18 Nisan 2015 Cumartesi

Bana Uygarlıktan Bahsetmeyin, Tepem Atıyor!

CBT Gündem (biraz yenilenmiş), sayı 1465; 17 Nisan 2015

Bana Uygarlıktan Bahsetmeyin, Tepem Atıyor!

(Uygarlık bir ütopya mı?)

“Tartışma” veya “Sorun”, Cüneyt Akalın’ın “Taş Devrinden Kapitalizme Uygarlıklar” kitabını karıştırırken patlak verdi. Uygarlık tanımına baktım, aslında pek de yok... Uygarlığı belirleyen bir takım ilkeler konmuş. Bence hepsi tartışmalı, sadece toplumların bir takım özelliklerini belirliyorlar..
Server Tanilli’nin uygarlık tarifi var kitapta: “uygarlık, insanlığın evriminin belli bir aşamasında oluyor. Barbarlıktan sonraki bir aşama olarak uygarlık, kent yaşamı, devlet, yazı, yasa, matematik demek özetle..” Tanım bana fazla bir şey söylemiyor, insanlığın barbarlıktan sonraki dönemi...
Peki barbarlık veya barbarlık dönemi nedir ki onu bitirip uygar olmuşuz.
Bir kıstas alsak, mesela desek ki “yerleşik düzene geçmek” yani şehirleşmek..” Olabilir mi? Bu da sayılıyor zaten. Yerleşik düzen, biriktirici ve üretici özelliği öne çıkartıyor. Sanatlar, zenaatlar gelişiyor.. Yerleşik düzenin kuralları (hukuk) var..
Peki barbarlıkta yerleşiklik yok mu? Var, toprakları var. Barbarlar toplum mu, topluluk mu? Ne diyeceğiz? Mesela Cemiyet ile Cemaat arasındaki fark gibi mi..
Barbar toplulukların temel özelliği ne? Webster dahil sözlüklere bakıyoruz, uyduruk uyduruk içi boş şeyler.. Mesela Collins: Kültürsüz, ilkel, uygar olmayan insan. Kaba, duyarsız ve kültürsüz. Acımasız, merhametsiz.. (Barbarların  böyle olduğunu nereden biliyoruz?)  Cambrigde sözlüğünden: Çok farklı bir ülke veya kültürden gelen insanlar, toplumsal olarak sizden daha geri ve daha vahşi.. Çok az eğitim almış, sanat ve kültürle ilişkisi olmayan insan.. (Yersen..)
Peki uygarlık? Webster: Düzgün bir şekilde organize olmuş ve gelişmiş toplum... Kültürel gelişmenin bir aşamasıdır, bu aşamada yazma ve yazılı kayıtları tutma geleneği vardır..
Vikipedi: Uygar toplumun karakteri: Kentsel yerleşim, sosyal iş bölümünün gelişmişliği, sembolik iletişim şekilleri, doğal çevreyi kontrol altına alma... Merkezileşme, hayvanları ve toprağı evcilleştirme, emekte uzmanlaşma. Bunların alt kültürlerinde ideolojiler gelişir, hukukun üstünlüğü, anıtsal mimari, vergilendirme... 
Neyse, bu konu sözlüklerin içine sığmıyor. Baktığınız zaman tüm dünya uygar! Herkes yerleşik ayol! Vergisi mergisi kentler...
Kafamdaki uygarlık bu sözlüklerde çok sığ kalıyor. Tanımlamalar sanki daha çok çeşitli aşamalardaki toplum veya toplulukların özelliklerini betimliyorlar. En sonrdaki (ileri mi?!) aşamada biz olduğumuz için, kendimize uygar toplum demişiz; yani sözlüklere göre şimdi en uygar toplumda yaşıyoruz. Gelecek toplum biçimi de bizden daha da uygar olacak!
Romalılar örneğin barbarlığı şöyle tanımlıyormuş: “Elinde hiç bir tahrik edici bir sebep bulunmamasına karşın, sırf zarar verecek güce sahip olduğu için, zarar veren topluluk veya uygarlıklara barbar denir..” (Vikipedi).
Romalılar, kendilerinin ne kadar uygar olduğunu anlatmaya çalışmış. “Barbar”ların mesela Romalılara veya başkalarına saldırmasında tahrik edici sebep, onların büyük mal varlığı olabilir!
Tabii Ortaçağ Avrupası’nda Hıristiyan olmayanların genel adı “barbar”.. Mesela, Avrupalılara göre Türkler barbardı!
