17 Ekim 2014 Cuma

İran: Çok Dilli Ama Resmi Dil Farsça

İran’ın 4 kentine, Tebriz, Şiraz, Yezd ve İsfahan, yaptığımız gezi benim için bir ilk ve çok ilginçti. Üstelik Tebriz, yani Doğu Azerbaycan’ın başkenti ile başladık geziye.. Burada Türkçenizle idare edebilirsiniz. Bazı Azerileri anlamanız hiç kolay değil. 
Azeri Türkleri uluslararası kaynaklara göre İran’ın yüzde 20 kadarını oluşturuyor. Şüphesiz İran gibi Azeriler de (ve Azerbaycan) ezici oranda Şii (sadece yüzde 9 sünni -çoğunluk Kürtler- tabii Ezidiler, Zerdüştler, Hindular da az sayıda varlar). Azerilerin tarihi ile Perslerin (Farsların) tarihi çok iç içe. İslam öncesi Zerdüştlük (Şimdi Yezd kenti ve civarında varlar), mesela ortak dinleriydi. 300 bin kadar Bahai dinine (yasak din!) mensup İranlı olduğu söyleniyor, çoğu baskıdan dolayı kaçmış durumda.
İran şüphesiz koca bir tarih, kültür ve uygarlığıyla, pek çok milleti kucaklıyor. 77 milyon nüfusu ile bize yakın.. Ama İran çok etnisiteli bir yapıya sahip. Neredeyse komşuları kadar etnik toplulukları ve bunlardan daha fazla dilleri var.. İranlı, Farsça konuşan herkes.. Farslar nüfusun yüzde 61’i, Azeriler yüzde 17-21 arası, Kürtler yüzde 7-10, Lur’lar (İrani, yakın zamana kadar göçebe millet, dili Farsçaya yakın) yüzde 6, Araplar 2,  Beluciler yüzde 2 ve Türkmenler yüzde 1-2 ve yüzde 1-3 arası Kaşkay gibi Türk topluluklar yaşıyor. 
İran’da yüzde 40 Türk dilleri konuşuluyormuş. Ama Türkiye Türkçesi yok denecek kadar az.. 
Geri kalan yüzde 1’in içinde Ermeniler, Aramiler/Asurlar, Gürcüler ve Yahudiler sayılıyor. Pakistan sınırında Urdu dili de var mesela..
İran’da 77 farklı dil ve lehçe konuşuluyor. Ama tüm etnik topluluklar Farsça biliyor. Anaokulundan tutun üniversiteye kadar Farsça eğitim zorunlu.
Anadil olarak Farsça’yı konuşan, nüfusun yüzde 53’ü. Çünkü resmi Farsça’nın dışında da ona benzer Farsi diller var.
Fakat yerel dilleri de (anadil) okullarda (veya okul dışındaki kurumlarda) ikinci dil olarak öğrenmek serbest.
Öğrendiğim kadarıyla sayıları çok az olan Ermeniler ve Yahudiler, (azınlık statüsünde) okullarda kendi dillerinde eğitim görebiliyorlar. Ama böyle durumlarda, İran devlet dairelerinde çalışamıyorlarmış. Rehberimiz böyle dedi.
Farsça veya Persçe, en ari dillerden biri. İndo-German ailesinden. 1200’lü yıllarda yazılan Farsça şiiirlerin yüzde 80’den fazlasını, lise mezunu anlayabiliyor. Dilin sürekliliği... Osmanlıca’da ne çok Farsça var! Osmanlı İran’dan çok etkilenmiş. Farsça sözcükleri bir bir bulup konuşuyoruz...
***
İran için şüphesiz ortak dil Farsça çok önemli. İran milletini bir arada tutan ve herşeyin paylaşılmasını sağlayan ana araç. Örneğin bu kadar çok sayıda etnik topluluk, diyelim ki en büyükleri, eğitimlerini ana dillerinde almış olsalardı, Farsça ortak dilleri olmak çıkardı ve İran milletinin çeşitli unsurları da kimbilir zaman içinde nerelere kaçardı!
 Herkes ana dilini konuşmalı, dillerinin yazılı olarak, edebiyat olarak geliştirilmesine devlet en yüksek önceliği vermeli.. Bunu hiç tartışmam.
Ama bir ülkede dil birliği yoksa, ortak kader, ortak duygu, ortak kaygı, ortak sevinç-üzüntü de parçalanır, olmaz.. Hele hele bizim gibi ülkelerde...
Sözü nereye getireceğim açık ve seçik: Eğitimin Kürtçe olması başka, Kürtçe’nin ve diğer azınlık dillerin çocuklara ikinci dil olarak en iyi bir şekilde öğretilmesi başka.
Şöyle diyeyim: Ortak bir dil şart, milletin birliğini böyle sağlayabiliriz. 
Eğer Kürtçe çoğunluk, konuşulan gelişmiş dil olsaydı, kuşkusuz bu ülkenin dili Kürtçe olsun derdim..

---16 Ekim 2014 Perşembe / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

15 Ekim 2014 Çarşamba

Bilimsel Başarım Listesi i Bilimsel başarılarımız, ne kadar sevinmeliyiz?

