1 Haziran 2012 Cuma

Dünya Suyunu Çekiyor.


Yıllardır dünyanın suyunu çektiği konusunda raporlar hazırlanıyor, çalışmalar yapılıyor araştırmalar üzerinde toplantılar düzenleniyor ve yıllardır Dünya Su günü toplanıyor..
10 yıldır ne değişti, bilmiyorum.. Suyu tasarruflu kullanma konusunda dünya bir adım attı mı onu da bilmiyorum.. Ama bildiğim bir nokta var: Su konusunun giderek acilleştiği.. Dünyanın suyunu çektiği, suyunun azaldığı, su kıtlığının dünyanın pek çok ülkesinde had safhaya çıktığı... Ve Türkiye’nin de su kıtlığı tehlikesi altında olan ülkeler arasında olduğu..
Su meselesi, tek başına ortaya çıkan bir mesele değil.. Yani, herşey yolunda, bu su sorunu da nereden çıktı, gibi bir durum yok..
Su meselesi, dünyanın iklim meselesiyle de ortaya çıktı..
Çevre meselesiyle de ortaya çıktı..
Sanayileşme sorunlarıyla birlikte ortaya çıktı..
Dünyada canlı yaşamın giderek zora girmesiyle ortaya çıktı..
Dünya nüfusunun önce 4, sonra 5, sonra 6 ve şimdi de 7 milyara çıkmasıyla ortaya çıktı..
Elektrik üretiminin artışıyla birlikte ortaya çıktı
Refah dediğimiz, refahı gösterdiğine inandığımız pek çok rakamsal göstergeleredeki büyük artışlarla ortaya çıktı..
Biz insani gelişmişlikleri, ekonomik iyileşme ve gelişmeleri, zenginleşmeleri hep ülkelere, insana odaklı göstergelere bakarak değerlendirdik..
Ama şöyle bir durum yaşadık sonraları: İnsani göstergeler pek çok ülkede iyi güzel sevindirici de, ama ya yerkürenin göstergeleri?
Ekonomik gelişmişlik, refah ve çağdaşlık göstergeleri arasında, TEK BİR YERKÜRENİN DURUMU göstergesi yok.. Dünyanın Refahı ne durumda? Biz iyiye giderken, terazinin öbür kefesinde duran yerküre kötüye gidiyormuş.. Bunu farkettiğimizde her şey çok geç kalmıştı..
Peki, gerçekten farkettik mi? Farketmek, anlamaktır, görmektir, bilmektir.. Peki anladık mı?
Hayır, bin kez hayır..
ABD’de yeni muhafazakarlar, “su sorunu mu var dünyada, hayret bizde öyle bir şey yok” diyor. Amerika’da su sorunu yoksa, dünyada da yoktur!.. “İklim mi, iklimin kötüye gittiği, insanoğlunun ekonomik faaliyetlerle iklimi bozulduğu büyük bir palavradır..”
Temel anlayış şu: Kapitalist sistemde ekonomik göstergeler herşeydir.. İnsan ise, yerküre ise hiç bir şeydir.. Dünyanın durumu iyi olmayabilir, ne önemi var, ekonomik göstergeler iyi ya! (Yerküre ile birlikte dünya ekonomisinin de batması arasında bir ilişki var mı?!)
Bu ekonomik sistemle, insanlığın yoksulluğunun, insanlar arasında eşitsizliğin artmasıyla; acının, zulmün, savaşın artmasıyla, yerkürenin yoksullaşması ve iklimin felakete doğru gitmesi arasında birebir paralellikler var.
Bu ekonomik sistemin başrol oyuncusu ve felaketlerin babası ABD’nin mesela batması iyi bir şeydir.. Başka türlü, yenisi ve daha iyisi kurulamaz
Şarkıcının “batsın bu dünya” söylemini bu kapsamda yeniden yorumlamalıyız: Dünyanın ve insanlığın kurtuluşu için, kurulması zorunlu yeni düzen için buna şiddetle ihtiyacımız var sanki!
Konrad Lorenz’i bilirsiniz. Hayvan davranışları bilimcisidir. Kazlarla deneyleri ünlüdür.. Nobel bilim ödülü sahibidir.. 1980’lerde dünyanın gittiği çevresel iklimsel felaketi görmüştü. Şu sözü çok etkileyici olmuştu, özetle: Çevre felaketi dünyanın sonunu getirecek. Dünyanın normal düzende kurtuluş bilincine varması zordur, bunun için örneğin San Fransisko’nun bir çevre felaketiyle yok olması gerekir....
Yoksa çevre ve iklim için bu dünyanın radikal önlemler alması mümkün değil.. Gidişat tamamen dünyanın sürdürülebilirliği açısından imkansızlık yönünde..
***
Peki refah artarken, dünyanın durumu kötüleşiyorsa, su suyunu çekiyorsa, iklim bozuluyorsa...
Buna refah denebilir mi? Buna ancak kara mizah diyebiliriz!
Bunu şöyle açıklayabiliriz: Valla göstergeler çok iyi durumda, ama 10-15 yıl içinde dünya batabilir ve biz de yok olabiliriz!!
***
Dünya üzerinde kapitalist ekonomik sistem çerçevesinde şimdi bile hala kabul görmekte olan zenginlik / refah / gelişmişlik endeksleri hızla ve hemen değişmelidir.. örneğin: Elektrik üretimi ve kullanımı... Su tüketimi.. Ekonomik büyüme ve benzerleri, refah göstergelerinde önemli yer tutar. Deriz ki, adam başına günde yarım litre veya beş litre, veya 10 litre, belki de 100 litre su kullanan ülkeler çağdaşlık düzeyine ulaşmış ülkelerdir. Ne kadar elektrik az tüketilirse, o kadar gerisiniz demektir..
Hayır, bu değişmeli, yeni bir endeks hazırlanmalı. Çağdaşlık kriteri olarak, Suyu en tasarruflu kullanan ülkeleri dikkate alan yeni bir uygarlık /çağdaşlık ilkesi geçerli kılınmalı. 
Suyu ve elektriği tasarruflu kullanmanın bir ölçüsü getirilmeli, hemen her şeyde, evde, yıkanmada, lavaboda, ekonomide...
Sözde bir karbon emisyonu, karbon borsası mekanizması kurdular, ama bunun bir faydasını görmedi bu yoksul dünya..
Yeni bir normal saptanmalı, bu normal, G-20 ve ekonomisi büyük, adam başına milli geliri belirli bir düzeyin üstünde olan ülkelerini normali olamaz ve olmamalı..
Saptanacak yeni normalin üzerinde su ve elektrik kullanan ülkelerden ciddi para cezası alınmalı, veya bunlar uluslararası bir fona fazla su ve elektrik kullanım parası ödemeli.. Bu fon, dünyanın iyileştirilmesi, ve yoksul ülkeler için kullanılmalı..
**
O kadar çok değiştirilmesi gereken eski söylem ve terminoloji veya anlayış var ki! En büyüğünden en küçüğüne kadar..
Örneğin en sıradan olanı ve beyinlerimize çakılan bir tanesi: Kar yağışlarına küfür etmeyi bırakalım. Kar faciası bitiyor diye duyuyoruz tv’lerde..
Bu terminolojiyi değiştirmeliyiz.. Kar demek su, hayat demek..
Hepimiz yıllık sarfiyat cetveli yapalım.. Herkes ev bireylerinin elektrirk ve su kullanımını hesap etsin.. Yıllık ne tüketiyoruz.. Gelecek yıl bu tüketimi nasıl azaltırız.. Dünyanın sorumluluğunu hepimizin üstleneceği yeni bir toplumsal söylem, kural ve sistem geliştirilmelidir...
 (*) Bu konuşmanın biraz daha genişini, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin 23 Mart 2012’de Kadir Has Üniveristesi’nde düzenlediği Dünya Su Günü toplantısında sundum..
***
Gelecek Cuma yeniden buluşmak üzere..
--CBT 1315, 1 Haziran 2012, gündem

31 Mayıs 2012 Perşembe

RTE Diktatörleştikçe, Medyada Alkış Yükseliyor (A be Gazeteci!)


Önceki gün Bekir Çoşkun kardeşim kalpten girdi meseleye.. Kişi boyutundan.. Hançeri yerine sapladı.. baktım akan kan falan yok! Bugün de ben “A be gazeteci” diyeceğim.. Ama önce Arena olayına bakalım..
Erdoğan, Fatih Sultan Mehmet ayaklarında! Atatürk’ü falan aşmış adam! Her sözü bir yasa gibi.. Ağzını her açtığı konu, her sözünün veya hiddetinin karşılığı, neredeyse Meclis’te yeni bir yasayı doğuruyor. Gak diyor yasa, guk diyor yasa, veya bir yaptırım.. Uludere’yi eleştirenlere veryansın ediyor ve Yeni Şafak yazarı Ali Akel kapının önüne konuyor. Bu ona bir onur!
İstenen vicdan değil, iktidara tasmalı uşaklık.. Bunun köpekle ilgisi yok. Hakaret etmeyelim! Ortalıkta tasma ve yularıyla gezinen insan dünyasından manzaraları konuşuyoruz!
Gazeteci birilerinin, AKP İl Başkanlığı tek adamlık seçiminin yapıldığı Arena stadının doluluğuna bakarak gözleri yaşarıyorsa, bu ne sevgi ahh diyorsa, oradakileri İstanbullunun büyük sevgisi ne yapalım yani gerçekleri yazmayacak mıyız diye nitelendiriyorsa.. birileri de kendisini eleştirenlere donmuş kafalar diyorsa..
Can Dündar’ın dünkü yazısında belirttiği gibi, Stockholm Sendromu, ülkemizde tam gaz yürürlüğe girmiştir: Zalimine aşık tutuklu insan..
***
Gazeteci gördüğünü yazar da, gazeteci gerçeği nasıl görür diye de bir mesele var.
A be gazeteci, Arena ilk kez mi bu kadar doluyor? Bu bir..
A be gazeteci, Arena’yı İstanbullu mu dolduruyor, yoksa AKP’nin İstanbul örgütü 2 bine yakın otobüsle ilçelerden taşıdığı AKP’lileri, AKP üyelerini ve sempatizanlarını mı Arena’ya dolduruyor? (Hem bunu yazıyorsunuz, hem de bu ne muhteşem sevgi diyorsunuz, hiç mi utanmak arlanmak yok!) Bu iki..
A be “gazeteci”, Arena’yı AKP’liler, Erdoğan hayranları dolduruyorsa, “sevgi gösterisi” dünyanın en doğal durumu değil mi? Bu üç..
A be “gazeteci”, 64 bin –zaten- AKP’li Arena’ya yığıldıysa, İstanbul’u AKP’den kimse alamaz, nasıl dersin?  AKP kaç oy aldı bu kentte? Bu dört..
A be “gazeteci”, Arena’da olan bitenler üzerine hayranlığını yazarken, gösterinin tamamının tasarlanmış, tek adamı totem yapmak amacıyla kotarılmış, kişi kültünü tanrı katına yüceltmek için özel olarak düzenlenmiş olduğunu düşünemiyorsan ve görmüyorsan eğer, sen nasıl gazetecisin? Bu beş...
A be “gazeteci”, bu “müthiş disiplin- müthiş düzen hayranlığı” sende nereden ileri geliyor da övgü üzerine övgü düzüyorsun? Sen, ülkede görüş/ ideoloji/ yaptırıma yönelik tek adam düzeni/ disiplini ile, Arena’daki düzen/disiplin arasındaki izdüşümü görmüyor musun? Bu altı..
A be “gazeteci”, hiç mi okumuş yazmışlığın yok..
Hiç mi tarih bilgin yok..
Hiç mi Hitler-mitler, Mussolini falan ilan..
Hiç mi, tarihteki o kült liderlerin kül –köle kitleler yaratma-hükmetme- gütme, tapınmış kitleler oluşturma politikalarından haberin yok..
Hiç mi, tasmalandığın toteminin, bu ülkede her gün bir sözüyle toplumun boynuna da kendi ideolojisini geçirdiğini görmüyorsun..
A be gazeteci, sizlerde bu büyük düzen ve disiplin hayranlığını hiç bilmiyorduk, iyi ki dışa vurdunuz da, ülkenin kimlerle nerelere sürüklenebileceği daha iyi görüldü.. Bu yedi..
***
A be “gazeteci”, diktatörlük arttıkça, baskı arttıkça üzerinde, sağdan soldan atılmalar arttıkça, zalime olan hayranlığınız da artıyor...
Patronunuzun da artıyor, kendinizin de artıyor.. Bu sekiz..
A be “gazeteci”, bu hayranlığınız arttıkça, zalimin de zulmü artıyor, sana vuracağı tasmaların sayısı da artıyor, sırtındaki kırbaç da artıyor, insanlığın-kişiliğin-özgürlüğünden geride hiç bir şey kalmıyor...farkında mısın.. Bu dokuz...
A be “gazeteci”, bu zalim hayranlığınla, aslında ülkeye en büyük kötülüğü yapıyorsun, bu yükü nasıl kaldırıyorsun? Bu on..
***
A be “gazeteci”, bu sana kapak olsun!
Bunu ferman gibi yazıp, yular ve tasma takılmış boynuna asıyorum.
Yaptığım totemle de sen, ebedi olarak bu halinle dolaşmaya mahkum oluyorsun.. Bu da onbir..
Özür mözürmüş, baskıymış zavallılığınmış, kişiliksizliğinmiş, işini yitirme ve patron korkunmuş, içeri atılma kaygısıymış... 28 Şubattan içeri alınma korkunmuş, veya bir zamanlar asker postalı yalamanın özrüymüş.. Zaten bugüne kadar yükünü tuttun, yedi sülalene yetecek kadar mal-mülk biriktirdin..
Hiç kaçacak yerin, girecek deliğin, tutunacak dalın yok.. Bas git b.u meslekten..
Hiç yemezler oğlum; totemle konuştum, hem boyun eğdiğin toteminle, hep diğerleriye..
Dediler ki, on tane tasma taksan, yemezlermiş.. Bu da oniki..
Hadi sana güle güle..
--31 Mayıs 2012 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

29 Mayıs 2012 Salı

Hinoğluhin Düşünceler


Acı acı güldüm; yargıç “burada siyasi yargılama yapılmıyor” demiş Doğu Perinçek’e..
Mustafa Balbay dünkü ara savunmasında diyor ki: “Burada insanlar artık gerçeği aramıyor, kendini arıyor, ‘ben böyle bir tablonun neresinde olabilirim’ diye.. İçeride bir kişi ile ilk kez karşılaştığında soruyor, ‘siz kimsiniz?’. Yanıt: ‘İddianamede sizinle en çok irtibatta olduğu iddia edilen kişi’.”
Tuncay Özkan, Danıştay katilleriyle birlikte aynı sırada yargılanmaktan duyduğu utancı dile getiriyor…
Mahkeme, salondan izinsiz tuvalete çıkmayı yasaklamış..
Bir zaptürapt ki, Allah düşman başına vermesin!
Düşündüm ki, yasaların, hukukun adaletin mahkemesi değil.. Peki ya ne?
Bu davayı sürdüren, düzenleyen, kuran, planlayanların sureti..
Arkalarındaki politik yüzlerin, iktidarların hak hukuk adalet demokrasi kavramlarıyla ilişkisinin Silivri’ye yansıması..
O yüzlerdeki yüreklerdeki beyinlerdeki karalığın yansımalarını yaşıyoruz Silivri salonlarında...
***
Koca adam Yaşar Kemal dün mesaj atıyor: “Dağın öte yüzü gözükmüyor, ufuk kapalı..”
***
Cemil Çiçek, yazık ki yazık bir insan.. Milletvekillerinin tutuksuz yargılanması için bulunan onlarca çözüme, tabi olduğu Mutlak İrade’nin “hayır demesi karşısında, son noktayı şöyle koyuyor:
“Anayasa ve yasalar çözüme izin vermiyorsa yapacak birşey yok".
Anlıyorsunuz değil mi! Yani Anayasa da babayasa da yasa da hukuk da adalet de mahkeme de Meclis de, tek kişi diyor anlayacağınız. Mutlak İrade, izin vermiyor!
***
Uludere.. İnadına.. Uludere, iktidarın karanlık ilişkilerinin düğüm yeri mi yoksa?
Cumhurbaşkanı Gül’ün, Pentagon’un sızdırdığı Uludere haberi üzerine “Wall Street Journal’de böyle bir yazı çıkacağını biliyorduk sözü gözden kaçtı ve üzerinde durulmadı..
Pentagon’un açıklamasının özü “Biz yapmadık TSK yaptı” idi. Hükümetin bombalamada siyasi yetki ve sorumluluğunu gözardı ediyor, “suçu” TSK üzerine yıkıyordu. Haberde özellikle dikkat çeken ifade şöyleydi: Daha ayrıntıyı görüntü alalım diye önerdik, ama TSK reddetti ve bölgeden uzaklaşmamızı istedi..
Gül’ün açıklamasına dönelim: Pentagon, Köşk’e hükümete, böyle bir açıklama sızdırıyoruz, diye bilgi mi verdi? Gül, bu haberi önceden nasıl biliyordu? Yanındaki gazeteciler ne yazık ki veya her zamanki gibi, can alıcı soruyu sormamışlar..
Olayın üzerinde ABD-Türkiye özel bir sır perdesi mi var? Ortada zaten bir “kurban” var: TSK, hatasının bedelini ödesin, biz de temize çıkarız biçiminde bir komplo veya işbirliği mi?
***
Erdoğan’dan Uludere’yi unutturmak için bugün yeni ve çok özel açıklamalar bekliyoruz..
Tasmalı gazeteciler”, kesmedi.. “Onları tasmalarından kurtardık”, çok çok ucuz laf.. Çünkü ortada bu kez gerçekten iktidar tasmalılar kol geziyor.
Medya patronlarına “paralarını sen veriyorsun, o zaman kendi düdüğünü çaldır” demesini bildiniz..
Yani “patron tasmalı gazeteci” önerisinin patenti size ait!
Ama Başbakanın bu önerisi ortağı Cemaat yazarlarına sökmüyor. Balyoz bavulcusu Mehmet Baransu bile “Medyada partisinin sözcülüğünü yapan, emir ve korkuyla yazı yazan (yazamayan), sayıları da bir hayli fazla olan bu Ak silahşorlar”den bahsediyor!
***
Düşünüyorum da, Uludere katliamını kapatmak için, Suriye’de Esad’ı alaşağı etme çabalarının arttırır mı?
Acaba, Esad’a karşı savaşın bayraktarları olan, son satılan iki gazetenin Suriye manşetleri buna hazırlık olabilir mi?
Haziran ayında Hilary Clinton, Suriye savaşını konuşmak üzere Ankara’ya geliyor da..
Herşeyi en iyi unutturma projesi Suriye’dir, Erdoğan için.

***
Suriye, Erdoğan’dan savaş kahramanı yaratır mı?
Savaşçı Erdoğan imajı, Cumhurbaşkanlığı seçiminde, başkanlık sistemini öngörecek yeni anayasanın Referandum’la kabulunde bir numaralı rolü üstlenir mi?
Önceki yazımda “Erdoğan Mucize Bekliyor” demiştim..
Bu mucizenin Suriye’den içeri girebileceğini hesap ediyor olabilir…
Kıbrıs’ın ve Öcalan’ın, Ecevit’i nasıl sandık kahramanı yaptığı aklıma geldi de..
Hinoğluhince düşünmeye başladım..
--29 Mayıs 2012 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

28 Mayıs 2012 Pazartesi

Yeni Dönem: İktidara Muhalefet Neden Yükseliyor?

Sanırım giderek şiddetlenecek (enine, boyuna, derinliğine) bir muhalefet dönemine giriyoruz.
Özellikle 1 Mayıs 2012, arkasından 19 Mayıs 2012 gösterileri, derken işçi muhalefetinin “Büyüyen Türkiye”den daha fazla payını istemesi için grevleri.. Fenerbahçe’nin Cemaat ve iktidara karşı büyük tepkisi.. Avukatların, baroların ve toplumun çeşitli kesimlerinin haksızlıklara, hukuk ihlallerine, Silivri adaletsizliklerine ve zulmüne karşı demokrasi ve hukuk için direnişleri..
Yeni muhalefet döneminin güçlü göstergeleri.. Bu yeni dönem ne zaman başladı derseniz..
Ergenekon, Balyoz, Odatv ve gazeteci dava ve tutuklamalarının üzerinden karanlık-sis perdesinin kalkması ve özellikle son bir yıl içinde yaşadığımız küçük “aydınlanma dönemi”nin ardından..
İnsanlar, yurtseverler, gazeteciler, subaylar, muhalifler, bilim insanlarımız.. gerçi içerideler..
Ama, davalarda ilk mahkeme kararları nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, hem hukuk hem de giderek daha geniş halk kitleleri içinde, davaların ve yargılananların masumiyetleri görülmüş, kanıtlanmış ve kabul edilmiştir.. Hukuksuz, haksız, tamamen düzenbazlıklara dayanarak açılan bütün davaların ergeç varacakları sonuçtur bu.. Siz bakmayın yüksek yerlerde oturup sözde adalet adına atıp tutmalara.. avukatlar, barolar hakkında suç duyurularına.. Bunlar büyük bir yenilginin dışavurumlarıdır. Bu davalar, sürdürücülerini hayatları boyu onları izleyecektir.. (Barolar ve avukatların direnmesi, demokrasi ve hukuk için en büyük dayanaklarımızdan biridir!)
Sözkonusu davalar öncesi, tezgahın kuran iktidar ve yandaşlarının büyük bombardımanı ile sinen kesimler, dava süreçlerinde gerçeklerin birbir ortaya çıkması karşısında uyanmaya başladı. Ben buna “aydınlanma dönemi” diyorum!
Bu aydınlanmanın olgusunu, 1 Mayıs’ta “Devrimci Vosvosçular”dan tutun, pek çok küçük okul, mahalle, ev, sokak, neredeyse kuşçulara varıncaya kadar, yüzlerce yeni pankartın arkasında, on kişi- yirmi kişi- elli kişi, her ne kadarlarsa, yürümelerinde gördüm..
***
 4+4+4 eğitim yasası ve buna paralel 19 Mayısı okullardan ve halktan uzaklaştırma ve pasta kesme törenine dönüştürme girişimleri de, bu “aydınlanma dönemi”ne hizmet etti. Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ni kaldırma girişimi, gençliğin tam kanına dokundu! Birden farkedildi ki, Gençliğe Hitabe büyük bir silah, araç, güç gençlik için.. Onun ellerden alınmaya kalkışılması, Hitabe’yi paha biçilmez bir değere yükseltti!
Tıpkı 19 Mayıs gibi! Her ne kadar okullarda hazırlıklar yapılıyor, fener alayı düzenleniyor, stadyum gösterileri yapılıyor olsa da, siyasi olarak uykuya yatırılmış olan 19 Mayıs 1919’un anlamı parladı birdenbire! Millet, gençlik, varoluşlarının resmi belgesinin de iptal edilmek istendiğini gördü..
Samsun’da, İzmir’de CHP’nin katıldığı, İstiklal Caddesi’nde Türkiye Gençlik Birliği’nin öncülük ettiği, Şişli’de Sarıgül’ün öncülünde ve daha pek çok kentte düzenlenen başarılı gösteriler bu değerin kanıtlarıydı.. Kurtuluş ve Kuruluş’un gerçek tarihini  “resmi tarih” diye yoksayarak, dip ve kenar notlarıyla, üçüncü beşinci olaylarla Kurtuluş ve Kuruluş’u yeniden yazabileceklerini sanan uyduruk insanların bugüne kadarki çabalarını, halk, bir 19 Mayıs ile, tuvalet kağıtlarına dönüştürdü!
Genç siviller adıyla ortaya sürülen ve şimdi yokolan, spor papuç armalı, uyduruk davalar için kullanılanların yerini, devrimci gençlik, devrimci muhalefet, devrimci halk aldı!
***
Yeni dönemin başka bir özelliği, Erdoğan ve ekibinin, iktidarda gücünü koruyabilmek için, halk içindeki en gerici değerleri kurumsallaştırma çabaları oluyor. Veya en ilkel ve geri değerleri geri getirerek dayatması!
Kürtaj son hamlesi.. Üstelik kürtajları, Uludere Katliamı ile eşdeğer gören açıklaması doğrusu müthişti ve Türkiye’nin üzerine gelmekte/yuvarlanmakta olan daha büyük toprak kaymalarının işaretleriydi sanki..
Mutlak lider, Türkiye’ye dayatıyor da dayatıyor!.. Kadınlara ait, tamamen onların dokunulmaz alanına el atması, karşımızda ne büyük şiddeti barındıran bir insan olduğunun kanıtı..  Dünyada ne kadar özgürlükçü olmayan, dünyanın aşmaya çalıştığı değersiz “değer” varsa, otoriterlik, mutlaklık, tutuculuk, anti demokratlık, anti-liberallik.. hepsini üstlenen bir kişi...
Ulusal bütünlük değil, “ulusal” ayrışmanın giderek daha geniş bir yelpazeye yayılacağı, bir yazımda belirttiğim gibi, “Üçe Ayrılmış bir Türkiye” tablosu hızla oluşuyor..
Gazetemizde Barkın Şık’ın “sessiz bekçi”, yani kitle gösterilerini elektro manyetik ışınlarla durdurma silahına Emniyet’in gösterdiği ilgi de, içine girdiğimiz yeni döneme, iktidarın yanıtı olacak!
--27 Mayıs 2012 / Bilim ve Siyaset – Orhan Bursalı

RTE, İktidar Oyununu Kaybeder mi?


Başbakan için işler zorlaşıyor. Özellikle koltuk değişimlerinin gündeme geleceği 2014 ve 2015 yılları henüz büyük belirsizlikler taşıyor, RTE de bunu bilmiyor; gerçi planı açık ama gerçekleşmesi zor; zaman da hızla Erdoğan’ı sıkıştırıyor.
Koltuk değişimlerine ilişkin saflar iyice belirginleşti sayılır.
İki tutuma işaret edeceğim. 
İlki, Erdoğan’ın, Cemaat- Fenerbahçe ilişkileri üzerine yöneltilen soruya verdiği kısa ve net yanıttı: Cemaat camide olur, camide cemaatle beraberim..
Bu sözler, Erdoğan’ın kararlılığını ve Cemaate yerini gösteriyor:
Camii, oradan çıkma, siyasete, hele hele benim yerime hiç soyunma.. Cami ile ilgili siyaseti zaten ben yapıyorum. Şimdi sen karşıma, siyaset ile camiyi birleştiren ikinci bir güç olarak çıkıyorsun, bunu yemem. Seni iktidarıma ortak etmem. Evet, bana hizmet ettin, özellikle Ordu’ya karşı büyük operasyonları belki de sen olmasaydın bu kadar başarıyla yapamazdım.. Ama işleri berbat ettiğin, kafana göre takıldığın, beni de çok zor durumlara soktuğun olaylara da giriştin.. Sen, camiye...”
F. Gülen ve ekibi, Fenerbahçe Cumhuriyeti’ne bulaşması ve oradan da Erdoğan’ı vurmaya kalkışması sonucu uğradığı büyük tökezlemeye rağmen, köşesine, sınırlarına, camiiye çekilecek ve iktidar mücadelesini bırakacak bir güç değil.
Çünkü F. Gülen Cemaati, birCami Cemaati” değil! “Yöneten” bir cemaat. Camii ile işleri yok dersek, biraz abartmış, ama derdimizi de anlatmış oluruz! Eğitimden tutun, finans, iş, dış alım-satım, her türlü ticarete kadar işin içinde. Yetmedi, Ordu’nun içinde, özellikle polis ve yargıda örgütlenmeleri var... Kaymakamları, valileri var.. Kaç milletvekiliyi yönlendiriyor ve bakanlardan kimler var, doğrusu bilen varsa mesaj atsın da öğrenelim! 
Mesela bir Büyük Türk Gazetecisi iken AKP ye transfer olan Suat Kılıç, Gülenci mi?
Neyse, 2014 ve 2015 yıllarında yeniden doldurulacak 4 koltuk (Köşk, Başbakanlık, Parti Başkanlığı ve milletvekilliği kadroları), konusunda, Erdoğan’ın “hadi bakalım camiiye” kışkışlamasına, F. Gülen’in başüstüne diyeceğini kimse sanmasın!
Kartlar karılıyor, hesaplar yapılıyor...
***
İkinci önemli nokta, Cumhurbaşkanı Gül’ün demeci. Erdoğan ve ekibi, Cumhurbaşkanına bir “koltuk” daha önerdi: NATO genel sekreterliği! Gül, hayır teşekkür ederim, almayacağım, dedi. Dönemin alçalmış bazı renkli kalemleri, biliyorsunuz, Erdoğan’ın el altındaki önerisini, gazetesinin yarım sayfasını rezil rüsva ederek sayfasına taşımış ve “Gül’e Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği yakışır, Türkiye bunu başarabilecek güçtedir..” biçiminde yazmıştı..
Gül, bu öneriye de, hayır teşekkür ederim, almayayım, demişti..
Bunlar, politikacı Gül’ü “memurluğa indirgeme” yoklamalarıydı!
Erdoğan’ın önünde iki temel engel var.. Yooo hayır Cemaat değil bunlardan biri, Gül ve Anayasa! (Erdoğan, Cemaat ve Cami meselesini iki üç yıl içinde çözer!)
Gül, “Erdoğan’la eş düzeyde”, üstelik Cumhurbaşkanlığı yapmış kişi olarak AKP’ye, politikaya dönecek. Normal olan, Erdoğan’ın Köşk’e çıkarken, varolan yetkilerle yetinmesidir. Ama “Başkanlık” tacıyla ve anayasa değişikliğiyle bunu yapmayı kafasına koydu. 
Bugünkü yasal çerçevede, Gül’ün Başbakanlığa gelmesi ve kendisinin Köşke çıkması durumunda, Başbakanlığı ve hatta Parti’yi yöneten ipleri de epey veya tamamen bırakmak durumunda kalır.
Gül, Köşk’ün müdahalesini kabul etmez. Tıpkı Erdoğan gibi! Roller tam ve eşit değişmelidir! Siyaset budur! Artık, “düşman kemalizm”e karşı bütünleşmek diye bir mesele de ortadan kalkmıştır!
Erdoğan, en kötü senaryoyu garanti altına almak niyetinde: Diyelim Anayasa değişmedi veya Başkanlık sistemi kabul olmadı, Cumhurbaşkanı da seçildi, ama o zaman Başbakanlıkta ve Parti Başkanlığında, onu dinleyecek ve dediklerini uygulayacak birileri olmalı..
Ama, Erdoğan’ın yaverliğini yapacak kişi, Gül değil! 
Bu nedenle de Gül’e politika dışında memuriyet aranıyor!
Tabii, aslında “en kötü” senaryo, Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilememesidir! O zaman işler karışır, yine eski görevine dönebilir mi, Gül’e de Dışişleri Bakanlığı gibi başka bir “memuriyet” verilir mi.. Bir sürü bilinmezlik.
Bütün bunları ve yeni olasılıkları, 1,5 yıl içinde, daha net göreceğiz.
Şu “milleti silme planı”na ve “vajina bekçiliğine” girecektim, ama iki önemli konu bir köşeye sığmıyor, umarım yarına..
--28 Mayıs 2012 / Bilim ve Siyaset – Orhan Bursalı