***
Ben barbarlığı ve uygarlığı anlayamadım bütün bunlardan. “Barbar toplum/topluluk” ile “uygar toplum”u birbirinden ayıran kesin çizgi var mı? Bence yok gibi. İç içe geçmişlik sözkonusu. Barbarlığımızı içimizde taşıdığımız sürece, “uygar” toplumdan bahsedebilir miyiz?!
Mesela istilacı olmak, barbarların temel özelliği mi? Vikingler. Cengiz Han. Ya Osmanlı? O zaman İngiltere dahil, hepsi barbar. Bugün en barbar toplum ABD denebilir! Adamların kafaya takıp da yıkmadığı ülke, uygarlık yok gibi..
Amerika ki (Avrupa da öyle) bilim ve teknolojinin en geliştiği, sanat, düşünce gibi insan (uygarlık mı demeliydim) faaliyetlerinin tepe yaptığı yerler. Ama istilacı da olabiliyorlar, yıkıcı da, sonuna kadar sömürü ve talan edici de.
Durun, istilacılık ve talancılık, barbar toplulukların özelliklerinden biri ise, o zaman günümüzün “uygar” toplumları, bu özelliği toplumsal genetik ile devraldı! Yani barbarız bir yandan da!
Öyle miyiz, öfff, hem de sapına kadar. Her türlü insan düşmanlığı ve alçaklıkla iç içe bir “uygarlık yapısı”..
Buna göre, tam uygarlık tanımı yapabileceğimiz bir toplum düzeni yok ortalıkta. Orasıyla burasıyla çekiştiriyoruz. Veya uygarlığın tanımını yapmıyoruz. Veya uygarlıktan herkes farklı şeyler anlıyor.
***
Uygarlık “tüketicilik” mi? Günümüzün ekonomik ruhlu yiyici ve tüketici insanına ve toplumuna baktığımızda, evet. Uygarlık tüketiciliktir. Bu tanım yerküreyi ve birbirini yiyip bitiren insanlığa çok uygun düşüyor. Ama bu tüketiciliğin yanında bir “yaratıcılık” da var. Bu yaratıcılığın efendisi, patronu ise tüketicilik, bu amaca yönelik herşey!
Turgut Karabekir’in “uygar ülke ve kişi” üzerine yayımladığımız yazısı aklıma geldi. Bir tanesi  23 Ocak 2015 tarihli 1453 sayılı dergimizde var. Ama benim derdim barbarlık daha çok. Toplumun bir kısmı uygar, yani “fikir ve sanatla” ilgili kesimi. Gerisi barbar (mı?)
Mesela kentleşmeden önceki “barbar” toplulukların da “vatanları, yerleşim yerleri” vardı! Şüphesiz beslenmeleri için de faaliyetleri vardı. Onları “barbar”, istilacı yapan ne? Mesela, tarım toplumu olmamaları mı? Yeterince üretemeleri, çevrelerini temel ihtiyaç bakımından tüketmiş olmaları mı? Bu nedenle sanat ve fikir alanını geliştir(e)memeleri mi? Cengiz Han barbar mı? Onun da bir vatanı vardı, üretimi vardı..
Bu “barbar” toplumlar, örneğin daha çok ve iyi yiyeceğe ulaşmak için başka topluluklara saldırıyorlardı belki de. “Vahşi’ oldukları için değil. Belki de daha iyi takasta kullanabilecekleri zenginliklere ulaşmak için. Takasta malınız, bire bir’den, bire beş, bire on yaptığı, değeri yükseldiği sürece zenginsiniz ve rahatsınız. “Barbarlar”, “hadi gelin dünyayı talan edelim” diye yola çıkmadılar herhalde..
Ama şu takas meselesi önemli. Bugün de “en uygar” toplum, ürettiği malı “takas”la, (modern piyasa) birkaç katı daha çok değere sattığı için zengin. Bu yolla, “gelişmemiş” (epey barbar!) toplulukları talan ediyor.. Bu zenginlik ele geçirme biçimi bir talansa eğer, o zaman en uygar-gelişmiş ülkeler, yeni talan yöntemleriyle, en “barbar” toplumlar olmazlar mı?
İş karışık, şimdilik bu konuyu Doğan ve Bozkurt hocalara havale edeyim..
Ama bana uygarlıktan bahsetmeyin, tepem atıyor..
***
Gelecek Cuma’ya kadar hoşçakalın..

