10 Şubat 2016 Çarşamba

Arınç’ın ipleri ele aldığı, RTE’yi dışladığı Kabine


Bugünkü Arınç-RTE arasındaki “siyasi bitiş”in köküne, dün bir yolculuk yapmıştım. Hükümet ile Kürt silahlı ve siyasi hareketi arasında 28 Şubat’ta “Dolmabahçe Mutabakatı” açıklanmıştı. Ama daha o gün, deklarasyondaki 10 madde ve anlamları üzerinde taraflar birbirine zıt açıklamalar yapmışlardı. Bu da deklarasyonun, zorlama, anlaşma değil anlaşmazlığın ilanı olduğunu gösteriyordu.
Bu yazıda iddiam şu: 2015 Mart ayında Arınç’lı Davutoğlu hükümeti, Cumhurbaşkanının iradesi dışında kendi politikasını izliyordu. Dolmabahçe deklarasyonu üzerine daha o zaman yapılan açıklamalar bunu net gösteriyor.

Hükümetin ipleri Arınç’ta
RTE 20 Mart’ta, deklarasyona ve izleme komitesine itiraz ederken “Hükümetle Cumhurbaşkanı her an her konuyu görüşüyor diye bir şey yok”, diyordu.
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç aynı gün, “Cumhurbaşkanımız süreci biliyordu, bilgilendiriliyordu” derken, RTE’nin hükümetle her konuyu görüşmüyoruz cümlesine denk düşen açıklamaları vardı:
Çözüm sürecinin nasıl sonuçlanacağı konusunda bir yol haritamız da mevcuttur. Hükümet bundan sorumludur. Ülkeyi yöneten hükümettir,” (20 Mart)
"Sayın Cumhurbaşkanı'na sevgimizde, saygımızda eksilme olmaz…ama unutmayın bu ülkede bir hükümet var. Bu gerçeğin de herkes tarafından bilinmesi lazım". (22 Mart)
Üslûbumuz farklı olabilir, duygularımız, düşüncelerimiz farklı olabilir.. Bu farklılıklar da bizim bir zenginliğimizdir. Yani biz bütün bu eleştirilerimizde 'Kral çıplak' filan demedik daha. Belki öyle günler gelecek ki 'Kral çıplak' denecek.” (3 Nisan).

“Hükümet biziz, bunu bil”
Her şey çok net. Ve ayrıca, bu olay,  Cumhurbaşkanlığı ile Davutoğlu-Arınç hükümeti arasındaki gerilime, daha önce yaşanan tüm sürecin kronolojisine uygun.. Mesela 17-25 Aralık ve 4 bakanın yargılanması isteğine, hatta Arınç ile RTE arasında 2010’a kadar giden çekişmelere…
Evet, Cumhurbaşkanı “Dolmabahçe Mutabakatı” üzerinde bilgi sahibiydi. Ama 10 maddelik deklarasyonun tam metni ona gösterilmiş miydi? Yalçın Akdoğan’ın sık sık maddeler üzerinde Cumhurbaşkanı’na telefonla bilgi verdiği haberlerini okumuştuk. RTE mesela “izleme komitesi”ne o sırada da karşı çıkmış, ama hükümet tarafı bunu metinden çıkarmamış olabilirdi. Veya, müzakerelerde gelinen noktayı, içine sindirmeyerek onaylama durumunda da kalmış olabilirdi
Arınç RTE’ye yönelik diyor ki “bu ülkede hükümet var.. ülkeyi yöneten hükümettir.. Bu gerçeği herkes bilsin..” Bu sözlerin arkasında “son kararı biz verdik, veririz ve hayata geçiririz, yetki bizde, sana ne..” anlamı yatıyor.

Arınç’ın RTE’ye ilanı
Davutoğlu, RTE ile doğrudan “papaz olmak” istemeyen, ama farklı düşüncelerini de söyleyen bir politikacı. Son tahlilde, RTE’nin büyük ve sert iradesi karşısında, anlaşmayı seçiyor.
Ama Arınç burada öyle değil. RTE’nin başkanlık rejimi dayatması ve hükümeti kaldırmak isteği de gündemde! Ama Arınçlar, Davutoğlular direniyor. Arınç, hükümetin bağımsız davranma isteği/iradesinin temsilcisi. Bunu “Mutabakat” bağlamında RTE’ye ve Türkiye’ye duyuruyor.
Yani Arınç/Davutoğlu hükümetinin anayasal yetki ve sorumluluk çerçevesinde, Beştepe’den bağımsız iradesi-isteği apaçık ortada. 7 Haziran seçimlerine böyle gidiliyordu.

