Öne Çıkan Yayın 20 Mart 2012 yazım

Erdoğan’a Askeri Darbe?

Yoo hayır bu kez, başka bir “fantezi”i üzerinde düşünmeye çağırıyorum: Cemaat, denetlemeye başladığı TSK’yı, Erdoğan’a karşı kulla...

22 Mart 2017 Çarşamba

Bilim diyor ki: Başkanlık sistemleri, ülkeleri her açıdan geriletiyor



York Üniversitesi ekonomi bölümünden Profesör Dr. Gülçin Özkan’ın dünyada başkanlık rejimlerini ve parlamenter demokratik sistemlerin ekonomiye etkileri açısından inceleyen önemli bir araştırması var. Bu araştırmada 85 ülke, başka bir İngiliz profesörün benzer araştırmasında da 119 ülke inceleniyor. Az buz değil!
Dünyada başkanlık rejiminin tek istikrarlı olduğu ülke ABD. Ama bu ülkede Başkanlık Rejimi, keskin güçler ayrılığına dayanıyor. Hani Burhan Kuzu’nun “orada başkanın yetkisi mi var” diyerek alay ettiği sistem! ABD sistemi ile bize sunulan sistemin bir ilişkisi yok! Bizimki “yerli” ve milli”, yani sapına kadar otoriter, adeta denetimsiz, az gelişmiş ülkelerin başkanlıklarıyla aynı özelliklere sahip, tek adam sistemi! 

İstikrarsızlığı neden teşvik ediyor?

Sonuçlara göre, dünyadaki “başkanlık sistemleri” istikrarsızlık yaratıyor. Şüphesiz bunların yanında, Fransa ve Finlandiya gibi, istikrarlı ve demokratik işleyişe sahip karma sistemler de var.
Gülçin Özkan “demokratik kurumlara, sivil muhalefete, medyaya da bakıyor” ve adı geçen bu kurumlar “ne kadar zayıfsa, kapsayıcı kurumlar ve hukukun üstünlüğü ne kadar eksikse, başkanlık rejimlerinin ekonomik sonuçları, parlementer rejimlere göre o kadar olumsuz.”
Peki bize de dayatılan başkanlık sistemleri neden istikrarsızlık yaratıyor?
“1) başkanlık seçimlerinde kazanan ve kaybedenlerinin keskin olması ve kazançların ve kayıpların başkanın görev süresince devam etmesinin yarattığı istikrarsızlık;
2) hem başkan hem de meclisin meşruiyet iddiası ve bu ikisi arasındaki potansiyel sürtüşme;
3) başkanlık süresinin sabit olmasının yarattığı katılık”, ve
4) sistemin başkana verdiği büyük güç ve misyonun, seçmenden alınan sınırlı desteğe dayanması. Yani seçmenlerin diyelim sadece yüzde 50’sine dayanan büyük bir güç. Diğer yüzde 50’nin karşı çıktığı...

Ekonomide büyük başarısızlıklar

Araştırmada konuya ülkelerin hayatını belirleyen 13 başlıktan bakılmış. Yukarıda sözü edilen demokratik kurumsal yapıların yanısıra, insan gelişmiş göstergeleri, siyasi ve ekonomik gelişmişlik bunlar arasında. Soru, başkanlık sistemlerinin ekonomik başarımları nedir?
Bu bizim için önemli çünkü iktidar bu otoriter anayasayı bize dayatırken en önemli gerekçe olarak, durmadan ekonomi güçlenecek demiyor mu?
“Demokratik” olarak nitelendirilebilecek 85 ülkenin durumu karşılaştırıldığında, sonuç: Parlamenter sistemde iki kata yakın sosyal refah ve kamu harcamaları yapılıyor:
Başkanlık
sistemi
Parlamenter
 sistem
Kamu harcamaları/milli gelir
18.7
30.1

Sosyal refah harcama/milli g.
4.4
9.0

Bütçe açığı /milli gelir
2.4
3.3


Ayrıca, parlamenter sistemlerde: etkin yönetim, şeffaflık, bürokraside kalite, kişi başı milli gelir, dış ticaret hacmi, yatırım puanı, verimlilik, ortalama ömür.. hepsi çok daha yüksek! Yolsuzluk endeksi ve bebek ölüm oranları daha düşük!

119 ülke sonuçları

Başka bir araştırmada da geniş makro ekonomik göstergeler üzerinden, 119 ülkenin durumu 1950-2015 arası incelendi.
Sonuç: Parlamenter sistemlerde:
Ekonomik büyüme yüzde 50 daha fazla.
Kişi başı milli gelir, iki kattan daha fazla
Enflasyon, yüzde 7, başkanlık rejimined yüzde 14.2
Gelir eşitsizliği daha az (eşitsizliği ölçen Gini Katsayısı 0,36; Başkanlıkta çok çok fazla, 0,46)

Neden başarısız başkanlık rejimleri?

Başkanlık rejimlerinin olumsuz sonuçlar doğurmasındaki etkenlere bakıldığında, şunların eksikliği veya yokluğu baş etken:
Hukukun üstünlüğü
Kuvvetler ayrılığı
Demokrasi kalitesi
Kapsayıcı kurumsal yapılar
Sonucu özetliyor Gülçin Özkan: “Bulguların analiz edildiği çalışmamız, başkanlık rejiminin parlementer sisteme kıyasla hem siyasi gelişmişlik, hem beşeri kalkınma hem de makroekonomik performans açısından, bir çok gösterge bazında ciddi ölçüde başarısız olduğunu göstermektedir.
“Yine önemli bir bulgu olarak, demokratik kurumları inşa edememiş, kuvvetler ayrılığı, sivil muhalefet, medya bağımsızlığı ve tarafsızlığı zayıf olan, kapsayıcı kurumları gelişmemiş ve hukukun üstünlüğünü sağlayamamış ülkelerde başkanlık rejiminin ekonomi üzerine etkilerinin özellikle olumsuz olduğu görülmektedir.”

Tam da bizim tanımlıyor

Tam bizdeki eksikler.. demokratik açılımı gerçekleştiremedikleri ve üstelik dünyaya savaş açtıkları için de ekonomi baş aşağı gidiyor.
“Yerli” ve “milli” imiş yaptıkları öneri.
Yani şunu diyorlar: kardeşim ne demokrasisi, parlamenter sistemi, güçler ayrılığı.. bizim millet otoriter veya diktatör yetkileriyle donatılmış tek adam rejimini sever.

Yani, parlamenter rejim deneyimlerimize alışan, daha da mükemmelleşmesini beklerken, 200 yıllık deneyimlerimizi çöpe atacak tek adam sistemini sevecek kadar kafasız bu millet, öyle mi?!
21 Mart 2017 Salı / Bilim ve Siyaset –  Cumhuriyet

21 Mart 2017 Salı

Güçler ayrılığı yoksa, anayasa da yoktur


“Güçler ayrılığı”nın geçmişi taaa 2000 yıl öncesine kadar gidiyor. Yani Antik Yunan’a ve sonra da Roma imparatorluğuna. İngiliz krallarının yetkilerinin kısıtlanmasını geçelim, 1700’lerden itibaren Aydınlanma çağında, yönetim- erk meselesi düşünce- siyaset tarihinde vücut buldu.
Montesquieu dedi ki “Kuvvetin kötüye kullanılmaması için, tabiat gereği, kuvvet kuvveti durdurmalıdır.”
1789 İnsanlık ve Yurttaş Hakları Bildirgesi: “Hakların güven altına alınmadığı ve güçler ayrılığının belirlenmediği bir toplumun anayasası yoktur..”
Çare Başkanlık mı?” kitabından okuyorum (Palme Yayıncılık). “Ortak akıl arayışına” çıkmış Avukat Ece Güner Toprak..  Aktarmayı sürdürüyor: “Bir kişiye sınırsız güç verilirse insan doğası gereği bu güç zamanla hatalara yol açar veya istismar edilir, kişisel menfaatler çerçevesinde kullanılır. Mutlak gücü farklı güçler ile sınırlamak gerekir. Ortak akıl olursa bu, bizim, vatandaşların lehine olur..
ABD’de Başkan, erkler yönetiminin “koordinatörü”dür adeta! Ruhunda var olan şudur: “Sakın başımıza her konuda karar veren bir kral veya hükümdar gelmesin.” Anayasanın ruhunda “adalet ve özgürlüğün nimetlerini her vatandaş için sağlamak” yatar.
Tek adama yetki, geriye gidiştir

Osmanlı ve Türkiye tarihinde de ana çizgi 200 yıldır bu gelişmeye uygundur. “1924 Anayasasına göre Türk Milletini ancak Türkiye Büyük millet Meclisi temsil eder. Millet adına egemenliği kullanır. Her zaman hükümetleri denetler isterse düşürür. Hükümetlerin Meclis’i feshetme yetkisi yoktur.”
Dayatılan referandum ise, bu yetkiyi tek adama vermektedir, Meclis’i feshetme yetkisi ile birlikte... tek adam seçilecek, o her şeyi belirleyecek. Sayısız başkan yardımcısıyla birlikte! Milletin seçmediği atanmış kişiler! Milletin seçtiği milletvekillerinden ise tek kişi orada olamayacak.. Meclis’e hesap vermeleri söz konusu değildir. Düşünün, Millet tek kişiyi seçecek o da tüm yönetim kademelerini, tüm üst bürokrasiyi, neredeyse tüm yargıyı..
Nerede bu yağma! Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihinde böyle yetkiler kimseye verilmedi.

Demokratik nitelik yok, çünkü...

Dünyanın hiç bir yerinde olmayan bir sistemi getirmeyi öngören, “yerli ve milli” adı altında yönetim yobazlıklarıyla dolu yeni anayasa için “tekerleği yeniden keşfetme” olarak nitelendiriyor ve “bilinen denenmiş hiç bir demokratik sisteme benzemiyor” diyor.
Yeni anayasa, hukuken Başkanlık sistemi öneriyor, ama tamamen otoriter ve diktaya varacak yetkilerle donatılı bir sistem. Demokratik niteliklerden tamamen arınmış, çünkü ne “katı güçler ayrılığı” var ne de “denge-denetim mekanizması”.
Kitap anlaşılır bir dille yeni anayasayı hallaç pamuğu gibi atıyor ve “Türkiye tek ayak üzerinde durmaya zorlanıyor”, diyor. Yazarın, “nasıl bir Türkiye” vizyonu da var kitapta.. Çok satılsın ve okunsun! Herkes kolay anlayacak.

Çok önemli bir araştırma kitabı daha

Şu sıralarda anayasa değişikliğini derinlemesine inceleyen, eleştiren ve önerilerde bulunan başka kitaplar da var. Bunlardan biri de “Hukukun Üstünlüğü- Dört Kıtada Başkanlık Sistemi- Ülke örnekleriyle hukukun üstünlüğü, insan hakları ve demokrasi” başlıklı, İlyas Doğan ve Serdar Ünver’in editörlüklerini yaptıkları kitap. (Astana Yayınları).
Eser, Prof. Dr. İlyas Doğan’ın Anayasa Teorisi adı altında yürüttüğü doktora dersleri sırasında yapılan akademik araştırmaların bir ürünü olarak ortaya çıkmış çok yazarlı bir kitap.
Bu günlerde yapılan günlük siyasal tartışmalara taraf olmak amacını taşımadığı belirtilen kitapta, referanduma götürülen anayasa önerisini de kapsamlı bir eleştiriye tabi tutmakta ve “Kuvvetler Birliği esasına göre yönetilen hiç bir toplum, siyasi krizlerden uzak kalmamıştır, yargı bağımsızlığının hayat geçmesi ciddi engellerle karşı karşıyadır..” biçiminde, dört kıtada yapılan araştırmalardan elde edilen çok önemli bir çıkarsama- sonuç okurla paylaşılmaktadır.

Kırılgan bir rejim öneriliyor

Başka çok önemli sonuçlar daha var: Egemenliği halk adına  kullanan yöneticilerin, iktidarları boyunca yaptıklarının hesabını sadece sandıkta seçimlerde verecekleriç şeklindeki bir anlayışı demokrasi anlayışıyla bağdaşık görmüyor: “Demokrasi bir teammüller rejimidir.”
İnsan haklarının kamu otoritesi karşısında güçlü yargısal koruma mekanizmalarıyla donatılmadığı bir yönetim sistemi, her zaman kırılgan olmaya mahkumdur. Kırılgan rejimler de toplumu her zaman kamplara ayırmak zorunda kalırlar. Sürekli birbirini tehdit olarak algılayan bir toplumda, zenginlik ve barışın kalıcı olması, insan onuruna yakışır bir bireysel ve toplumsal hayat elde etmek son derece düşük bir olasılıktır!”

Bilimi seviyorum! Dört kıtada neler neler buldular’a hiç girm
20 Mart 2017 Pazartesi / Bilim ve Siyaset –  Cumhuriyet,

20 Mart 2017 Pazartesi

“Fetö Terörü”nden aslında bu iktidar yargılanmalı- Ülkenin daha büyük istikrarsızlaşmasına hayır


 Olacak şey yaz diyorsunuz tabii başlığı okuyunca..  ben de kendime, yazılarının ayağı yere bassın diyorum merak etmeyin! Ama ortalık öyle değil, nerede devletin can alıcı tüm aktif organlarını saran örgütün, iktidardaki ayağı diyorlar. Yazıyı yazarken Deniz Baykal’ın iktidarın geçmişini paçavraya çeviren konuşmasına kulaklarım takılıyor..
Darbecilerin “siyasi himayecileri” iktidarda. Darbe onlara karşı yapıldı, evet tamam da millete, Türkiye’ye karşı yapıldı bu darbe. Tepede bir iktidar dalaşı yaşandı ve millet öldü! İktidar ve F.G. Örgütü, can ciğer kuzu sarması halinde ülkeyi yönettiler. Ordu’ya karşı tezgahlanan tüm darbelerin ortaklarıydı.
Mesela Ergenekon ve Balyoz sahtekarlığına karşı bir “Orduya- devlete karşı kumpas düzenleyerek TSK’yı güçsüz ve vatanı savunmasız bırakmak, ihanet etmek üzerine bir dava açılmadı! Açılması gerekir! Bir özgür, bağımsız-tarafsız yargı- hukuk olsa ülkede açılır, hem de dibine kadar. Ama açılmaz, çünkü bu iktidarın da yargılanması gerekir. Erdoğan, savcısıydı davaların! Zekeriya Öz’e de zırhlı Mercedes’ini tahsis etmişti!

Hukukla imtihanı sıfır

Cumhurbaşkanı’nın “hukukla imtihanı” bırakın sınıfta kalmayı, eksi notlarla doludur.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hukuk ve yasalar konusundaki pratik uygulamalarıyla, hukukun kendisinin zerre kadar fikir birliği içinde olması mümkün değil. Erdoğan bir siyasetçi olarak, hukuk ve yasalara, verilen kararlara, özetle “Adalet Sarayı”na ve yüksek mahkemelere, şüphesiz ki herkesi bağlayıcı en üst yasa olan Anayasa’ya saygılı olması gerektiği konusunda bir “fikir yapısı” bulunmuyor.
Müktesebatı, örneklerle dolu.
Bırakın, Anayasa’nın Cumhurbaşkanı’nın tarafsız olması, “partisiz” emredici hükmünü çiğnemeyi..
Bir ceza karşılığı olmamasına rağmen, yine de, mesela ülkemizde hiç bir yasa mensubu Anayasa’yı çiğneme konusunda şeklen bile olsa bir dava açamaz.

Parası neyse öderiz..

Mesela geçen yıl Anayasa Mahkemesi’nin Can Dündar ve Erdem Gül için hak ihlali nedeniyle verdiği tahliye kararı için "Ben Anayasa Mahkemesi'nin vermiş olduğu kabul etmek durumunda değilim. Karara uymuyorum, saygı da duymuyorum” diyordu. Ona göre, AYM, bizzat bu tahliye ile Anayasa’yı ihlal etmişti!
AYM hak ihlali kararı vermese, davayı AHİM’e götürecekler.. Şimdi esas kararı veren ilk mahkeme Anayasa Mahkemes’nini kararına direnirse, AHİM’e götürürürler. AİHM eğer Anayasa Mahkemesi’nin verdiği istikamette bir karar verirse, o da sadece tazminat bakımından bağlayıcıdır. Devlet de itirazlarını yapar veya o tazminatı öder.”
Yani Cumhurbaşkanı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AHİM) ve vereceği kararları takmayın diyor. Parası neyse öderiz..
Yani Cumhurbaşkanı bu derece mahkemelerin işine karışmaktadır. Davaları bizzat izlemekte ve nasıl sonuçlanması gerektiği konusunda da düşüncelerini açıklamaktadır.

Herşeyi en iyi bilen kişi

Görülüyor ki ülkemizde Anayasa Mahkemesi ve diğer mahkemelerde en iyi bilen, tek karar verici merci kendisidir.
Cumhuriyet yazar, çizer ve yöneticilerinin haksız ve hukuksuz 4 ayı aşkın içeride tutulması, onları serbest bırakacak ve tutuksuz yargılanmalarını sağlayacak bir “hukuk-yargı otoritesi’nin olmamasından, daha doğrusu siyasi otoritenin yargı otoritesini istediği zaman sıfırlama gücü nedeniyledir.
Hukuk nosyonu bu kadardır.
Ona göre hukuk siyasi bir olaydır, iktidarın siyasi görüşlerine uygun davranmalıdır. Sorumluluğunu siyaset olarak biz üstleniriz, demektedir.
Ülkede siyasi otoritesi, otoriter kimliği neredeyse tartışılmaz ölçüde büyük olan bir siyasi lider, hukuk-yargı üzerindeki otoritesini, Başkancı Sistemle perçinlemek peşindedir.

Ülkeyi istikrarsızlaştırmaya hayır

Hukuk, tüm hak ve adaletle ilgilidir. Bir kimsenin siyasi düşüncelerine göre hukuk işliyorsa, işletilmek isteniyorsa, ülkede kurumsal hiç bir yapı yoktur ve olamaz. Herşey tehlikededir, görünüştedir, geçicidir, emir ve komuta altındadır.
Böyle ülkede ne huzur olur ne demokrasi ne sistem.. Anayasa ve yasalar da, adalet sistemi de görünüşte vardır.
Bu referendum evet alırsa, Türkiye büyük bir potansiyel istikrarsızlık içine yuvarlanacak..
Ne istikrarı!
Hele hele “dünyanın en gelişmiş ülkelerin yönetim modeline, yerlileştirilmiş millileştirilmiş olarak geçiyoruz” tekerlemesini, yalan yanlış milletin önüne tadından yenilmez bir tatlı olarak sunuluyorsa.

Durumun tartışılması ve reddiye taaa buradan başlıyor!
19 Mart 2017 Pazar / Bilim ve Siyaset –  Cumhuriyet