NOT: Bir okur yazıyı okuduktan sonra sosyal medyada görüşünü paylaştı: Siz aslında uygarlığın bir ütopya olduğunu söylüyorsunuz .. Evet yazının gizli kalmış fikri bu. Önce uygarlığı hele bir tarif edelim, herkes ne anlıyor bilelim.. Sonra bunun bir ütopya olduğu dünyanın ve insanlığın bugünkü haline bakınca zaten ortaya çıkıyor. Böylece bir ütopyamız olmuş oluyor!


AKP Süreci Geri Döndüremez; Silahlı Mücadele Başlar mı

Seçim Sonrası’na Bakış-3

Ağrı’da ne oldu, tartışıladursun, olan biten açık. Bir de dün Kara Kuvveteri Komutanı ile Başbakan arasındaki görüşme sıkıştırıldı araya, hiç bir açıklama yok. Ne konuştular? Soru şu: Benzer olaylar olur mu?
Bu yanıtı, RTE’nin, sahada süren oy kaybını gördükçe çözüm sürecini askıya almasının ardından, bu yeni  gerilimin sandığı nasıl yansıyacağı konusunda gözlemleri belirleyecektir. “Seçim silahlı çatışmaları” olur mu, olursa yoğunluğu ne olur, gözlemler belirleyecek.
Olasılıklar şöyle:
*Çatışma ülke genelinde yaydırılır. İktidarın “milliyetçiliği” tavan yapar. Dahası, bu yaygınlık seçimlerin bile ertelenmesini gündeme getirir.
*Çatışma, kontrollü yapılır, milletin nabzı tutulur, buna göre karar verilir.
*Çatışmaların iktidar aleyhine sonuçlar ürettiğini saptarlar. Aşağı kayışı durduramadıklarını görürler.
İktidarın seçim sonuçlarını etkilemek için, “sandık / oy tasarımı” yapmıştır. 2007 seçimlerine damgasını vuran mağduriyet patlamasıydı. 2011 seçimlerine ise MHP’yi baraja takmak amaçlı seks kasetleri operasyonunu devreye soktular. Ve Baykal olayı. MHP giremeseydi Meclis’e ve CHP yüzde 20’den yüzde 26’ya yükselemeseydi (amaç oydu), AKP dünya çapında bir rekor kırar ve 400 milletvekilini rahatça alırdı. Bugün RTE’nin Başkanlığı için seçmene yalvarmalarına gerek kalmazdı!
Fakat 2011 seçmen devşirme tasarımı tamamen geri tepti. MHP Meclis’e girdi ve CHP 6 puan arttırdı. AKP-CHP arasındaki fark kapanınca, AKP daha çok oy aldı ama daha az milletvekili (326) çıkardı!
İktidar şimdi PKK ile çatışma politikasıyla oy kaybını geri alabilir mi? Bence hayır! Boşa çaba.. Ama bakın, seçimi erteleme gibi bir manevraları varsa, bilemem..

Ağrı’yı PKK mı tezgahladı?
Diyebilirsiniz ki, olayın ardından iktidar politikası olduğuna nereden varıyorsun? Salı günkü yazıma bakın. RTE’nin Kürt Sorunu yoktur demeci ve 10 maddelik deklarasyonu reddi, yeterli neden. AKP’nin yüzeysel “derin siyaseti” devrededir. Türkiye’de başka hiç bir “derin siyaset” yoktur.
Peki “Ağrı Çatışması” PKK tarafından da kotarılmış olamaz mı?
Gördüğümüz kadar, İmralı ve Kandil de, barajı aşmaya ve Meclis’e güçlü girmeye odaklandı. Girerlerse, Meclis aritmetiğine göre, ciddi bir iktidarı belirleyici rol de üstlenebilirler. Pazarlık güçleri büyüyecek. Hem Meclis hem de arka planda PKK’nın Türkiye ve politika üzerindeki silahlı vesayeti, tam yağlı börek. AKP’nin onları çatışmaya çekmesine yanıt vereceklerini sanmıyorum.
Belki Kandil kadroları arasında “Meclis’i önemsemeyelim, biz kendi yapılarımızı inşaya önem verelim” diyen bir azınlık görüş vardır ve onlar kışkırtıcı rol oynamış olabilir.. Ama bu olasılık çok zayıftır, örgüt içinde ciddi bir bölünme olmadan, PKK buna izin vermez. Azınlık çabalar olsa bile etkisiz kalır.
 Meclis dışı kalırlarsa, “silahlı devrim”lerini bölgelerinde gerçekleştirme planlarını zaten dile getiriyorlar. Alt tarafı iki ay bekleyecekler, acelesi ne?

Yeniden silahı mücadele dönemi gelir mi?
Bir ciddi konu / soru da şu: RTE’nin “Kürt Sorunu çözülmüştür, Kürt vatandaşların sorunları vardır” yeni açılımı iki aylık ömre mi sahip yoksa seçim sonrasını da kapsıyor mu? Öncelikle seçim öncesi için geliştirilmiş gözüküyor. Fakat seçim sonuçlarına göre, sonrasının da temel bir politikasına dönüşür mü, bilmiyoruz..
Bir saptama: TSK, tamamen siyasetin emrinde hareket ediyor ve inisyatif kullanmıyor. Doğrudur yaptıkları.
***
Başka bir önemli nokta: PKK’nın silahla hedeflerini gerçekleştirme politikası artık sonuç verir mi? Öcalan da “silahla varabileceğimiz hedeflere vardık, artık siyasi demokratik mücadele” saptaması yaptı. Bu açıdan, hem uluslararası hem ulusal koşullarda, Kürt hareketinin silahla varabileceği bir yer kalmamış olabilir. Herşey geriye doğru sayabilir.
PKK’nın Silahlı Vesayeti’nin çok net olarak Ağrı’da ortaya çıktığını gördük. Pek çok yerde benzer bir durum. PKK silahı terketmezse, Türkiye’nin seçim sonrası yeniden derin çatışmalı bir duruma sürüklenme olasılığını hiç yabana atmayın.

--16 Nisan Perşembe 2015 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet 

15 Nisan 2015 Çarşamba

RTE’nin Son Hamlesi ve Son Şansı


Tartışmamız gereken temel soru şu: Milletin yarısından fazlasını dışlayarak, yeni bir anayasa yapmak mümkün mü? Biz hep “Başkanlık Sistemi iyi mi kötü mü, millet istiyor mu, istemiyor mu” yu tartışıyoruz. Peki, Meclis’te kıl payı ile geçecek ve muhalefetin reddettiği bir başkanlık sistemi anayasası, kabul edilebilir mi, meşru olabilir mi..
Bir anayasa, milletin nitelikli ve önemli bir çoğunluğunun üzerinde mutabakat bildirdiği bir toplumsal sözleşmeyse eğer.. Bu mutabakat koşulu, diyelim ki seçmenin yüzde 45- 55 oyu ile Meclis’te mesela 367 milletvekili ile anayasa yapma çoğunluğunu sağlamış bir “irade” olmamalı. Yasal, hukuki olsa bile! Muhalefetin görüşlerini yansıtmayan bir anayasa, fiiliyatta ne kadar uygulanır olabilir?! Benzer durum bence Referandum’da da geçerli olmalı.

Rüya için son atak
Başkanlık sistemi, RTE’nin en az 6 yıldır aktif üzerinde çalıştığı rüyasıdır; politik hayatının önemli bir kesimi, tek adam olmanın yasal-hukuki koşullarını yaratabilmek için geçti.
Şimdi bu başkanlık sistemi koşusunun son merhalesine doğru büyük bir atağa kalktı. Bu son şansıdır, partisinin inişe geçtiği bir dönemde bu amacını gerçekleştirmek için seçim sürecine tek kişilik parti gibi katıldı ve rol kaptı! Günde beş posta konuşuyor! Elindeki kartları masaya sermiş, başkanlık yolu açmaya çalışıyor.
Biliyor ki, “Yeni Türkiye”si, başkanlık olmadan büyük bir hayaldır. “Yeni Türkiye” bir tek adamlık rejimidir, rejiminin adıdır onun için.
Tıpkı Mustafa Kemal zamanı gibi. Ki Atatürk’ün bile tam “tek adamlığı” tartışma konusu olabilir!
Atatürk Cumhuriyeti’ni en azından kağıt üzerinde bile olsa noktalaması, ancak RTE’nin Tek Adamlığı ile mümkündür. Şimdi fiiliyatta tek adam değil mi diye sorarsınız: Hukuki olarak değil, yasaları anayasayı çiğneyerek, zorlayarak, askıya ve “bekleme odasına” alarak.. Biliyor ki bu durum sürdürülebilir değil; gücünü kaybettiği, zayıfladığı anda bu fiili durumun (ve daha nelerin!) hesabını vermek için kendini mahkeme önünde bulabilir.

