Öne Çıkan Yayın 20 Mart 2012 yazım

Erdoğan’a Askeri Darbe?

Yoo hayır bu kez, başka bir “fantezi”i üzerinde düşünmeye çağırıyorum: Cemaat, denetlemeye başladığı TSK’yı, Erdoğan’a karşı kulla...

22 Kasım 2017 Çarşamba

Yeni cepheleşme ve Türkiye’yi bekleyen dehşet ne?


Türkiye NATO’ya eyvallah mı diyecek, konusunda eğer kestirme bir yanıt isterseniz, öncelikle bunun zorluğunu vurgulamakla yazıya başlayalım. 65 yıldır örülen bir ağ var ve dün Genel Kurmay Başkanı Hulusi Akar’ın demeci de “Aman NATO ile aramız bozulmasın” endişesini dile getiriyordu.

Bu sözler, Ordunun dünkü yazımda belirttiğim, ama bugün artık pek çok yönden eskiyen “Amerikancılık” alışkanlığından mı, iktidarın eyvah ayrılırsak kaygılı görüşünü mü dillendiriyordu, yoksa ayıyı yatıştırmak amacına mı yönelik bilemem. Ama seçenekleri sıraladım.

NATO sanal tatbikatında Atatürk ve Erdoğan’ın düşman hedef olarak gösterilmesi, NATO’nun bilinçli ve yönetimsel bir tercihi mi, sanmıyorum. Durup dururken Türkiye’ye dışarı itelemekten bir çıkarları yok. Bu tezi savunanlardan gelebilecek “Türkiye’ye saldıracaklar bunun hazırlığını yapıyorlar” gibi zırvalıklarla uğraşacak halimiz de yok.

Ama şu olabilir, NATO üyeliği biraz uykuya yatabilir, gelişmelere göre aktifleşir vb.. Erdoğan’ın şu sıralarda muhaliflere yönelik “komünistler vb” sözlerini ön plana çıkartması, arka planda Rusya’nın yine de “komünist olabileceği” gibi bir tarihsel bilinçaltının dışavurumu mu bilemem.


Avrupa ile NATO farklı


Ankara kaba bir politika izliyor. Kabalık tepeden tırnağa.

Bugün artık NATO başka Avrupa Birliği başka.

NATO esas olarak Amerika’nın sırtında, daha bence NATO = ABD bile diyebileceğimiz bir sürece girdik. İki büyük güç arasındaki çok önemli ayrılıklar var. AB, ABD’nin artık Avrupa savunmasını üstlenmeyeceğini gördü. Ve öncek gün 23 AB ülkesinin imzaladığı PESCO (Savunma Alanında Kalıcı Yapıda İşbirliği) askeri ittifakını kurdu. Savunma ve silah sistemlerini geliştirecekler. Yani bir Avrupa Ordusu gündemde.

NATO sanki ABD ile Avrupa Ordusu arasında bir çatı ittifakına dönüşecek. AB ülkelerinin NATO içindeki rolleri, konumları nasıl etkilenecek, neler olacak henüz bilmiyoruz.

Bu durum Türkiye’yi ilgilendirmiyor mu?


Bölgede emperyalist müdahaleye son


Türkiye’nin ABD – NATO’ya karşılık, Avrupa ile ilişkilerini sıklaştırması gibi bir güçlü seçenek ortaya çıkıyor. Hayır, yeni büyük bağımlılık ilişkilerinden bahsetmiyoruz. Türkiye’nin geldiği nokta, ilişkilerini daha dengeli, düşmanlık değil dostluk temelinde geliştirmesi.

Fakat Ankara’nın beyinleri buna hiç hazırlıklı değil.

Mesela İran daha bir yıl olmadı, baş düşmanlardan biriydi; AKP’nin kurmayları İran bölgeyi ele geçirecek önlem almalıyız diyordu. Ama birden Rusya- İran Türkiye üçlüsü oluştu.

Biz bölge ülkeleriyle kısmetse binlerce yıl yaşayacağız. Bu açıdan bölge ülkelerinin birbiriyle dostluk, güven, iyi niyet temelinde, mezhepçiliği ve birbiri üzerinde egemenlik kurmak gibi çatışma çıkartacak politikaları tamamen dışlayan bir barış ilişkileri kurması zorunlu. Bunu yaparlarsa emperyalist müdahaleleri de dışlarlar. Evet, burada gerçek bir sıfır sorun politikası gerekli..