CBT Gündem, Sayı 1438, 10 Ekim 2014

Prof. Dr. Mehmet Doğan, ricamı kırmadı, Mustafa Soylak ile birlikte yine yüklü bir işin altına girdi. En son 6-8 yıl öncesinde bıraktığımız yerden, bilim insanlarımızın başarılarının hesabını kitabını yaptı. Çok teşekkür. İçeride ve dışarda, toplam 164 bilimcimizin başarım fotoğrafını orta sayfamızda göreceksiniz.
Sonuçlardan sevinmeli miyiz?
Bir bakıma evet: Bilimde başarı kriterlerinden biri olan h-sayısında, bilim insanlarını “çok başarılı” sayan h-40 sayısına ulaşan yurtiçi bilim insanlarımız arasında tek insanımız yokken, bugün 17 bilim insanımız bu barajı aşmış durumda.
Doğan diyor ki:
2007 yılındaki 310 kişilik listemizde, sadece toplam 41 bilim insanımızın h-sayısı 20’nin üzerindeydi (20 sayısı, başarılı sayılıyor).
Şimdi yayınladığımız yurtiçi 154 kişiyi kapsayan listede ise 138 bilim insanımız h-20 sayısını aşmış durumda..
h-sayısı 40’ı aşan 17 bilim insanımız,
h-sayısı 30-40 arası olan 51 bilim insanımız..
h-sayısı 25-29 arası olan 44 bilim inanımız,
h-sayısı 20-24 arası olan 43 bilim insanımız var..
Yurtdışında çalışan Türk kökenli bilim insanlarımızdan sevgili Aziz Sancar dostumuz, h-97 sayısı ile yıldız gibi parlıyor (yakında önemli bir başarısını daha yazacağız).. h-80 sayısını aşan bilim insanları dünyada Nobel ödülü alabilecek insanlar arasınad giriyor.. Ama bu sınıra dayanmış, Hadis Morkoç, Niyazi Serdar Sarıçiftçi ve yine dostumuz Gökhan Hotamışligil var.
Hotamışlıgil, Ülker ile 24 milyon dolarlık bir bağış anlaşmasını yapmayı da başarmış ve Yale’deki laboratuvarına 10 yıllığına Sabri Ülker Center adını vermişti. Hotamışlıgil, halk sağlığı, beslenme, obezlik ve bunların moleküler düzeydeki etkileri, metabolik hastalıklara yol açan nedenler ve obezliğin enflamatuar yönü üzerine, büyük çoğunluğu Science gibi en önemli dergilerde yayınlanmış araştırmalara imza atmıştı.
Hadis Morkoç Virginia’da Commonwealth Üniversitesi’nde elektrik ve bilgisayar bölümünde çalışıyor.
Niyazi Serdar Sarıçiftçi, organik güneş hücreleri konusunda araştırmalarıyla ünlü ve Johannes Kepler Üniversitesinde fiziko kimyada kürsüsü başkanı ve Linz organik  güneş pilleri enstitüsü kurucusu.
***
Yurtiçinde 40 ve üzeri h-sayısına ulaşan bilimcilerimizden biri, bu araştırmamızın ortak yazarlarından Mustafa Soylak. Analitik kimya ve h-63 sayısına ulaşmış. Zaten h-40 ın üzerine ulaşmış 17 kişilik bilim insanlarımız listesinde 9’u kimyacı! %50’nin üzeri!
İki kadın bilimcimiz de çok başarılı statüsünde: Seza Özen ve Zümriye Aksu.
Bilkent’te Ekmel Özbay, Hasan Yazıcı, Adil Denizli, Münci Kalayoğlu, Salim Çıracı, Yusuf Yağcı, M. Tüzen, Mehmet Yakup Arıca, İ Çakmak, Özer Bekaroğlu, Seza Özen, Oktay Sinanoğlu, Bekir Çetinkaya, Zümriye Aksu, Engin Umut Akkaya ve Ahmet Sarı, h-40 ve üzeri başarıma ulaşmış yurtiçi bilimcilerimiz... 40’ın hemen altında h-39 sayısında ise Celal Şengör ve Burak Erman bulunuyor.. Tabii h-38’de  yukarıya çıkacak olan 5 bilimcimiz sırada..
Burada sadece h-sayısı üzerinde durduk. Listede bilimsel yayın sayılarını toplam atıf ve kenidne atıflarız arındırdıktan sonraki atıf sayılarını da bulacaksınız, ki h-sayısında yükseklikler, aynı zamanda bu ölçütlerde de paralel yükseklikleri beraberinde getiriyor, genellikle.
***
Bunlar iyi hoş da, olumsuz yönleri de var işin.. Bilimsal araştırma yapan akademisyenlerin toplam içindeki oranlarının çok çok azlığı...
Ve burada gündeme gelmeyen, Türkiye kökenli bilimsel araştırmalarda sahtekarlıkların, yani intihallerin de giderek artıyor olması..
Tabii soracaksınız, bütün bu bilimsel araştırmaların ne kadarının Türkiye’ye bilimsel ve ekonomik katkı olarak geri döndüğü..
Şüphesiz, araştırmacı bilim insanlarımızı pek de ilgilendiren bir konu olmayabilir, bu sorumuz ve yanıtı.
Bu konu, daha çok siyasetin meselesi.. Siyasetin, ülkenin ihtiyacı olan sanayi vb de yoğun ortak araştırma alanları açarak, araştırmacıları davet etmesi.. Gerçi bakıyorum, TÜBİTAK genel anlamda bir şeyler yapmaya çalışıyor... Ama açtığı araştırma konularının çıktılarının ne olduğu konusunda kimsenin bir bilgisi, toplam değerlendirmesi vb var mı? Doğrusu ben arada sırada merak edip TÜBİTAK’ın sitesine giriyorum, arıyorum, tarıyorum.. büyük bir gizlilik var adeta!

Gelecek Cuma yeniden birlikte olmak dileğiyle..

PKK, En Büyük Kürt Devleti’ni Kurabilir mi

Durumu anlamak için Çözüm Sürecine Kürt ve RTE tarafından bakışları anımsayalım: İmralı ziyaretinden sonra kardeş Mehmet Öcalan, ağabeyinden aktarıyor:
6 Ekim: “Devlet kendi çıkarttığı yasaların gereğini yapması gerekir. Çözüm süreci deniliyor. Avukatlar, kaç seneden beri yanımıza gönderilmiyor. Hem hukuksal hem uluslararası mahkemelerde AİHM’de davalarımız vardır. Bunun için neden avukatlar gelemiyor. Böyle bir çözüm yürüyebilir mi yani? Çözüm diye de bir şey yoktur. ‘Müzakere’ diyorlar, müzakere diye de bir şey yoktur. Yapay bir yapıdır, artık buna dayanamıyoruz. Çözüm için 15 Ekime kadar bekleyeceğiz..”
Bu sırada Kobani konusu tüm canlılığını sürdürüyor, hatta RTE, Kobani düştü düşecek, IŞİD ile PKK aynı terör örgütü yok birbirilerinden farkları diyerek büyük tepki topluyor.
7-8-9 Ekim, Cumhurbaşkanlığı seçimine katılan Selahattin Demirtaş’ın sokağa çıkın çağrısı üzerine, Türkiye üç gün yakılıp yıkıldı, 40’a yakın ölü.
11 Ekim KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Cemil Bayık, Alman ARD televizyonu’na: Silahlı güçlerimizi Türkiye’ye yeniden geri gönderdik.. Cumhuriyet’e açıklama yapan Ankara’dan yetkililer: zaten hiç bir zaman  geri çekmemişlerdi ki.. Bayık, 5 Eylül 2013’te de çözüm süreci tıkanmıştır, çatışma başlarsa gerillayı geri göndeririz, demişti.
11 Ekim Avusturya Die Presse’ye, Cemil Bayık’ın demeci: "Artık barış süreci yok. Erdoğan, barış sürecini seçimleri kazanmak için kullandı… Meclisten çıkan tezkere ile PKK hedefleniyor. Tezkere ile barış süreci Ankara tarafından sonlandırılmış oldu."
12 Ekim 2014, New York Times: Cemil Bayık “Türkiye’nin bu tutumu barış sürecini sona erdirecek ve Kürtler gerilla savaşına tekrar devam edecek.. Türkiye, IŞİD’i kendi çıkarları doğrultusunda Kürt hareketini bitirebilmek ve Suriye Kürdistan Devleti’ni engellemek için kullanıyor.” Kürt Silahlı ve Siyasi Hareketi açısından çözüm süreci durum böyle gözüküyor.
Tabii ayaklanmanın sona erdirilmesi için hükümet Öcalan’ı devreye sokup Demirtaş’a diyalogdan kopmayalım dedirtiyor. Ortalık sakinleşmiş gibi..
Fakat Cumhurbaşkanı ve fiili Başbakan (Başkan RTE), 12 ve 13 Ekim’de, Demirtaş, HDP ve PKK’yi topa tutmayı sürdürüyor.
Bu arada çözüm süreci için hükümet içinde yeni bir örgütlenme yapıldığı açıklanalı 1 ayı geçtiğini de anımsayalım..

Ne anlayalım bütün bunlardan?
1) Anlaşılan Ankara, Öcalan’ı bir sıkıp bir gevşetiyor. Bir mengene devrede gibi. Öcalan sıkıldıkça çözüm mözüm yok diyor. Ama gerçekten de çözüm nerede? Sanırım MİT görevlileri ile Öcalan arasında müthiş fikir alışverişi, felsefi kavgalar, Ortadoğu ile ilgili Türk-Kürt federatif yapısı, Barzani’yi de kafa kola alma tartışmaları, bir Türk-Kürt federasyonu kurulursa Ortadoğu’yu kapsayan, Türkiye’nin hangi petrol kaynaklarını denetleyeceği, bu Federasyonun başka hangi ülkeleri yutabileceği üzerine de think tank çalışmaları yapılıyor olabilir. O zaman, diyelim ki RTE bu tarafın, Öcalan da o tarafın “eşbaşkanları” mı olur? Fantezinin sonu yok. Ama Öcalan’ın derdi öncelikle Türkiye’deki Kürtler için nasıl bir çözüm olacağında.. Hükümet Türkiye’ye söylemediğini Öcalan’a söylemiş olabilir mi, sanmıyorum.
2) Ankara sınırında IŞİD’i mi komşu istiyor yoksa Suriye Kürt Özerk yönetimini ve ilerininin olası PKK devletini mi? Eğer IŞİD, Kürt bölgesinde kontrolü tamamen ele geçirirse İslam Devleti ile komşuluk yapacağız (tabii bölgede Kürtlerle IŞİD arasında savaş da eksik olmaz, bence IŞİD orada yaşayamaz)..
3) Suriye’de PKK –PYD özerk yönetimi ve ilerisinin devleti konusuna uzun vadeli bir bakışa ne dersiniz? Mesela 10 yıl sonra, PKK Türkiye’deki hedeflerine ulaşır, Suriye’deki kardeşiyle de birleşir ve Türkiye -Suriye Özerk Yönetimi kurabilir mi? Sonra da devleti..
Bu zor bir soru ve durum.. Çünkü…
4) PKK-HDP gerçekten Türkiye’deki Kürtlerin ülke çapında dağınıklığını görüyor ve “özerk Kürt bölgesi” kurulmasının zorluğunu gerçekten v egönülden söylüyorlarsa… O zaman çözümün silahların gölgesinde sürmesi neden? Bütün diğer konularda anlaşılabilir. KSveSH’nin uzun vadede Türkiye-Suriye bölgesini kapsayan bir PKK Cumhuriyeti kurma düşleri olabilir mi?
5) Türkiye’yi zor günler bekliyor. AKP 2015 Haziran seçimlerine giderken ya şapkasından tavşan çıkartacak, ya da torbasındaki çözüm turpunu..

CHP, Çözüm Süreci ve Ninni:
CHP hükümetin çözüm sürecine yatmış durumda.Gerçi kendi Kürt politikaları var, birleştiriciyiz, mesele Meclis’te çözülmeli diyorlar. Ama bence CHP yönetimi, AKP-PKK arasında çözüm sürecinin yastığına yatıp ninnilerini dinliyor..
AKP çözüm sürecinde tek başınalığın sonuna geliyor gibi.
CHP kendi çözüm politiklarını ve isteklerini yol yordamını bütün millete anlatmayarak.. meydanlardan kahvelere kadar.. bütün CHP örgütü olarak, yıllarca, bıkmadan usanmadan büyük hata yapıyor.. Türkiye konusunda önemli, cesur ve büyük politikaları olmayan partilerin bir gelecek kurma şansları da olamaz… Ancak, iktidarın politikalarının veya başarısızlıklarının pususuna yatarlar. Kendi politikanızı kendiniz yaratacaksınız, Kürt Meselesi gibi hayati bir konuda programınızı milletin başına durmadan kakarak tekrarlayacaksınız, bütün bir parti olarak, tepeden demeç olarak değil..

O örgüt neden var? milletle temel konlarda yıllarca süren bir diyaloğu nasıl kuracaksınız?!
---14 Ekim 2014 Salı / Bilim ve Siyaset – Orhan Bursalı

14 Ekim 2014 Salı

Sert Günlere Doğru..PKK, birlikte yaşayacağız, diyor mu?

Kobani mi, iktidar ile Kürt silahlı ve siyasi hareketi (KSveSH) arasındaki ilişkileri kopma noktasına kadar gerdi ve sonuçta kentlerde bir ayaklanma sonucu üç günlük büyük bir felaket yaşadık, 40 kişi katledildi ve yağma eylemi... Yoksa, iktidar ile KSveSH arasında ilişkiler karşılıklı olarak gerilimin uç noktasındaydı da, Kobani bir bahane mi oldu.
Sanırım her ikisi de. Çözüm sürecinde gerilim zaten patlak vermişti, Kobani, gerilimin üzerine benzin sıktı ve ortaya şiddetli bir patlama çıktı..
Epey bir süredir Kürt Hareketi, iktidardan artık Çözüm Süreci’nde somut adımların atılmasını istiyordu.. Bu süreci, “PKK Kendi Programını Uyguluyor”, diye yazdık. Özellikle PKK mevzi saldırılar yapıyor, mesela çözüm sürecinde temel isteklerinden biri olan ana dilde eğitim meselesini, resmi okulları yakarak ve kendi okullarını açarak, fiiliyata dökmek istiyorlardı..

Kobani önemine bir de bu açıdan bakın
Şüphesiz, Kobani, Kürtlerin Suriye’de 3 kantonda kurdukları özerk yönetimlerin hayatta kalması açısından çok önemli. Olayın diğer önemi ve Türkiye’de kıyametlerin kopartılmasının esas nedeni ise, bu bölgenin PKK denetimi altında olmasıdır. Barzani Irak Kürdistanı’nda egemendir.. PKK ile bir liderlik çekişmesi içinde olduğunu dünya alem biliyor . Barzani, PKK’ya topraklarında ne kadar müsamaha gösterir, usluluğuna bağlı.
Mesela Ezidilerin ve Türkmenlerin Suriye’de katledilerek yerlerinden yurtlarından sürülmesi, Türkiye’de salt medyada haber olurken, Kobani için kentler ateşe verildi. Çünkü dediğimiz gibi, Suriye Kürdistanı demek PKK demektir. Kürdistan’ın önemli bir ayağı daha, Suriye bölgesinde, ama bu kez “PKK yurdu” olarak ayağa kaldırılıyordu. PKK tıpkı Barzani gibi, bu kez Suriye’de özerk bir bölge sahibi olacaktı.. PKK Suriye Kürt bölgesini denetimine alırken, Suriye ile Türkiye sınır bölgesi de, PKK ve Kürdistan’ın ortak bölgesi olarak birleşiyordu.
Yani, Suriye’deki Kürt özerk bölgesi ile (Kobali de), müstakbel bir ikinci Kürt devleti olarak, PKK-Suriye Kürtleri yönetiminde, sınır komşusu olacağız... Bu kaçınılmaz gibi duruyor..
***
Bugün Kobali’de katliam olursa Türkiye insan suçu işleyecek diyenlerin vicdanı, bir adım öncesinde kendilerine şunu söyletemiyordu: Ezidilere ve Türkmenlere yapılan katliamı seyreden Türkiye insanlık suçu işlemektedir! Vicdanlar yarım ve salt Kürtlere odaklı çalışıyorsa, bunu dile getiremez. Söyleyelim: Kobali tamamen siyasi bir olaydır öncelikle, ikincisi de PKK için hayati bir meseledir, adeta bir yurt savunmasıdır.. Üstüne üstlük, ABD ve Avrupa’nın desteği de arkalarındadır.
Meseleyi böyle koyduktan sonra da şunu belirtelim: Türkiye, IŞİD’ın Kobali’de bir katliam olasılığını önlemek için elinden geleni yapmalıdır… Ezidiler ve Türkmenlerde olduğu gibi seyretmemelidir.. El altından silahlı destek mi verir bilemem… Eninde sonunda, sonuç ne olursa olsun, buralarda Kürtlerle birlikte yaşayacağız..

PKK, birlikte yaşayacağız, diyor mu?
Pek değil.. PKK silahı, kendi çözümünü dayatmanın aracı olarak çözüm masasında duruyor. Silah gölgesinde bir çözüm?! Çözüm masasındaki gerilimin ana kaynağından biri buysa, diğeri de, Masada çözeceğiz  diye yıllardır bağıran AKP’nin kaçacak bir yeri kalmamasıdır. O da sinirlidir! AKP bütün milletten çözümün ne olduğunu veya olacağını haldır haldır kaçırmıştır. Tüm Türkiye, çözüm sürecinin dışında bırakılmış, bu mesele salt AKP iktidarı ile PKK-Öcalan-HDP arasında bir sorun olarak kalmıştır.
Yıllardır yazıyoruz temel tezimizi: Çözüm, tek başına bir iktidarın gerçekleştirebileceği bir mesele değildir. Ama ülkemizin Cihan Lideri’nin bunu gerçekleştirebileceğine iman edenlerin yelpazesi, AKP’den- iyi niyetli saftirik ve iyi niyetsiz ama eli kalem tutan ve kanaatleriyle toplumu etkileyen cingözlere kadar uzanıyor.. Üstelik bunlar sık sık Aydın Bildirileri bile yayınlıyor!
Kürt Meselesi ancak, iktidarın vesayetinden ve oy hesaplarından arındırılmış olarak, milletin çoğunluğunun, siyasi parti temsilcilerinin katılımı ve asgari müştereklerde birleşilmesi ile doğru yola girebilir..
Yaşadığımız PKK-HDP kalkışması ile, sanırım AKP içeride bu fırsatı da ülkenin elinden kaçırmıştır.
***
Görülen o ki, AKP’nin 2015 Haziran seçimlerine kadar, 7-8 ayda, Çözüm Sürecine oy deposu olarak bakma şansı, yok denecek kadar azaldı.
KSveSH’ne bakılacak olursa, bu şans yok. Ne diyordu Kandil: Barışa Öcalan, savaşa da biz karar veririz..  Öcalan ile Kandil birirlerini iyi idare ettiler, ama yolun sanırım sonuna geliniyor ve Öcalan’ın da Kandil’e ses çıkarmama dönemine giriliyor.
PKK ilk provasını yaptı, suikastleri dahil…
Çözüm Sürecinde iktidara boyun eğdirme şansı çok yüksek.. Çünkü bu süreç önemli ölçüde yararlarına işledi, güçlendiler, örgütlendiler, üstüne üstlük: Suriye’lendiler.
AKP de buna karşılık sert yasaları yeniden gündeme getirdi. O da kolay pes edeceğe benzemiyor sanki.
Belirtmiştim: AKP seçimlere, büyük bir milliyetçi kampanya ile gidebilir, MHP’yi çökerterek kendini sandıkta koruma olasılıklarını arayabilir.
Veya beklenmedik bir şey olur ve AKP ile PKK anlaşırlar?! Bu olasılık var mı?

Yarın sürdüreceğim: Muhalefet, çözüm sürecinde kulağının üzerine yattı ve ninni idinledi..
--13 Ekim 2014 Pazartesi / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

13 Ekim 2014 Pazartesi

1) Savaş, Hep Yargı Üzerinden / 2) PKK-HDP Provası Yaşadık

Savaş, Hep Yargı Üzerinden
Bugün Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu seçimi var. HSYK yargının tepe noktası, kumanda yeridir. Daha doğrusu “yargı kontrolüm altında olsun” anlayışı içindeki siyasi iktidarların, yargıyı getirdikleri yer, “kumanda yeri” noktasıdır. HSYK şüphesiz yargının atamalarını yapması, terfi, özlük hakları, denetim vb gibi, adalet mekanizmasının doğru, düzgün, rahat, yasalara uygun.. işlemesini gerçekleştirecek çok önemli ve gerekli bir kuruldur..
Aylardır, bu mekanizmanın nasıl daha mükemmel işlemesi, sistemin nasıl  daha adaletli ve hakkaniyetli iş yapması gerektiğini tartışmıyoruz.. Tartışılan HSYK’luna kimlerin adamlarının yerleştirileceğidir.. Salt bu olgu bile, Yargı’nın nasıl raydan çıkarıldığının göstergesi. Oraya adamını seçtirmek, yargıyı kontrolde pay/hak sahibi olmak demektir.
Neden böyle oldu? Çünkü yargı, üzerinden en önemli iktidar savaşlarının sürdüğü siyasal bir kurum niteliğine kavuştu, özellikle 12 yıldır, AKP iktidarından beri bu böyle..
***
İktidar olma, iktidarda kalma, muhaliflerini altetme, iktidar savaşında karşılıklı birbirlerinin defterlerini dürme, kendini aklama, düşmanını pataklama gibi iktidara ait tüm pisliklerin ana aracı olarak hep yargı kullanılıyor.. Bu nedenle “ele geçirme” birinci derecede önemli!
Örneğin, Gülen- Erdoğan iktidar çatışmasında, savaşın ana silahı yargı..
7 Şubat 1212 MİT üzerinden iktidara karşı hamle yargı üzerinden..
Şike Yasası ve operasyonları yargı üzerinden..
Ergenekon ve Balyoz, Odatv gibi siyasi davalar… Cemaat- Hükümet görüş farklılıkları ve aralarındaki dalaşmada, örneğin İlker Başbuğ’un tutuklanması yine siyasal yargı…
Zaten 2010 Anayasa Referandumu da tamamen yargının yeniden biçimlenmesi ve ele geçirilmesi savaşıydı.  Balyoz, Ergenekon ile defter dürme operasyonları da yargız eliyle sürdürüldü.. 
Mesela Deniz Feneri davasını, iktidara biad eden mahkeme ve yargıç atamaları oyunlarıyla tamamen aklamaya varan girişimler, yargı ile.. İlhan Cihaner olayı, Silivri davalarında dönen yargısal ve hukuksal düzenbazlıklar, yüzlerce suçsuz subayın ve sivilin içeri atılması, Ordu’nun derdest edilmesi.. bütün bunlar da hep yargı üzerinden..
R. T. Erdoğan’ın taa İstanbul Belediye Başkanlığı döneminde hakkında açılan yolsuzluk davalarının yargıçlar ve mahkemeler üzerinden bir bir temizlenmesi.. Ve bu temizleme harekatında başrol oynayan yargıçların yükselerek tepelere tırmandırılması…
17 ve 25 Aralık 2013 Yolsuzluk ve Rüşvet operasyonları, Cemaat-RTE iktidarı mücadelesi, iki taraftan da yargı üzerinden..
Bütün bunlar Yargı’nın iktidar olma, iktidarda kalma, muhaliflerini altetme, birbirlerinin defterlerini dürme, kendini aklama, düşmanını pataklama gibi iktidara ait tüm pisliklerin ana aracı olarak kullanıldığının kanıtlarıdır.. Aslında bütün bunlar aynı zamanda ülkemizde adaletin, yargı güvenirliğinin, tarafsız ve bağımsız yargının olmayışının da büyük kanıtlarıdır..
Darbeler, operasyonlar, toplumsal dönüşümler… hepsi yargı ve adalet mekanizması üzerinden gerçekleştiriliyor. Büyük kirli iktidar savaşlarının her zaman iki yolu oldu: Birincisi askeri darbeler, ikincisi ise yargıyı ele geçirme ve yargılama yoluyla. Bu ikinci yolu ülkemizde yaşıyoruz. Buna sivil darbe de diyebilirsiniz.. Sanki parlamenter düzen ve normal yarı içinde herşey hallediliyormuş, sistem düzgün ve tıkır tıkır işliyormuş süsü verilerek, herşeyi kitabına hesabına uydurarak veya uyduramayarak.. Yargıyı kendi yararınıza işleterek.. (*)
Yargı, totaliter düşünceli bütün yönetimlerin ele geçirmeleri gereken 1 Nolu kurumdur, alettir...
İktidar şimdi, bu kuruma sahip olma mücadelesi veriyor.. Diğerleri de, etkilerini yitirmeme mücadelesi… İktidar HSYK’da tam denetimi sağlamaya çalışıyor, çünkü alabildiğine kirli dosyalar önünde yığılmış durumda.. Bunları bir şekilde temizletmesi gerek..
Bu seçimlerde başaramazsa, HSYK yasasını referanduma götürmeyi bile göze alacak kadar önemli, AKP’li bir HSYK..

PKK-HDP Provası Yaşadık
Fotoğrafın bir yüzünde şu var: HDP’liler Demirtaş ve bazıları sokağa çıkın çağrısı yaptı, PKK ve diğerleri buna uydu, giderek 40’a yaklaşan ölüm veya cinayet, bir kaç katı yaralı, 2500 kadar yakılan taşıt ve bina.. İçişleri Bakanı 120 bin kişinin eylemlere olaylara karıştığını söyüyor.
Demirtaş “biz şiddete çağrı yapmadık” desin.. Evet Cumhurbaşkanı adayı ve pek çok CHP’linin oy veridği kişinin “yakıp yıkın” demediği bir gerçek! “Sokağa çıkın” çağrısı aslında demediğine de bir davettir. Adam gibi miting, gösteri yapın diyebilirdi mesela.. Diyor ki “provakatörler” yaptı, “karanlık güçler, eller..” Komik! Olayın adının bu kadar net olduğu bir “karanlık güç-olay” da yaşanmamıştı bugüne kadar..
Kürt Silahlı ve Sivil-Siyaset Hareketi, genel bir prova yaptı. HÜDA-PAR ile çatışma ayrıntı… Tam ne zaman? Yazdığımız gibi, Kobani’ye İslami Devlet saldırısına karşı koyan Kürt Silahlı Hareketinin, PKK dahil, dünya kamuoyunda yıldızının yükselmesi ve sempati toplamasının hemen ardından…
Fotoğrafın diğer yüzünde de RTE-Davutoğu iktidarının, neredeyse, İD Kobani’ye halletsin acımasızlığı.. Düştü düşecek müjdeli konuşmaları..
İktidar dersini aldı… Çözüm Süreci peki?! Ayrıntılar yarına..

(*) Yargı üzerine bu yazının büyük kısmını, nihayet bitirebildiğim İktidar-Cemaat savaşını konu alan kitabımdan aldım..
--12 Ekim 2014 Pazar / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

11 Ekim 2014 Cumartesi

Ortadoğulaşma Ne Demek Öğreniyoruz

İslam Devleti (IŞİD), ABD ve destekçi düşünce kuruluşlarının Ortadoğu’nun yeniden “devletleştirilmesi” planlarında var mıydı? Yoktu.. Yayınlanan haritalara yeniden bakıyorum, çok sayıda devlet üretmişler var olanlar arasında.. 3 yıl önce de Suriye üçe bölünüyordu akıllarda.. Amerikalıların plan ve programlarında, tamam sünniler vardı, Kürtlere de bölge ayırmışlardı ve Esad’a sahilde bir devletçik bırakıyorlardı!
Ama “sünni devlet”i her halde IŞİD’in kuracağını düşünmemişlerdi! Onlar “mutlak kadir” olarak, bir devlet kurulacaksa orada, onu ancak biz kurarız, başına da bizim seçtiğimiz birisini getiririz ve hükümetini de atarız, bizim yörüngemizde yaşarlar... diye düşündüler.
Bir “pax Americana” yani.. İslam ülkelerinde hep Amerikancı çözümler işbaşında değil mi? Fakat Amerikalılar Suriye ve Irak’ı “parçalayıp” yeni devletçikler çıkarma yerine, şimdilik bu iki ülkenin bütünlüğünün korunmasının işlerine daha çok yarayacağını gördüler, üstelik Çin, Sovyetler ve İran tepkisini de gördüler.. Proje rafta beklerken, IŞİD ortaya çıkıverdi. Şüphesiz ki birden değil; Türkiye ile birlikte körükledikleri içsavaşın parçaladığı Suriye’de yüzlerce “silahlı grup” arasından sivrildiler..
Şüphesiz sünni toplumsal temele dayalı olarak büyüyebilecek potansiyele sahip vahşi bir savaş stratejisiyle..
Şüphesiz, ilkbaşlarda Esad’a karşı savaşanlara verilen destekle ve özel olarak bizimkilerin ihtimamıyla, korumasıyla..
Şüphesiz, ülke içindeki ve dışındaki, Amerikanın yeminli düşmanı köktendinci cihatçı savaşçıların yardımı, desteği ve bölgeyi bir cihat alanı ilan etmesiyle..
Şüphesiz ki, ve en önemlisi, 2003 Irak savaşı ve sonrasında, öldürülen, ezilen ve iktidar dışına itilen Sünni, Saddamcı, Arap vb aşiretlerin desteği ile..
IŞİD ile dünyada mezhepler çağı başlıyor, IŞİD de ilk devleti kuruluyor, diye yazdık.
ABD, orada kendi planları dışında ve kendisine karşı bir devlet oluşumu vücud bulmaya başlayınca, yine bir koalisyon oluşturarak, bunu engellemeye çalışıyor...

IŞİD’İ KİMLER BÜYÜTTÜ
Biz hep şu ana bakarız. IŞİD nereden çıktı sorusuna, geçen haftaki CBT Gündem’deki yazımda, yakın tarihin bölge gerçekleri, Amerikan savaş politikaları çerçevesinde yanıt aramaya çalıştım.. Ona da bir bakın derim: http://orhanbursali.blogspot.com.tr
Burada, “RTE/Davutoğlu IŞİD’in müttefikleridir” diye yazıldığında, Davutoğlu ve AKP’li medya silahşörleri, bunu söyleyen vatan hainidir gibisinden laflar ediyorlardı...  Batım dün Emrullah İşler, bakan, hiç olmazsa işkence yapmadan öldürüyor, dedi.
RTE+Davutoğlu’nun “koalisyona katılma” şartı, bir kara harekatıyla Esad’ı yıkmayı öngörüyor. ABD’ye de Esat yıkılmadan IŞİD’ler ölmez diyor. Şüphesiz, IŞİD’e karşı savaşa katılmayı düşünmüyorlar.
Bayram öncesi yazıyorduk: IŞİD, Ankara’nın iki uçlu silahı.. Eğer orada kalıcı olur devletleşirlerse, a) Esad’ın da başına bela olurlar, ki bu Ankara’yı sevindirir; b) bölgedeki kürtleri de sıkıştırır ve çözüm sürecini PKK’nin güçlü bir elle sürdürmesini engeller.
Şimdiki durum ve ülkemizdeki gelinen yeni anlayış şu: ABD ne yapıyorsa dogrudur, bölgeyi vurup kırmalı.. Zaten emperyalizm her zaman kötü değildir, ya arada sırada ama daha çok artık düzenli olarak iyi şeyler yapıyor..
Hayır bütün bunlar nesnel fotoğraf.. IŞİD’in varlığı ancak Türkiye’nin de köktendincileşmesine yardımcı olur. İktidarın desteği olmasaydı, bu kadar gelişebilirler miydi?
Bir nesnel fotoğraf da, IŞİD’in Türkmenleri silip süpürürken, ülkemizde neredeyse yaprağın kımıldamadığı olgusudur.. Şimdi ise kan gövdeyi götürüyor.. Türk, Türkmen vb herneyse, çek kuyruğunu gitsin sahnesi egemen bölgeye..

KİMLİK POLİTİKASI PARÇALAR VE YOKEDER
Türkiye’nin “ulus-devlet” yapısına yıllardır yapılan saldırılar kesin sonuçlarını veriyor, meyvesini üretiyor.. öyle bir döneme girdik! Ulus-devletin üzerine çıkartılan olgular, dini mezhepler ve etnisiteler oldu; Kürtlerin, Gürcülerin, Çeçenlerin, Lazların varlıkları vurgu yapıldı hep.. Başta RTE!..
Sorunlarını çözmüş, sağlık ve zengin bir ulus-devlet yapısında, kimlik siyasetleri, Ulus-devlet çatısı altında problem olmadan rahat çözülebilir.. Hİç bir devlet, kimlik siyasetini ulus devletinin üzerine çıkarmaz.. Ama Türkiye gibi ülkelerde kimlik siyasetini-anlayışını ulus-devletin üzerine çıkarıp çözüm ararsan, sonuç parçalanmadır.. Mezhep ve etnisiteler, çeşitli kimlikler şüphesiz zenginliğimizdir..
Türkiye bu farklılıkların sinerjisini ortaya çıkartıp herkesin, tüm ülkenin yararına üretime ve güçlü bir varlığa dönüştürmeyi becereceğine; farklılıkların dağıttığı, parçaladığı, birbirini yemeye başladığı bir ülkeye dönüştü..
Evet, biliyorum, sahnedeki pek çok kimsenin istediği budur.. Onlar “demokratik”lik gibi, ülkede olmayan demokrasiyi, etnik çeşitliliğe sürekli siyasi vurgu yaparak ve öncelik vereke, demokratikliği oldurabileceğine inanan kanaat önderleri olarak her yerdeler.. TV’de gazetelerde, vakıflarda, derneklerde vb..
Ama hele hele iktidarda! Bazen ümmetçilik politikası ile, ama ne yaptığına akıl sır erdimediğimiz insanlar olarak yıllardır iktidardalar.. Ve bazen de muhalefette..
***
Bir nokta daha var: Türkiye Ortadoğu’da, mezhepsel ve etnisite politikalarından birinci derece etkilenebilecek ülkelerin başında.. Çünkü Ortadoğu içimizde, güçlü olarak varlığını sürdürüyor! İktidarın politikası ne yazık ki, ülkeyi daha da Ortadoğulaştırıyor..
Bunun ne demek olduğunu anlatmam mı gerekiyor?

 ---9 Ekim 2014 Perşembe / Bilim ve Siyaset – C umhuriyet

7 Ekim 2014 Salı

IŞİD Olayını Anlamaya Çalışma Denemesi

CBT Gündem, Sayı 1437, 3 Ekim 2014

Neyseki bilim dünyasında aklı başında insanlar var ve bunlar politikacıların cihatçılığı “canavarlık”, “eli yüzü gözü kanlı insanlar” ve “hemen öldürülmeleri gerekir” gibi yaklaşımlarına prim vermiyor ve olayı anlamaya çalışıyorlar. Bilimin temelidir “anlamaya çalışmak”; ne nasıl oluyor, doğa ve toplum olayları nasıl işliyor, topluluklar neden böyle davranıyor sorularını yöneltmek ve yanıt aramak..
Bugünkü Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji dergimizdeki kapak konumuz “Sıradan bir insan acımasız bir cihatçıya nasıl dönüşür?”, kısmen bunu deniyor. Bizim bunun dıyında söyleyeceklerimiz daha farklı şeyler var.. Ama, burada çok daha temel soru yöneltelim: Yönetici politikacıların, bilimin ortaya ortaya koyduğu bilgi ve değerlendirmelerle ne ne kadar ilgilendiğidir.. yanıtı hazırdır: Hiç...
Tarih ise aslında IŞİD’in yarattığı benzeri büyük olayların dersleriyle doludur.
***
Mesela: Birinci Dünya Savaşı’nın yenik ülkesi Almanya, anlaşmalarla vb aşağılanmasaydı, Hitler iktidara gelebilir ve İkinci Dünya Savaşı mutlaka çıkar mıydı? Şüphesiz diyenler olacaktır: Her iki dünya savaşı da kapitalizmin dünyayı yeniden paylaşım hırsının ürünüdür.. Mesela Almanya’da 1930’lara kadar özellikle askeri-savaş alanda büyük bilimsel gelişmeler yaşanmasaydı, tanklar -toplar -uçaklar- füzeler.. Hitler neye güvenerek dünyayı işgale kalkabilirdi?
Büyük olayların şüphesiz pek çok nedeni vardır, bunlar bir araya gelir ve beklenen /olan olur.
IŞİD olayı ve dünyadan özellikle İslamcı gençler arasında bulduğu desteğin nedenlerini araştırmadan, doğru tek adım atılamaz. Olay nerede patlak verdi? Suriye ve Irak’ta..
Peki neden ve nasıl?
***
En güncelinden başlayalım: Suriye’de otoritenin parçalanması, iç savaşın patlak vermesi, 1400 kadar silahlı grubun ortaya çıkması, irili ufaklı savaş beylerinin çıkarları.. Sivil ekonomiden savaş ekonomisine geçilmesi, yaşamın artık savaş ekonomisine bağlı olarak sürmeye başlaması... Ve bütün bu savaş ve savaş ekonomisinin Türkiye ve diğer İslam ülkeleri dahil batılılar tarafından desteklenmesi..
Bunlar arasında IŞİD’çilerin Suriye ve Irak’ta dışlanan veya dışlandığını hisseden Sünni yerel halkla bütünleşerek büyük bir güç olarak fırlaması.. dış destek bulması..
Bir köktendinci Sünni devlet yaratma hedefinin büyük cazibesi..
***
Şimdi bir adım daha geri gidelim: Öncesinde Irak savaşı, Saddamcıların ezilmesi, Sünnilerin bastırılıp iktidar dışına itilmesi.. Bir kısım büyük kitlenin kırılan onuru..
Daha da geride gidebiliriz: Birinci körfez savaşı.
Biraz daha geri: İran–Irak savaşı..
Bütün bu savaşlarda, ABD ve Batılı müttefiklerinin bir numaralı rolleri.. Dikkat edin, Batının tankı topu silahı uçağı sürekli olarak İslam ütlkelerinin ve aynı zamanda Ortadoğu’nun üzerinde.. Parçala, böl, savaş, savaştır ve yönet..
ABD ve müttefiklerinin bu politikaları, İslam dünyasında yarattığı büyük tepkiler, öncelikle El Kaide’yi doğurdu.. Bu aynı zamanda “batı uygarlığı”nın bu ahlâksız yüzüne karşı siyasal nefretin ifadesiydi.. Köktendincilik, siyasal bir sığınma ideolojisi olup çıktı..
IŞİD bütün bunların bir parçasıdır, ürünüdür.
Şimdi Batı, bu düşüncenin/tepkinin bir devlet biçiminde vücut bulması halinde kendisine karşı yönelecek tehlikeleri “bahane” ederek, tıpkı Saddam’da olduğu gibi “uluslararası koalisyon” ile yeniden savaş silahına başvuruyor..
IŞİD’i Ortadoğu’nun diyelim ki son 60 yıllık geçmişinden ve batının kirli oyunlarından, petrolden ve Filistin meselesinde sürekli İsrail’in arkasında olmasından ayrı düşünemezsiniz.. Tabii, İslam ülkelerinin aşağılanmış, gelişmemiş, dinin kıskaçları arasında hapsedilmiş, bastırılmış ve sürekli sömürülmüş durumundan ayrı da..
Onuru kırılmış veya yokedilmişliğin, IŞİD ve benzeri olayların ortaya çıkmasındaki rolünü hisseden yok mu?
***
Zor bir soru, zor bir durum...
Şüphesiz sürekli “emperyalizm”de aramamak gerekir bunun nedenini..
Ama emperyalizmin İslam ülkelerindeki işbirlikçi iktidarlarının ve bu iktidarların halk üzerinde kurdukları otoritarizmin, egemenliğin, İslam dinini hep bir iktidar aracı olarak kullanmalarının ve ne yazık ki halkın da sürekli olarak bunları yutacak bir kültür ve eğitim içinde tutulmasının birinci derecede önemini, hiç unutamayız..
İslam ülkelerinde, belki tek gelişme ve çağdaşlığı yakalamanın en büyük fırsatı, ulusal çıkarları koruma amaçlı Nasırcılık, Baasçılık gibi ideolojik-iktidar araçları olabilirdi.. Kemalizmin, 1950’lere kadar ülkede oynadığı “başarılı” roldü bu, bu sayede diğer İslam ülkelerinden hızla ayrıştık. Bu düşünce oralarda yayıldı ama rolünü oynayamadı.
Bu akımların, öz-çıkış nedenlerini unutmaları, bir iktidar bürokrasisine ve otoriter yönetimlere dönüşmeleri, zaman içinde Batının işbirlikçiliğine evrilmeleri, devrilmeleri ve yerlerini de onlara bırakmaları ile, artık Kaf Dağının ardında görünen bir ışık kalmadı gibi...
Kendi ülkesinin yaratıcı beyinlerini geliştirmeyen, ulusal plan ve programı olmayan ülkelerin ve yönetimlerin, işbirlikçilikle çağdaşlığı yakalamaları hayaldir.. Böyle bir şey ne olmuştur ne de gelecekte olacaktır.. En azından dünyanın bugünkü koşulları sürdüğü sürece..

Gelecek Cuma yeniden Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji dergimizde buluşmak dileğiyle..