Kürtler Anayasa’yı Türkiye ile tartışmalı
RTE’nin hesabı, kafasındaki anayasayı Meclis’te referanduma götürecek 330’luk bir çoğunluğu yakalamaktır. HDP’nin Meclis’e giremediği, ama MHP ve CHP’nin oylarını iyice arttırdığı bir sonuç bile bunu olanaksız kılabilir; AKP 300-310’larda kalması güçlü bir olasılıktır.
O zaman RTE’nin tek adamlığı ve Yeni Türkiye masalı balon gibi sönecek.
HDP’nin de Meclis’e girdiği koşullarda, yine Türkiye’nin tartışacağı temel konu Kürt Meselesi olacak. İkisi birden yeni anayasası referanduma götürebilirler. HDP’nin temel meselesi Kürtlerin temel isteklerinin anayasaya girmesidir. Demirtaş zaten “40 yıllık savaşı çöpe atamayız” diyerek, siyasetlerinin ekseninde neyin olduğunu net dile getirdi. Bakmayın yetmez ama evetçi aymazların millete vaazettiklerine.
Milletin nitelikli çoğunluğunun onaylamadığı bir anayasanın kabul edilemezliği meselesi, sadece RTE için değil, aynı zamanda Kürt Silahlı ve Siyasi Hareketi için de geçerlidir. Yanlış hesaplar döner. Kürtler, RTE ile değil, Türkiye ile Yeni Anayasa’yı tartışmalı!

ÇIKIŞ YOLU KİTABI

Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu, yazın bir kenara, önemli bir siyasi kişi olarak sahneye çıkacaktır. Tıpkı Gül gibi, o da zamanını bekliyor.
Çıkış Yolu, Feyzioğlu’nun Bilgi Yayınevi’den çıkan ve Türkiye üzerine görüşlerini dile getirdiği yeni kitabı. “Anadolu’nun hafızasını, geleneklerini, yaşam biçimini oluşturan, iz bırakan Veliler; Atatürk’ün akılcı, bilimci ışıklı yolu bir değerler sistemi olarak ÇIKIŞ YOLU’muzdur” diyor. “Hiç bir devlet, kuruluş felsefesini terkederek yaşamaa devam edemez” diyor.
Çeşitli konuşmalarında görüşlerinin özünü alarak kolay okunur bir görüyler silsilesinin çerçevesini sunuyor okura ve “Özlediğimiz Türkiye’nin Yolu” bölümünde aslında “siyasi programını” ilan ediyor.

--14 Nisan 2015 / Bilim ve Siyaset - Cumhuriyet

14 Nisan 2015 Salı

AKP-CHP mi yoksa AKP-MHP mi?


Kamuoyu anketleriyle ilgili sonuçlar masasına konduğunda, epey morardı yüzü. Dün değil daha iki üç ay öncesinden.. Bir değil, kendisine çalışan üç dört anketçi şirketin farklı zamanlardaki sonuçları birbirini aşağı yukarı doğruluyordu. Oylarda bir düşüş vardı, oy oranı 40 civarına sarkmıştı, aşağı da gidebilirdi, nitekim bazı diğer anketler yüzde 40 altını da gösteriyordu.. Artık bir ay önceki son anketler de benzer sonuçları gösterince...
Yüzde 10 kadar kayıp var! “Milliyetçi oylar” kendisine el sallıyordu. Üstelik 1-2 değil; 4-5 puan. Ve bir kaç puan Kürt seçmen oyu. Beştepe’de ilgili danışmanlarını fikirlerini aldı. İşler kötüye gidiyordu.. İşin garibi, parti ve hükümet olayın farkında değildi! Onlar “çözüm sürecinde samimiyiz. sonuna kadar götüreceğiz” diyor, üstelik Dolmabahçe Mutabakatı diye Bay İmralı’nın kaleme alıp dayattığı 10 maddelik açıklama yapıyordu.
Bunlar ne zaman, herşeyin sana yaradığı sürece kullanacağın bir politik araç olduğunu, yoksa alıp çöpe atman gerektiğini öğrenecek ve kavrayacaktı! Hiç biri adam olmazdı! İpleri yeniden ele almak, aslında kimsenin ipini asla ve hiç bir zaman bırakmamak gerektiği konusunda bir sonuç daha çıkardı. Bakın, yine günde beş posta hep sahada!

Düğmeye bastı: Dur...
Neye dur?! “Kürt Sorunu yoktur, Kürt kardeşimin sorunu vardır. Bu ülkede kardeşi kardeşe düşürenlerle biz bir yerlere varamayız. Bu ülkeyi bölmeye çalışanlarla biz bir yerlere varamayız. Bu ülkede bölücü terör örgütü ile biz bu ülkeyi ayağa kaldıramayız..”
Konuştuğu alanda “Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır'' , ''Yurtta sulh, cihanda sulh'', pankartları kendisine bakıyordu!
Millet şaşırdı tabii.. Ula bu ne 180 derece dönüş! Hükümet şaşırdı, çözüm sürecinin arkasında olduklarını açıkladılar. Beştepe ile neredeyse kapıştılar; derken üzerlerinde bir şamar daha patladı: Ben 10 maddelik açıklamayı da doğru bulmuyorum! Bu maddeleri, daha aylar önceden, hükümetten çekip MİT’e geri aldığı Hakan Fidan ile kotarmamışlar mıydı!
***
Tabii bu süreçten sorumlu, Beştepe’nin hükümet içindeki sadık kolu Yalçın Akdoğan, daha dün Dolmabahçe’de HDP-PKK heyetiyle neredeyse yanak yanağa poz verip 10 maddeyi kabul eden değilmiş gibi, Ağrı’daki çatışmaya ilişkin konuştu: "Yerleşim yerlerinde silahla dolaşmak, eylemsizlik iddiasıyla bağdaşmaz. Silah ve illegalite en büyük tacizdir..”
Akdoğan, gözünü seveyim, Dolmabahçe’de alayı vala ile 10 maddeyi açıklarken de Ağrı’da PKK’lılar dolaşıyordu, Siirt’te de! Kandil’in, aylar önce, “geri gelenleri Türkiye’ye gönderiyoruz” açıklamasını ben ki duydum!

AKP-CHP mi yoksa AKP-MHP mi?
Dün “çatışmasızlık” gerekiyordu, bugün ise “çatışma”.. Hangi araç uygunsa onu kullanmak, iktidarın siyasetidir. Mart sonundaki “Demokrasi hep bekleme odasında” yazımın “PKK ve Hükümet- Yeni İlişki” başlıklı bölümünden: “AKP’den oy kayması sonucu, iktidar, PKK’nın eylem yapmasını bile neredeyse arzu eder hale geldi..” (http://orhanbursali.blogspot.com.tr/2015/04/demokrasi-zaten-hep-bekleme-odasnda-rte.html)
PKK eyleme girişmeyince, dün elini tuttuğu askeri ileri sürdü, hadi dedi. 
AKP, HDP’nin Meclis’e girmesinden şüphesiz rahatsız. Ama esas rahatsızlığı bu değil, nasıl olsa Meclis’te de HDP ile birlikte “Başkanlık Sistemi- Çözüm Süreci/Kürt İstekleri” arasında, al-ver gülüm oyununu oynar. Ortada başarılı bir Jonglörlük var!
Meclis’e girmesi, HDP’nin’nin “kürt kozunu” RTE’nin başkanlık anayasasıne karşı çok daha büyük oynama ve pazarlık şansını arttıracaktır.  Bakın demokrasiden falan bahsetmiyorum!
AKP buna tamam diyebilirdi, ama  MHP’nin de öyle yükselmesi, üstelik CHP oylarında 2 puana yakın artış olasılığı da ne oluyordu?
Şu oluyordu: AKP ile onu izleyen partiler arasında oy makası daraldıkça, büyük partinin (AKP) milletvekili kaybı artıyordu.. MHP %18, CHP %28 demek, başına iktidar icin gerekli 276 milletvekilini çıkartamıyordu..
Esas derdi, kayan oyların MHP’ye yönelmesiydi. İktidar olma koşulları zorlaşınca, aman allah, bakmayın siz AKP-CHP koalisyonu ileri sürüşlere.. AKP-MHP gibi güçlü bir milliyetçi koalisyona öncelik verin..

--13 Nisan 2015 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet