Öne Çıkan Yayın 20 Mart 2012 yazım

Erdoğan’a Askeri Darbe?

Yoo hayır bu kez, başka bir “fantezi”i üzerinde düşünmeye çağırıyorum: Cemaat, denetlemeye başladığı TSK’yı, Erdoğan’a karşı kulla...

11 Ağustos 2020 Salı

Muharrem İnce

 Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet, 10 Ağustos Pazartesi, 2020

 

 

Beklenmedik bir çıkış değildi. Muharrem İnce, epey bir süredir kendisine CHP içinde “Parti Başkanlığı” kariyeri inşa ediyordu. 3 başkan adaylığı oldu. Başaramadı. İnce, kronik başkan adayıdır. Ama CHP içinde bir karşılığı şüphesiz vardır. Şimdi de ayrılma çanlarını çalıyor.

Kısa bir anımsatma ile konuya girelim: 2014 10 Ağustosunda Cumhurbaşkanlığı seçimi olmuş ve CHP-MHP ortak adayı Ekmeleddin bey kaybetmişti. Kaybedeceği açıktı ve bir şansı yoktu. Ama Kılıçdaroğlu’nun “ittifak seçimleri”nin ilk büyük denemesiydi. Akılda kalan Kılıçdaroğlu’nun “tıpış tıpış oy vereceksiniz” sözüydü. Küçük bir kesimde kıyamet koptu ama CHP seçmeni oy verdi, MHP seçmeni de. Yüzde 38,44 ikisinin fazladan oy toplamıydı zaten (küçük parti destekleri de oldu).

Burada mesele, Kemal beyin politikasıydı. Kaybedilecek bir seçime, CHP adayı ile mi girilmeli her şeye rağmen, yoksa bir ittifak denemesi mi değerliydi gelecek için. O sırada ittifak için ancak E. bey bulunmuştu! “Ekmek için E.” komik sloganıyla. Her iki parti de kazanılamayacağını bildiği için sahada pek değildi. Selahattin Demirtaş da sahadaydı, %9,76 oy alırken, RTE 51,79 ile seçilecekti.

 

3 kongre ve adaylık

 

CHP olağanüstü kurultaya gitti aynı yıl (2014). Muharrem İnce adaylığını koydu, çıkışı bayağı iyiydi: 415 oy (K.K.: 714)

2016: Olağan Kurultay’da, Muharrem İnce yine vardı. Ama, diğer Başkan adayı Umut Oran ile birlikte olağanüstü kurultay istiyorlardı, bunu başaramayınca, her ikisi adaylıklarını geri çektiler, Mustafa Balbay ise yeterli delege sayısını toplayıp aday olamadı.

 2018 Şubatındaki Kurultay’da yine Muharrem İnce yine adaydı. Adaylık için gerekli oy üzerinde tartışmalar, Kılıçdaroğlu’nun “mükerrer oyları İnce hesabına yazın” demesiyle çözüldü ve İnce 447 oy aldı (K.K. 790)

Geçen hafta yapılan son Kurultay’da ise adaylığını koymadı! Adaylığı gerçekleşse eski oyuna yaklaşamayabilirdi, kesin kaybederdi; çünkü CHP yönetiminin ardında büyük bir ittifak ve yerel seçim başarısı vardı. Partide güçlü bir kazanma umudu ve güveni yeşermişti.

 

Liderlik sayfasını açıyor

 

Seçimlere kadar bu umut ayakta kalır, CHP seçmeni yönetimin arkasında dururdu. Bir köklü yönetim değişimi, ancak bundan sonraki seçimlerde başarısızlıkla gündeme gelirdi.

İnce, sanırım bunu gördüğü için Parti Başkanlığı adaylığına veda ediyor ve kendi hayatında, CHP içinde gerçekleştiremediği liderlik sayfasını, parti dışında açıyordu.

Tabii bu arada 2018’de Cumhurbaşkanlığı adaylığı var. O gece İnce ve CHP merkezinin, seçimlere büyük umut bağlayan ve seçim süreci içinde çırpınıp duran (özellikle genç) seçmen üzerinde yarattığı derin hayal kırıklığını unutmayalım. Seçim sistemleri çökmüştü (tam rezalet!), ne İnce ne Merkez gece seçmenin karşısına çıkma cesaretini gösterdiler (%30,64). Seçimi kazanabileceği ise tamamen sanal bir duyguydu!

Bu adaylık ve sonucu başarı mıydı?

Kazanılmayan bir bir seçimin başarısından söz etmek komik olur.

Bu seçim ve ardından gelen yerel seçimlerdeki yeni durum aslında İnce’nin CHP içindeki macerasını noktalamış oldu.

 

CHP’yi, yönetimi düzenli  hedef alacak

 

Cumhurbaşkanlığı adaylığı İnce’nin geniş tanınırlığına da hizmet etti.

Ben İnce’nin, eğer gerçekten parti kuracaksa, öncelikle, CHP’den ayrılmasını gerekçelendirecek açıklamalarla, CHP ve yönetimini epey hedef alacağını öngörmek zorundayız. Ki seçmenlerden bir kısmı, eee adam haklı, desin!

Ama yüzde 31’e yakın oyun kendisine verildiği sanılıyorsa yanlış.

CHP’nin adayına verildi. Doğrusu İnce iyi bir profil çizdi ve adaylığının da hakkını verdi.

Yaptığı açıklamalar doyurucu değil.  CHP’nin tüm sandıkları kontrol edemediği zaten biliniyor.

Bir şansı olabilir mi?

 

10 Ağustos 2020 Pazartesi

Meral hanıma öneri: Bir Kurt ile Kuzu masalı!

 Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet, 9 Ağustos Pazar, 2020

 

Kısa bir yazı arası sonrası neyle başlasam diye şaşırıyor insan, merhaba.

Önce şu İyi Parti - Bahçeli meselesini, eteğimdeki taşları döküp aradan çıkartayım.

Bahçeli, Meral hanımın Ayasofya’yı ziyaretini vesile ederek birden onu yerli ve milli ilan etti ve eve (MHP’ye) dön çağrısı ile onurlandırdı! Ne büyük lütuf! Meral hanım da Bahçeli’yi RTE ye şikayet etti: Başımıza sarma ortağınızı! RTE de Meral hanımı okşayıcı siyasi latifelerde bulundu.

Derkeeeen! Siyasi analizler gitti, olay artist magazin haberlerine, neredeyse 3. Sayfa haberlerine dönüştü adeta: Meral hanım MHP’ye katılır mı, yoksa Cumhur ittifakına mı geçecek. Tabii, MHP’den atılan, Tanrı Dağının eteklerinde Ergenekon ve ötesine yönelik Kurt uluması filmleri çektiren Enginyurt’un “Meral Hanımın kazandığı kongreyi bizzat ben iptal ettirdim” jenerikleri eşliğinde.

 

“Adalet iktidarın emrinde”

 

Aaa sahi bunu unutmuştuk! Ne olmuştu? İktidarın yargısı, Meral hanımın MHP kongresindeki müthiş mücadelesini ve başarısını, çeşitli mahkemelerin hukuksuz- siyasi kararlarıyla haksız yere iptal etmişti. 700 delegenin katılımıyla olağanüstü kongre toplamışlardı.

Sinan Ogan ne demişti bir bakın: "Bu karar göstermiştir ki, Türkiye'de Adalet iktidarın emrindedir. Adalet Hakimlerin vicdanları yerine Hükumetin talimatıyla yapılıyor. Dün FETÖ'nün emrine giren Adalet bugün AKP'nin emrindedir. Bugün en acil konu Adalet'i iktidar ve FETÖ tahakkümden kurtarmaktır. Adalet'i tahakkümden kurtarmadan Türkiye normalleşemeyecek, ülkede demokrasi sağlanamayacaktır".

Sonra MHP’nin kapısı göründü Meral hanım ve arkadaşlarına! RTE iktidarı, Bahçeli’yi kurtarmış ve MHP’nin başında kalmasını sağlamıştı.

Yıl kaç? 2016- 2017, Referandum’a hayır diyecek ve Ekim’de de İyi Parti kurulacaktı. Sonra CHP’nin milletvekili desteğiyle onları Meclis’te görecektik.

MHP ile AKP arasında da bir mecburi birlikte varoluşun dönemi başlayacaktı. Bu anımsatmalar siyasi analiz için önemli.

 

Meral Hanım “eve dön”er mi?

 

Yani bir siyasi parti var ortalıkta.. Hadi geçmişi unutalım ve her şey yeni başlıyormuş gibi soralım: Meral Hanım ve tabii İyi Parti’nin önündeki soru şudur: İktidar bloğuna katılırsam ne kazanırız, Millet bloğunda kalsak ne kazanırız?

Çünkü bir siyasi partinin varoluş nedeni esas olarak iktidar olmak ve ülke yönetmektir. MHP’ye döner mi? Kendini bitirir... Bahçeli veya RTE’nin “Dön”erine takılır.. Ama şu koşulla Meral Hanım ve benzer görüşteki arkadaşları için bir yol açılabilir: Bahçeli şu veya bu şekilde çekilir ve büyük çoğunluk Akşener’i Başkanlığa davet ederse bir birleşme olabilir. Fakat unutmayın bu bile çok çok zor. Türkiye’de bıraksanız tüm yöneticiler lider doğdu. MHP’de o kadar lider adayı var ki!

 

Siyasi çıkarı ne olacak?

 

Yani unutun bunu, yüzde 99. Bir olasılık da, Meral Hanımın siyasi iddiasını yitirmesi ve iltihak etmesi.. Bunu da unutun: Yüzde 99.

Bir de şu durum var: Meral hanım evet dese bile partinin merkez sağ kanadı sırt çevirir. İyi Parti neden katılsın Cumhur ittifakına? RTE’nin Başkanlığına neden destek versin? Bir siyasi çıkar söyleyin.

Yani bu siyasi mavrayı kapatın. Millet ittifakının, kendi dinamizmi ile iktidar olasılığı çok yüksek. Ben ilk seçimlerde, eğer normal bir süreç yaşayacak olursak, bir millet koalisyonu görüyorum iktidarda; belirli program çerçevesinde...

Ayrı durum, aslında Gelecek ve Deva partileri için de geçerli.

İktidar cephesine katılırlar mı? Siyasi soru şudur: Neden katılsınlar? Erimek, eritilmek ve yok olmak için mi.. Numan Kurtulmuş vb gibi...

Var olmak içinse amaçları bu partilerin, muhalefetle birlikte şansları var.

İktidarın yanında da yok olmak, yandı bitti kül oldu hikayesi.

***

 “Eve Dön”, aslında bir bildik Kurt ile Kuzu Masalı. Daha çok dinleriz.

Meral Hanım ve İyi Parti’ye düşen ise, ülkenin ekonomik olarak derin yoksullaşmasının ve diğer ağır sorunların ortağı olduğu için, MHP’yi sistematik olarak karşılarına almak.

Bu konuda cesaretleri ise sıfır.

30 Temmuz 2020 Perşembe

Sağlam ve istikrarlı adımlarla totaliterliğe bir sıçrama daha, dijital sosyal medyaya sansür

Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet, 30 Temmuz Perşembe, 2020


Ülkeyi yönetemez duruma geldikçe, ekonomiyi batırdıkça, iletişim ve haberleşme üzerinde yasak ve baskıları arttırıyorlar.


Sakarya Savaşı kazanılmış, İnönü Akhisar’daki karargahında; Ankara’da Meclis çok hareketli, ülkenin dört bir köşesinden insanlar Ankara’ya akın ediyor, geliyor, dinliyor konuşuyor ve gidiyor; başkaları geliyor, konuşuyor dinliyor ve gidiyor. Doğu Müslüman ve Türki ülkelerin kalpleri de orada atıyor. İngiliz casusları da kol geziyor.
Fakat Ankara türlü çeşitli görüşlere ev sahipliği yaptığı gibi, Mustafa Kemal Paşa eleştiriliyor da kendi basını tarafından!
Farklı görüşlere derin bir hoşgörü var. Ama herkes Kurtuluş’ta birleşmiş.
Şu sırada okuduğum kitabın Ankara’sı ile bugün yaşadığımız ülkeyi ve Ankara’sını karşılaştırmak...

Tek düşünce totaliterliği

İktidar, salt kendi haberlerinin, yalan ekonomi duyurularının, iç ve dış politukada açıklamalarının ülkeye egemen olmasını, milletin bunlarla yetinmesini, gerçeklerin içinin deşilmemesini, eleştiriler yapılmamasını istiyor ve siyasi totaliterliğini giderek ülke çapında yayıyor.
Kontrol edemediği düşünceleri, yasaklarla, baskıyla, insanları içeri atarak, ağır cezalarla tehdit ederek, ekranları karartarak, Cumhuriyet gibi gazeteleri ilan – ekonomik ambargolarla boğmaya çalışarak susturma çabaları yetmedi.
Çünkü, en büyük devlet ihalelerini verdiği şirket patronlarına satın aldırdığı ve denetlediği medyası yetersiz kaldı, izlenmez oldu...
Dijital Dünya Heyulası” Ankara’nın ve ülkenin muktedirlerini korkutacak boyutlara genişledi, öyle ki iktidarın elleri kolları bağlı kaldı.
Satın alsan alamazsın.

Küfür bahane

Milletin, 7’den 70’e, parmağı altında bir koca dünya..
Bir tıkla dünyayı, olan biteni, eleştirileri, farklı düşünceleri küçücük ekranlarına indiriyor.
Herkesin düşüncesini anında, saniyesinde, ışık hızıyla özgürce belirttiği yaydığı, alışık olmadıkları bir açık dünya.
Şüphesiz, içinde küfrü de var, ahlaksızı da. Fakat bunlar bahane, üç beş kendini bilmez, ipini koparmış, ağzına geleni söyleyen her yerde var. Toplum bunlarla kaynıyor, zaten toplum içinde her yerde söylüyor paylaştığını.
Bunlar bahane. Zaten yakalayıp içeri atıyorsun.

Sarsılma yasakları

Ama otoriter ve totaliter düşünce, her şeyi kontrolsüz edemez, duramaz, gece uyuyamaz, sabah kalkar mutlaka yasaklamak için harekete geçer.
Özellikle de iktidarının derinden sarsıldığı zamanlarda...
Özellikle de cicim yıllarında her vurup harman savurduğun ve yandaşlarına peşkeş çektiğin ekonomiyi çökerttiğin zamanlarda...
Milleti işsiz aşsız bıraktığın, çare bulamadığın zamanlarda...
Yedi düvelle kapıştığın ve çıkış yollarını kapattığın zamanlarda...
Gelsin yasaklar, baskılar, cezalar, hapisler..
Başka bir şey bilmezler.. Bunlar iktidarın derinden sarsılma yasakları, içgüdüsel olarak varlığını koruma derin tepkileri.

Şampiyon olmayı seviyorlar

Yakın zamana kadar çok da rahatsız değillerdi, ama bir- iki yıldır yasakların işaretlerini yoğunlaştırmışlardı.
İşte iki gecede gecede sabaha kadar çalışarak, her zamanki gibi asla ve kata bir uzlaşma aramayarak, çoğunluğun diktası ile ülkeyi dijital özgürsüzlüklerde hızla liste başına çıkartıyor.
Ülkemizde engellenen zaten yüzbinlerce sosyal medya hesabı ve web sitesi ile dünyanın ilk dört ülkesi arasındaydık.
Bu iktidar, adaletsizliklerde, özgürsüzlüklerde, insanlara haksızlıklarda, anayasal hakların kullanılmasının yasaklanmasında birinci olmayı çok seviyor.
Şimdi de bu yolda, dijital paylaşım ve iletişim platformlarını ülke içinde çalışamaz duruma getirmek için büyük bir adım daha attı.
Yakışır... iktidarda kalma yasal sürelerinin bitmesine yakınlaştıkça, daha çok şey göreceğiz.

OKUR NOTLARI

O. M.  Oğuz: Ayasofya konusuyla bağlantılı olarak CB Erdoğan ve DİB Başkanı Erbaş'ın Atatürk’ü ad vermeden de olsa suçladıkları vakıf konusunda bir sorum olacak. Vakıf malının dokunulmazlığı "Varlık Fonu"na aktarılan vakıf malları için geçerli değil midir?
Emre Yaka: Selimiye Camii en büyük mimarımızın elinden çıktı. Türk ve İslam dünyasının en güzide eserlerinden. Eğer Balkan savaşlarında Selimiye’yi kaptırmış olsaydık, Selimiye’yi kılıç hakkı diye kiliseye çevirselerdi... Şimdi kılıç hakkı diyenler  ne derdi?  

29 Temmuz 2020 Çarşamba

İttifak politikasıyla ve aklı selimle yürüyebilmek

Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet, 28 Temmuz Salı, 2020

Beklenen oldu ve Kılıçdaroğlu tek aday olarak delegelerin hepsinin oyunu aldı. Acaba, daha önceki Kurultay’da Muharrem İnce’ye yaptığı jesti şimdi de  İlhan Cihaner’e de aynısını yapsa mıydı diye düşünebilirsiniz. İyi olurdu derim. Böylece İlhan Cihaner’in, başkan adaylığı için imza verecek delegelerin işiyle aşıyla oynayarak vazgeçirdiler açıklamasına da fırsat vermemiş olurdu.
Kurultaylarda delegeyi yönlendirmek çok sert mücadelelere konu olur her zaman. Kılıçdaroğlu’nu destekleyenler arasında bunu yapmış olanlar vardır. Kendisinin, delegenin işiyle aşıyla oynayacak yöntemlerle ilişkisi olmadığını da göstermiş olurdu .
Ayrıca Kılıçdaroğlu tartışmasız adaydı! Seçilmesi garantiydi. CHP başkanlığı için hiç bu kadar tüm partiden en büyük desteği alabilecek durumda olmamıştı.

Cihaner de farklı yapamazdı

Ben parti için mücadelelere karışmam. En sonunda parti, kavga yapacak gürültü çıkartacak ve bir adayı başkanlığa getirecek. Biz de liderin politikasına, stratejisine bakarak eleştirilerde bulunacağız.
Dün Habertürk’te Ebru Baki’nin yönettiği sabah yayınında, İlhan Cihaner seçilseydi, onun da millet ittifakı politikasının yerine başka bir politika uygulama şansının olmadığını söyledim.
Cihaner’in dili, söylemi vb şüphesiz farklı olabilirdi. Ama sonuçta bugünkü koşullar muhalefetin top yekün iktidarını öngörüyor ve dayatıyor.
Keskin kalemler ve diller her zaman olur; umutsuzluk, yandık-bitti kül olduk duygusu insana çok farklı çıkışlar yaptırtabilir, seçenekleri gündeme getirtebilir.

Aklı selim önemli

Türkiye’de muhalefetin özellikle aklı selime ihtiyacı var. Aklıselim, siyasette mümkünlerin oyununu oynatır. Ne mümkün ve bunun için ne yapmalı?
Giderek güç kaybettiği açık olan iktidarın çekmek istediği siyasi zeminde “güreşmek”, iktidarın dirilmesine mi hizmet edecek düşüncesi önemlidir. Özellikle Türkiye gibi, gerçekten elinde çok büyük güçler olan ve bunu kullanmaktan hiç çekinmeyen bir iktidarı yabana atmamak gerekir.
Ayasofya’nın açtığı yolun ardından patlayan hem hilafet ilan edilsin aptal yaygarasının; hem Ali Erbaş’ın Atatürk’e okuduğu lanetin yarattığı büyük tepki, bumerang etkisi gösterdi. Ömer Çelik açıklama yapmak zorunda kaldı.
Ali Erbaş, şüphesiz ki hem kılıç kuşanmada hem lanetinde tek başına karar vermedi. Arkasında iktidarın en büyük gücü olduğunu biliyoruz. Ömer Çelik’in açıklamasından sonra Erbaş’ın önünde tek seçenek istifa etmektir, ama şüphesiz ki etmeyecektir.
Ama, Ayasofya konusu iktidarı minderde kendi kendisiyle güreşmek ve yenilmek durumunda bırakmıştır.

Muhafazakar kadınlara ulaşmak

CHP iktidarın en zayıf yerlerini gün ışığına çıkartarak kendi politikasında ısrarlı davranmalıdır.
Mesele iktidarın en övündüğü projelerin milleti, hazineyi 150 milyar dolar borca soktuğunun anlatılması önemlidir (Şehriban Kıraç’ın haberi). 70 milyar dolarlık Cumhuriyetin mal varlığının satılıp heba edilmesi, çok önemlidir. Bunun hesabı sorulmalıdır.
Kadına şiddeti önlemede imzalanan İstanbul Sözleşmesi’ni kadınlara anlatmak çok önemlidir.
Bir dostum bir öğretim üyesinden kendisine gelen mesajı paylaştı:
Öğrencilerimden (Covid öncesi) edindiğim izlenime göre, kapalı ve AK PARTİ’ye oy veren kadınların özlemi de kadın erkek eşitliği ve erkeklerden şiddet ve baskı görmemek. Çok sayıda kapalı kadın kızlarını açık ve olabildiğince erkeklerle eşit yetiştirmek istiyor. Bizim bölümde mezuniyet törenlerinde görüyoruz ki annelerin yarısı kapalı, ama öğrenci kızların %10’u kapalı. Bu kesime bu İstanbul sözleşmesinin erkek şiddetinin önlenmesi ve kadın erkek eşitliği ile ilgili önemini anlatmak gerek. Bence önemli olan muhafazakar kesimde, AK PARTİ ve MHP ye oy veren kadınların İstanbul sözleşmesine sahip çıkmasını sağlamak. Bunun için de bu kadınlara ve kızlarına ulaşıp onların günlük yaşamı ile bu sözleşmenin önemini iletebilmek...”

Zor dönemeç

Türkiye siyasi olarak zor dönemeçten geçiyor. En önemli nokta, millete doğruları ve gerçekleri anlatabilmek. Ve bunu aktif ve akılcı bir şekilde yapabilmek.
Ustaca, bilgece, halkı – seçmeni arkana alarak ve inandırarak.
Ve millet ittifakını gözeterek.
Bu konuda herkes elini taşın altına sokmak durumundadır.

28 Temmuz 2020 Salı

Çağımıza uyamayan beyin kılıç kuşattırır

Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet, 27 Temmuz Pazartesi, 2020

Zor durum. DİB koltuğuna oturduğundan beri, Anayasal olarak hâlâ laik Cumhuriyetin bürokratı olmadığını kanıtlamak için her fırsatı kullanmaktadır. Kendisinden hemen önce o koltukta oturanları çok çok aşan bir cesaret sergiliyor ve bu tutumuyla da Cumhuriyet ile sürekli hesaplaşma içinde olan, Padişahçı, Hilafetçi ne kadar köktenci İslamist, tarikatçı cemaatçi kafa varsa hepsinin derin sevgi ve saygısını kazanmaktadır.
Çağımızın insanı değildir.
Kesinlikle de Türkiye’nin bugünkü zor koşullarda toplumun ihtiyaç duyduğu, Cumhuriyet ve geçmişle kavga etmeyen, siyasal ve dinsel olarak bölücü değil birleştirici, aklıselim sahibi, ülkenin fetvalarla idare edilemeyeceğini idrak edecek, alçak gönüllü, tevazuyu içten sergileyen ve herkesin takdirini kazanacak bir akil insan olamayacağını sergilemekten kaçınmamaktadır.
Fazla şey mi istedik ve yazdık..
Bu yazıyı okuyanlarınızdan pek çoğu, o hasletlere sahip değil ki, ne yapsın, haddini potansiyelini çok aşan şeyler istemişsiniz, diyecektir.
Biliyorum, ben o koltukta oturanda olması gerekenleri yazıyorum ve talep ediyorum.

Cihatçılık gösterisi

Kılıç ile Ayasofya’da boy göstermek neyi nesi diye sormuştum dün.
Ayasofya “kılıç hakkı”dır safsatasının ispatı mı?
Ayasofya işgal altında mıydı, yabancı hükümranlık mı sürüyordu orada, dış ülkelerin büyükelçilik binası mıydı?
Kılıç kuşanarak, bu basit ve sıradan histeriye yanıt verme yolunu seçti.
Kılıç, günümüz dünyasında, devletler arası ilişkilerde yeri olmayan bir savaş aracıdır.
Cihatçılık gösterisidir.
Fetihçilik alameti farikasıdır.
Kara mizah örneği olarak, fethede ede, 700 yıla yakın – Padişahlara rağmen- Türklerin olan, ama Atatürk’un Türkiye Cumhuriyetini kurmasıyla ve ülkeyi Padişahın, İngiltere’nin, Fransa’nın, İtalya’nın, Yunanistan’ın işgalinden kesin kurtaran Atatürk ve arkadaşlarının Ayasofya’sını yeniden fethediyor!
Ucuz kahramanlık!
Ama kahramanlığın ötesinde Atatürk’e, Cumhuriyete bir meydan okuma.

Neyin simgesi olabilir ki?

Cihatçılık fetihçilik dönemini hem dünya hem de Atatürk kapatalı çok oldu.
Atatürk, aklı ve bilimi kılıcın yerine koydu.
Ama IŞIDçıların, Talibanların, köktenci cihat örgütlerinin kara bayraklarının simgesi olarak yaşatılmaya çalışılıyor, kafa kesen, insan öldüren, ve kadını yeniden köle yapan.
Ülkemizde de varlar:  Türkiye’yi bir küfür ülkesi olarak görenler ve yeniden fethedilmesi gerektiğini düşünenler.
Kılıç kuşanmak, bu azınlık, çağdışılığın parçası olma anlamına gelir.
Kılıca tüm bunları yükleyerek haddini aşmıyor musun, diye sorabilirsiniz.
Peki kılıç kuşanmak çağımızda neyin simgesi olabilir?
Çağa aklını, bilimini, katkısını koyamayanlar, aklı ve bilimiyle var olamayanlar, ancak müzeden kaldırdığı kılıcıyla gösteri yapar...

OKUR NOTU:
BA: DİB, gelen tepkiler üzerine şu açıklamayı yapmış: “Atatürk 82 sene önce vefat etti. Vefat eden insanlara dua edilir, beddua değil. Geçen geçmiştir, Allah Teala da “tilke ümmetün kad halet, lehâ mâ kesebet ve leküm mâ kesebtüm” (Onlar gelip geçen bir ümmettiler. Onların kazandıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız sizedir. Siz onların yaptıklarından sorumlu değilsiniz) (Bakara 141) ayetiyle bizi uyarmaktadır. Biz geçmişe takılmadan geleceğe bakmalıyız.”
Açıklamasından anlaşılıyor ki, dilinin altında bir bakla var... Atatürk için "Geçen geçmiştir". diyor... Lafa bakın... Kitabımızın ayetinde yer alan bir cümleyi ( "Siz onların yaptıklarından sorumlu değilsiniz" ) alıntılayarak, tabii ki kendince Atatürk'e negatif bakışını yansıtıyor... Binlerce yıllık kültürümüzü içeren son devletimize böyle intikamcı bir adamı tayin ederseniz olacağı budur; Toplumu birleştirmesi gerekirken böler... Açıklaması ile kabahatini daha da büyütmüş...

 OKUR NOTU 2:
BY: "Dünkü yazınızda geçen “aralarında bir tane kadın hoca veya efendi yok.." saptamanıza ek: Tüm inançlar dünyasında bir KADIN PEYGAMBER olabilseydi keşke!.. DÜNYAMIZDAKİ YAŞAM  çok daha-olumlu yönde- farklı olurdu”


Topluma ve geleceğe büyük meydan okuyorlar

Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet, 26 Temmuz Pazar, 2020


Kadına Karşı Şiddet ile Mücadele Edilmesi ve Önlenmesine Dair İstanbul Sözleşmesi”ne AKP iktidarının koyduğu imzayı geri çekme hamlesi, artık ülkeyi yönetenlerin tüm perdeleri yırtıp attıklarının ve arkasında saklanacakları hiç bir şeye artık ihtiyaç hissetmediklerinin kanıtıdır.
Tarikatlar cemaatler ülkeyi yönetiyor gibi.
İsmailağa Cemaat lideri Cumhurbaşkanını ziyaret ediyor (karşılıklı) ve bu sözleşmenin iptalini isteyebiliyor.
Arkasından, sözde düşünce ürettiğini söyleyen yine aralarında ilkel fetvalarıyla bilinen bir ilahiyatçının ve benzer beyinde kişilerin bulunduğu (iş adamı da var, finansör olarak!) bir kuruluşun mensupları, bu anlaşmanın neden iptal edilmesi gerektiği konusunda, en ilkel, kadına en düşman, erkek eğemenliğini en yücelten ve kadın erkek ilişkilerin tam bir alt kast üst kast ilişkisi içinde düzenlemekten yana bir “rapor” yayınlıyorlar.
Rapora baktığınızda Afganistan’daki Taliban ve Suriye- Irak’taki IŞİD ve diğer köktendinci kafaların sayfaların arasından bize el salladığını gülümsediğini görürsünüz.

Cemaat ortaklığı hep iktidarda

AKP 2013 yılının 17 Aralığına kadar ülkenin en güçlü en paralı en etkili ve devlette en örgütlü ve en sahtekar yarı gizli cemaati Fethullah Gülen ile ortaklaşa ülkeyi yönetiyordu.
Öyle ki FG’ye övgüde, AKP’liler yarış halindeydiler ve hele birlikte fotoğraf çektirmek onlara artı bir itibar - puan kazandırıyordu!
Gazetecisinden milletvekiline, hukukçusundan (ki uyuşturucu tüccarını koruyanı da var), siyasetçisine kadar.
Ne zamanki FG, Erdoğan’ın koltuğunu da istedi, işte o zaman kıyamet koptu.
Bir cemaat ile işbirliği, Türkiye’ye bir darbe girişimine, en kanlı kalkışmaya, 250 kadar insanın öldürülmesine mal oldu.
FG ve adamları da dünyanın en kötü insanlarına dönüştüler. Ama zaten öyleydiler!

Tarikatsız sağ iktidar olmaz

Bugün bakıyoruz, devlet içinde ve dışındaki diğer Cemaat örgütleriyle al takke ver külah işbirliği alabildiğine sürüyor.
AKP onlarsız yapamaz. Çünkü bu örgütler arayış ve beklenti ve çok yönlü yoksunluk içindeki binlerce insanı ağları içine hapsederek iliklerini ve beyinlerini sömürmek için gerekli.
Cemaat ve tarikatçılar, dinin en büyük sömürücüleri. En kadın düşmanı olanlar.
Hepsi erkek, hepsi “yol gösterici”, hepsi yarım veya tam mehdi!
Aralarından çıkan en utanmaz ahlaksızları üzerine yazılan kitaplar, içinde bulunduğumuz toplumsal yüz kızartıcılığın zor görünür rezil örneklerini sergiliyor.

Tüm anlatımları kadın üzerine

Sapkın erkeklerin tüm senaryoları kadınlar ve kadın cinselliği üzerinden..
Kadının türbanı, başı, saçı, kılı, eli, yüzü, ayağı, kulağı, ağzı, burnu... Yani kadının tümü, erkeğin her alanda  toplumsal ve özel iktidarını gerçekleştirdiği ve gerçekleştireceği nesnesi.
Aralarında bir tane kadın “hoca” veya efendi yok.
Olsa ne olurdu bu tarikatçıların hali, çok merak ederim!
İlginç bir şekilde, o cenahın tüm kadınları da bu durumu kabul etmiş görünüyor.
Mesela İlahiyat fakültelerinde kaç tane kadın öğretim üyesi var, bilmiyorum, oturup sayamam şimdi.
Fakat onlardan tek bir ses duymuyoruz, nefes alıp veriyorlar mı, bilmiyoruz.
Erkek ruhbanların her türlü denetimine, baskısına, teorisine, zırvalığına, arkaik kabullerine evet diyorlar sanki.
Okudukları İslam külliyatının büyük kısmı çünkü bunu vazediyor.

Ata’nın yarattığı farklılık

Ülkemizdeki bu ilkelliği köklü bir söküp atma girişiminde bulunan ise Atatürk (ve arkadaşları) oldu.
Büyük adam, büyük lider, büyük devrimci, dünya çapında siyasetçi ve bilimsel düşünen ve davranan bir beyin..
Bugün ülkenin İslam ülkeleri arasında farklılığını yaratan modern ve laik kitleler, bu büyük beynin açtığı yoldan ilerlediler.
Bence, bugün yeniden en ilkelliğe dönüşü vazedenlerin de asla başaramayacakları ve aşamayacakları en büyük duvarı oluşturuyorlar.
***
İktidar bürokratlarının yüzlerindeki perdenin tamamen atılmasının taze bir örneğini de, en ilkelliğin alameti farikası olan kılıç kuşanarak kürsüye çıkan ve Atatürk’e lanet okuyanlarda gördük.
Hayata gelmesini sağlayan bir ülke, bir vatan yaratan ve bu sayede ana- babasının özgürce birleşmesiyle doğan, bu olmasaydı asla kendisinin de var olamayacağını idrakten uzak bir sıradan insanlık fışkırıyor her yerden!
***
Dinin en arkaik yorumlarına günümüz kadınını, kadın erkek ilişkisini kurban etmeye kalkışanlar, kadınlara şiddet uygulayanların en azından düşünsel ortakları – işbirlikçileri olur mu diyeceğiz..
Topluma ve geleceğe ilkellikten meydan okumaya kalkmayın, başaramazsınız.

25 Temmuz 2020 Cumartesi

Doğruluk payı yüzde 40 testi neden kabul ettiler; peki rüşvet konusu ne oldu??!

Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet, 23 Temmuz PERŞEMBE, 2020


Sağlık Bakanlığı, özellikle şu pandemi döneminde en sağlıklı yer olması gerekirken, neredeyse “ben en sağlıksız yerim..” diye bağırıyor. Müthiş bir pandemi yönetimimiz, gurur kaynağımız, yerli ilaç - test kitimiz, dünyaya örneğiz, diye reklamı yapıla yapıla neredeyse milletin tümünün bu söylentilere inanacağı noktaya gelmişken...
...Balon bir kaç yerden patladı.
İlk balon virüs kapmış insan sayımızın düşük tutulmasıyla, vakaların sayısının az gösterilmesiyle patlayacaktı ki, patlayamadı; herkes dedi ki, hangi ülke düşük göstermiyor ki... doğru bilgi veren az sayıda ülke yönetimi var, yani sineye çektik...
Derken “yerli test  kiti” kullanmaya başladı Bakanlık. Bu da bir övünç kaynağımız idi. İlk başlardaki başarısızlığa rağmen testler daha sonra çalışır vaziyete getirildi.

Yüzde 50 biliniyordu

Fakat bizim hastanelerden aldığımız bilgiler, Bakanlığın onlarca projede birlikte çalıştığı şirketin, virüs var mı yokmu’yu ölçen testlerinin ancak yüzde 50 doğruluk payı ile işlediği idi. Bu nedenle çok sayıda test tekrarlanıyordu.
İnsanlar koronalı olduğu halde, mesela akciğer BT’leri bunu kanıtladğı halde, test negatif çıktı diye virüslü sayılmıyordu. Binlerce kişi böyle! Ve korona hastaların sayısı baskılanıyordu.
Yüzde 50 doğruluk payını doktorlarımız biliyor dedik. Bakanlık da biliyordu şüphesiz, ama bir sorun yapılmadı... Kol kırılır yen içinde kalır, deve kuşu başını kuma gömer örneği.. Bakanlık bunu bile bile yapıyordu. Üstelik, tekrarlanmak zorunda kalan kaç test var sorusuna hiç bir zaman yanıt vermediler.
Ama ne zamanki bu testlerin yüzde 50’nin bile altında, yüzde 40 doğruluk payı ile çalıştığı, dış ülkelerde yapılan test haberiyle balon patladı, birden sorun oldu.

Yerli başka testlerimiz de vardı

Bu arada ülkemizde çok daha yüksek, yüzde 90’lara varan doğruluk payı ile çalışan testler geliştirilmiş, ancak bir türlü Bakanlığın gözdeki olamamışlardı.
Neden, bilmiyoruz, ama iki tahmin yürütebiliriz:
İlki, yüzde 50 doğruluk payı, bakanlığını koronalı sayısını düşük göstermek politikasına uygun düşüyordu! Yüzde yüzde doğruyu gösterecek testler, bu politikaya uygun düşmezdi!
İkincisi ise, düşük doğruluk paylı testi üreten şirket ile Bakanlığın ilgili birimi veya bakanlık arasındaki özel veya genel ilişkiler- anlaşmalar olabilirdi.
Bu tür bir ilişki, aslında iktidarın politikalarına yabancı değildi.
Yapılması gerekeni Bakanlık yapmadı: Ülkemizde yerli üretilen testleri birbiriyle yarıştırıp, destekleyin daha yüksek düzeyde gelişmelerine yardımcı olmak, en iyilerinden satın alıp uygulatmak ve ayrıca Türk şirketlerinin testlerine garanti vererek dünyaya açılımlarına destek çıkmak.
Bakanlık kaliteyi değil kalitesizliği desteklemiş ve katma değeri yüksek bir biyo teknolojik ürünün hızla gelişmesine köstek vurmuş oldu.
Neresinden bakarsanız, ülkeye kötülük.

Peki rüşvet kimlere verildi?

Bu arada bir Amerikan ilaç şirketi, ilacının Bakanlık listesine alınması için, bir aracı ile 1,6 milyon dolar rüşvet dağıttığı ortaya çıktı. Nerede? ABD’de! Şirket Rusya ve Türkiye’de rüşvet dağıttığını itiraf etmiş ve milyonlarca dolar ceza vererek paçasını kurtarmıştı.
Rüşvet Sağlık Bakanlığı’nda dağıtılmıştı. Artık hangi birimler, hiç de bilinmez değil.
Fakat Bakanlıktan açıklama yok.  Bir soruşturma başladı mı bilinmiyor.
Bu arada dün Bakanlıkta 5.kişinin de görevden alındığı haberini okuyoruz.
Bakanlık bu konuda bir çalışma başlattı mı, istifa veya görevden almaların aynı zamanda bu olayla da ilgisi var mı, bilmiyoruz.
Amacımız istifa edenleri töhmet altında bırakmak değil. Bakanlık açılakma yaparak, şeffaf davranarak bu neyin ne olduğu konusunda millete bir açıklama yaparsa, çok iyi olur.

23 Temmuz 2020 Perşembe

Bir dakika, yoksa, bir bildiği mi var?

Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet, 21 Temmuz Salı, 2020

Adam, darbeye karışmış olsa bile Fethullahçı terör örgütü mensuplarının affedilmesini toplumsal barış namına diliyor; ne zaman, tam 15 Temmuz darbe girişimi yıl dönümünde.
Kim? Daha resmi ataması bile yapılmadan, Atatürk’ün, yeni Cumhuriyetin ve Millet olarak varoluşun bir temel unsuru olarak kurduğu Türk Tarih Kurumu’nun başkanlık koltuğuna oturtulan. Adını bile anmak istemem, ama gerekli olur hatırlamam için diye yazayım, Ahmet Yaramış (akademik unvana sahip üstelik).
Konuşmasını dinleyin, haberini okuyun, ne bir dil sürçmesi var ne “yanlışlıkla karışmamış diyecektim” biçimindeki tevilin inandırıcılığı. Tane tane üstüne basa basa karışmış diyen bir kişi.
Daha sonra çok pişmanım, karışmamış diyecekken karışmış dedim, Cumhurbaşkanımız isterse istifa ederim, diyor ve Metehan Demir’in dün sabah Habertürk’te söylediği gibi daha büyük bir gaf yaparak Cumhurbaşkanını da adeta söylediklerine bulaştırıyor.
Sanki Cumhurbaşkanı bu sözleri onaylarmış gibi, istifasını istemezmiş gibi!!!

Bir dakika, yoksa?!

Ama bir dakika, bu sözleri söyleyen kişi hala neden, zaten asla oturmaması gereken o koltukta oturuyor?
Neden, hemen istifasını vermiyor ve Cumhurbaşkanı isterse... diyor?
Neden Cumhurbaşkanı bana ne söylüyorsun gereği neyse yap demiyor veya hemen görevden almıyor?
Neden Cumhurbaşkanı Sözcüsü İbrahim KalınŞu an böyle bir talep yok, ancak başkan beyin bu değerlendirmeyi yapıp kendisinin bir muhasebe yapmasında fayda var" diyor?
Her şeyden önemlisi, Yaramış bey neye güvenerek, hangi cesaretle bu sözleri söylüyor?
Bir dakika! Yaramış yalnız değil, Abdurrahman Dilipak isimli yazar da ona estek çıkmıyor ve “affetmek erdemdir” demiyor mu? Ve daha benzer sesler çıkmıyor mu?

“Müslüman da olsa bizdendir”

Mesele bu. Siyasal ve köktendinci İslam cemaatlerin hepsi hem birbirine sahip çıkıyor, hem birbirlerini “yiyorlar”.
Zaten, zaten terör örgütü niteliğini daha önce de potansiyel olarak içinde barındıran FETÖ ile AKP’nin yol arkadaşlığı uzun süre devam etmedi mi? Bir yandan “ortak düşman” “bizlere” karşı alabildiğine savaşırken, 2008’den itiaren Balyoz, Ergenekon, Odv tv gazetecilerine, Haliç’te Yaşayan Simonlar kitabıyla FETÖ’cülerin ipliğini pazara çıkartan devletin emniyet müdürü Hanefi Avcı’ı hapishanelerde sürüm sürüm süründürenler, aynı ortak iktidar yapısı değil miydi?
Ahmet Şık’ın Fetö’yü anlattığı “Dokunan Yanar – Oooo Kitap”ını yayınlanmadan toplatan ve yasaklayan FETÖ- AKP iktidar değil miydi, o dönemin başbakanı “Bazı kitaplar vardır ki bombadan daha tesirlidir” diyerek FETÖ’nün devlet içindeki yapılanmasını koruyan ve kitabın yasaklanmasını onaylayan?

“Alınları secdeye değiyor”

Yani demek istediğim şu: FETÖ’nün devlet içindeki varlığı ve iktidar sevdalığı ağır bir şekilde cezalandırıldığına ve umutları kılıçla kesildiğine göre, artık tehlike olmaktan çıktılar ve alınları da secdeye değdikleri için yeniden kucaklanabilirler...
Tabii bu kucaklama herkese değil, ayıklanacaklar...
Önemli olan devlet içinde uslu durmaları ve FETÖ gibi iktidara talip olmamaları, hele liderle bilek güreşine kalkışmamaları!
Nedim Şener, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Ali Köse’nin “Bir FETÖ gitti, 1000 FETÖ geliyor” uyarısına destek çıkıyor, devlet bürokrasisi içinde kadro savaşına dikkat çekiyor, peki bunları oraya dolduranlar kim, CHP’liler mi?

Ali Köse’ye Cemaatler saldırıyor

Cemaatlerin devlet içinde işleri ne? Nemalanmak, hazineye hortum döşemek... Bunların “sivil din işleri” ile ne ilgileri var? Din üzerinde parasal imparatorluk kuranların faaliyetlerine devletçe destek neden? İktidar sahiplerinin salt gönül bağlılıkları mı, yoksa bu cemaatlerin halkı örgütleyerek siyasi yapıya oy desteği devşirmeleri mi veya her iki nedenle mi ilişkileri var?
İktidar bunlara neden sahip çıkıyor? Devlet bürokrasisi bunlar arasında neden parselleniyor? Amerikalı ilaç şirketinin rüşvet verdiği Sağlık Bakanlığındaki bürokratlar kim? Bunlar neden korunuyor?
Nedamet getirdiler, Tanrı olsa onları affederdi, biz de af ediyoruz, sonucuyla karşılaşırsak, şaşırmayacağım.
İskilipli Atıf Hoca gibi İngiliz düşmanla işbirliği kesinleşen adamların destekçileri, Türk Tarih Kurumu koltuğuna oturtulduğuna ve onlar da “FETÖ affedilsin” dediğine göre, bilmediğimiz daha neler var, neler.