3 Ağustos 2015 Pazartesi

Siyasette Çözüm Bekleyen Sert Problemler-1 Kürt Siyasi Hareketi, bir yeni liderlik ve politik mimarlık bekliyor.

Siyasette Çözüm Bekleyen Sert Problemler-1

Kürt Siyasi Hareketi, bir yeni liderlik ve politik mimarlık bekliyor. Sorunlar silahla değil, ülkede demokratik olgunluğu genişleterek, demokrasiyi yaygınlaştırarak, geniş bir uzlaşı sağlanarak çözülebilir. Tatlı dil ve birlik. HDP’nin, bugünkü konumuyla ufku dardır, Kürt meselesine odaklılığı aşamamaktadır. Temel varlık nedeni, hükümet ile PKK arasında arabuluculuk yapmaktır. PKK HDP’ye bu görevi yükledi ve onu bu görevle sınırlı tutmak istiyor: PKK’nın yasal siyasi oluşumu... Arabuluculuk için ise HDP’ye gerek yok. İktidarlar isterlerse, tıpkı Oslo’da olduğu gibi, doğrudan PKK ile görüşebilirler.
HDP, Selahattin Demirtaş’ı veya başka bir Kürt siyasi liderini bekliyor. Kendi sivil siyasi politikaları olan, terörle çözüme asla varılamayacağını gören..
PKK ve HDP, Kürt milliyetçi hareketinin yapılarıdır. Bu hareketlerin Kürt milliyetçiliği niteliklerini kaçınılmaz olarak doğuran, tarihsel olarak, Kürt ulusçuluğu ve Kürt devleti yönelişleridir. PKK, ülkeden tam kopuşun silahlı örgütüdür.

Kürt devletçikleri tarihsel yazgı mı?
Ortadoğu’da Kürtlerin dağınık olarak 4 ülkede yaşıyor olmaları, hepsinin bir tek veya ayrı ayrı “Kürt devletçiklerine” dönüşmesini gerektiren bir tarihi zorunluluk değildir. Böyle bir şey yok. Türkler de bir sürü ülkede azınlık olarak yaşıyor. Mesela “Osmanlı artıkları” olarak Bulgaristan’da, Yunanistan’da, Suriye’de... Bulundukları ülkelerden Türkiye’ye kopup geldiler!
Irak’ta hemen hemen bir Kürt Devleti oluşumu gerçekleşmiş durumdadır. Buna “tarihsel kaçınılmazlık” gözüyle bakılabilir. Diğer ülkelerdeki Kürtlerin de “ayrı ayrı Kürt devletçikleri” olarak ortaya çıkmaları, veya Irak’la bütünleşmeleri, tarihsel gereklilik değildir.
Irak’taki oluşum, PKK’dan çok önce başladı. PKK ile Barzani arasında Kürtlerin liderliği konusunda büyük bir rekabet oluştu. PKK şimdi Suriye Kürt bölgesinde tutunarak, Türkiye’yi de kapsayan daha geniş bir coğrafya ve nüfusa hükmetme peşinde koşuyor. Suriye’nin emperyalist saldırı ile parçalanması, Kürtlerin orada bir özerk yapı oluşturmasına yol açmaktadır.

Türkiye ancak savaşla parçalanırsa
Türkiye’de bu şimdilik imkansıza yakındır. Türkiye’nin tam bir iç savaşa sürüklenmesini ve parçalanmasını gerektirir.
PKK bunu başaramaz. Ne kadar silahlı saldırılarını arttırsa da. Türkiye için çok daha büyük emperyalist saldırılar gerekir. IŞİD bir kullanışlı araç olabilirdi. İktidarın en büyük suçu, Türkiye’yi Ortadoğu bataklığına bulaştırması ve bataklığın içimize doğru yayılmasına bizzat yardımcı olmasıdır.
RTE/Davutoğlu’nun asla görmedikleri, bu örgütün de bir parçalama aracı olarak kullanıldığıdır. “Besle kargayı oysun gözünü” deyişini de mi bilmezler.
PKK da sadece Türkiye’yi bir süre daha karşılıklı öldürülenlerin ülkesi yapmakla kalır. PKK öldürerek, yakarak, yıkarak, bezdirerek çözüm istiyor. Ortaya çıkan tek gerçek, öldürmek konusunda PKK ile iktidar arasında bir yarış olduğudur.
PKK’nın adeta hedefi, Türkiye’de demokrasinin rafa kaldırılması, siyasetin askeri ve polisiye bir devleti yönetmeye dönüşmesidir. Milliyetçiliği uç noktalara körüklemektir. PKK’nın savaş-öldürme politikası, sıradan büyük seçmen-halk çoğunluğunda sadece savunma, lanetleme, milliyetçiliğin her türlüsüne sığınma refleksleri yaratır. Etki-tepki-sonuç. PKK, ülkeyi büyük bir otoriterlikle yönetmek isteyenlere, bu amaçları için uygun ortam sağlıyor.
Türkiye’de nasıl bir iktidarın oluşacağı, nasıl bir kamuoyu duygusunun, düşüncesinin ağırlık kazanacağı, PKK’nın umuru olmaktan çoktan çıktı. Sosyal medyadaki paylaşımlarda PKK’lılar “umurumuzda değil, biz zaten kaybeden tarafız, bize ne sizlerden..” demektedir.
PKK’da “ortak ülke” kavramı tam kayıp gibidir. Birlikte yaşamak yoktur. Öldürme politikası tamamen yokluğa, hiçliğe, parçalanmaya, düşmanlığa yardımcı olur. PKK ortada bağ-mağ hiç bir şey bırakmayacak yabancılığın adına; ayakları Türkiye’de, ama bir Ortadoğu terör örgütüne dönüşüyor.
***
PKK’da sağlıklı bir “gelecek projeksiyonu” yapacak liderliğin olmaması bir şanssızlıktır. Ama bugüne kadarki politikaları, PKK’nın yazgısını da belirlemiş gibidir. Bu açmazdan çıkamayabilir. Hedeflerinin kurbanı olabilir. Verdiği ise sadece zarar olacak.
Ama HDP, değişen koşullara uyum sağlayarak, yeni bir anlayışın-siyasetin mimarı olabilir.
Bu anlamda bu mimarlığı yapacak liderini bekliyor Kürt hareketi.. PKK ile kavga çıkması pahasına..

----2 Ağustos 2015 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

1 Ağustos 2015 Cumartesi

Sadece eğitim için bu ülke büyük bir devrimi hakediyor.. DERSHANELER SORUNU: İKTİDARIN YAPMADIKLARI

CBT Gündem, Sayı 1480, 31 Temmuz 2015


Cemaat ile savaşının bir sonucu olarak Dershaneleri hükümet kapattı. Doğru yanlış, bunu burada tartışmıyorum, ikili arasındaki bu derin konuyu merak edenler “Çatışmanın Anatomisi” kitabımdan okuyabilirler. Cemaat onbinlerce aileyi, yüzbinlerce öğrenciyi dershanelere mecbur ve muhtaç eden eğitim sisteminden yararlandı, ve buraları kendi örgütüne adam devşirme aracı olarak çok iyi kullandı. Pahalı eğitim sistemini karşılayabilecek durumda olmayan yüzbinlerce aile, Cemaatin cazip eğitim önerilerine kapıldı (burs, çocuğunu bize teslim et parasız eğitelim, ışık evleri verelim, vb..). Dershaneler çoğunluk olarak Cemaatin eline geçti. Bu örgütün, Milli Eğitim ve ÖSYM’deki örgütlenmesi ile dershaneler ve sınavlar ele ele götürüldü.
Iktidar ortakları birbirine girince, AKP İktidarı/RTE de, dershaneleri yasayla kapatarak, Cemaatin “suyunu kesmeye” yöneldi. Anayasa Mahkemesi de yasayı bozdu.
Gerekçesine bakalım: "Dershaneler, okul müfredatı konularına ilişkin bilgi edinmeye yönelik bir ihtiyacı karşılamaktadır. Kişilerin bir üst okula veya yükseköğretime giriş sınavlarına hazırlık amacıyla özel teşebbüsler tarafından kanuna uygun verilen eğitim öğretim hizmetlerinden yararlanmaları ve bu suretle okul dışı eğitim almaları, Anayasa'nın 42. maddesinde güvence altına alınan eğitim hakkı kapsamındadır... devletin de yasal statüye kavuşturduğu dershanelerin doğurduğu sakıncaları önleyici tedbirler almak yerine, bu kurumları tamamen yasaklamak suretiyle dershanelerin kapatılması yoluna gidilmesi, kişilerin sınavlara hazırlık kapsamında okul dışı özel kurumlardan eğitim desteği alma imkanını ortadan kaldırmakta, bu nedenle de eğitim ve öğrenim hakkını ihlal etmektedir.. Dershanelere ilişkin düzenleme yapılırken, bireylerin tercihleri doğrultusunda okul dışı eğitim alma ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik farklı çözüm yollarının öngörülmesi gerekmektedir. Belirtilen nitelikte bir düzenleme getirilmeksizin… tamamen yasaklayıcı bir yöntemle dershanelerin kapatılması, teşebbüs özgürlüğüne demokratik toplum düzeninde gerekli olmayan ölçüsüz bir sınırlama niteliğindedir."
Mahkeme, iptal gerekçesi olarak yasanın Anayasa'nın 13, 42. ve 48. maddelerine aykırılığını gösterdi..
***
Dersahenelerin “özel teşebbüs”e aykırılığı beni ilgilendirmiyor. Devletin en temel hizmetlerinden biri olması gereken bir temel eğitim konusunu “serbest piyasa” özgürlüğüne aykırılık açısından düşünmek, bana göre zırvalıktır. Ama Mahkeme’nin “..bireylerin tercihleri doğrultusunda okul dışı eğitim alma ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik farklı çözüm yollarının öngörülmesi gerekmektedir” saptaması çok doğrudur.
AKP iktidarının, dershaneleri kapatırken yapması gereken, mesela dershane öğretmenlerini milli eğitimin bünyesine katarak, tüm okulları, hafta sonları ve günlük eğitim sonrası saatlerde, öğrencilere “dershane gibi dersler” verdirmenin yolunu açmaktı. Ücretsiz.
Okullardaki eğitim sistemi yetersiz.. O halde, devletin görevi dershane sistemini okullara taşımak, eğitim sistemi içine uyarlamak olmalıydı. Amaç öğrenci düzeyini yükseltmekse..
***
Müthiş bir dengesiz eğitim var. Ülkenin doğusu-batısı, kuzeyi-güneyi ortası.. Devlet okulları arasında nitel ve nicel farklılıklar müthiş. Devletin, siyasi erkin belki de tek yapması gereken en önemli şey, fırsat eşitliğini sağlamak değil mi? Ekonomik bakımdan yoksulluğun tepe yaptığı, eşitsizlik katsayısının OECD ülkeleri arasında sonda, 33-34.sırada olan ülkemizde eğitim, ailelerin can sularını sıkıp aldığını gören yok mu..
Varlarını yoklarını çocuğunun iyi eğitimi için harcamakta özveriden kaçınmayan aileleri acıyan yok mu? Bunu ülkenin en önemli sorunu olarak görmeyen bir seçmen kitlesi, kamuoyu.. Ve bu en önemli sorunu çözemeyenleri iktidar yapan bir seçmen kitlesi... Gerçek olguların ve problemlerin yerini, sanal gerçeklerin aldığı bir ülke..
Aileler çocuklarının eğitim aldıklarını sanıyor. Verilen eğitimin uluslararası ölçeklerde değerinin çok düşük olduğunu, üstelik de ailelerin cüzdanlarını boşalttığını bu halka gösterecek kimse yok mu? Bu ülkenin sadece eğitim meselesinin içinde bulunduğu bu çıkmazın, aslında iktidarları devirmesi, veya çözecekleri iktidar yapması gerekmiyor mu?
Çocukları sınav manyağı yapan, üstelik de okullara sokamayan bir sistem. İktidar temel problemin üstünü örtüyor, bedava kitap vererek.. Aileler de buna kanıyor.. Bir rezillik ki sormayın gitsin, bini bir para, veya biri bin para..
İktidar Cemaat dershane ve okullarını kıskaca alırken, eğitimi İmam Hatipleştirerek, ülkenin geleceğini oyuyor. “Ülke batsın, ama önemli olan “benim destekçilerim, benim anlayışımda nesiller yetişmesi”.. Ama kalite hep düşüyor. Piramidin en alt kesimini dolduran on milyonlarca seçmenin ve çocuklarının kaliteli bir eğitime ihtiyacı yok; onların sandıkta padişahlara oy vermekle sınırlandırılmış bir anlayışa sahip olmaları yeterli...
Sadece eğitim için bu ülke büyük bir devrimi hakediyor bence..
***

Gelecek Cuma yeniden birlikte olmak dileğiyle

31 Temmuz 2015 Cuma

PKK Neden RTE’yi Başkan Yapmaya Soyundu?

Şüphesiz öyle bir niyeti olduğunu düşünmüyorum, ama başlatıp yaygınlaştırdığı silahlı eylemleriyle, RTE’nin erken seçimle parlamento çoğunluğunu ele geçirme niyetleri için fitili ateşledi. Bunu yazıp duruyorum. Şimdi biraz daha ayrıntısına bakacağım.
PKK’nın silahlı eylemlere girişmesinin nedenlerini nasıl anlamalıyız?
Silahlı saldırı, yakma-yıkma, suikast benzeri terör eylemlerini yoğunlaştıran PKK neyi amaçlıyor, bu eylemleriyle siyasi hedeflerine ulaşabileceğini mi düşünüyor?
1) İlk bakmamız gereken nokta, HDP’nin, Selahattin Demirtaş’ın başarısıdır. Yazmıştım: Yüzde 13’ü aşan oy ve 80 milletvekili, HDP’ye Türkiye’nin tüm sorunlarına sahip çıkma ve Türkiye’ye yönetmeye aday bir Kürt partisi olma olasılığını ve yolunu açtı (oldu demiyorum). Kürt meselesi ancak bu çerçevede, Türkiye’nin birliği ölçüsünde makul bir çözüm şansı yakalayabilir.
HDP, PKK’nın salt Kürt hedeflerine kilitli öncüleriyle değil, Türkiye’nin birliğini savunan, gerektiğinde PKK’yı eleştiren Türk solcu ve demokratlarıyla da bütünleştiği ölçüde başarıyla ilerleyebilir. Kürtlerin önemli bir çoğunluğu, Türkiye’nin ta kendisidir. Ayrılmak istemez, bütünleşik bir gövdedir. Bu ülkemizin büyük şansıdır. Ada’daki dostlarım, bu ülke hepimize yeter demekte ve makul bir çözüm istemektedir.
2) S. Demirtaş’ın başarısının sonucu olarak, Kürt meselesinde siyasi mücadelenin zemini genişlerken, PKK’nın silahlı mücadele alanı daraldı. Her ne kadar HDP’nin kuruluşunda, belediye başkan adaylarının ve milletvekillerinin belirlenmesinde, PKK’nın birinci/ikinci derecede etkisi olsa bile. Sonuçta iki ayrı güçlü gövde ortaya çıktı. Bu süreçte, bu gövdelerin karşılıklı durmaları kaçınılmazdır.
3) PKK belirleyici denetimin elinden kaçmakta olduğunu gördü. Seçimlerden hemen sonra, Demirtaş’ı eleştirmeye başladı. HDP seçim sonrası pasif bir siyaset izliyor, dedi; Demirtaş’ın olası bir AKP-CHP koalisyonuna dışarıdan destek açıklaması yapmasına “kabul edilemez” dedi. Hemen 10 maddelik deklarasyonu hayata geçirmesini istedi. Kandil’in neredeyse tüm askeri liderleri bu tür eleştiriler yaptı. PKK’lı unsurları Türkiye’ye yolladıklarını ve en son olarak da silahlı mücadeleye başladıklarını açıkladılar. Tabii 6-8 Ekim 2014 Diyarbakır kalkışması ve 50’yi aşkın insanın ölümü, PKK’nın siyaset üzerindeki silahlı vesayetini hep sürdürme kararlılığını gösteriyordu.
4) PKK’nın terörü ön plana alma kararında, IŞİD’e karşı mücadelede Batılıların desteğini alması, gözdesi olması ve meşruiyet kazanması büyük rol oynadı. Batılılar PKK’nın ağır darbeler yemesini istemez. Nitekim, Türkiye’nin operasyonlarına NATO bile “orantısız güç” kullanılmamasını istedi. ABD ve Batı bu yolda uyarılar yaptı. ABD, Irak Başbakanını bile konuşturttu.
5) Tabii ki, “Çözüm Süreci’nde Türkiye’de, kentler dahil, silahlı örgütlenmesini geliştirmesi de, PKK’ya “ben yaparım, boyun eğdiririm” özgüveni verdi.
6) PKK, teröre başlayarak, Kürt meselesinde, HDP’ye hıza veriyor ve belirleyici konumunu da koruduğunu gösteriyor. Bundan sonra silah mı siyaset mi, ikilemi içinde, PKK tabii ki silah, çünkü bu noktaya silahla geldim, diyor. PKK için Kürt meselesini bir an önce istediği çözüme ulaştırmaktan başka bir politika yok. Bu açıdan, PKK Türkiye değil. HDP’ye de, sen de Türkiye (Türkiye siyasal tablosunun, mücadelesinin bir parçası) olma diyor.
7) PKK silahla aslında HDP’yi de Meclis dışına itiyor. RTE’nin de hesabı bu, HDP’yi baraja takmak. En azından yüzde 1 oyu geri almak. Bir CHP milletvekili dostum “Saadet’ten de en az yüzde 1 ve MHP’den de bir o kadar oy alma” hedefinden bahsediyor. RTE’nin hesabı yüzde 3 oy artışı üzerinde. Tabii evdeki hesap bu..
8) HDP varlığını büyüterek sürdürmek ve gerçekten de etkin bir muhalefet gücü olmak istiyorsa, PKK’yı eleştirmesi, silaha kesin karşı çıkması gerekir. HDP-PKK ayrışması bu anlamda gerçekleşmezse, silahlı terörün siyasal destekçisi ve uzantısı olarak, HDP’nin güç kaybetmesi kaçınılmazdır.
9) PKK’nın yeni bir Ortadoğu vizyonu kazanması da, Türkiye’ye silah dayatmayı sürdürmesinin diğer bir nedenidir: Suriye Kürdistanı, PKK’nın yeni üssü, toprağı, örgütlenme ülkesidir. Üstelik IŞİD’e karşı Batı’nın desteğini alması da bunu meşrulaştırdı. Türkiye’nin Güneydoğusunu da Suriye’nin bir parçası olarak gören bir vizyon gelişti. Bu nedenle PKK güçlü olduğunu hissettiğinde silahı sık sık kullanır. Zayıflayınca biraz, barışı öne süren bir politikaya dönebilir. Geçmişte hep böyle oldu.
10) Suriye Kürdistan’ı PKK için şarttır. Çünkü Irak’ta faaliyetleri ve tüm Kürdistan için liderlik talepleri, Barzani ile ciddi çatışma yaratıyor. Barzani’nin son operasyonlara verdiği destek, bunun dışavurumudur. Ayrıca Barzani- PKK çatışması yıllardır biliniyor, ortak bir kongre bile toplayamadılar.
11) Ayrıca PKK Güneydoğu Anadolu’yu yeraltından denetimi altında tutuyor. Tüm HDP’li belediyeleri de. Dolayısıyla, tüm bu egemenliklerinin tek kaynağı silah ve şiddettir. Amacına ulaşıncaya kadar terketmeyi düşünmeyeceği.
12) Son bir nokta daha: PKK Ağrı- Iğdır’dan güneye kadar olan büyük bir bölgeyi adım adım kontrol altına almaktadır. Sinan Ogan’ın Müyesser Yıldız’a verdiği ve Odatv’de yayımlanan söyleşisi ilginçtir. Eski Ermenistan bölgesi tamamen PKK’nın kontrolüne geçmektedir..
Terörün egemen olduğu bir ülkede hiç kimse kazanmaz. Ne özgürlükler ne demokrasiyi genişletme ne anayasal hak ve özgürlükleri savunma.. hiç bir şey. Ne IŞİD’e karşı etkin mücadele...
RTE’nin güç kazanma olasılığı artar, hepsi bu...
Sanırım ülke bu yolda ilerletiliyor.
--30 Temmuz 2015 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet, Orhan Bursalı


29 Temmuz 2015 Çarşamba

İnsan, “Katı İdeolojiler”den Kurtulabilir mi? İnsan beyni üzerine bazı düşünceler..

CBT Gündem, Sayı 1479, 24 Temmuz 2015



Kan gövdeyi götüren bir dünya, daha doğrusu bir İslam dünyası. Bir “canlı bomba genç”, yüzlerce kişiyi havaya uçuracak bir eylem yapabiliyor. Gencecik insanlarımız parça parça.. Karşımızda güçlü bir “inanç” var. Öyle ki, tüm dünyayı ateşe verebilecek bir güç. İkiz Kuleleri havaya uçuran da bu inanç. Kendini feda ederek tanımadığı insanları katleden de bu inanç. Kafa kesen de, işkence yapan da. İnanç ile siyaset ve iktidar hırsı birleştiğinde, IŞİD, El Kaide gibi yapılar doğuyor.
İki yüzü var konunun. İlki, vahşet, şiddet.. insanın birbirini yemesi, kırması, öldürmesi. Büyük ölçeklerde.. Bireysel olarak zaten birbirini öldüren bir toplumda yaşıyoruz. Güçlü zayıfı eziyor öldürüyor. Erkek kadını, zengin yoksulu eziyor. Paranın ve erkeğin gücü.. İnsan denen yaratık böyle bir şey. Puşkin, karısına sarkıntılık eden Fransızı düelloya davet etmişti. İkisi de birbirini vurdu ama Puşkin öldü. Karısını öldürmedi Puşkin. Birbirini öldürme konusunda daha adil bir yaklaşım mıydı? Kaba güç ve pusuya karşılık, evet.
Köktendinci bir inanç, en kapalı ideolojilerden, inançlardan biridir, belki de önde geleni. “Kapalı ideoloji”dir. Yaşayan değil geçmişe aittir, ö dönemin anlayışından beslenir ve “saf”tır. Bu açıdan da ölüdür. Çünkü yeryüzündeki ve toplumdaki devinim, onu aşmıştır. Yeni durum, yeni ilişkiler, yeni anlayış ve düşüncelerle uyumsuzdur. Çatışır, şiddet üretir.
İdeolojiler ölmez gerçi, ama yaşayabilmeleri için yeryüzündeki değişime açık olmalılar. Ben bunlara “açık ideolojiler” diyorum. Açık ideolojiler, canlı dünyadan beslenmek zorundadırlar. Ancak uyum sağlayarak varlıklarını sürdürebilirler. Adaptasyon.. Bu yoksa, bir ideolojinin toplumla, çoğunlukla  bağları kesilir.
Peki köktendinciliğin bu kadar yaygınlaşması ve on binlerce insanı safına çekmesi, köktendinciliğin ölmediğini ve ölemeyeceğini göstermiyor mu? Ve tüm değişime rağmen kapalı ideolojilerin yaşamlarını güçlü bir şekilde sürdürdüklerini?
Burada iki ayrı parametre devreye giriyor olsa gerek. Birincisi, toplumlardaki güçlü adaletsizlikler. Güçlü sınıfsal ayrımlar. Toplumlardaki güçlü ötekileştirmeler. Yaşam standartlardaki büyük farklılıklar. İslam dünyası böyle bir durumda. Güçlü Batının güdümünde. Aşağısında. Yoksulluk sınıf farklıkları kıyaslanabilecek gibi değil. Nüfus, eğitim, yaratıcılık ve daha pek çok alanda alabildiğine geri. Bu itilmişlik yaratıyor.
Din sömürüsü, kitleler üzerinde en iyi işleyen politik ve düşünsel mekanizma. İslam ülkelerinde din toplumları üzerinde bir numaralı belirleyici. Toplumdaki adaletsizliklerin, derin yoksullukların ve ötekileştirilmişliğin giderilmesinde, yanlış olarak kullanılan araçtır din. Yeniden “yüceleşme”nin ve çarenin aracı.

Yanlış dünya, yanlış ideoloji ve insan yaratır
Kapitalizmin ve paranın mutlak egemenliğinin yarattığı yanlış dünya ve yanlış toplumsal ilişkiler bütünlüğüne karşı, “din toplumları”nın (yani hayatları tamamen inançlarla yoğrulmuş) başka bir çıkış yolu arayışları sınırlı. Biz de de din teorisyenleri, “batı uygarlığı”na karşı bir zavallılık içinde geçmişe sarılmaktan başka bir şey ortaya koyamıyorlar. Referansları, İslam dünyasını 700 yıl önce batıran düşünceler; bu kıskaç içinde dünyayı okuma acizliğindeler. Oysa tüm dünya, İslam toplumları bile, şu küçülen ve saniyesinde birbiriyle etkileşmeye giren şimdilik “küçük köy”de, herşey giderek tek “çağdaşlık ölçüsü”ne kayıyor.
   İkinci parametre, insan beyninin plastisitesi. Aydınlanmacı düşünce, 19.yüzyılın bilinçli romantik insanlık düşleri kurarak, bilim ve teknolojinin gelişmesi karşısında artık insanın özgürlükçü kurtuluşunu vazeden pozitivist düşünce, insan beyninin ele avuca sığmazlığı karşısında tam çuvallamıştır. İnsan beyni müthiş bir “plastisite”ye sahip. Düşünce ile beyin arasındaki ilişki açısından bakarsak: Beyin eğilir bükülür, yeniden şekillenir. Bağnazlığa saplanır. At gözlüğü takar. Bir yere saplanır kalır. Nesnel çalışır. Herşeyi görebilir. Bütünü görmez veya görmek istemeyebilir de. Bunda çıkarları da etkin olabilir. Bu açıdan, insan beyni her türlü “doğmatizm”, ama her türlü de yaratıcılık ve özgür düşünce üretebilir. Toplum bunların bütünlüğünden oluşur.
İnsan beyni “saptırılır” (manipüle, endoktrine edilir). Hem saf anlamda hem çıkarlar ve vaatler anlamında.
Herkese bir tek eğitim verseniz bile türlü çeşitli yollardan yürür gider insanoğlu.

Beyin ve uyum
Beynin plastisitesi insana “uyum” özelliği sağlar, bu hem iyi hem kötü. Varoluş ve yaşamda kalma açısından “iyi”. Ama bu plastisite, cinayetlerin, katliamların, ağır sömürü düzeninin, birbirini yok etmenin, dünyayı yakıp yıkmanın da nedenidir. Hele bu beyin, bireysel çıkarlar temelinde, kendini kurtar temelinde, çok kazan ve biriktir ve herkesten daha iyi yaşa temelinde bir çerçeve (toplumsal düzen) içinde yaşıyorsa!
Hayvan düşüncesinde, beyninde bu “plastisite” yok. Hayatını, varoluşunu sürdürme için gerekli asgari koşullarla sürdürür.  Bütün sürüyü yok etmez bir aslan, kendisine ve yavrularına yetecek kadar avlanır. Bir dahaki sefere kadar. Hayvan beyni tamamen rasyonel çalışır. Sağa sola sapması yoktur. Ürettiği düşünce, varoluşunu sürdürmesine yarar. Yavruları dahil.
İnsandaki “fazla akıl” (müthiş öğrenen nöron ağlar) ve bütün bunların yol açtığı uyumsal ve esnek yapı, hem onu var eden hem onu yok eden bir özelliktedir.
İyi mi, kötü mü?
Nasıl bir toplumsal-siyasal- düşünsel düzen kurulmalı ki, hem insanın düşünce ve yaratıcı özgürlüğüne hiç set çekilmesin, hem de insanca, dayanışmacı, birbirini öldürmeyen, beynini yaşayan – açık kaynaklardan sürekli besleyerek “kötülük” üretmesin?!
Yoksa temel mesele bu mu?
***

Gelecek Cuma’ya kadar, sevgiyle ve dayanışmacı kalın.