Yeni cepheleşme


Bu bağlamda, Avrupa Birliği’nin çıkarlarının da bölgede huzur ve barış politikasıyla uyumlu olması beklenebilir.

Ve Türkiye bu konuda girişimde bulunabilir.

Tabii, “Tek Adam” Ankara’nın bu politikasıyla değil.

Türkiye ancak demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü politikasına 180 derece dönüşü gerçekleştirerek bu bataklıktan kurtulabilir. AB ile AB arasındaki yeni durum Türkiye’ye bir fırsat doğurmaz mı?

Çünkü ABD, İsrail ve Suudi Arabistan ile üç bir saldırı veya en azından büyük gözdağı veriyor, korku salıyor Orta Doğu’ya. Karıştırıcılıkta koç başı Suudlar!

Öte yandan da İran- Sovyetler ve Türkiye üçlüsü..

Şu kesin, ABD Orta Doğu politikasını yeni bir düzeye yükseltiyor ve Türkiye’yi de resmen karşısına alıyor.


Yarın sürdüreceğiz..
0 Kasım 2017 Pazartesi / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

NATO’ya ‘hadi eyvallah’ kapıda mı?



Türkiye, Cumhuriyet tarihinin en önemli ikinci bir aşamasına geldi dayandı. ABD ve NATO ile yaşanan sorunlar bir ayrılık eşiğine getirdi ülkeyi. Kapıyı açıp hadi eyvallah denecek mi? 
İkinci bir aşama dedim, çünkü tarihimizin önemli ilk kilometre taşı NATO’ya girmekle döşendi. Ülkemizin İkinci Dünya Savaşı sonrası en önemli kararıydı bu ve bugüne kadarki kaderimizi belirledi. 
Şimdi ise yine tarihi bir an daha göründü sanki: çıkış... 
Giriş-çıkış arasındaki yaşadıklarımızın tümü, büyük ölçüde, NATO üyeliğinin ve üstlendiğimiz görevlerin sırtına bindirilebilir. Evet, öyle.

65 yılın bağımlılığı 

Bu dönemi belirleyen 65 yıldan bahsediyoruz. 
Ve soğuk savaş ve ileri cephe ülkesi olmaktan. 
Pek çoğunuz, eee üye olduksa neden kaderimiz belirlenmiş olsun ki, diye soruyorsunuz biliyorum. 
Türkiye normal, doğal gelişiminin dışında yaşadı. 
Bize yüklenen ana görev “cephe ülkesi” olmaktı. Yani o zamanki Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ne karşı Batı’nın caydırıcı gücü, atom füzeleriyle donatılı ileri cephe ülkesi olmaktı. 
Bu ülkemizin siyasi ve askeri yönetim kurgusunu da belirledi. 
1) Ordu NATO’laştırıldı. Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak, kollamak ve varlığını savunmak amacından çıktı ve hemen hemen tümüyle NATO hedef ve amaçları doğrultusunda örgütlenmiş bir ordu karakterine sahip oldu. 
Siyasal yapı olarak sapına kadar antikomünist ve ABD’nin hedefleri doğrultusunda davranan ordu.. Sözde işgal durumuna göre şekillenmiş, ama tamamen iç siyasette ABD’nin öngördüğü şekilde davranan kontr-gerilla yapılanması…

Siyasal ve askeri vesayet 

2) Siyasal yönetim yapısı da buna göre biçimlendi. ABD ve ordunun vesayeti doğrultusunda bir siyasal yapı. Büyük ölçüde ABD’den icazet alarak iktidar olunabilen bir aşağılık durum. ABD’yi ziyaret ederek iktidar olunabilen bir ülke.. Bazı ayrık durumlar olmasına rağmen, bu temel yazgı oldu... 
3) Askeri vesayet esas bu sürecin ürünüdür. Ve ABD’nin ülkede esas dayanak olarak orduyu temel almasıyla oluşmuştur ve ABD tarafından oluşturulmuş bir yapıdır. 
Nitekim 1971 ve 1980 darbeleri, tamamen Amerikancı askeri vesayet yapısının sonuçlarıydı.. 1960 askeri darbesi ve 1997 postmodern müdahale, diğer ikisinden biraz ayrılırlar. 