Mutlak denetim zor
 Peki hükümet içinde ve deklarasyon açıklamasında başrolde, RTE’nin “has adamları” olarak bilinen meselâ Yalçın Akdoğan ve Efgan Ala da var. Ne iş?! RTE, deklarasyona karşı olsaydı onların işi bozmaları gerekmez miydi?
İki açıklama
1) Deklarasyon sürecinde, farklı görüşler o sırada giderilebilecek pürüzler olarak algılanmış, keskin ayrışmaya yol açacağı sanılmamış olabilirdi. 
2) Arınç ve Davutoğlu’nun hükümetin yetkisini kullanma iradesine, iki bakan da katılıyordu. Saray'a yakın da olsalar, mutlak biad niye olsun?

SONUÇ: RTE’nin bugün “iki seçilmiş lider olmaz” diyerek tek adamlığı dayatmasının kesin nedenlerinden biri de, hükümeti mutlak denetleyemeyeceğini görmüş olması.. 
Bunu hep biliyordu ve bu amaçla hep tasfiye etti ve mutlak yönetimin anahtarı olan başkanlık istedi.
9 Şubat 2016 Salı / Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet

8 Şubat 2016 Pazartesi

Dolmabahçe Deklarasyonu: 28 Şubat - 15 Mart 2015 arası ne oldu?


Fazla değil topu topu bir yıl önce, 28 Şubat 2015, Dolmabahçe Sarayı’nda hükümet üyeleri ile PKK ve İmralı’yı temsilen Sırrı Süreyya ve diğer HDP ekibinin “nasıl oturulacağı ve poz verileceği” bile kararlaştırılarak poz verdikleri ve 10 maddelik ortak bir deklarasyon açıkladıkları tarihtir.
Kıyamet bu ünlü “Dolmabahçe Mutabakatı” üzerinde kopuyor, ben de o tarihe geri dönüyorum. Ama bir merakla: 28 Şubat deklarasyonuna ilk gün tam olumlu mu yaklaştı, Cumhurbaşkanı, ne oldu ne masayı tam devirdi?
 28 Şubat, RTE ilk gün, “Silahların bırakılması çağrısı çok önemli bir beklentiydi” diyor, “ancak uygulamasını da görmemiz lazım, acaba bu uygulama, şu seçim öncesinde veya seçimlerde araziye ne kadar yansıyacak… burada silahı bırakması gereken bölücü terör örgütünün mensuplarıdır,” sözlerini de ekliyordu.
Yani Erdoğan mutabakata şerh koyarak yaklaşıyordu. Sadece o mu?!
Aynı gün de Selahattin Demirtaş, da “çağrıyı önemsiyoruz,” diyor ama hemen arkasından o da ekliyordu: “Hükümetin barış sürecinde yürüttüğü politikalar barışa son derece uzaktır ve zerrece umut vermiyor”.
Yani aslında ortada RTE ile tam ve iyi bir mutabakat yoktu. Bakın şimdi, iki hafta sonra:

Seni Başkan yaptırmayacağız

15 Mart: RTE, Kürt sorunu yoktur”diyecek, Dolmabahçe Mutabakatını tam devirecekti. Öyle ya Kürt sorunu yoksa, Dolmabahçe neydi?

17 Mart: Selahattin Demirtaş,  7 Hazirana giderken seçim sloganını açıklıyordu: "Erdoğan, HDP var oldukça HDP'liler bu topraklarda nefes aldığı müddetçe sen başkan olamayacaksın.. seni başkan yaptırmayacağız. Seni başkan yaptırmayacağız. Seni başkan yaptırmayacağız".

 20 Mart: Erdoğan, “10 maddelik prensip mutabakatına itiraz ederek Bu metnin demokrasi adına neresini kabul edeceğim, İzleme Kurulu’na karşıyım.. Hükümetle Cumhurbaşkanı her an her konuyu görüşüyor diye bir şey yok” dedi. Yani Dolmabahçe ve İzleme Kurulu konusunda hükümetin kendisi ile mutabakata varmadan hareket ettiği mesajını verdi.

21 Mart, Arınç (Başbakan yardımcısı): “Cumhurbaşkanımız çözüm sürecini başlatan ve bugüne getiren kişidir. 6 aydan beri Başbakanımız ve hükümeti çözüm sürecini başarılı bir sonuca ulaştırmak için gayret sarf ediyor. Bugün geldiğimiz noktadan ve yarın geleceğimiz noktadan sayın Cumhurbaşkanımızın habersiz sayılması mümkün değildir. Her şeyi çok iyi bilmektedir. MGK toplantılarında, MİT ve bakanlarımız kendisini etraflıca bilgilendirmektedir…Çözüm sürecinin nasıl sonuçlanacağı konusunda bir yol haritamız da mevcuttur. Hükümet bundan sorumludur. Ülkeyi yöneten hükümettir,” diyecek, RTE’ye sınır çizecektir.

22 Mart, Arınç: ".unutulmasın, bu ülkede hükümet var var..Sayın Cumhurbaşkanı'na sevgimizde, saygımızda eksilme olmaz…ama unutmayın bu ülkede bir hükümet var. Bu gerçeğin de herkes tarafından bilinmesi lazım".

3 Nisan, Arınç: “Üslûbumuz farklı olabilir, duygularımız, düşüncelerimiz farklı olabilir, yoğurt yiyişimiz farklı olabilir. Bu farklılıklar da bizim bir zenginliğimizdir. Yani biz bütün bu eleştirilerimizde 'Kral çıplak' filan demedik daha. Belki öyle günler gelecek ki 'Kral çıplak' denecek.”

28 Nisan, RTE, “Çözüm sürecinde taraf yoktur devlet vardır. Artık ‘Kürt sorunu var’ demek ayrımcılıktır.. Bu ülkede devlet vardır, karşı karşıya oturulan bir masa olması, devletin çöktüğü anlamına gelir. Devlet silah bırakmaz, terörist silah taşırsa devlet de gereğini yapar..”
Ve Türkiye 7 Haziran seçimlerine gidiyordu.

Arınç-RTE ayrılığı eski

Çok geriye gitmeye gerek yok. Şimdiki tartışma geçen yıl da aynen yaşandı.  
28 Şubat’ta Arınçlı hükümetin anlaşılan tam mutabakatı olmadan Dolmabahçe deklarasyonunda inisyatif kullandıkları görülüyor. Davutoğlu-Arınç vb RTE’yi hükümete pek bulaştırmak istemiyorlar.
Ama RTE anketlerde Partiden milliyetçi oyların kaymakta olduğunu görüyordu ve seçime gidiliyordu. Yanındaki “milliyetçi” danışmanları da RTE’ye rota değiştirmesi gerektiğini söylemişlerdir. Ama 7 Haziranda kopuşu önleyememişti. 1 Kasıma kadar aşanacak kaosla oyları geri toplayacaktı.
Arınç daha o zaman  o zat..” olmuştu. Ve şimdi kopuş sürüyor.

Yani yeni bir şey yok.
8 Şubat 2016 Pazartesi / Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet

Topraklarını geri kazanmaya çalışan ülke

Yok hayır, Türkiye’den bahsetmiyorum! Niyetimi başka bir ülkeyi yazmaktır, ama benzerlik hiç de şaşırtıcı değil.
Türkiye de bir kısım kent ve kasabalarını “kendisine ait’ sanırken, aslında “başkasının” yönetimine geçtiğini; adaleti, vergiyi, kararları, güvenliği o “başkasının” sağladığını görünce, “topraklarını geri kazanmaya” girişti! Güneydoğu’da yaşanan tam da budur! Evlere, mahallelere, yollara, kimsesizliğe, savaş alanlarına bakın..
Tabii, iki yıldır “silah yığınaklarına müdahale edilmesini isteyen 400 başvuruyu engelleyen iktidar ve valileri” ortaklıkla suçlayanlar haklıdır derim. Barış süreci umut tüccarlarının her zaman kaçacak bir bahanesi, aması, suçlayacağı bir başkası vardır. “Bu sorun böyle, iktidarı fayda ilişkileri içinde çözülmez”  diyenleri, vay savaş yanlıları diye suçlayanları da burada hiç iyi anmıyorum.

Savaş varsa, her tür ölüm de vardı
Her savaşta insanlar, “siviller”, çoluk çocuk da ölür. Savaşın “normali”dir bu. Evet de, hiç bir “savaş” tek başına olmaz. Bütün yaşadıklarımızı, bu felaketi, insanlık dramını göze alan, ölmeye ve öldürmeye hazır bir “karşısı” da vardır. Türkiye’nin karşısında siyasi isteklerini silahla ve öldürerek, öldürterek, ölerek kabul ettirmeye adeta yeminli bir başka “savaş makinesi”..
Evet yakın çevremizde ve içimizde birileri tarafından haklı, mazur, normal, vatanını kurtarıcı olarak görülen bir makine. Şüphesiz savaşa övgü her durumda savaşın sürdürülmesine teşviktir.
Tüm “analar ağlamasın” sosyal ve toplumsal iktidar propagandasının (yalanının) üzerinden silindir gibi geçen, yüzlerce ölüm gerçeği ve ağlamayan analar. Daha doğrusu, bir tarafta ağlayan ve öte tarafta ise ağlayamayan analar.
Hiç bir yerde ağlayamayan bir Kürt anasına gidip de ateşe sürülen oğlunun arkasından iki kelime ağzından aldınız mı? Sonrayı mı bekliyorsunuz, yeniden “analar ağlamasın” zamanlarını..  Belki Kürt analar da helal olsun oğlum diyecektir ve biz de öğreneceğiz.

Toprakları işgal altında başka ülke
“Topraklarını kurtarmak isteyen” bir başka ülkeyi anlatacaktım aslında.
Halep’i ve başka kaybedilmiş kentlerini “geri aldıkça” sürü sepet küfür yiyen Esat Rejimi.. “Benim kurtarmam haklı, senin kurtarman kanlı”, ikilemi içinde vicdanları boğulan, yüzleri kayıp, yerlerde sürünen bir politikanın zincire bağlanmış toplu esirleri..
Politikası iflas eden, kurduğu yanlış denklemin acısını, felaketini, kendi topraklarına, insanlarına yönelmesini bile “karşı tarafın suçu” olarak gören bir Ankara!
Yine binlerce Suriyeli geliyormuş. Hiç kuşkunuz olmasın, içlerinde onlarca yüzlerce, ölüm makinesi ve katille birlikte.. İçimize salınacaklar. Savaşı yayacaklar.. 
Esat yıkılmalı” zırva, katı bir politikanın ötesinde, yıllardır önünü göremeyen, durumu yeniden değerlendirme yetisi sıfır, burnunun ucunda oluşan ve oluşması kesin tehlikeleri seyreden bir Ankara, bu duruma büyük katkı yapmıştır. Her araç, her politikayla, her gereçle! Şimdi bu kullandığı araçların korkusu içinde, şaşırmış.

Felaketi önleyebilirdiniz
Bütün bu 4-5 yıllık Ankara politikası, ülkenin içinde ve dışında sadece heyulalar yarattı! Hepsi bu! Bu heyulalar altında eziliyorlar şimdi.
Tek yapacağınız iş taa ilk zamanlarda Esad’ın kendi ülkesinde egemen olmasına yardımcı olmaktı. Yoksa onun yerine Mursici bir yönetim kurulmasına destek olmak değil. Başta bu tavrı alsaydınız, bugünkü felaketleri büyük ölçüde önlemiş olurdunuz
Hele Orta Doğu’da emperyalist güçlerin tüm güçleriyle yüklendiği bir devlet yıkılınca, yerinde güllerin açmayacağını, ölüm ve savaşın egemen olacağını, parçalanmanın kaçınılmaz olacağını ve buradan da sizi yiyecek canavarların üreyeceğini görmeyenlerin, ülkeyi yönettiği bir Türkiye burası!
Irak’ı da mı görmediniz.. İslam dünyasının birbirini yiyenlerin, öldürenlerin yeri yurdu olduğunu bilmeyecek kadar bellek kaybına mı uğradınız.
İslamcı, fetihçi, ideolojik saplantılarınızın ülkeyi getirdiği dar boğazdayız.

7 Şubat 2016 Pazar / Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet

5 Şubat 2016 Cuma

Bunlar, daha neler yaşayacaklarımızın ip uçları mı?

Dört yeni- eski ama ağırlaşan durum özellikle AKP içinde ortalığı karıştırdı.

Bunlardan biri, şüphesiz ki Cumhurbaşkanının hukuki olarak da otoriter bir rejimi dayatması ve kuvvetler uyumlu yeni bir anayasa kabul-ret sürecine sokulmamız. Bu, kabine ve parti üzerinde bir olumsuz hava yarattı.
İkinci durum, PKK terörü ile Güneydoğuda sürdürülen “mahalle – sokak savaşı”nda, şehit sayısının giderek artması ve aylardır sonuç alınmamasının, Türkiye çapında ve AKP içinde büyük rahatsızlıklara neden olması.
Cumhurbaşkanı, “az kaldı ülkeyi böleceklerdi, tam zamanında müdahale ettim, masayı devirdim, ülkenin yarısı elden gitmiş de haberimiz olmamış, PKK paralel devlet kurmuş, hükümet meğer uyuyormuş, uyanık davranmasam ülke elden gitmişti..” politikasıyla çözüm sürecinden kendini adeta “pirüpak sıyrılma becerisi” de, hükümet ve partide derin rahatsızlık yarattığı gibi, Arınç ve benzeri “ağır top”ları isyan ettirdi.
Arınç, çok haklı olarak, Dolmabahçe Deklarasyonu’nu açıklayan size bağlı bu adamlarınız öyleyse neden kenara alınmadı da ödüllendirilerek yeniden milletvekili ve bakan yapıldı diye sordu. RTE’nin Arınç’a yanıtı “o zat...” oldu.
Yılların RTE destekçisinden bahsediyoruz! Aslında partinin kuruluşunda ve daha sonra yanında bulunup da, bir an gelip kişiliğini bastırmayıp farklı söz söyleyen hemen hepsi “o zat” olmamış mıydı ve kendini yönetimden ve / veya parti dışına itilmiş bulmamış mıydı?
Saray medyası onların hemen karizmalarını çizerek sıfırlamak için hazır ve nazırdır. Niçin el altında tutulduklarını sanıyorduk ki?!

Ankara çılgınlık yapabilir mi?
Üçüncü olgu, Ankara’nın Suriye tarafında tam bir bataklığa saplanmış ve adeta kıpırdayamayacak bir duruma sokulmuş olmasıdır.
Rus uçağının vurulması, sonuçlarını zerre kadar düşünmeyen RTE+Davutoğlu ikilisinin burnunu dışarı (Suriye’ye) çıkartamayacak duruma soktu. Moskova, daha ilk günlerde söylediğimiz gibi, Ankara’yı adeta içeriye hapsetti. Uçağın ucunu görse vuracak, bu amaçla sınır ihlalleri dahil çeşitli kışkırtmalarda bulunuyor ve gel gel yapıyor.
Dördüncüsünü de ekleyelim: Ankara’nın Suriye iç savaşına Esad rejimini devirmek amacıyla müdahalesinin son bir sonucunu daha yaşıyoruz: Esad’a karşı kışkırtılan “Bayırbucak Türkmenleri”, Rus-Suriye ordusunun direnişleri kırarak ilerlemeleri karşısında vatanlarından oldular ve Türkiye’ye sığınmaya başladılar. Yazık ki yazık! O dağlardaki “kahramanlık öyküleri”nin sonucu, kaçış oldu.
Londra’da gazetelerde, “Türkiye köşeye sıkıştı, Suriye Kürtleri Araplarla ittifak halinde ve ABD’nin desteğiyle Fırat’ın Doğusuna geçerek IŞİD’i bölgeden temizlemek için ilerlerlerse, Ankara bu iflaslar karşısında onurunu kurtarmak için bir çılgınlık yapabilir ve Türk Silahlı Kuvvetlerini Suriye’ye sokabilir..” yorumları sökün etti!
Olabilir mi?

Muhalif enerji birikimi
Sözünü ettiğimiz, bu dört büyük olgu, AKP seçmenini ne kadar ilgilendirir bilemem, ama yazının başında belirttiğimiz AKP içinde önemli rahatsızlıkların dışavurumuyla ve safların keskinleşmesiyle çok yakından ilgilidir.
AKP içinde ciddi bir muhalefet hareketine yol açar mı? Şimdilik hayır. Ama süreçlerin gelişmesine bağlı olarak, bir muhalif enerji birikiminin yoğunlaşabileceğine işarettir
RTE haklıdır, iki başlı yönetim olmaz.. Biri mesela akademisyenleri atın, özgürlükleri bastırın, eleştirenleri içeri atın, gazetecileri baskılayın. Doğan Medyanın canına okuyun... diyecek. Öbürü ise yasadan, hukuktan, akademik iknadan falan bahsedecek.. 

Not: Cemaatin yıllardır yaptığı Abant Platformu’na beni de çağırdılar. Ne hikmetse.. Komik şeyler okuyorum. Gidenleri bağlarmış falan. A. İnsel de gitmiş, bugünün haklıları, bir zamanların baskıcı rejimin bir parçasıysalar, bu demokrasi mücadelesi olur mu benzeri şeyler yazdı. Doğru, o zaman niye gitti. Zaten bir tanesi Cemaatin genel yayın yönetmenleri toplantısına da temsilen gitmişti. Mustafa Balbay’ın yazılarına da son verilmesinin sürpriz nesi var, anlamadım.
4 Şubat 2016 Perşembe / Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet