 20,1; 2013: yüzde 15,4... Yerini ticaret, hizmet ve inşaat sektörünün yükselişine bıraktı!  
Şimdi bir de milli şirketlerimize bakalım.

“Yerli ve milli” şirketler 400 milyar dolar borçlu


 
Financial Times gazetesinden bu tablo, mali sektör dışındaki şirketlerin dış borçlarını gösteriyor. Daha doğrusu, bu borçların GSYİH içindeki payını ve artışını... Çin’den sonra ikinci sıradayız. Türk şirketlerinin dış borçları 400 milyar doları aştı. Büyük bir risk, hele bu krizde. Dünya bile, bizim yüzümüzden krize girebilir!
Acaba iktidar, bu borçların TL ile ödenmesi için bir girişimde bulunur mu? Veya bu devlet borcu değil, şirketler batarsa batsın mı der. Bugün Türkiye ekonomisinin şirketlerden oluştuğunu unutarak!

Hepsi “dış sermaye” ile ayakta duruyor. Tıpkı bu iktidarın yıllardır ülkeye akan trilyon dolarlara dayanarak, sözde “2023’te 10. Büyük ekonomi” post-truth gerçekliği yaratması gibi.
6 Aralık Salı / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

Niye battınız, biliyor musunuz? Anımsatayım yeniden...

Önceki gün Hilton’da Genç Pediatristler Kongresi vardı. Kongre çantalarına giren Aziz Sancar ve Nobel Ödülü Öyküsü kitabının imzasında bulundum. Hepsi aslan gibi genç kızlar-erkekler! Cumhuriyet’in zımba gibi çocukları! Hepsi Türkiye’yi yarına, geleceği taşıyacak ana güç, ülkenin ana güçlerinden; her ne kadar sandıktan çağdaş bir iktidar çıkarmaya güçleri yetmiyorsa da! Sandıktan çıkan ise nüfus kalabalığı!
Sohbet ettik şüphesiz..Yenilenmiş ve umudu artmış olarak ayrıldım; çıkışta ön tarafta bir modern metro vagonu sergileniyordu.
İki gün önce bir gazetede çıkan haberi anımsadım. 10. Kalkınma Planı çerçevesinde demiryolları 25 bin km uzunluğa çıkacak. Ulaştırma Bakanlığı çok yüksek hızlı tren hattı, 5 bin yeni metro aracı için yatırım yapacak.
Her ikisi de yüksek teknoloji- bilgi içeriyor. 5 bin araç!

Nereden alıyoruz?

Nereden alınacak ve kaç yüz milyon TL ödenecek? İstanbul’daki vagonların tamamı İspanyol ve Güney Kore. İstanbul’da metro için ilk kazmayı vurduktan bu yana on yıllar geçti. Büyük şehirlerimizde hızla yayılıyor. Yüksek hız trenleri de. Ve çoğunu ithal ediyoruz. Bugüne kadar vagonlara ne kadar para ödedik?
Türkiye Vagon Sanayi şirketimiz var. Normal trenler için yolcu vagonları üretiyor ve ithal vagonların da bakım onarımını yapıyor. Bursa belediyesinin desteğiyle bir şirket (Durmazlar) tramvay ve metro vagonu üretmeye başlamış, yarı fiyatına.
Haber: İstanbul'da, Üsküdar ile Çekmeköy arasında ulaşımın süresini 27 dakikaya indirecek Üsküdar-Ümraniye-Çekmeköy metro hattının İspanya'da üretilen vagonlarından ikisi daha tırlardan alınarak dev vinçlerle raylara yerleştirildi.
İzmir metrosu için Çin’de yapılan 85 vagon bu yıl geleceği belirtiliyor. Gayrettepe'den İstanbul Havalimanı'na gidecek raylı sistemin ihale bedeli bir milyar euro. Kim kazanacak dersiniz? İstanbul’daki tüm metro vagonlar ithal.
Sadece bir örnek üzerinde duruyorum. Hızlı trenler yüksek teknoloji gerekiyor. Kaliteli metro vagonu üretimi de. Dolayısıyla dünyanın dört bir tarafından yüksek teknoloji mal ve hizmetleri satın alıyoruz.

Türkiye ARGE 6 milyar, Volkwagen 15 milyar

Ülkede bunu merkezi olarak teşvik edecek bir proje ve programlama yok. Türkiye’nin ARGE’ye, özel ve kamu, yıllık harcadığı para 6 milyar $. Sadece Volkswagen şirketinin yılda harcadığı ise 15 milyar $ (www.herkesebilimteknoloji.com/ )
15 yıldır iktidardalar. Ülkenin dışa olan büyük ölçekli mal ve hizmetlerde, orta ve yüksek teknolojide bağımlılığını azaltacak, üretimi burada kuracak, Türkiye’nin beyin ve yetenek gücünü burada gerçekleştirecek bir politikaları yok. Pardon, var da lafta! (Son bir teşvik var, onu sonra yazacağım)
 Nedeni ne sizce? Özellikle kamu kurumlarının ithalatında kurulan mekanizmalar, iktidara özellikle siyasetin finansmanı için önemli paylar yaratıyor. En azından yüzde 10! Alım satım hızlı olur, hemen olur, payı hemen alınır. İyi bir tüccar kısa yoldan bu yolla milyarları istifler. Ülkede iktidarda iyi tüccarlar oturuyor!
Ne yani, programlar koyacak, “yılda 200 vagon garantili alımlı, yüksek teknoloji hızlı tren- metro vagonları üretimi için gerçekleştirilecek proje için ihayleye çıkıyoruz, veya şu şu şirketleri ortaklığa davet ediyoruz” diyecek.. Ay ne kadar zor iş.. ve bizim kazancımız ne olacak buradan!?
Veya ithal edilen, mesela önemli ölçüde kimya sanayini ilgilendiren ürünlerin mümkün olanı burada üretecek ARGE teşvikleri ve satın alma garantileri verecek.. (İthalat 32 milyar %, ihracat 18 milyar $, açık 14 milyar)

Milyar dolarlar taşa toprağa!

İnşaat –yüksek bina- patlaması var. Yüksek teknoloji gerektiren asansörler burada mı yapılıyor sanıyorsunuz?
Yazmıştım: Türkiye’nin ihracatında ve imalatında yüksek teknolojinin payı komik vaziyette: Yüzde 3’ün altında..
RTE’nin 100 öyküsü var, hepsi inşaat üzerine! Taşa toprağa alayı! Değer ve para üretmeyen..
Rahmi Koç durmadan yazdıklarımı doğruluyor: yatırımlar taşa toprağa gitti.. rekabette 7-8 yıl yerimizde saydık.
Paralar aktı, nereye AVM’lere (350 kadar, dış tüketim mabetleri) yollara, köprülere..
Dolarları bozdurun (ki onları da yiyip bitirelim!, köprüyü dolarla ödeyeceğiz!)

Türkiye’yi de batırdınız!
5 Aralık Pazartesi / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

5 Aralık 2016 Pazartesi

Başkanlık: “Aman siyasi anlaşmazlık çıkar” diktatoryal gerekçe üzerine


Kriz derinleşiyor. Bazı iktidar aklıevvelleri ekranlarda yeni görev üstlendi: “Doların artışı Amerikanın sorunu!” Yüzüne bakıyorum, gerisi boş mu boş.
Artış sizi etkiler mi” soruma, “etkilemez mi, zam olarak bize yansıyacak, sözün bittiği yerdeyiz..”, diyen taksi sürücüsünü (*) bu boş adamların karşısına ekrana çıkarmalı!
İktidar sözcüsü manşet atmış “faiz çetesi Türkiye’ye operasyon çekiyor”. Sağlam hiç bir ekonomide “operasyonla” faizleri arttıramazsınız. “Ülke siyasi-ekonomik riski” diye bir şey var. Sermaye üretemeyecek, borçlarınızı karşılayamayacak bir istikrarsızlık varsa, bunun bedelini ödersiniz. Bedel ödemek istemiyor musunuz? O zaman dışarıdan para beklemeyeceksiniz. Kimse sizi buna zorlamıyor.

Krizin güncel 3 olayı

Dolar 3.60’ı nasıl gördü? Üst üste iki büyük olay yaşadık:
1) Rejim değişikliği. Bahçeli bu yolu açtı. Düne kadar, başkanlık sistemine şiddetle karşı çıkıyordu. “Oturmuş, teamülleri yerleşmiş parlamenter sistemi yıkmak ve başkanlık kılıfıyla diktatörlüğe geçmek yenilikse, bırakın eskiden bakalım” diyordu (30.1 2015).
Ve “Başkanlık Sistemi tartışması yeniden gündeme geliyor. Alttan alta işlenen, servis edilen, medyayla güçlendirilen, sistemin etkilendiği, tıkandığı söylemleridir. Bunların tutar ve kayda değer bir yanı yoktur. Mesele Erdoğan'ı güvence altına almaktır” (8.12.2015) sözleri ona aitti.
Ve sonunda kendisi bu koroya katıldı ve “sistemin tıkandığını” söyledi! Bahçeli MHP’yi AKP’ye yamarken, “Başkan yardımcısı” beklentisi ile, bitmenin eşiğinden dönen siyasi hayatını uzatıyor ve kendi sözleriyle “diktatoryal yönetimde” şan ve şöhret unvanı (!) kapısını aralıyor!
Siyasi kriz var:–zaten eksik– demokrasi, insan hak ve basın özgürlükleri üzerindeki hukuki-yasal teminatların; adalet ve hukukun tamamen tek adam sultası altına sokulması serüveninde adeta son nokta göründü. Türkiye’nin girdiği “Beni tüm diktatörlüğümle kabul et” dayatmasını AB nedene evet desin! Liderin, bugüne kadarki söylemleri, yarın da yapacaklarının teminatı olabilir ancak!
Mecbur olduğun dış “Sermaye” kendisini güvende hissetmiyorsa, şirketlere “el koy-batır-peşkeş çek” yaygın politikasını görüyorsa, ya yüksek bir garanti ister ya da çeker gider. Tek adam rejimine hızlanma, riski büyüttü ve dolar tavan yaptı.

2)Suriye’ye Esad’ı devirmek için girdik” diyen bir Cumhurbaşkanı, resmen itiraf etti. Putin’in tepkisi üzerine bu kez yan çizdi “tek hedefimiz terör örgütleri” dedi. Yapamayacağı bir işi dillendirip sonra geri çekilmek, lider güvenirliğini dibe vuran olaylar dizisine eklendi. Esad’ı yıkmaya kalkışmak, Suriye’ye emperyalist saldırının bir parçası olabilir ancak.

Ye-iç, harca-tüket ekonomisi

3) Fakat 400 milyar dolardan fazla ülke borcu olduğun Batı’ya karşı bu söylemler ekonomik krizi durduramayacak. Ülkeye akan trilyonlarca doları tüketim ekonomisinde har vurup harman savuran iktidar, para suyunu çekip gitmeye başlayınca, şirketler, tüketiciler, ülke borçlarla yüz yüze kaldı. AVM’ler, köprüler, havaalanları, yollarla bakışıp dururuz artık.
Bunlar “para üreten”, kaynak üreten, evrensel geçerli ekonomik değer üreten, hiç bir şey yapmadılar. Bugün küfrettikleri “yabancı” “üst akıl”, “faiz lobi”lerinin paralarını ülke içinde tükete tükete denizin dibini bulunca panik.

Yüz karası tartışma

Cumhurbaşkanı partili olmalıdır; parti genel başkanı başkası olursa Cumhurbaşkanı ile aralarında anlaşmazlık çıkar ve siyasi krize yol açar..”
Cumhurbaşkanı “Güçler ayrılığı değil, güçler uyumu” peşinde. Parlamenter demokraside yargı, parlamento, hükümet ve cumhurbaşkanlığı arasındaki “güçler ayrılığı”, iktidarın kötüye kullanımını önünü kesmek ve yetki ve sorumlulukların hukuki bir çerçevede uyum içinde yürütülmesi içindir. Ama ne yapıyoruz, bunun kapısın sonuna kadar açıyoruz. Durul şu:
Yargı Başkanlığa bağlanmalı, yoksa aralarında uyumsuzluk ve siyasi kriz çıkar”..
“Hükümet Başkanlığa bağlanmalı, oksa iki kurum arasında kriz çıkar.”
“Emniyet, MİT, Ordu Başkanlığa bağlanmalı, yoksa siyasi kriz çıkar..”
“Basın, Başkanlığa uyumlu olmalı, yoksa siyasi kriz çıkar..”
“İş dünyası Başkanlığa bağlanmalı, yoksa siyasi kriz çıkar..”
“Dolar altın TL, MB, Başkanlığa bağlanmalı, yoksa siyasi kriz çıkar.. Vb
***
Özetle: Başkanlık uygulaması ve isteği, yani RTE, siyasi krizin taaa kaynağı olarak beliriyor.

 (*) Sürücü şunu da dedi: “Abi faizi düşürün diye bastırıyor, pahalılık-enflasyon artıyor, bankadaki tasarrufları da sıfıra indirecek...”
4 Aralık Pazar / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

4 Aralık 2016 Pazar

Durun gitmeyin! Siz kardeşsiniz!

Bu sabah dostumdan geldi, bir musevi arkadaşından gelen “Durun Gitmeyin..” başlıklı bir mektubu paylaştı. Ben de ender bir iş yapıp bloğumda paylaşıyorum.


Durun gitmeyin! Siz kardeşsiniz!

Herkeste bir gitme arzusu. Dolar uçuşa geçmiş, başkanlık tartışmaları canını sıkıyor, sınırımızda savaş, içeride terör belası, biliyorum...
Ama, nereye gideceksin ki zaten?
Memleketin içinde debeleneceksen, git. Şehirden sıkıldıysan, trafikteki kornalar ruhunda çalıyorsa, asansördeki selamsız adam yüzüne bön bön bakıyorsa, damızlık bir tip omuz atıp geçiyorsa sokakta, masandaki dosyalar çalıştığın plazanın maketi gibi yükseliyorsa önünde, yürüyen bantta gibi hissediyorsan hayatta kendini; git.
Küçük bir kasabaya git, yerleş. Küçül, kalabalıktan uzaklaş, ruhunu temizle.
Ama sıkılırsan, gel.
***
Artık Amerika’yı falan unut bir kere. Bu seçimden sonra oraya gidip anca beyaz Amerikalıların çimlerini biçersin. Amerikalılar Kanada’ya kapağı atmak için başvuru sitelerini çökertiyorlar yoğunluktan, senin orada ne işin var?
Meksikalılar, Kübalılar, El Salvadorlular, Porto Rikolular işgal etmiş zaten memleketi. İngilizcen yetmez, İspanyolcayı ana dil yapman lazım. Hintliler, Çinliler neredeyse bir Avrupa ülkesi kadar kalabalıklar.
Sen işini gücünü bırakacaksın da, Amerika’ya yerleşeceksin cıbıl cıbıl. Kendine Türk arkadaş arayacaksın. Sonra sorgulayacaksın kendini, bu arkadaşımla Türkiye’de olsak arkadaşlık eder miyim?
***
Almanya’ya da gitme mesela. Büyük şişersin. Saat dokuz dedin mi sokakta adam bulamazsın. Oranın düzeni bizim insanı ruh hastası yapar. Karınca gibi planlı, düzenli, analitik olamazsın sen. İllaki kaytarmak isteyeceksin, bir kısa yol bulmaya çalışacaksın hayatta. Almanya’da yemez bunlar.
Burada Almancı, Almanya’da yabancı olacaksın. Kapını bir kez çalmayacak hiç bir Alman komşun.
Anca fazlaca gürültü yaparsan ‘Polizei’ gelecek kapına, ona dert anlatacaksın.
***
Uzak yerlere gitme. Avusturalya misal. Ya da dünyanın en yaşanılası yeri falan diye Yeni Zelanda’yı hedefleme. Arkanda kimse bırakmadın mı? Birine bir şey olsa, dönüp gelemezsin. Dünyanın bir ucu dedikleri yer oralar işte. Çok medeniymiş, çok mutluymuş insanlar. Evet öyle. Ama sen onlardan değilsin ki?
Yanında kafanı da alıp götürdüğün için, Sydney’de bir kafede mutlu mutlu oturup ilkokul arkadaşın Samet’in Facebook sayfasına bakacaksın.
***
Çok soğuk yerlere de gitme. Herkesin medeniyet rüyası Kanada’ya sakın gitme mesela. Tam on bir yıl orada kalıp dönen arkadaşıma ‘neden döndün oğlum, manyak mısın?’ deyince, on bir yılını şöyle özetlediydi: ‘çok soğuk oğlum!’
Soğuk yere alışamazsın sen. Bizim bünyeler güneş ister. Bazen günün ortasında felekten bir saat çalıp, güneşin alnında malak gibi duralamak ister bizim bedenler. Bir de çay oldu mu yanında. Hele bir de senin gibi işsiz güçsüz bir dost, ömre bedel...
Kapının önündeki 3 ton karı küremezsin sen Kanada’da. Ellerin plaza eli, bedenin Akdeniz bedeni. Birine yaptırayım desen, Türkiye’deki Genel Müdür maaşını isterler. Sinirlenip kürek takımı alırsın, iki kürer, sonra bakakalırsın.
***
Çok medeni, mekanik Avrupa’da bir yer seçme Almanya dışında da. Irkçılık almış başını gidiyor. Birinci sınıf vatandaş olamayacağın bir memlekette nasıl huzur bulacaksın? Kara kafalar diyorlar bizim gibilere İskandinav dostlar, bilir misin?
- Ben çipil sarışınım arkadaş, kendimi aryan ırk arasına yediririm,
- Gider orada bir Türk mahallesine yerleşirim, Brüksel’de Burdurlular Kahvehanesinde takılırım,
- Biz zaten İtalyan’a benziyoruz milletçe, aralarına karıştım mı kimse anlamaz, gibilerinden bir diyeceğin varsa sen bilirsin.
Ama gittiğin yerde hep yabancı kalacaksın, unutma. Türk kahvesinde bir Euro’ya içtiğin ince belli çay bile hasret kokacak.
***
İngiltere’yi hiç düşünme. Çünkü İngiltere deyince Londra’yı düşlüyorsun biliyorum. Gofret kolisinden hallice bir apartman dairesine, Türkiye’deki yıllık maaşının yarısını vereceksin bir ayda. O da Londra’nın merkezinde falan değil ha, trene binip şehre gideceğin mesafede.
Hesabını baştan yap. Londra’nın merkezinde oturman için ya bir prensle evleneceksin, ya da Chelsea’de top oynayacaksın. İkisi için de geç değil dersen, bilemem. Bence para biriktireceğine antrenmanlara başla, daha büyük bir olasılık var.
Sürekli yağan yağmurunu, hep kapalı havasını saymıyorum. Bizi bozar. Sütlü çayını içer, içinden bir Ege türküsü söylersin.
Londra dışını hiç düşünme sakın. Adanın digger bölgelerinde misal bir pub’a girsen gece yanlışlıkla, kırmızı burunlu hooligan abilerin bakışlarından öyle tırsarsın ki, bırak İngiltere’de kalmayı, Çorum Sungurlu’daki halanın evine yerleşmeyi tercih edersin.
***
Sayacak yer de çok, her birine takacağım kulp da.
Aslında demek istediğim şu:

Gitmeyin güzel insanlar, biz kardeşiz. Gittiniz mi birbirimizi özleriz. Yıldabir gelinen tatille falan da geçmez hasretimiz.