İradeyi teslim etmek 

Çok daha önemli bir noktanın altını çizeyim, bunu sık sık dile getiriyorum: 
NATO üyeliği ve kapağı “Batı’ya atmak”, yani Batı himayesine girmek ve Batı’nın askeri vurucu gücü olmak, ülkeyi Atatürk’ün hedeflerinden uzaklaştırdı. 
Atatürk’ün bu ülkeye en büyük mirası, kendi ülkeni kalkındırmak ve bu amaca uygun insan kaynaklarını, eğitimini, çok önemli ileriye yönelik projelerini bizzat geliştirme ve gerçekleştirme kararıydı. 
NATO ve Batı bize, ne gerek var, her şeyini ben veriyorum ve vereceğim dedi. Mala, traktöre, makineye, silaha vb. ihtiyacın mı var, al sana para bizden satın al.. Basitleştirerek özetliyorum... 
Türkiye’nin çöküşü böyle başladı.
Bunun sonuçları feci oldu 
Ağır bir bedel ödedi Türkiye. 
Ülke kendi bilimsel, ekonomik, kültürel güçlerini gerektiği gibi geliştiremedi. 
Çağdaşlığın en büyük ölçütlerinden demokrasi ve hukuk devleti olmak süreçlerini yarım yamalak yaşadık, ortaya ucube bir yapı çıktı. 
Ve hâlâ bu süreci yaşıyoruz. 
Tüm siyasal partiler ve şüphesiz ki AKP, dünkü ve bugünkü çalkalanmaların ürünüdür. Yakın geçmişin siyasal - askeri vesayet kültürünün... Kendi demokratik gelişmesi yarım kalmış bir ülkenin ürünleri. 
Geçmişin siyasal ve ekonomik başarısızlıkları, AKP’yi iktidara getiren güçleri besledi. çÇn oldu. 
Bilimsel düşünme, davranma, inşa ve demokratik ortak akıl hak getire...
***
Peki çok ağır bedeller ödediğimiz NATO üyeliğine eyvallah mı denecek? 

İki yazı ile inceleyeceğiz.
19 Ksım 2017 Pazar, Cumhuriyet

21 Kasım 2017 Salı

Laiklik ve demokrasi: Olmazsa olmaz ikili

Dün Osman Bahadır’ın “Laiklik nedir” yazısı köşeme almıştım. Bugün de aynı kitaptan (Osmanlılardan Cumhuriyete Sekülerleşme), bu kez Laiklik ile Demokrasi başlıklı metnini biraz kısaltarak alıyorum. Tartışmalarda yol gösterici olması dileğimle..
***
“Demokrasi, tarihsel olarak sekülerleşmenin çocuğudur. Bu nedenle laiklik olmadan demokrasinin olabileceğini ileri sürmek olguların doğasına aykırıdır. 
Ülkemizin en önemli sorunlarından biri, ulusal ölçekte kavram birliğinin bulunmayışıdır. Modernleşme, ulus ve uluslaşma, demokrasi, laiklik, özgürlük, ideoloji, cumhuriyet vb. gibi birçok temel kavramda fikir birliği bulunmuyor. Bu, elbette her şeyden önce büyük bir eğitim eksikliğinden kaynaklanan bir sorundur. Çok temel nitelikteki bazı kavramlarda fikir birliği sağlayamamış toplumlar ulus davranışı da gösteremezler. 
Dillerden düşmeyen demokrasi kavramı da, ülkemizde herkesin bir tarafından çekiştirdiği bir kavram durumundadır. Demokrasi halk için eşitlik demektir. Günümüzde daha çok siyasi eşitliği ifade etmek için kullanılıyor. Oysa demokrasi başta siyaset ve ekonomi olmak üzere, toplumsal yaşamın her alanı için geçerli olan bir kavram, yöntem, sistem ve hedeftir.
Ekonomik demokrasi, kapitalizm koşullarında, herkes için eşit ekonomik girişim hakkı eşitliğinin yanı sıra, sınıflar, tabakalar ve insanlar arasındaki gelir farklılığının da olabildiğince kapatılmasını öngörür. Sosyalist demokrasi ise toplumsal sınıflar arasındaki farkları tamamen ortadan kaldırmayı hedefler. 
Siyasi demokrasi ise, en iyi tanımını, halkın halk tarafından halk için yönetilmesi ifadesinde bulur. Bu tür bir yönetimin en iyi yolu, üyeleri halk tarafından doğrudan seçimlerle belirlenmiş parlamenter sistemin kurulmasıdır...

