23 Ocak 2015 Cuma

90 Yılı Devirmek ve Fehamettin Bey

16 Ocak 2014 / CBT Gündem, Sayı 1452

Çağırdı, gelirsen sevinirim, bana bir sürpriz doğum günü hazırladılar, dedi..
Fehamettin bey bu nasıl sürpriz doğum günü diye gülerek sordum.. Kızları, Ful, Lale ve Bahar’ı kastederek, bunlar öyle yaparlar önce bana söylerler, dedi!
90 yaşına basıyorum deyince, özel bir gün ve tören olduğu anlaşıldı. Fehamettin Akıngüç 90 yaşını geride bırakıyordu. Tabii ki kalkıp gidecektim. Bir eğitim ve kültür insanının 90.yaş gününde yanında olacaktım.
Kültür Kolejleri’nin kurucusu. Sonra da İstanbul Kültür Üniversitesi’ni anıt gibi diken adam..

Ataköy’deki Kültür Koleji’nin lokalinin yolunu tutuyorum. Kolej ve Üniversite’den hocalar, arkadaşları, dostları, torunları...  Güzel bir topluluk. Herkesin yüzü gülüyor. Ekranda Fehamettin Akıngüç en yakınları ve Rektör Prof. Semahat Demir konuşuyor. Sonra kızı, Mütevelli Heyeti Başkanı Dr. Bahar Akıngüç Günver. Torunu, dedesinden öğrendiği 4 K formülünü söylüyor: kuşku, korku kaygı ve keşke: bunlardan uzak duruyorum dedeceğim diye konuşuyor.. Çocukluğumun süper kahramanı diyor. Dedesi şimdi üniversite Mütevelli Heyeti’nin Onursal Başkanı. Görevlerini devretmiş.
Kültür Koleji’nin başarısında, üç noktaı önemli görüyor: Ailede, çalışanlarda, veli ve öğrencilerde huzur.
Diyor ki: Atatürk bilinci deyince, iki temel ilkeyi esas aldık aklın ve bilimin yolu.. Şimdi binlerce güzel insan görüorum çevremizde onlar bizi, biz onları çok sevdik.. öğrencilerime, batıya körü körüne hayranlık beslemeden, batı kültürü vermeye çalıştık..
***
Hayat dolu bir insan, her karşılaşmamızda, kahkahası eksik olmaz. Mutluluğun resmi gibi.
Arkasında çok önemli bir başarı var. Ülkesine, ailesine ve kendi hayatına olan borcunu fazlasıyla ödemiş bir insanın varlığı.
Gülüyor, şakalaşıyor konuşurken çevresiyle... Ömründeki kilometre taşlarını adımlıyor.
Bilim, sanat ve eğitim, bu üçlünün önemini vurguluyor. Üniversitesi aynı zamanda sanatla yaşıyor. Müzik ile iç içe. Oditoryum aynı zamanda konser salonu, kültürel etkinlerin yeri; koridorları sanat galerisi..
***
Üniversite sıraları siyasetin ünlüleriyle dolu. Süleyman Demirel, Necmettin Erbakan. Anılarını paylaşıyor yer yer. İTÜ’ye 1000 kişi başvuruyor o zamanlar, sadece 100 kişi girebiliyor. İTÜ’ye girmek sıkı, en iyilere yer var. Zaten o dönemlerin mezunları da genellikle Cumhuriyeti ayakta tutanlar.
Eskişehir Lisesi’nden mezun Fehamettin Akıngüç. Her şubede (sınıfta) 40 kişiler, 600 öğrenci.
Ama ancak 50 kişi mezun olabiliyorlar... Direnen, çalışan, ipin ucunu bırakmayan 50 kişi! Sınıfta kalan eleniyor. Zor yıllar ve koşullar. Yoksulluk. Aile sınıfta kalan çocuğu alıyor okuldan ve çalışma hayatına başlatıyor, doğru tezgaha! Fen bölümünden mezun olan 23 arkadaşın hepsi üniversiteyi kazanıyor.
Bugün okul arkadaşları olarak 13 kişi kalmışlar. Arada sırada toplanıyorlardı, bir toplantınıza katılmak isterim demiştim. Henüz kısmet olmadı. Oradan iyi bir öykü çıkacağını biliyorum.
İş Bankası Yayınlarından çıkan Eğitim Mühendisi: Fehamettin Akıngüç nehir söyleşi kitabını anımsıyorum: Türkiye’nin özel eğitim tarihi gibi. Ayrıca yarım asırı aşan ülkenin çok önemli tarihinin ana noktalarında geziniyor kitapta Akıngüç.
***
İTÜ yüksek inşaat mühendisi Akıngüç, ama mühendisliğini eğitim alanında mükemmel kullanndı. Eğitimde mükemmeli arayarak süren bir hayat.
Ona dedim ki, nice 90 yıllara! Yüzüme baktı, güldü..
68 ve öncesi gençliğin sözüdür: Gerçekçi ol, imkansızı iste!
Nice sağlıklı yıllara Fehamettin Bey..
Yüzünüzden gülmek, dilinizder espri eksik olmadan..
***

Gelecek Cuma yenidern buluşmak üzere...

RTE Devrinde Şaşırtıcı Hiç Bir Şey Yok


AKP’li milletvekilleri ciddi yolsuzluk ve rüşvet olaylarıyla suçlanan 4 eski bakanlarını akladı, şaşıracak mıydık? Hayır.. Aklama önemli mi? Evet, şu bakımdan: AKP’ye oy veren seçmen dahil milletin önemli bir çoğunluğu yolsuzluk olgusunu kabul ederken, iktidarın esas sahibi, bütün sorumluluğu üzerine alarak, 4 eski bakanın aklanmasını sağladı. Meclis’te herkes  biliyor ki, Cumhurbaşkanı iradesini ortaya koymasaydı, 4 eski bakan bugün Yüce Divan’a gönderilecekti.
RTE için hem soruşturma komisyonundaki, hem de Meclis’teki bu oylamanın sonuçları, aynı zamanda kendisi için de bir “iktidar-güç testi”ydi. Cumhuraşkanı,b ence bu testi geçti, Parti Başkanı değil ama Parti içinde, Başbakan değil ama hükümet ve AKP Meclis çoğunluğu üzerinde gücünü koruyor.
Ama 50’ye yakın fire ile.. Derin bir yara.
AKP’li 50 kadar milletvekili, oylamaya katılamayanlarla daha da fazlası, vicdanlarının sesini dinlediler ve eski bakanları aklamadılar.. Bu önemli bir sayıdır.
Başbakan 4 eski bakana kendi isteğinizle Yüce Divan’a gidin dedi. Bakan eskilerinin tirtir titrediklerini varsayabiliriz Davutoğlu’nun bu isteği karşısında. Ama iktidardaki esas güç sahibi ise tam tersini söyledi ve aklanmaları gerektiğini iletti. Biliyoruz ki, Cumhurbaşkanı, Davutoğlu’nun açıkladığı Kamuda Şeffaflık Yasa Tasarısı’na da karşı çıkmıştı.

Ağır bir sonuç
Eski bakanlarının suçsuzluğuna kendi milletvekillerini bile inandıramamış bir iktidar var. Bunun seçmen üzerinde etkisi şüphesiz ki olacaktır.
Cumhurbaşkanı, muhalefet sorun 276 oyu neden bulamadılar diyor.. Hayır burada önemli olan 50 kadar AKP’li milletvekilinin neden aklama yönünde oy vermedikleri ve Beştepe’nin istekleri doğrultusunda hareket etmedikleridir..
İktidar derin bir ara aldı. Bunun sonuçları, başka olumsuz etkenlerle birlikte, 7 Haziran seçim sonuçlarında görülecektir. İktidarın, yolsuzluk ve rüşvet olayını kendilerine yapılan “paralel yapı darbesinin” uyduruk gerekçesi olarak göstermesi, inandırıcılığını yitirmektedir.
Ortada hükümetten atılmış 4 bakan var. Bunları o zaman neden attınız hükümetten sorusunun yanıtı havada kalıyor.
 Şunu da belirtelim. Meclis’in kararı, bir aklama/aklanma değildir. Aklanma Yüce Divan’da olur. Meclis siyasi olarak 4 eski bakanın mahkeme önüne çıkmasını engellemiştir. Yani dosya açıktır.

***
Ali İsmail Korkmaz’ın katillerine verilen “kurtarma cezası” AKP adaletinin adalet olmadığını bir kez daha gösterdi. Eğer çok yüksek toplumsal duyarlık, sıkı izleme, adalet için mücadele olmasaydı, RTE’nin Başbakanken kahramanlıklarına övgüler düzdüğü polislerin bu kadar ceza almaları bile mümkün olmayabilirdi!
***

ABD- Suriye Anlaşmaya Doğru
13 Ocak tarihli İktidarın Suriye Politikası Tam İflas başlıklı yazımda sorduğum soru gerçekleşiyor. Yazımdan:
“ABD ve müttefikleri Esad’ın ülkeye egemen olmasını mı destekleyecek bundan sonra? Sanki öyle.”  ABD  “iç savaşa sürüklenen, iteklenen Irak ve Suriye gibi ülkelerde devlet yapısının güçlendirilmesi” yönünde politikaya yönelecek “büyük olasılıkla.. Aslında ABD gibi ülkelerde düşünce kuruluşlarında, hukuk ve düzen’in bu ülkelerde yeniden tesisi görüşü aylardır tartışılıyor.”  Cihatçı evrensel terürü “bu devletlerin yeniden ülkelerine egemen olmalarıyla.. Sistemin, düzenin yeniden kurulmasıyla..” önleyebilirler..
***
ABD’nin Suriye uçaklarının IŞID’i bombalamasına destek çıktı. New York Times, ABD’nin Esad’ı destekleme politikasına yöneldiğini duyurdu.
Ankara’nın öncelikli hedefi Esad’ı yıkma politikası iflas gitti. Esad’ı yıkma, IŞİD ve benzeri örgütlerin Suriye ve Irak’ta egemenliklerini sadece güçlendirir. Bu kadar basit bir gerçeği Ankara görmek istemedi. Bu bile Ankara’nın Esad mı IŞİD mi ikileminde, IŞİD’i tercih ettiğinin dışa vurumuydu.
Ankara’dan ciddi bir 180 derece dönüş bekliyorum,
Aman dikkat, sert virajda araba devrilmesin!

-----22 Ocak 2015 Perşembe / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

22 Ocak 2015 Perşembe

Hrant Dink ve Soykırım


Dün Türkiye Cumhuriyeti’nin en seçkin yurttaşlarından, meslektaşım Hrant Dink’in anısına saygı gösterdik, öldürüldüğü gazetesinin önünde toplanarak. 8.yılda yine bu kalabalık çok önemliydi.
Fakat yapılan konuşma, bir noktasında “soykırımcı” görüşü içeriyordu. Türkiye soykırımı tanımaya çağrıldı. Bu açıdan Hrant Dink çevresinde geniş bir birlikteliği savunmuyordu. Düşündüm: Acaba Hrant böyle bir konuşmayı ister miydi? Birleştirici değil ayrıştırıdır böyle bir çerçeve.
Cinayetten sonra oluşturulan “Hrant’ın Arkadaşları”, avukatları vb, cinayetin ardında “Ergenekoncular” olduğunu savundular yıllarca ve soruşturmanın sağlıklı gelişmesini engellediler. Cinayet davası, neredeyse Silivri’de görülen Ergenekon davasıyla birleştirilecekti! Kör inanç, cinayetin aydınlatılmasını geciktirdi. Düşünün, bunun başında bir zamanlar hem Cemaatçi hem AKP’ci olan, şimdi ise Başbakan danışmanı E. Mahcubyan çekiyordu! O ki, Ergenekon ve Balyoz’un gerçek delillerle sürdürüldüğüne iman etmişti! Şimdi ise cinayet yeni yeni aydınlanma yoluna girdi.. Durun bakın daha neler olacak!
Oooooo Hoşgeldiniz!
Derken... Dün bu davaların ve bir kısmı düne kadar iktidarın yine mümtaz savunucularından, yetmez ama evetçiliği bir kenara, doğrudan iktidar şakşakçılarının da aralarında bulunduğu bir grup tanıdık sima, “Hrant’ın yakın arkadaşları anlatıyor” mönüsünden gazetemizde boy göstermiş..
Hoşgeldiniz! Ali Bayramoğlu, Ümit Kıvanç, Baskın Oran anılarını anlatmış.. Bilemem yakınlıklarını! Tabii, hem T-24 hem Cumhuriyet’te –basın tarihimizde bir ilki becerdiği, aynı günde iki yayın organında yazısını yayımlayabildiği için kendisini hayranlıkla kıskandığım Aydın Engin dostumuzun Hrant yakınlığını ise asla sorgulamam.
Aslında fena da olmuyor, Cumhuriyet’in bu açılımı. Daha geniş çevreleri de kucaklamalıyız bence. Mesela, Hasan Cemal’in Hrant dostluğu da yadsınamaz. O niye yoktu dedim kendime.. Hepimiz kardeşiz.. bir ülkenin yurttaşlarıyız. Aramızda kırgınlıklar olmuş olabilir. Ama insanız yani, hangimizin hatası yok!
Ben bu kardeşlikten mesela İmralı’nın da “arada sırada” köşesinden nasiplenmesini de hiç yadırgamayacağımı farkettim.
Haydi hayırlısı!

Fotoğraf: IŞİD’ci Ankara
Türkiye Batı’da İslami cihatçılığa yataklık eden ülke konumuna hızla yükseliyor. En çok ilişki içinde bulunduğumuz, ekonomimizin en kalın damarının uzandığı Avrupa’nın her adımda dışladığı bir ülke.. Bunun sonuçlarını hepimiz çekeceğiz.. 
Şimdi şu habere bakın: “Hollanda'da muhalefetteki Hristiyan Demokrat Parti (CDA), MİT'e ait tırlarla Türkiye'den Suriye'deki cihatçı örgütlere silah gönderdiğine ilişkin "gizli belgelerin" kendilerinde de bulunduğunu açıkladı. CDA, bu belgeleri hükümete iletti.
Doğru mu belgeler bilemem, ama bu haberin Avrupa kamuoyunu oluşturduğu açık. Ankara giderek daha çok “islami iktidar” damgasını yiyor. Avrupalı liderler, kendi kamuoylarına yönelik, İslam dini ile cihatçi islamcıları ayırmaa özen gösteriyor. Ama arka planda sert önlemler aldıkları açık. Yunanistan’dan Belçika’ya, Almanya’ya, İngiltere kadar, cihatçi gruplara baskınlar birbir ardına yapılıyor. Evet Avrupa’da 6 milyon müslüman var. Ama bu olgu, Avrupa’da tabanda yükselen ve genel politikalara da yansıyacak İslam aleyhtarlığını gözlerden saklayacak değil.
ABD’li yetkililer, Washington Post’a anlatmış: “Türkiye ile anlaşmazlık nedeniyle Kobani’nin güneyinde IŞİD’a bombardımanı durdurduk. Türkiye Esad’a, biz ise IŞİD’a yönelmek istiyoruz, farklı anlayışlarımız var..”
İktidar “IŞİD ile ne ilişkimiz var” desin istediği kadar, insanlar ne kör ne sağır ne dilsiz. Açık istihbarat kaynağı olan medyada bu konuda yayımlanan haberleri, doğrulanmış kaynaklarıyla birlikte alt alt dizdiğinizde, MİT tırlarının taşıdığı silahları da ekleyerek, ortaya çıkan IŞİD sevgisi var.

Türkiye: Cihatçıların savaş alanı.
Esad’ı hedef alan bir askeri operasyon, eninde sonunda IŞİD ve benzerlerinin Esad’ın yerini almasına hizmet eder. Ayrıca, Esad’ın uluslararası bir politik dengenin unsuru olarak orada bulunduğunu, herkes görüyor da, Ankara mı görmüyor. IŞİD meselesinin tek çözümünün, Suriye’de bir an önce istikrarın sağlanması ve bunun da ancak Esad yönetiminde olabileceği, fotoğrafın netlik kazanan yanı..
Bu çerçevede, Türkiye’nin ne olacağı önemli. Avrupa Parlamentosu, özellikle basın ve ifade özgürlüğü konusunda, Cumhuriyet’e yönelik siyasi ve cihatçı linç kampanyası karşısında endişeli..
İfade hürriyetinizin sınırı yoksa, bizim sınırsız eylem yapma hürriyetimize kendinizi hazırlayın..” Ensar Kardeşlik Platformu ardında toplanmış cihatçılar, Fransa’da öldürülen teröristler için de namaz kılıp gösteri yapıyorlar. Peki savcılar ve hükümet ne yapıyor? Dedikleri sadece “tahrik ediyorsunuz...” Adeta kışkırtma.. Cumhuriyet ise koruma çemberi altında
Emniyet açıklıyor: 3000 bin IŞİD taraftarı var ülkemizde. Bunlar gelecekte eylemler için uyuyan hücreler halinde.. 1000 kadar Türk cihatçı Suriye’de IŞİD saflarında. Uluslararası cihatçılardan 1165 kişi yurtdışına sepetlenmiş, 7250 kişinin de ülkemize girmesi engellenmiş (www.hurriyetdailynews.com, Fevzi Kızılkoyun).
Davutoğlu, bunun yarattığı tehlikenin farkında değil gibi, veya hiç umursamıyor ve Cumhuriyet’te yayımlanan Hebdo seçkisini ve karikatürü bahane ederek, kutsalımıza saldırdılar diyerek, işin içine CHP’yi de karıştırarak, cihatçılığı adeta seçim malzemesi yapıyor.

Bu tutum net gösteriyor ki, seçim süreci, bugüne kadar görmediğimiz bir din ve kutsallık istismarı ile geçecek. Önemli olaylara hazır olsun herkes. Davutoğlu da yeniden RTE gibi idamlık gömleğini giydiğini söyleyerek işe başladı. Artık diyecek laf bulamıyorm. İdam politikasını seçim meydanına süren politikacıdan son derece korkulur. Yapacaklarının haddi hesabı yok demektir..
--20 Ocak 2015 Salı / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

20 Ocak 2015 Salı

Floş Royal Kimin Elinde?


Bugün Cumhurbaşkanı’nın “hükümeti de devralmaya” resmen soyunduğu gün. RTE aslında hükümete başkanlık etmeye 5 Ocak’ta iki aylık döngülerle yapacağını, B. Yıldırım aracılığıyla ilan etmişti. Yıldırım, epey bir “şiddet” gördü! Davutoğlu “yok öyle kararlaştırılmış bir zaman, hükümet anayasal ve yasal, icracı kurum niteliğindedir” benzeri laf etti. B. Arınç da “o kişi de kim ola ki” diye Binali Beyi “sopaladı”.
Binali kim mi? RTE’nin özel siyasi danışmanı, en yakın siyasi kankası. Aslında hem Davutoğlu hem Arınç ve başkaları, Yıldırım’a “çakarken”, RTE’ye dokunduruyorlardı.. Siyaset böyle bir şeydir!
Sonra, 19 Ocakta karar kılındı. Davutoğlu, RTE’nin gücünü gördü. Pokerde, elinde royal flush (floşroyal) olan, hiç bir blöfü yemez! Davutoğlu bunu bilir tabii ki, ama blöfünün tercümesi şudur: “Evet elini görüyorum, güç sende, ama yasalar, anayasa, icra yetkisi vb bilgin olsun, zamanı gelince ben de elimdeki floşroyali kullanacağım...” (Baktım darbukayı öğrenmem yıllar alacak, pokere yöneldim!)
Evet ikisinin de elinde floşroyal var, ama yasaların ve hukukun üzerinde darbuka çalındığı ülkede Davutoğlu’nunki pasif, şu an etkisiz; RTE’nin elindeki ise, güce dayalı olduğu için güncel geçerli. RTE’nin kağıtlarına bakın: Parti başında Davutoğlu, ama partide esas gü oç.. Yargı şeklen Davutoğlu’nda (Adalet Bakanı) ama RTE’nin elinde.. Milletvekilleri (Yasama) RTE’de..
Hele, seçim stratejisinin ve milletvekili adaylarının saptanmasının RTE kumandasında olacağı haberinin yayılması, Davutoğlu’nun elindeki yasal kağıdı tam kırdı. Yalanlanmayan bu habere göre, Cumhurbaşkanı’nın talimatıyla Parti üst düzey yöneticileri, Beşir Atalay’ın başkanlığında strateji ve adayları belirleyecek. 72 milletvekili zaten devre dışı, yerlerine RTE’ye tam bağlı (genç kılıklı) kişilerin getirileceğinden şüphesi olan? Yani Davutoğlu, RTE’nin, Parti Başkanlığında, Hükümette, Parlamentoda, İcrada, adeta baş memuru durumunda. 

Davutoğlu’na ilk karşı çıkış
Davutoğlu bağımsız bir karşı çıkış yaptı, ama derhal yanıtını aldı: Beş gün önce “kamuda şeffaflık paketi” açıkladı. Yanında bakanları, hatta Cemil Çiçek desteğiyle.. “Meclis'te grubu bulunan siyasi partilerin il başkanları bile TBMM'ye mal bildiriminde bulunacak... Mal bildirimi yenilenme süresi 5 yıldan 2 yıla inecek. İmar planlarında oluşan değer artışlarından doğacak olan rant belediyelere ve bakanlıklara kentsel dönüşümde kullanmaları için aktarılacak, vekillik statüsü değişecek…”
Peki RTE ne yaptı? “Böyle bir düzenleme .. seçim öncesinde doğru gelmiyor. Sert kararlar alırsanız, ekonomiyi olumsuz etkiler. Mal bildiriminde de çok dikkatli olunmalı. Böyle giderse görev alacak il ve ilçe başkanı bulamazsınız.”
RTE bir şey daha dedi: Cumhurbaşkanlığı ile Başbakanlık arasında, istişare ve danışma mekanizması yeterince işletilemiyor. Bir konu dışında bu mekanizma pek kullanılmadı. İstişare ve uyum olabilmesi için başkanlık sistemine ihtiyaç var..”

Hükümetin bağımsızlığından şikayetçi
Erdoğan, hükümetle gerektiği gibi istişare halinde olmadıklarından şikayetçi. Diyor ki: “Kendi başınıza iş yapmaya kalkıyorsunuz, herşeyi danışacaksınız..Davutoğlu ise olayı yumuşatıyor, RTE’yi hoşgörüyor “Cumhurbaşkanı’mız bizim 6 ay önceki Başbakan’ımız, bunu doğallık içinde değerlendirmek lazım.” Yani “zamanla alışır, daha yeni” mi demek istiyor?
 Afedersiniz, RTE bu gücü öyle kolay bırakmaz. Bunun çin Bakanlar Kurulu’nun, hükümetin bağımsız tutumu, kararları zorunlu. Yoksa hükümet var mı yok mu sorusu, yasal-anayasal olarak tartışılmaya başlanır!
RTE aslında “hiç kimseye” güvenemeyeceğini biliyor.. Bunun için “İstişare ve uyum olabilmesi için başkanlık sistemine ihtiyaç var,” diyor.
Yani Anayasa değişikliğini şart görüyor.. Soru şudur: Bu değişiklik için herşeyi yapar, büyük risklerin altına girer mı? Evet önümüzde bir “Floşroyal” kimin elinde sorusu var, şimdilik RTE’nin, peki sonra?!

İN”: HAYDİ SABRİ BEY!
Devletin bir zamanlar tasfiye edilen istihbarat müdürü Sabri Uzun’un yazdığı kitabın adı İN (KırmızıKitap). RTE’nin Cemaate karşı savaşında sık dile getirdiği “inlerine gireceğiz” sözünden alıyor adını. Uzun, “inlerini açıklıyorum” demek istiyor. Doğru mu? Evet epey.. Anlattığı olaylar benim “Çatışmanın Anatomisi” (KırmızıKitap) kitabımdaki analizleri, tezleri doğruluyor büyük ölçüde.
Okunması gereken bir kitap. Ama beni rahatsız eden bir nokta var: Uzun’un AKP’ye pek sözü yok. Cemaat adamlarının yalan ve düzmece belgelerle, sanal olaylarla tamamen RTE’yi kuşattığı ve olmayan şeylere inandırıp esir aldığı fikri egemen. Buradan “zavallı, kandırılmış iktidar” projesi çıkıyor! Eksik olan, Sabri Uzun’un bu “tezini” inandıracak olayları, “tanıklıkları” eksik bırakması. Eğer bunu tamamlayabilirse, başka bir fotoğraf çıkacak ortaya.. Haydi Sabri bey!

NOT
Çatışmanın Anatomisi” için Cumhuriyet Kitap’da  Yakın Türkiye siyasi tarihini olgulardan hareketle anlamak isteyen okuyucu için Çatışmanın Anatomisi tekrar tekrar okunması gereken bir başucu kitabı, bunun da ötesinde tam bir başyapıt özelliği taşıyor” diyen B.A. Eşiyok’a;
Kitap, sergilediği tutarlı saptamalar kadar, bilimsel bakış açısı kısırlığını aşmanın yol ve yöntemini de ortaya koyması açısından çok değerli” (Aydınlık) diyen Ahmet Yavuz’a;
Kitap makalelerin toplamından oluşmuyor, Bursalı bu kitapı çatışmanın ilk gününden itibaren yazıyor” diyen, Mehmet Ali Güller’e, ve kitaba yazılarında yer veren diğer dostlara abartık da olsa yorumlarından dolayı teşekkür ederim..
--19 Ocak 2015 Pazartesi / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet
--


19 Ocak 2015 Pazartesi

Sayın Davutoğlu, Paris-Türkiye, Özgürlükler Bütündür; Charlie Hepdo’nun Kapak Meselesi


Cumhuriyet’e saldıran, İslamcı değilse, hangi dini temsil ediyor..

Bu soruyu sorma hakkımız doğdu. Ne zamandır? Anayasal olarak Başbakanlık koltuğunda oturan Davutoğlu’nun, Mizah dergisi Charlie Hebdo çalışanlarının katledilmesine karşı Paris’te dünya çapında yapılan liderler zirvesine ve 1,5 milyon insanın katıldığı ifade özgürlüğü yürüyüyüşüne, kol kola girerek katılmasından sonra..
Davutoğlu, insanlığın savunulduğu yerde tabii ki olacaklarını belirtti ve meydanı boş bırakmayacaklarını de ekledi.
Öyle mi?!
Hadi öyleyse, hodri meydan! Orası Paris ise, burası da Türkiye, İstanbul!
Bu ülkenin başbakanı olarak, en sorumlu mevkide olarak, öncelikle özgürlükleri savunabilecek yer kendi ülkendir. Burada özgürlükleri savunabildiğin ölçüde Paris’te Londra’da, Suriye’de ve dünyanın başka yerlerinde ifade özgürlüklerini, insan haklarını, demokrasiyi savunmuş olursun.
Ama Paris’de Charlie Hebdo’yu savunun, Türkiye’ye gelince örneğin Cumhuriyet’e karşı matbaada kamyonları durdurarak yapılan sarsürleme ve basın özgürlüğüne saldırı karşısında ses çıkarmayın! İslamcı faşistlerin ve köktendincilerin Cumhuriyet’e karşı sosyal medyada açtıkları linç ve cinayet kampanyası karşısında tek kelime etmeyin..
***
Sayın Davutoğlu, o koltukta tüm yasal ve anayasal haklarınızı ve icra yetkilerinizi savunan bir yazar olarak soruyorum, Paris ve Türkiye, biri Ay’da diğeri Mars’ta iki yer mi?
Orada yaşayanlarla burada yaşayanlara farklı özgürlük değerleri mi biçiyorsunuz?
Paris’e gitmenizin nedeni neydi?
Özgürlük standartlarınız arasında bu kadar fark olması, sizi vicdanen rahatsız etmiyor mu?
Cumhuriyet için bir söz söylemeniz için, bizlere karşı yapılacak ciddi bir saldırının olmasını mı bekliyorsunuz? O zaman mı “basın ve ifade özgürlüğü” aklınıza gelecek?
Merak etmeyin, Cumhuriyet’in özgürlüğünü savunmak, sizin özgürlüğünüzü sde avunmak anlamına gelir.
Yoksa, ülkemizde ortalığı saran, kendilerine İslamcı yaftası açmış katil kılıklıların ve belki de profesyonel katillerin hışmından sizde mi kendiniz, siyasetiniz ve geleceğiniz açısından endişe ediyorsunuz?
***
Cumhuriyet gazetesi ve çalışanlarına karşı katilliğe soyunan veya katilliğe çağıran, kendilerine İslamcı – Müslüman diyenler, kimi temsil ediyorlar?
Dünyada cinayetler işleyen teröristler için “Onlar İslamı temsil etmiyor, İslam dini böyle bir din değildir” diyen sizlersiniz..
O halde soralım: Cumhuriyet’e linç kampanyası açanlar, hangi İslamın temsilcileridir?
Hepsi sizin iktidarınızı savunduğu için de, özellikle soruyorum...
Sizin bunlar hakkında görüşleriniz var mı?
Bunların potansiyel katillikleri hakkında önleyici bir girişiminiz, kınamanız olur mu?
“Bunlar İslamı temsil etmiyor” sözleriniz, aynı zamanda, en hafifinden terör teşvikçisi bu sözde “islam savunucuları” için de geçerli mi?
Anayasa’ya karşı suç işlenmektedir. Yasalar hergün çiğnenmektedir.
Savcılar susmakta ve harekete geçmemekte, tam tersine özgürlüklerin baskılanması yolunda hareket etmektedir.
Anayasa, hukuk devleti diye bir şey var mı ülkemizde?
Yoksa bunların hepsi, vitrinde teşhir edilen ama dükkana girdiğinizde “ne yazık ki o malımız kalmadı, vitrinde gördüğünüz en küçük beden” diyen tezgahtarlık söylemi mi?
Sayın Başbakan, ya özgürlükleri ve anayasal hakları bütünüyle savunacağız, ya da iktidarınız ve siz dahil, hepimiz yıkıntının altında kalacağız..

Charlie Hepdo’nun Kapak Meselesi
Bir iki okur mesaj attı ve “Charlie Hebdo’nun kapak fotoğrafını yayınlamamanızı biri korku belirtisi olarak görüyorum” dedi.. Cumhuriyet’in geçmişi demokrasiyi, hukuku, insan hak ve özgürlüklerini, Anayasal hakları savunmakla geçti. Onurlu bir geçmişi var Cumhuriyet’in. Özgürlükleri savunmak yolunda şehitler verdi. Cumhuriyet’i değerlendirme kıstası, bir kapak fotoğrafını yayınlayıp yayınlamamak olamaz. Cumhuriyetin onurlu geçmişini bilmeyen yeniler bunu böyle sanabilir..
Görüşüme göre, Cumhuriyet’in yayın politikasını bizzat kendisi tayin etmelidir. Çıta, Charlie Hepdo’nın kapağı olabilir mi? Bir gazetenin yayın çizgisini öncelikle kendi politikası belirler..
Gazete, derginin önemli içeriklerini 4 sayfa yayınlayarak, evrensel dayanışmasının örneğini iyi bir şekilde vermiştir.. Özgürlükçü tutumunu belirlemiştir. Bunun yanında, kendi köşelerinde kapak resmini koyan arkadaşlarımızı tabii ki savunuruz.
Bir karikatürü, İslam Peygamber’inin resmi olarak algılama derekesine indiren, zaten çevresine saldırmak için vesile arayanlar, suç işlemeye hazır bindirilmiş kıtalar gibidir.
İkitidarın sesi Yeni Şafak gazetesi dün Cumhuriyeti hedef gösterirken, acaba kim adına hareket ediyordu?

--15 Ocak 2015 Perşembe / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

18 Ocak 2015 Pazar

Basın Hürdür, Sansür Edilebilir, Saldırılabilir

Alman editör taa oradan soruyor, eğer basın özgürlüğü yoksa, bütün bu soruların hepsine nasıl yanıt vereceksiniz, başınız derde girmeyecek mi.. Özgürlükler nasıl kısıtlanıyor Türkiye’de?
Uzaktan meseleyi anlamak zor olabilir, burada yaşamayan bir gazeteci için çok doğal bir soru... Hele baş muktedir ikide bir, Türkiye’de basın özgürlüğünün tam ve eksiksiz, hatta neredeyse Avrupa ülkelerinden bile daha iyi olduğunu söylüyor, söyleme cesaretini buluyorsa.. 
Dün Halk TV’de Basın Konseyi Başkanı Pınar Türenç ile Ümit Aslanbay’ın her hafta yaptıkları Basın Konseyi programlarının konuğu idim. Programda Cumhuriyet’ten bir haber okudukları için, RTÜK denen, sözde düzenleyici ama iktidar destekçisi ve bence sansürcü kurulun, 300 bin TL ceza verdiğini anlatıyorlardı. Sadece Halk TV’ye değil, Fox TV, Kanal D ve daha pek çok televizyona, doğrudan iktidar yandaşı olmayan ve habercilik yapmak isteyen herkese, durmadan ceza yağdıran bir kuruluştan söz ediyoruz.
RTÜK iktidarın çok önemli bir sansür kuruluşu işlevini sürdürüyor.
Para cezasının sansür ile ne ilgisi var, demeyin. Birileri sana durmadan vay bu gazetenin haberini okudun, vay bak hoşuma gitmeyen bu görüntüyü verdin diye ikide bir milyonlarca cezayı kesip gönderiyorsa ve üstelik ekranları da karartıyorsa, habercilik yapma, habercilik yapacaksan benim istediğim gibi yap, yoksa kepengini kapa ve git demektedir.
Oysa Anayasa’da kapı gibi ‘Basın hürdür sansür edilemez” maddesi durmaktadır. Siyasi iktidarlar, yasa düzenlemeleriyle ve RTÜK gibi kuruluşlarla bu hakkın kullanılmasını resmen nenedeyse olanaksız, iğreti hale getirdiler. Ayrıca 94 gazetecinin sürekli basın kartı kullanma hakkını da “inceliyoruz” bahanesi ile yerine getirmekten kaçınıyorlar.

Sen hangi ülkede yaşıyorsun, söylemi!
Şimdi şuraya bakın: Cumhuriyet’in Charlie Hebdo seçkisi yayınlaması ve bu derginin kapağını Hikmet Çetinkaya ve Ceyda Karan’ın da köşelerinde basması karşısında bir linç kampanyası başlıyor. Katil ruhlular, hem gazetelerinde hem sosyal medyada hedef gösteriyorlar. Paris’teki benzer bir katliam çağrısı yapıyorlar neredeyse..
Şimdi bu koşullarda ülke yöneticilerinin sakinleştirici konuşmaları gerekmez mi? Hayır gerekmez, adeta benzine ateşle yaklaşmayı tercih ediyorlar.
Cumhurbaşkanı diyor ki: Sen hangi ülkede yaşıyorsun ya. Kimsenin kutsalına bu şekilde hakaret edemezsin. Böyle yaptığın sürece tahrike davet ediyorsun..”
Tabii Başbakan da aşağı kalır mı: “basın özgürlüğüyle hakaret etme alçaklığını yan yana koymayız..”
Paris’te dünyayı ayağa kaldıran bir katliam yapılmış.. Davutoğlu gidip yürümüş.. Güya ifade özgürlüğünü böylece protesto etmiş... “Uluslararası dayanışmadaki yerimizi, öncülüğümüzü gösterdik” diyerek üstelik.. Orada bir “cici yüz” göstermiş.. Ama anlaşılan kimseyi de pek kandıramamış.. Ama Türkiye’ye gelince Paris’e neden gittiğini unutarak veya çifte standartlığın tam örneğini vererek, orada söyle(ye)mediği sözleri burada Cumhuriyet’e söylüyor.
Cumhuriyet ve yazarlarına saldırıların gündeme geldiği anda bu her iki lidein sözleri kışkırtıcılık anlamına gelir. Tamam, kimse sizden “bu yayıncılık basın özgürlüğü”dür demenizi beklemiyor. Biliyoruz ki bu ruhunuza uymaz. Ama böyle bir ortamda bulunduğunuz yer itibariyle en azından susmasını bilmelisiniz, ateşin üzerine benzinle gitmek size ne kazandıracaktır? Sonuçta  şöyle mi diyeceksiniz: “biz demiştik, bu tahriktir, ettiler ve buldular..

Senin özgürlük sınırın, benim özgürlük sınırım olamaz
Düşünce özgürlüğünün de bir sınırı vardır. Benim özgürlük alanıma geldiğinde duracaksın..” Bunu Cumhurbaşkanı söylüyor. Bu sözü kim, hangi cahil, Cumhurbaşkanının eline tutuşturdu?
Hayır öyle bir şey yok.. Sizin özgürlük anlayışınız ve sınırınız, benim özgürlük anlayışım ve özgürlük sınırımla aynı olamaz. Sizin sınırlarınızı kimse kabul etmek zorunda değildir. Herkesin özgürlük sınırını anayasa ve yasalar belirler… Hukuk diye bir şey var!
Yoksa böyle bir şeyin varlığını ben uyduruyor olabilir miyim? Evet hukuk varmış gibi yaptığımın bilincindeyim. Aslında şu soruyu yöneltmeliyim: yöneticilerin elinde yazılı olmayan sözel ve geleneksel bir orman yasası mı var, şu veya bu şekilde yürürlüğe koydukları?
Herkes, kafasındaki özgürlük anlayışı sınırları ilan ederse, bu ülkede herkes birbirini kesmeye başlar. Sen hangi ülkede yaşıyorsun sorusunu yönelten bir lidere verilecek temel yanıt “biz bir hukuk ve yasa ülkesinde yaşadığımızı sanıyorduk.. yoksa yanlış yerde miyiz” olabilir..
***
Bu ülkede örneğin Cumhuriyeti ve yazarlarını açıkça hedef gösterenler hakkında soruşturma açacak bir Cumhuriyet savcısı var mıdır?
Tıpkı Balıkesir’den AKP milletvekili seçilen Tülay Babuşcu adındaki kişinin, Cumhurbaşkanına, yeniden seçilmesini garantilemek için yağ çekerken, Cumhuriyeti “90 yıllık reklam arası” diye nitelemesi karşısında, unvanlarında üstelik “Cumhuriyet” yazan hiç bir savcının varolmaması gibi...
***
Başlığı toparlayalım: Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü Türkiye’de basın özgürlüğü özsel bir durum olmaktan çıktı, demiş. Günaydın! Basın özgürlüğü “özel bir takım olaylara özgü” değil, genel bir basın özgürsüzlüğü söz konusudur bu ülkede..
Bir politikacının ağzıyla yanıtlayayım: “Ne özeli, genel genel..”


--18 Ocak 2015 Pazar / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

14 Ocak 2015 Çarşamba

Bilimde Kavramın Önemi / Kadınlara Şiddeti Önleme Öneriler / Evrensel Bilim İnsanı

CBT sayı 1451, Gündem, 9 Ocak 2015


Bilim salt deney yapıp sonuçlarını açıklamak değil. Bilim bunların ötesinde bir hipotezler dünyasıdır. Hipotez, bir olayın nasıl olduğu veya olması gerektiği konusunda gözlem vb sonucu eldeki verilerin bir tez olarak ileri sürmektir; hipotezin sahipleri deneysel vb olarak tezlerini kanıtlama çalışmasına girerler ve ortaya bir sonuç çıkar. Yanlış veya doğru. Hipotezde bir fikir vardır, bir kavramın veya konseptin izdüşümleri. Ama bilimsel kavramlar, hipotezin çok ötesinde kapsamda gündeme gelir. Şüphesiz bilim dünyası sayısız kavram üzerinde fikirbirliği sağlamıştır ve üzerlerinde tartışma hemen hemen yoktur. Mesela, elektronik manyetik alan kavramı.. Kütlesel çekim kavramı.. Bunların varlıkları tartışılmaz.
Tamam da, üzerinde tartışılmakta olan hangi temel kavramlar var? Çok... Bilim tartışmaya açık kavramlar üzerine kuruludur, bunlar tartışılır, açıklığa kavuşturulur, üzerlerinde en geniş fikirbirliği sağlanır.. Bilim böyle ilerler.. New Scientist dergisi bilim dünyasında tartışılmakta en temel bilimsel kavramları gündemine aldı, iyi de yaptı. Ve bilim insanları arasındaki tartışmalarda, bu kavramların ne durumda olduklarını yazdı.
Ortaya atılan 13 kavramı, Çok boyutluluk, Uzay-zaman, Kuantum gerçekliği, Bilgi işleme, Sonsuzluk, Derin zaman, Büyük Patlama, Olasılık, Matematik, Alanlar, Görelilik, Evrim, Uzaylılarla temas, bu sayıdan başlayarak bilginize sunuyoruz. Üçüncü sayfamızda Çok Boyutluluk kavramı ile başlıyoruz. Merak etmeyin uzun bir metin değil, adeta hap gibi, az ve öz.. Sonrası, her hafta bir kavram..

KADINLARA ŞİDDETİ ÖNLEMEK
Geçen sayıda Gündem’de ele alamadım ne yazık ki.. Kadınlara uygulanan şiddeti çok yönlü olarak ele alan bilim dünyasının, bu şiddetin kaynaklarını araştırma sonuçlarını okuduk. Bu sayımızda ise araştırmayı yapan 10 bilim insanının, kadınlara uygulanan şiddeti ortadan kaldırmak için 5 eylem önerisini gündeme getiriyoruz. 
1) Eylemlerin uyum içinde yürütülmesi için bir merkezin önderliğine ihtiyaç var, 
2) Yeni yasalar çıkartmak, yeni politikalar belirlemek, kurumların kapasitelerini güçlendirmek; 
3) Şiddeti önleme konusuna yatırım yapmak; 
4) Sağlık sektörünün rolünü güçlendirmek; 
5) Araştırmaya, veri toplamaya ve sivil toplum örgütlerine yatırım yapmak.. Maddelerin içleri oldukça kuvvetli.
Kadınların şüphesiz ki, yüksek bir eğitim standardı almaları, ev kadını statüsünün ötesinde çalışma hayatında kesin ve önemli rollere ulaşması için tüm yolları açmak.. Tamam da en önemli konulardan biri çocukların tabii öncelikle erkek çocukların eğitimi.. Şiddetin kaynaklarından biri geleneksel eğitim. Çocuklar geçmişten geleceği doğru hemen hemen aynı eğitim kalıpları içinde öğrenim görüyorlar.
Bu nasıl değiştirilecek? Bugün eğitimde çok önemli radikal önlemler alınsa ve uygulamaya konsa, bunun sonuçları ancak belki de 100 yıllık süreç içinde görülebilir. Toplumsal geleneksel eğitim konusu salt okulla ilgili değil, belki bundan çok daha önemlisi, toplum içinde kendiliğinden öğrenilen alışkanlıklar, rol modelleri, çalışma hayatının köklerine sinmiş alışkanlıklar, kadının ucuz emek sömürüsü objesi olarak görülmesi..
Fırsat eşitliği ve eşit ücret politikası, önemli ölçüde devlet yaptırımları ile hayat bulabilir.
Piyasaya kadınlar lehine yapılacak her müdahalenin meşru toplumsal gerekçeleri vardır..

EVRENSEL BİLİM İNSANI VE ÖĞRENCİ İLİŞKİSİ
Hemen her konumuz şüphesiz önemli ve ilgiyi hakkediyor. Ama dünya jeolojisinde genç yaşta kendine iyi bir yer açan Ali Polat’ın, Kuzey Anadolu Fayı’nı tanımlayan, Atatürk’ün gönderdiği ilk öğrencilerden İhsan Ketin üzerine yazısına dikkatlerinizi çekmek isterim. Bu yazı şu açıdan çok önemli: Üniversitelerimizde çok iyi ve evrensel bilimsel yeteneklerle donatılmış bilim insanlarınızın varlığı, öğrencilerine bir rol modeli sunması açısından birinci derecede önem taşıyor.
Bilimsellik açısından Celal Şengör ve İhsan Ketin örneklerini önünde görmese, bilimselliğin ve bilim kişiliğinin ağırlığını duyumsamasa acaba hayatının seyri nasıl olurdu? Polat- Şengör- Ketin ilişkisi ve yönlendici etkisinin, Polat’ın üzerinde müthiş bir kamçılayıcığı etkisi olduğunu reddetmek mümkün değil. Bu yazı, bu açıdan da değerli.
Üniversitelerimizde hala böyle ilişkiler şüphesiz ki vardır. Merak ettiğim sayıları azalıyor mu.. Bence evet, 200’e yakın ve çoğuna üniversite adını bile yakıştırmanın zor olduğu bu yapılarda, bu tür ilişkiler, hoca öğrenci sayısı oranından bakarsak göreceli olarak belki de sıfıra doğru ilerliyor.. Kimbilir!

Gelecek Cuma yeniden birlikte olmak dileğiyle..