Seçimler sadece başlangıç..
Genel veya yerel seçimler, demokrasinin sadece başlangıç aşamaları ve araçlarıdır. Oysa bazıları demokrasiyi sanki sadece halkın oy verme hakkının olmasından ibaretmiş gibi görmektedir. Bu anlayışa göre, seçilmiş olmak seçilene iktidara geldiğinde her istediğini yapma hakkı vermektedir. Seçimlerin varlığı, bir diktatörün iradesinin yerine toplumun iradesinin geçmesi gerekliliğinden kaynaklanır.
Halkın, halk için değil de başka emeller için yönetilmesine çalışan kişiler seçim kazanmışsa ne olacak? 
Demokrasilerin en çok karşılaştığı temel sorunlarından biri olan bu sorunun çözümü de, yine demokrasi sistemine ait olan başka mekanizmalarla çözümlenebilir. Seçilmiş yöneticiler, halkın siyasi gerçekleri görüp doğru değerlendirme bilincini kazanabilecekleri ortamı ve temel eğitim hizmetini sağlamakla yükümlüdürler. Demokrasinin diğer önemli bir boyutu da budur... Hükümetlerin ve diğer yöneticilerin, gerek sahtekarlıkları ve yalanları, gerekse cahilliği koruma çabaları, hiçbir şekilde demokrasi ile bağdaşmaz. Çünkü doğru haber alma ve bilgilenme hakkı, demokrasinin en temel niteliklerinden biridir. 

Bugün demokrasi ne demek
Günümüz demokrasisi, 50 yıl önceki demokrasi anlayışının da ötesine geçmiştir. Bugünkü demokrasi, artık “genel seçimler demokrasisi” değil, “vazgeçilemez ve dokunulamaz nitelikteki temel insan hakları demokrasisi”dir... dünya siyaseti ve demokrasisi daha fazla sekülerleşme yönünde ilerleme eğilimindedir. Bu gerçeği anlayamayanlar, ülkemizde ve dünyada siyaset yapamaz duruma daha da çok geleceklerdir. 
Laiklik olmadan demokrasiler yaşayamaz. Çünkü dinin siyasetten ayrılması olarak tanımlayabileceğimiz laiklik de, büyük bir eşitlik ve demokrasi sağlayıcıdır. Ayrıca unutulmaması gerekir ki, siyasi demokrasi, düşünsel ve sosyal sekülerleşmenin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bu gerçeği bilmeyenler, laiklik olmadan demokrasinin varolabileceğini sanıyor.
Öte yandan bugün ülkemizde asıl önemli olan şey, devlet kurumları aracılığıyla dini öğreti ve dini yaşam tarzının topluma çeşitli yollardan gittikçe artan ölçülerde dayatılmasıdır. Demokrasi sistemlerinin hiçbir bölümü, seçilerek geldi diye bir hükümete bu tür bir dayatma hakkını vermez. Bu, demokrasinin istismar edilmesidir.  
Bir hükümet, demokratik sistemin bazı mekanizmalarını kullanarak demokrasiyi ortadan kaldırmaya çalışırsa bunu önlemek için ne yapılabilir? Demokrasiyi yaşatmanın yolu, demokrasinin diğer güçlerini ve mekanizmalarını harekete geçirmektir. Halkın her alanda ve her yoldan tepkisini göstermesi temel mücadele yoludur. Demokratik anayasalar, yurttaşlarına demokrasiyi yıkma girişimlerine karşı direnmeyi yasal bir hak olarak vermiştir. 

Demokrasinin başlıca düşmanı cahilliktir. Cahillikle demokrasi bir arada yaşayamaz. Bu nedenle bilimi ve bilimsel düşünceyi toplumsal ölçekte yükseltmek de temel bir zorunluluktur.”
14 Kasım 2017 Salı / Bilim ve Siyaset - Cumhuriyet

Laiklik nedir? Saptırılan tartışma ve gerçek..

“Laiklik birçokları tarafından ‘devletin her dine eşit mesafede durmasıdır’ olarak tanımlanıyor. Bir ülkede farklı dinlere veya mezheplere eşit mesafede durabilmek hangi koşullarda mümkün olabilir? Laikliği devletin her dine eşit mesafede durması olarak tanımlamak, kavrayış yetersizliği değilse, yanıltma girişimidir.
“Laiklik, dinin siyasetten ayrılmasıdır. Bu kavramın en kısa tanımı budur. Daha açık olarak ifade edildiğinde, laiklik, dinlerin kamusal ilişkilerde (toplumun ortak yaşamını ilgilendiren ilişkilerde) hiçbir rolünün ve etkisinin olmamasıdır. 
“Laiklik, büyük mücadeleler sonucunda kazanıldı. Batı'da kilisenin ekonomik, siyasi, kültürel, düşünsel egemenliğine karşı, sadece siyasi mücadelelerle değil, fakat bütün bu sayılan alanlarda yürütülen çetin mücadelelerle laikliğe ulaşılabildi. Bu nedenle kendisini sadece dinin siyasetten ayrılmasıyla tanımlamakla (ve sınırlamakla) birlikte, gerçekte laiklik toplumsal ve düşünsel hayatın bütününde sağlanan gelişmelerin bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. 
“O halde niçin laiklik kendisini dinin sadece siyasete karıştırılmamasıyla sınırlamaktadır? Çünkü laiklik nasıl bir eşitlik ve özgürlük gereği olarak doğmuş ve gelişmişse, bireylerin din ve vicdan özgürlükleri de dokunulamaz temel insan hak ve özgürlükleri olarak bu sınırlama aracılığıyla korunmuşlardır. Dolayısıyla laiklik, herhangi bir dine mensup bir insanın bireysel olarak dini ibadet ve ifade özgürlüğünü yaşarken, aynı zamanda başka bir insanın farklı dini ibadet ve ifade özgürlüğüne de engel olunmamasının yegane olanaklı biçimi olarak ortaya çıkmıştır. 
“Bu nedenle laiklik toplumsal ve düşünsel olarak çok yönlü bir gelişmenin ürünü olmakla birlikte bireylerin düşünsel ve inançsal yönelişleriyle ilgilenmez. Bireyle toplumun ilişkisini demokratik bir temelde kurmakla yetinir. 

Eşit mesafede nasıl durulur?
“Şimdi devletin her dine eşit mesafede durması konusuna gelelim. Bir devlet her dine eşit mesafede nasıl durabilir? Sadece dinler karşısında nötr (yansız) kalarak. Bu durumda devletin hiçbir dine imtiyaz ve üstünlük tanıması doğal olarak söz konusu olamayacaktır. Biz buna laik rejim diyoruz. Peki, devletin kendisini herhangi bir dinle (veya mezheple) tanımlayarak her dine eşit mesafede olması mümkün müdür? Bu herşeyden önce tanım gereği mümkün değildir. Çünkü örneğin devlet kendisini Sünni Müslüman olarak tanımlıyorsa, bu doğrultuda davranması beklenecektir. Aksi takdirde bu tanımlama içi boş veya sahte bir tanımlama olur. O halde Sünni Müslüman devlet, diğer dinlere nasıl eşit mesafede durabilecek? Kendisine tanıdığı hakları ve öncelikleri diğerlerine de mi tanıyacak? Bu durumda devlet, çok eğitim proğramlı ve çok hukuklu mu olacak? 
“Pratikte neler olduğunu zaten görüyoruz. Devlet gerçekte hiçbir şekilde diğer dinlere ve mezheplere eşit mesafede durmuyor. Üstelik devlet, anayasasında laik bir devlet olarak tanımlanmış olduğu halde bu böyledir. Örneğin eğitimde diğer din ve mezhepten öğrencilere ders seçme özgürlüğü bulunmuyor. Sünni İslam inancının resmi temsilcisi bir kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı'nın resmi protokoldeki sırası geçen sene 52. sıradan 10. sıraya yükseltildi. Devlet kadrolarında her din veya mezhepten kimseler eşit ölçüde yer bulamıyor. 
Dolayısıyla dini siyasete karıştırarak veya devleti bir dine mensup olarak tanımlayarak, devletin diğer dinlere karşı eşit mesafede durmasını sağlamak mümkün değildir. Bunu sağlamanın yegane yolu, devletin dini bakımdan nötr olmasıdır. 
Ancak burada şu önemli nokta gözden kaçırılmamalıdır ki, laiklik, devletin sadece tüm dinlere ve mezheplere eşit mesafede durmasının tek çaresi olduğu için geliştirilmiş bir uzlaştırma kavramı veya sistemi de değildir. Laiklik aynı zamanda yukarıda da belirttiğimiz gibi düşünsel ve toplumsal gelişmenin yeni bir aşaması olarak ortaya çıkmıştır. Bilimin, felsefenin, sanatın doğrudan katkıları ve toplumsal mücadelelerin kaçınılmaz sonuçları, bu tarihsel yaklaşımı ve sistemi yaratmıştır. Bu nedenle düşünsel ve toplumsal sekülerleşmenin belirli bir düzeyine ulaşmadıkça, "uzlaşmak gerekli" diye devletin dinlere eşit mesafede durması sağlanamaz. (seküler eğitim ve seküler hukuk gelişmemişse, hangi eğitim tipi ve hangi hukuk tipi ile bütün dinlere "eşit mesafede" durulabilecek?). 
Bu yüzden, laiklikten bahsettiğimiz zaman bu gerçekliklerin hepsine birden işaret etmiş oluyoruz. Laikliği, "devletin her dine eşit mesafede durması"ndan ibaret olarak tanımlamak, eğer anlama yetersizliğinden ileri gelmiyorsa bir yanıltma girişiminden başka bir şey değildir.”

Yazı sahibi: Osman Bahadır. Kaynak: Osmanlılardan Cumhuriyete Sekülerleşme, Evrim Yayınevi, 2017... Bahadır’ın kitabı çok temel konuları yerli yerine oturtuyor. Mutlaka okuyun.
13 Kasım 2017 Pazartesi / Bilim ve Siyaset – CumhuriyeT

“Atatürk Yemi” tutmaz kardeşim, ama devam

"Atatürk ve onun ilkelerine olan sarsılmaz bağımlılığımız, modern bir Türkiye'nin inşası için hep rehberimiz olacaktır." Recep Tayyip Erdoğan, 3 Kasım’da seçimleri kazanarak iktidara gelmiş ve 7 gün sonra ilk 10 Kasım demecinde bunu söylemişti.
Bu içten miydi? Şüphesiz ki hayır. İçeriğine de zerre inancı yoktu. Çünkü iktidara gelmek başka, iktidar olmak ve orada kalmak başkaydı. Ayrıca RTE ve arkadaşları bir “koalisyon partisi” kurmuştu. Özal’ın Anavatan’ı kurarken “başarılı” bulunan yolu izlenmiş, pek çok aklı başında merkez – merkez sağ politikacılar, dahası bunun da ötesinde bazı sağ sosyal demokratlar “iktidar umudu” gördükleri RTE’nin çevresinde toplanmışlardı. 
Bu koalisyonun Ata’ya saygısı da AKP’ye yamanmıştı. Devletin ana etkili güçleri de “Ata” konusunda son derece duyarlıydı.. Henüz işin başında bunları korkutamazdı.. Daha zaman vardı...
Bu nedenle RTE Ata’ya “sarsılmaz bağlılığını” ve bunun da ötesinde “modern Türkiye’nin inşası”nı sunuyordu! Ballı börek, yani!

Fos çıkan sözler

Zaman ilerledikçe Ata ve felsefesi, önemli kuruluş ilkeleri ayaklar altına alınacak, Ata ve sonraki dönemi bir “reklam arası” ilan edilecek ve “Yeni Türkiye” yaftası altında “Tayyibistan ülkesi” dönemine geçilmek istenecekti.. Sünnilik, bir mezhep olarak resmen iktidara oturtulacak; din, devletin merkezine taşınacak, ve laikliğin içini boşaltma sürecine geçilecekti.. Bırakın bir “seküler devlet” söylemini..
Modern Türkiye” kısmı da inşaat ile ilgiliydi.
Tüm bunlar, RTE’nin iktidarda güçlü olduğu ve sandıktan çıkacak zaferin kesin olduğu zamanların politikalarıydı..

Büyük inişi durdurmak

Bu süre zarfında RTE merkezle yaptığı koalisyonu ve adamlarını hızla tasfiye etti. Bu tasfiye bizzat yola çıktığı önde gelen “kurucu” çekirdek arkadaşlarını da kapsadı. RTE ana koalisyonu bu kez çok iyi bir araç gördüğü Gülen Örgütü ile yaptı.. 
Uzatmadan: RTE iktidarı iniş içinde. MHP destekli olmasına rağmen şaibeli bir Başkanlık Referandumu’yla gücü azaldı. Parti oyu yüzde 38’lerde. 2019 seçimleri, garanti değil. Belediye seçimlerinde 17 büyükşehiri kaybetme tehlikesi büyük.. Hepsinden öte Başkanlık garanti hiç değil.
Sarayı yap, her şeyi tek adama göre yapılandır, ama seçimlerde Başkanlığı başkasına kaptır, kös kös salt AKP lideri olarak ortada kal. Ne kötü düşünce!

Büyük dönüşüm

Bir sosyal medya paylaşımı “Reis, yavaş dön, millet ayak uyduramıyor” diyordu. TV’deki tartışmalarda “siyasal partilerin yeni politikalar uygulaması normal” diyor has adamları. Ortalık “Atatürk ortak değerimiz bunu size bırakamayız”,  laflarıyla kırılıyor.
 Bugüne kadar “RTE’ciler ve diğerleri” gibi kamplara ayırma politikaları gitmiş, yerine, “gerçek Atatürkçü biziz, tüm diğerleri gardrop- sahte Atatürkçüler” politikası almıştı. Yersen..
Atatürk’ün yeminli düşmanlarını saray sofralarında baş köşelere oturtma, saymakla bitmez politikalarını unuttuk.
Başkan’ın acil bir kaç milyon oya ihtiyacı var. “Büyük dönüşüm” bunun için.. Sanıyorlar ki, bu dönüşümle milyonları da döndürürüm..

 Tutmaz kardeşim, ama devam

Son durumu böyle anlatabilirim: Atatürk’ü güçlü bir siyasal araç haline getirerek, Atatürk Cumhuriyetini daha da ufalamak ve ne kadar kazanım varsa onları da ortadan kaldırmak.
“Atatürk yemi”ni yutacak “muhalif” var mı... 
Veya yönetimin yüzünü görerek iktidar çevresinden kopmakta olanların bu kez “vay bak Atatürk’e sahip çıkıyorlar, bir süre daha kalalım” diyeceklerini düşünen naifler?!
Ama anladığım kadar iktidarın elinde başka araç kalmadı. Ya tutarsa diye sarılıyorlar. Tutmaz.
Dip dalga büyük. Milletin temel büyük muhalefeti Ata’ya sarılarak gerçekleşiyor. 
Daha büyük hayranlık, daha büyük tutku, daha büyük kucaklama..
Ata, ülkenin en büyük muhalefet kenetlenmesi olarak ortaya çıkıyor.
İktidarın bu politikası, olsa olsa, Atatürk ve muhalefet saflarını (bu kez AKP ile) büyütmeye hizmet edecektir..

Tutmaz kardeşim, ama bu yolda devam edin.. 
12 Kasım 2017, Pazar / Bilim ve Siyaset - Cumhuriyet

10 Kasım 2017 Cuma

Sayın savcı ve yargıçlar, biraz cesaret lütfen

Başlıkta böyle diyorum, ama hem savcılar hem yargıçlar, iktidarın beğenmeyeceği karar alanlara karşı yaptırımları da bilmiyor değiller! Hoop görevden alınıyor ve daha düşük düzeyde bir göreve atanıyor. Vicdanına göre karar veren bir yargıcı mesela Bakırköy adliyesinde buluyorsunuz.
Ama hukukun, yasa ve anayasaya göre karar vermenin yolunun açacak olan biz değiliz, yine savcılar ve yargıçlardır...

Top dolaştırma

Önceki gün Enis Berberoğlu’nun 25 yıla mahkumiyetinin götürüldüğü Bölge Adliye Mahkemesi, yani istinaf mahkemesi ile mahkumiyeti veren 14. Ağır Ceza Mahkemesi arasında bir “top dolaştırma”ya tanık olduk. İstinaf Mahkemesi, verilen kararın yanlış olduğunu belirterek kararı bozmuş ve dosyayı mahkemeye iade etmişti. Mahkeme bekledi bekledi ve “yanlış yapıyorsun madem kararı bozdun, o zaman yargılamayı sen yapacaksın, yasa böyle” gerekçesiyle dosyayı yüksek mahkemeye geri gönderdi.
Ortada bozulmuş bir karar var, ama hakkındaki 25 yıllık mahkumiyeti ortadan kalkan Berberoğlu hala hapiste! Birisinin yeniden yargılama yapması ve hatta Berberoğlu’nu eski tutuksuz statüsüne geri döndürecek bir karar vermesi gerekiyor,
Buna cesaret gösteren yok.
Hüseyin Ersöz söyledi, Yargıtay’ın bu tür anlaşmazlıkta verdiği bir karar var: İlk kararı veren mahkemenin tek yapacağı, üstündeki mahkemenin (Bölge Adliye Mahkemesi) kararına uymak.. Dosyayı geri gönderemez. Sıfırdan yargılama yapması gerekir, tabii Berberoğlu’nu da salıvermesi...
Bunu yapmıyor, Berberoğlu’nu salıveren mahkeme heyeti olmak istemiyor, veya buna cesaret edemiyor, ve topu üst mahkemeye atıyor: Sen serbest bırak diyor yani!

Korku ve kaygı

Aslında, karara itirazın yapıldığı Bölge Adliye Mahkemesi de dosyayı geri göndermeyip yargılamayı kendisi de yapabilirdi, bu yasal hakkı var.
Ama bunu yapsaydı, Berberoğlu’nu da serbest bırakmak zorunda kalacaktı.
Niye top çevriliyor?
Çünkü Berberoğlu’nun davası ve mahkumiyeti siyasi!
O zamanlar yazdık çizdik: Berberolu tutuklaması, iktidarın CHP’ye karşı bir saldırısı... Ayrıca davacı olan Cumhurbaşkanı’nın ta kendisi. Yargıyı kontrol altında tutan bir yapıyı oluşturan Cumhurbaşkanı’nın bizzat izlediği bir davanın beraatla sonuçlanması, şüphesiz ki iktidar için sinir bozucu bir durum yaratabilir!
Bu boşuna bir dava. “Suç delili” yok. Daha doğrusu, “suç” olarak gösterilen “TIR silahları” konusunda, bugünlerde pek ortada gözükmeyen Anayasa Mahkemesi’nin verdiği bir karar var: Bunlar gizli belge olmaz, çünkü daha önce kamuoyunda yayımlandı ve aleniyet kazandı, bunları yeniden yayımlanması suç oluşturmaz..
Buna rağmen, bu belgeleri yayınlayan Cumhuriyet gazetesi o zamanki yayın müdürü Can Dündar’a ve Erdem Gül’e dava açılmıştı. Peki belgeleri nereden bulmuşlardı? Dündar’ın “bir solcu milletvekilinden aldım” yazısı üzerine, arandı tarandı ve bu kimsenin Enis Berberoğlu’nun olabileceğine karar verildi! Çünkü ikisinin arasında telefon görüşmesi yapılmış! Ama belge alış verişini kanıtlayacak ortada hiç bir şey yok.

Kanıt değil kanaat devrede

Ama mahkeme kanıta göre değil, kanaate göre karar verdi.
Şu dönemde mahkemelerin yaptığı bu: kanıt olmasa bile kanaat önemli! Yargı sisteminde, ceza maddelerinde olmayan bir “belge” oldu kanaat!
Şüpheniz olmasın: Bunu dayatan da iktidarın kendisi.
Demoklesin kılıcını yargının üzerinde sallandırırsan, yargının elini ayağına dolaştırırsın.
Zaten yargı sorunlu. Halkın güveni yüzde 30! Siyasetin gölgesi yargının kendi itibarını yukarı çekmesini engelliyor.
Adalet yoksa, ülke çökmüş demektir.
Büyükada tutuklamaları, Osman Kavala tutuklaması, Cumhuriyet gazetesi tutuklamaları, Sözcü gazetesi davası ve Berberoğlu... Bunların tümü siyasi davalardır ve arkasında siyasi iktidarın büyük gölgesi vardır.

***
Ama yine de, savcı ve yargıçlar adil olmadan ve yasal davranmadan ülkenin önü açılamaz.
Biraz cesaret!

Cumhuriyet’in içeride tutulmakta olan 4 yönetici arkadaşımızın serbest bırakılması için de, biraz cesaret lütfen!
9 Kasım 2017 Perşembe  /  Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet