27 Temmuz 2014 Pazar

YÖK yasal üyeyi beğenmiyor.."Şunu Değiştirin!!

Hiç bilmiyordum, ama gelen mektup ortaya koydu ki, hem trajik hem komik bir durum yaşanıyor. YÖK yönetimi, Eğitim-Sen’in, YÖK Yüksek Disiplin Kurulu’nda yasal olarak bulunan üyesi Prof. Dr.Mustafa Altıntaş’ı “beğenmeyerek”, Kurula sokmak istemiyor ve değiştirilmesini istiyor.. En iyisi Altıntaş’ın bu konudaki mektubunu okuyalım.. Sonra kısa yorum yapalım..

***
“Sayın Bursalı, YÖK ve Rektörlerin, üniversite bileşenleri olan öğretim elemanları ve öğrenciler üzerinde estirdikleri disiplin terörü, 1981’den bu yana sürüyor. Buna karşın üniversite çalışanları, sendikaları ve dernekleri eliyle yürüttükleri kitlesel ve yargısal çabaları sonucu, üniversitelerin disiplin kurullarında ve YÖK-YDK’nda temsilci bulundurmaları hakkını (*) kazandılar.
Eğitim-Sen, bu yasa ve kararlara dayanarak, 20.12.2012 günlü yazısı ile, benim “YÖK-YDK’nda temsilci-üye olarak yetkilendirildiğimi”  YÖK Başkanlığı’na bildirdi.
Bu yetkilendirme üzerine, üyelerimizin Rektörlüklerince iletilmiş olan disiplin dosyalarının görüşüleceği 31.01.2013 günlü YÖK-YDK toplantısına katıldım. Ancak, sonraki 28.02.2013 günlü toplantıya katılmam engellendi. YÖK Başkanlığı, 10.04.2013 gün ve 18455 sayılı yazısıyla, engellenmemin nedenini şöyle açıklıyor: Kamu Görevlileri Hakem Kurulu’nun görev ve yetki alanı memurların mali ve sosyal hakları ile sınırlı olduğundan, bu kapsamda olmayan disiplin hükümlerinin Kamu Görevlileri Hakem Kurulu Kararıyla değiştirilmesinin mümkün olmayacağı, bu nedenle yetkesiz bir kurulun almış olduğu kararın 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu kapsamındaki disiplin işleri bakımından mümkün olmayacağı..
YÖK üyeleri, kendilerini oraya getiren siyasal iradenin ürünü olan yasayı ayakları altına aldı. Bu hukuk tanımazlığı, Hakem Kurulu Kararlarının yürütülmesinden sorumlu Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ile yargıya taşıdık. Bakanlık, sendika temsilcisinin Disiplin Kurullarına katılımının gerektiğini söyledi ve yargıya taşıyın dedi..
İdare Mahkemesi, YÖK Kararını mahkum etti ve 15 Kasım 2013 günü gerçekleşen YÖK -YDK toplantısına katıldım. YÖK Başkanlığı, yaklaşık 10 ay, hukuka aykırı biçimde, sendika temsilcisinin katılımının engellendiği YÖK-YDK kararları ile, üyelerimiz hakkında giyotin işlevini gördü, rektörlükler tarafından estirilen disiplin terörünün tetikçiliğini, kapalı kapılar arkasında yapmayı sürdürdü..
YÖK-YDK toplantılarına, sendika temsilcisi olarak katılımım, ikinci kez, 22.05.2014’de engellendi. YÖK Başkanlığı, Eğitim-Sen Başkanlığı’na 09.05.2014 gün ve 28343 sayılı bir yazı göndererek, yerime başka birinin temsilci olarak görevlendirilmesini istedi. Gerekçeleri ise tam bir kara mizah örneğini oluşturuyor:
Bu çerçevede sendikanız tarafından görevlendirilen temsilciniz Prof.Dr.Mustafa Altıntaş, üyelerinizle ilgili dosyalar görüşülürken Kurulumuzda bulunmuş ve hukuki çerçevede diğer kurul üyelerine tanınan haklar kendisine de tanınmıştır. Ancak, Prof.Dr.Mustafa Altıntaş bu Kurullarda üye sıfatı ile katıldığı ve ilgili kişi hakkında yapılan oylamada oy hakkının bulunduğu hususunu göz ardı ederek, müzakerelerine katıldığı sendikanız üyesinin avukatı gibi hareket etmekte, kendisine gösterilen tüm iyi niyet çabalarını sonuçsuz bırakarak bu tavrından vazgeçmeyip kurul içerisinde tartışmaya ve huzursuzluğa yol açmaktadır. Nitekim Prof.Dr.Mustafa Altıntaş 19.03.2014 tarihli YDK toplantısına da iştirak etmiş ve kurul tutanaklarında da kayıtlı olduğu üzere üyeniz olan Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi öğretim görevlisi Ömer Faruk Kırniç’e ait Üniversite teklifinin (sınavda, gezi parki olaylarına ilişkin seçmeli ve isteyenlerin yanatlaması koşulu ile,yorum sorusu sorması nedeni ile, kamu görevinden çıkartılma cezası önerisi) görüşülmesi aşamasında (kamu görevinden çıkartılma cezası onaylandı) diğer bir kurul üyesine sesini yükseltip hakaret içeren ifadeler kullanmak suretiyle kurulda gerginliğe neden olmuştur.”
Eğitim-Sen, yerime başka birinin temsilci olarak görevlendirilmesi yolundaki istemi, 12.06.2014 gün ve 1050 sayılı yazısı ile geri çevirdi. Eğitim-Sen yanıtında; İLO’nun 87 numaralı “Sendika Özgürlüğüne ve Örgütlenme Hakkının Korunmasına İlişkin Sözleşmesi’nin 3. maddesine” göndermede bulundu:
Çalışanların ve işverenlerin örgütleri tüzük ve iç yönetmeliklerini düzenlemek, temsilcilerini serbestçe seçmek, yönetim ve etkinliklerini düzenlemek ve iş programlarını belirlemek haklarına sahiptirler. Kamu makamları bu hakkı sınırlayacak veya bu hakkın yasaya uygun şekilde kullanılmasına engel olacak nitelikte her türlü müdahaleden sakınmalıdırlar”.. hükmünü belirterek, sendikanın, temsilcisini belirlemekte serbest olduğu, sendika temsilcisi olarak Prof.Dr.Mustafa Altıntaş’ın toplantı dışı tutularak alınacak disiplin kararlarının hukuka aykırı düşeceği uyarısında bulundu.
YÖK Başkanlığı, ulusal ve uluslararası hukuk kararlarını bir kez daha çiğneyerek, 19 Haziran 2014 günlü oturuma da, temsilci olarak katılımımı, zora dayalı olarak önledi, üyelerimizden kimileri ise, temsilcisi olmaksızın savunma haklarını kullanmayacaklarını belirtti...
Bütün bu anlatımlarım, 1981’den bu yana üniversiter sistemimizin başına çöreklenmiş ve giderek siyasal iktidarın egemenliğini yükseköğretim kurumlarında egemen kılan bir yapıya dönüşen YÖK,  yasa ve hukuk tanımazlığını yineleyip durmakta...”
Prof. Dr. Mustafa Altıntaş
YÖK-Yüksek Disiplin Kurulu (YDK) Üyesi, (Eğitim-Sen Temsilcisi Olarak)

(*) Bu kazanımın dayanağını “4688 Sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Yasası”nın19/f maddesi, 4/7/2005 – 2005/9138 BK KARARI” ve 9.5.2012 günlü “Kamu Görevlileri Hakem Kurulu Kararı”nın 20. Maddesi oluşturuyor."
***

Mektubu biraz kısalttım. Burada otaya çıkan, ama yıllardır bildiğimiz gerçek şu: Kurullarda muhalif kimse olmamalı.. Kimsenin hakkı hukuku savunulmamalı ve YÖK’ün vermeyi kararlaştırıldığı karar, kurulda hemen kabul edilmeli.. Bu tür kurulların demokratiklikle zerre kadar ilgisi yok. Akıl orada olmaz, ortak akıl hiç olmaz, sadece tek düşünce olur.. Kabul mu derler, bütün parmaklar evete kalkar..
Böyle bir “rejime” ne denir, artık YÖK kendi adını koysun..

Gelecek Cuma yeniden burada olalım..

25 Temmuz 2014 Cuma

Cemaat Tutuklamalaı: İktidar Savaşı: Düşen Tekmeyi Yer

Cemaatin özellikle emniyetteki güçlerine karşı, yasa dışı telefon dinlemeleri gerekçesiyle gözaltılar başladı.. Genel kuraldır.. İktidarın tepelerinde şiddetli kapışma, kaybedenin tekmelenmesiyle sonuçlanır.
Bu savaş, 2010 Kasımında filiz verdi..  6 Haziran 2010 tarihli “Neden Şaşırıyorsunuz?, başlıklı yazımda ilk kez işaret etmiştim: “Gülen, AKP ile giderek yol ayrımına gelecektir! Kaderleri farklıdır ve herkes kendi kaderini kendi çizmektedir..”
Sonra herkes kendi kaderinin ağlarını ördü. Cemaat iki büyük atak yaptı. İlki MİT- Hakan Fidan’a (üzerinden RTE’ye, 7 Şubat 2012) yönelikti, ikincisi de 17 ve 25 Aralık 2013’de Yolsuzluk ve Rüşvet Operasyonu ile yine RTE ve iktidarına karşıydı.. İlki, savuşturulabilecek nitelikteydi. Zayıftı, temelleri eksikti.. RTE, bir hafta içinde yasa çıkarttı ve MİT’i korumaya aldı..
İkincisi ise çok nitelikliydi. Cemaatin adamları 1,5 yıl buna hazırlandı. İktidarın karıştığı yolsuzluk ve rüşvet olayları taa bakanların kalbinde, RTE’nin oğluyla telefonlarını dinlemeye varıncaya kadar, izlendi.. herşey çarşaf çarşaf ortaya döküldü. Değil Erdoğan’ı, hükümeti yıkacak ve AKP’yi bile önemli ölçüde bitirecek skandallar zinciri, beklenen sonucu vermedi. Çünkü burası demokratik bir hukuk ülkesi değildi.. Erdoğan’ı iktidarda tutan ekonomik (ve kültürel) dinamikler hükmünü ve desteğini sürdürüyordu..
***
Şimdi karşı darbeyi izliyoruz.. Bu bir temizleme operasyonudur.. Erdoğan nereye kadar gider bilmiyoruz. Yurtseverlere karşı uyguladıkları cehennemi haksızlık yöntemlerini devreye sokabilirler mi bilmiyoruz. Cemaatin dinlemelerine ve başka yasadışı faaliyetlerine, örneğin casusluk kapsamına sokulabilecek çalışmalarına ilişkin ciddi deliller bulabilirler mi... Gizli örgüt yapılanmasına kadar giden dava açılır mı..
Ama mümkündür. Erdoğan’ın son 6 aydır Cemaate yönelik söylediklerini alt alta sıralarsanız, kararlılığını, temizleme azmini görürsünüz. Dahası, Cumhurbakanlığı programında da, dini cemaatlerin, dinin devletle ilişkilerine bile yeni bir düzenleme açıkladığına göre..
Ama bu bir başlangıç, bunu söyleyebiliriz; ne yöne dal budak sarar, bilmiyoruz.. Ama kesin olan bir şey var: başbakan Cematin devlet içinde yanıbaşındaki varlığını bitirecek.. Köşke çıkarsa, “paralel yapı”yı izleyeceği iki önemli konudan biri ilan ettiğine göre.. Şimdi saptamalar:

YARGI TEMEL SİLAH

1) İktidar çatışmasında ve politik tasfiyede temel silah her zaman yargıdır. Cemaat bu “siyasi gerçeği” bildiği için, muhtemel siyasi hedeflerine ulaşmak için, yargıda örgütlenmeye yıllar boyunce büyük “emek” verdi!
Ve buna paralel olarak, tabii yargının eli kolu uzantısı olan, toplumu en geniş denetim ve siyasetin uygulama mekanizması olarak da emniyet-polis içinde örgütlenmeye.. Bu “başarıları” olmasaydı, Silivri davaları hem de en alçak bir biçimde kotarılamazdı. Ayrıca RTE iktidarına karşı da iki büyük operasyonu düzenleyemezdi..
2) Türkiye’de demokrasi, düzgün işleyen bir parlamenter sistem ve yasalar içinde çalışan bir iktidar olmadığının en büyük kanıtı, Yargı’nın ve Emniyet’in durumudur. Cemaat, Türkiye’nin demokrasizliğinden yararlanarak ve bunu kullanarak, yargı ve poliste bütün kirli tezgahlarını kurabildi! Bilmedi ki, aynı demokrasizlik ortamı, keser döner sap döner örneği, gelip kendisini de vurabilir ve vuracaktır da..
3) Bunu bilmesi de mümkün değildi. Çünkü karşımızda sıkı bir ideolojik –gizli- örgütlenme var ve ele geçirme politikaları geeği topluma ve sisteme hesap verebilirlikleri ve saydamlıkları sıfırdır. Bu tür devlet içindeki siyasi-dini yapılar, ancak diktatoryal koşullarda bir süre çalışır; aslında eninde sonunda temizlenmeye mahkumdur, tabii yarım bile olsa çalışabilir parlamenter sistem ve yarı açık toplum koşulları mümkün olduğu sürece.. Türkiye’de bu vardır..
4) Birbirinden tamamen farklı iki yapının birbirini temizlemesi de zorunluydu. Doğaları ve hedefleri, birbirlerine verdikleri ile yetinmeyi imkansız kılar.
5) Cemaat, devlette,  iş dünyasında ve medyada sahip olduğu büyük silahlara ve güçlere bakarak, aslında bir “güç –iktidar zehirlenmesi” yaşadı.. Şimdi bunun bedelini ödüyor.
6) Cemaat güçlerine karşı bu operasyon, tamamen, hükümete karşı yolsuzluk ve rüşvet operasyonlarının intikamıdır. 17-25 Aralık 2013 olmasaydı, başlarına bu kadarı gelmezdi.
7) RTE iktidarı, Cemaati tasfiye için de bu kez kendi yargısını oluşturdu. Bir RTE yargısı ile karşı karşıyayız. Bir hafta önce yeni sulh ceza mahkemelerine 116 hakim atandı. İstanbul’daki cemaat operasyonlarını sürdürenler, rüşvet ve yolsuzlukta tutuklama kararlarını kaldıranlar... Yani gitti cemaat yargısı, geldi RTE yargısı..
8) Cemaate operayon yapılıyor ne güzel diye sevinecek miyiz, yoksa, yargının bu feci durumuna, Türkiye’de hak ve özgürlüklerin bu kez de RTE’nin yargısal ipoteği altına alınmasına daha da üzülecek miyiz.. Ben ikinci durumdayım... Düzgün, hak ve adalete dayanan tarafsız ve bağımsız yargı yoksa, burada hiç bir şey yaşayamaz..
9) Cemaat, haram yemedik diyor. Hak yemek, suçsuz insanları hapislerde çürütmek, en büyük haram yemenin (iktidar ve siyasi olanak elde etme) adıdır. Zulümden daha büyük haram yemek mi olur!
10) Unutmayalım: Cemaatin operasyonu olmasaydı, bu operasyon da olmazdı.. Cemaat, rüşvet operasyonuyla aslında Silivri’nin boşaltılmasına da en büyük hizmeti ediverdi, istemese de!

--24 Temmuz 2014, Perşembe /  Bilim ve Siyaset – Cumhuiyet

23 Temmuz 2014 Çarşamba

RTE Köşke Çıkarsa, Güç Kaybedecek..

AKP’nin içi kaynıyor, daha doğrusu tepesi kaynıyor... Çok doğal bir durum... RTE, partinin en güçlü kişisi, eğer seçimi kazanırsa partisinden ve başbakanlıktan hukuki olarak resmen ayrılıyor. Başbakan da, partisinin önde gelenleri de çok iyi biliyor ki, hukuki durum birinci derecede önemlidir ve Çankaya’ya çıkarsa, hiç bir şey eskisi gibi olmayacaktır.
Her ne kadar RTE’nin içinde ve gönlünde, “oradan da hem partiyi hem hükümeti yönetirim, başbakanı atarım, hatta bakanları bile...” benzeri, fiili durum yaratma düşünceleri geçiyor olsa bile.. Hatta bunları sık sık “icracı Cumhurbaşkan..  tabii ki ihaleleri, yolları arsaları takip edeceğim..” gibi absürd laflar etse bile.. Bu laflar son çırpınışları..
Bunları yapamaz, yapamayacak, bunlar kendisine yaptırılmayacaktır.. Çünkü eşyanın tabiatına aykırı bir durum olur..
Ne atanacak başbakan ne bakanlar ne parti başkanı ve başkaları.. Hiç biri Erdoğan’ın uzantısı, uygulayıcısı olamazlar.
Şüphesiz, Erdoğan bir nolu figürdür, partide.. bu durumu şüphesiz etkisi azalarak sürer.. sözü, azalarak da olsa etkisini sürdürür.
Ama gerçek olan şu ki, Çankaya’da, başbakanken sahip olduğu güce, yetkiye, sorumluluğa hiç bir zaman sahip olamayacaktır.
RTE’nin gönlünde yatan ile fiili hukuki durum arasındaki “büyük açık”, kapatılması mümkün olmayan bir yasal durumdur. Ne gönlünde yatan “yeni Türkiye’nin yeni kurucu lideri” olabilir ne başka benzeri başka bir şey..
Erdoğan’ı, 2007’den beri gönlünde yatan, mutlaka Çankaya’ya çıkma dayanılmaz arzusu mahvetmektedir..
***
Partisi kaynıyor dedim.. Geniş bir kadro yükselmek istiyor.. Lider değişirse, şüphesiz kadro seçimleri, bakan seçimleri, hemen hepsi de epey değişir. Siyasi insan yükselmek ister, hiç biri bulunduğu yeri kendine layık görmez, daha yukarılarda daha başarılı işler- hizmetler yapma arzusu ile yanar tutuşur..
Hükümet içinde ve medyada artık hükümet / iktidar yanılısı sesler yok, Erdoğan yanlıları var. Çünkü hükümet içinde Erdoğancılar ve Erdoğancı olmayan kanatlar oluşmuş durumda..
Mesela Partinin propaganda şefi Hüseyin Çelik.. 11 Temmuz tarihli gazetelerde Erdoğan için şöyle diyodu: “3 Şapkası olmayacak... Anayasa’nın 104. Maddesi ortada, orada olmayan yetkiyi kullanmaz...”
Diyor ki aslında, zaten istese de kullanamaz..

GÜL PARTİ BAŞINA GEÇEBİLİR Mİ?
Erdoğan Anayasa’da yazılı yetkilere göre çalışacağını, belki de ilk kez açıklıkla söylüyor. Eski Cumhurbaşkanları yazılı yetkilerinin tümünü kullanmıyorlarmış, O kullanacak, belirli aralıklarla Bakanlar Kurulu’na Başkanlık edebilirmiş... Köşke çıkarsa öncelikle Çözüm Süreci’ni ve Paralel Yapı ile müdeleyi izleyecekmiş (Milliyet,  21 Temmuz).
Neyse, sınırlarını zorlayarak, ama belirliyor. Çözüm süreci, RTE’nin elinde iyi bir koz ve oy demek... Bunu kullanmayı sürdürecek. Çankaya’ya çıkarsa, Cemaatin boşluktan yararlanmasına da imkan vermeyecek.
***
Peki Gül? Kimse RTE’nin bırakın bu konuyu seçimden sonra düşünürüz, talimatını takmıyor. Gül’ü Partinin başına ve hükümete isteyenler çok. Partiden, hükümetten, iş dünyasından.. Bir kulis bir kulis.. . “Bu şartlarda siyasi yapmayacağım”ın üzerinden epey su aktı. Hizmet edeceğini açıkladı. Partimin dışına itildim şikayetini dillendiriyor. RTE borazanları Gül aleyhine yazıyor. Hükümete yakın yazarlar “aralarında sorun çıkmaz,” gibi siyaset dışı “analizler” yapıyor, ama aslında kendi gönüllerinde yatanı, yani aman dalaşmasınları dile getiriyor.
RTE ve Gül arasında yer altında yer üstünde taktik savaşları sürüyor.
Gül parti kurar mı, bu aşamada ve bu koşullarda kurmaz. Kendisini isteyen zaten bir parti var!
RTE örneğin Gül’ü isteyen kurucu babaları (Arınçlar vb) üç dönem sonunda seçilmeme tüzük yasası ile tasfiye etmek istiyor. Yazıp durduğumuz gibi, deneyimsiz gençleri onların yerine geçirip, biad ettirecek ve yönetecek. En hoşlandığı iş bu.. kendisine aykırı düşünceler ileri sürenlere kapıyı göstermek istiyor.

AKP SEÇİM SONRASI DOĞURGAN DURUYOR

Bunu ne kadar başarır? Parti içinde esecek karşı rüzgarların gücüne bağlı.
Köşke çıkarsa, örneğin Gül’ü atayamaz, milletvekili değil.. Peki ataması için gerekli koşulları yaratır mı? Yaratmaz. Gül en son seçenektir onun için. Parti’nin kongresi olacak. Güçlü bir rüzgar estirebilirlerse babalar, Gül’ü parti başına getirebilir. Getirebilirler mi? Sanki.. 
Burada yaratabilecekleri toplam sinerjik güçlerine bakacağız, RTE’yi dengeleyebilecek bir karşı (siyasi) güç yaratabilirler mi.. Hukuk, fiili olarak onlardan yana.. Seçimler var 2015 Haziranında... Güçlü bir gerekçeleri de: Seçmenin güveni var Gül’e, meydanlarda partiyi ancak o ayakta tutabilir..
HabertürkTV’de moderatör Ece Hanım’ın sorusuna, Gül’ü asla çağırmaz parti başına dedim. Şimdi bunu şöyle düzelteyim: Parti içindeki güçlü rüzgar, RTE’yi buna mecbur bırakabilir. İstemeye istemeye.. Eh, kendi anayasal sınırlarını da çizmeye başladığına göre...
RTE, parti içinde gücünü şüphesiz meydanlarda attığı nutuklarla topladığı oylardan alıyor.
Seçmenin oylarını ise Parti içinde diğerlerine karşı da aslında bir sopa gibi/olarak kullanıyor.
Ama Metin Feyzioğlu’nun tanımını bir kez daha yazayım: Parti Erdoğan’ı tekmeleyerek yukarıya yükseltiyor.. Ama Erdoğan’ın da isteği doğrultusunda..
Köşke çıkarsa, yazıyorum, eski gücünü yitirmesi mukadder.. Hiç bir şey eskisi gibi olmayacak.. Kaydı AKP’den silinecek!
Bunu yaratacak olan, hem Çankaya’nın o büyülü cazibesine kapılma, hem de sanırım biraz dinlenme ihtiyacı, ve Anayasal hukuki durumdur.. 
Tabii, 2023'e doğru planlarını unutmayalım..
 2019 ya yeniden Köşk adaylığı 2024'e kadar.. O zamana kadar anayasayı değiştiririm düşüncesi.. Ya da başbakanlık yeniden.. Hırsın son yok..
AKP seçim sonrası büyük olaylara gebe.. Doğurgan duruyor.
---22 Temmuz 2014, Salı /  Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

22 Temmuz 2014 Salı

One Minute Yalanı: Barış Niyeti Olan Bağırıp Çağırmaz!


RTE’nin İsrail ve Filistin politikası, sürekli olarak Türkiye’nin kaybettiği ancak RTE’nin kazandığı bir tiyatro oyunu.. RTE iktidarı İsrail’in OECD örgütü üyeliğine 2010 yılında onay verdi..

Başbakan ve adamları yine kükrüyor ama boşuna.. RTE başından itibaren İsrail’e karşı izlediği güya Filisbtinlileri tutan politikası hem bir fiyasko hem de içi boş bir çuval..
Hepsi a) ülkemiz kamuoyunun ezilen Filistinlilere olan içten duyarlığı ve üzüntüsü üzerinden siyasal prim yapmak... b) Arap- müslüman kamuoyu üzerinde lider oyunu oynamak ve bunu da Türkiye’de yine siyasal yarara dönüştürmek.
Neden böyle diyorum, RTE’nin hiç samimi yanı olamaz mı İsrail-Filistin trajedisinde?
Şüphesiz, sıradan bir insan olsa düşünmeden var derim.. Ama ülkenin başında 12 yıldır oturan ve herşeyi propağanda ve yarar açısından mutlak liderliği için değerlendiren bir politikacı için evet diyeyem.
Şimdi soralım: RTE Davos’ta Şimon Peres’e 5 yıl önce, Ocak 2009’da One Minute diye bağırdı, hakaret etti ve açık oturumu terketti... Ortalık yıkıldı!
Eeee.. sonuç ne; RTE bağırıp terketmekle Türkiye ne kazandı, İsrail ne kaybetti ve Filistinliler ne kazandı?
 Gelin bir bilanço çıkartalım:
Filistinlilerin kazancı sıfır oldu, İsrail’in saldırılarını durduracak bir etkisi olmadı.. Sadece helal olsun dediler, yani RTE aferin aldı İslam dünyasından..  (bir şeye göre, Filistinliler cephede İsrail askerlerini “RTE geliyor!” diye bağırıp korkutuyorlarmış!).. Filistinlilerin somut bir kazancı olmadı. Bu işten kazançlı çıkan sadece RTE oldu! Hem orada hem burada bedava ve ucuz itibar kazandı!
İsrail’in sıfır kaybı oldu, politikalarını değiştirmedi, üstelik Türkiye’yi pataklayıp durdu..
Türkiye ise tam kaybetti.. RTE itibar kazanırken, Türkiye aşağılanıp durdu..
1. İntikam:  Mesela One Minute’ten tam bir yıl sonra, 2010 Ocağında, İsrail intikamı planlaması yaptı. İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı Danny Ayalon, kendisine nezaket ziyaretinde bulunmaya giden Tel Aviv Büyükelçimiz Oğuz Çelikkol'un elini sıkmadı, onu kendisinden alçak bir koltuğa oturttu, yani diplomatik olarak aşağıladı!
İkinci intikam: RTE’nin ikinci karşı hamlesi ve israli’in karşı saldırısı: RTE, üç ay sonra bir zkarşı hamlede buluundu.. Hükümet güdümündeki yardım örgütü, büyük tantanayla İsrail ablukası altındaki Gazze’ye yardım amaçlı olduğunu açıkladığı Mavi Marmara gemisini savaş alanına gönderdi. İsrail 31 Mayıs 2010’da gemiye korsanca baskın yaptı ve 9 Türkiye cumhuriyeti yurttaşını öldürdü.
 RTE’nin One Minute politikasıyla başlayan süreç, Türkiye’ye itibar ve insan kaybettirdi.
Ama bakıyoruz, bu politikaların baş rol oyuncusunun kaybettiği bir şey yok! Ancak aklı ile düşünmeyen kalabalıkların ülkesi olan Türkiye’de böyle bir durum ortaya çıkabilir!
RTE şimdi Cumhurbaşkanlığı için çıktığı meydanlarda İsrail’e yine veryansın ediyor.. Tamam da, kardeşim bu şiddetinin Filistinlilere bir yararı mı, İsrail ordusunu ve bombalarını mı durduruyor, Filistinlilyerin ölmesini mi engelliyor..
RTE’nin İsrail nutuklarının sadece Cumhurbaşkanlığı için kendisine oy devşirme yararı var.
***
Bu ülkenin kadim Türk İslam sağcısı Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş, Zaman gazetesine demeç vermiş; diyor ki:
Erdoğan’ın One Minute çıkışması, danışmanlarının tasarladığı bir kurgu idi, bu gibi şeyler film sahnelerinde olur, muhatabın cevabı beklenir. Sonra karşılığını verirsiniz, toplantı devam eder. Ama dramatik hale getirme, film setlerinde olur. ..
Yani, RTE’ye itibar ve puan kazandırmak için bilinçli olarak düzenlenmiş tek yanlı bir tiyatro oyunu.. Kim bedelini ödedi: Türkiye...
***
Örneğin RTE, İsraille diplomatik ilişkileri kesmiyor.. 12 yılda ticaret yüzde 350 artarak devam ediyor. Enerji Bakanı biz devlet olarak satmadık diyor, ama Türkiye’den İsrail jetlerine yakıt satılıyor. Örneğin bunu denetlemek veya yasaklamak iktidarın aklına gelmiyor.. Para olunca mesele, RTE’nin boynu kıldan ince..
İsrail, 7 Eylül 2010 tarihinde, Ekonomik vİşbirilği ve Kalkınma Örgütü’ne –OECD- üye oldu. RTE hükümeti, bu üyeliğe onay verdi. (www.oecd.org/about/membersandpartners/list-oecd-member-countries.htm). Türkiye, 1960 sonunda kurulan OECD’ye bir yıl sonra üye olmuştu!
Dün Enerji Bakanı ayrıca “Atom komisyonuna üyeliğine izin vermedik” diyor.. Ama İsrail’in kendi dönemlerinde OECD’ye üyeliğini saklıyor! 
Malatya’da kurulan NATO kalkanı, İsrail’i de koruyor, bilgiler İsrail’e akıyor..
Daha bir sürü numara..
Sonra meydanlarda nutuk at, soykırımda Hitler’i bile geçti diye tarihsel yalanları savur..
RTE ve iktidarının İsrail’e bağırıp çağırması boştur, zerre kadar inandırıcılığı yoktur..
***
Filistin’e yardımcı olmak, İsrail üzerinde etkin olmasıyla mümkün. Bu etkini sadece iyi niyetle kullanabilirsin.. Sessiz sakin diplomatik derin politikalarınla..
Yoksa İsrail’i tam düşman olarak karşısına alan, üstelik bunun temeli yalan ve iç politika numaralarıyla dolu olunca, zerre kadar barışa, Filistinlerin ezilmesine yardımın ve hizmetin olmaz..
Bağırıp çağırınca, insan sanıyor ki, şimdi kalkıp oraya savaşa da gidecek..
RTE’nin bu propagandasının tek bir gerçek yanı var: Müslüman Kardeşlerin Filistin kolu olan Hamas’ın ezilmesi karşısında politik duygusu..
Çünkü kendisini İhvan’ın (Mısır’da Mursicilik gibi), yani Müslüman kardeşlerin uzantısı ve parçası olarak duyumsuyor..

--21 Temmuz 2014, Pazartesi /  Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

21 Temmuz 2014 Pazartesi

Barışa En Uzak 34 Ülke Arasındayız, 162 Ülke Ürasında 128.


2014 Dünya Barış Göstergesine göre Türkiye 162 ülke arasında 128.sırada ve tehlikeli sularda varlığını sürdürüyor..

Dünya Ekonomi ve Barış Enstitüsü, 2014 Dünya Barış Göstergeleri Raporunu açıkladı. Dünya nüfusunun %99,6’ini içeren 162 ülkenin araştırıldığı ve değerlendirilidği indekste, Türkiye 128.sırada yer aldı. 22 niteliksel ve niceliksel ana ölçeğe göre yapılan değerlendirmelerde Türkiye’nin 5 üzerinden notu 2,402.
Bu puanla ülkemiz şiddet veya barışa uzaklık bakımından, tehlikeli sularda seyrediyor.
Türkiye’nin barışa uzaklığının, veya ortanın biraz altı bir şiddet ülkesi olmasının ekonomik bedeli veya kaybı, 52 milyar 520 milyon dolar.
Avrupa bölgesi, dünyanın en barışçıl bölgesi olarak kayda geçerken, bir Avrupa ülkesi olarak Türkiye ise, bu kıtada barışa en uzak veya şiddetin en çok seyrettiği ülke. 36 Avrupa ülkesi sıralamasında Türkiye sonuncu.. Bizden sonraki iki ülke, Makedonya (87.) ve Yunanistan (34.).
Üç ana ölçekte, askerileşmede Türkiye 5 üzerinden 1,9 kötü puan, toplum güvenliğinde 2,6 puan ve iç ve dış çatışma riskinde ise 2,4 puan aldı.
Barışa en yakın ilk 10 ülkenin başında, 1,18 puanla Izlanda duruyor. Sonrakiler: Danimarka, Avusturya, Yeni Zelanda, İsviçre, Finlandiya, Kanada, Japonya, Belçika ve Norveç.
Komşu ülkelerimizin dünyadaki yerine bakarsak: Bulgaristan 32., Romanya 36., kıbrıs 51., Yunanistan 86., Azersaycan 123., İran 131., Ukrayna 141.,  Mısır 143., Rusya 152., Irak 159., ve Suriye listenin sonunda: 162.
***
Dünyada 500 milyon insan istikrarsız, çatışmalı ve çatışma riski büyük ülkelerde yaşıyor.
500 milyon insanın 200 milyon ise günde 2 dolarlık yoksulluk sınırının altında olan ülkelerde yaşıyor.
Dünyada barışa uzaklığın veya şiddetin ekonomk maliyeti de hesaplanmış: 9,8 trilyon dolar. Bu rakam, dünya gayri safi milli hasılanın yüzde 11,3’üne denk geliyor. Bu rakam 2013 endeksine göre 179 milyar dolar arttı.
Yani Afrika kıtasının iki kat milli gelirine eşit bir ekonomik kayıp söz konusu.
Raporda, dünyanın 2008 den beri her yıl artan bir huzursuzluk ve çatışma riski içinde seyrettiği vurgulanıyor. Küresel şiddete başlıca neden olarak şunlar sayılıyor: Terörist eylemler, çatışmaların yayılması, göçlerin ve sürülenlerin çoğalarak devam etmesi. 7 yıldır bu eğilim artarak sürüyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra geçen ve yorumcular tarafından “barışçıl” sayılan 60 yıllık iyileşmeden sonra, 7 yıl devamlı kötüye gidiş..
Raporu açıklayan Enstitü’nün kurucusu Steve Killelea, ek olarak, geçen 7 yıl içinde yaşanan küresel ekonomik ve mali krizi, kötüleşmenin büyük etkenleri arasında saydı. Bunların üzerine Arap Baharı ve terör olaylarının yayılması bindi. Yakın gelecekte bu kötüye gidişin süreceği, küresel barışa doğru yolculuğun ise ufukta görünmediği belirtilmekte..
Şiddetin önlenmesi vb için yapılan harcamaların 2012- 2013 küresel ekonomik büyümenin yüzde 19’una denk geliyor. Bunun kişi başına bedeli ise 1.350 dolar. Killelea, daha düşük ekonomik büyümenin daha fazla şiddete yol açma tehlikesine işaret ediyor. Önümüzdeki 2 yıl içinde en çok riskli ülkeler de açıklandı: Zambiya, Haiti, Arjantin, Çad, Bosna Hersek, Nepal, Burundi, Gürcistan, Liberya ve Katar.
Tabii, kapitalizmin çıkmazları ve ülkeleri soktuğu krizler değerlendirmelerde yer almıyor ve sistem fazla tartışılmıyor.
Küresel Barış Endeksi’nin oluşturulmasında, siyasal terör ve şiddet, 100 bin kişi başına düşen cinayet, terörist eylemler, silah satışları, askeri harcamalar, iç ve dış çatışmalı durumlar, nüfusun göç etmek zorunda kalan yüzdesi gibi olgular değerlendiriliyor.
Başka bir sıralamada da, örneğin barış açığı en yüksek ülkelerin başında İsrail geliyor.
Demokrasi açığı en yüksek ülkelerin başında da Katar var.
2008’den bu yana barış koşulları kötüleşen ülke sayısı 111, iyileşen ülke sayısı ise 51.
Kötü ekonomik koşullarla şiddetin fazlalığı arasında bir ilişki kuruluyor.
İşsizlik ve yoksulluk ile şiddet artışı arasında da doğrusal bir ilişki söz konusu.
Rüşvet ve yolsuzluk artışı ile toplumsal güvenliğin azalması arasında da bir ilişki var.
Doğrudan yabancı yatırımların ülkelere akışı ile barış ülkesi durumu arasında da ilişki var. Yani ne kadar barıştan uzaksanız, yabancı yatırım da o kadar size uzak.
***
Türkiye 2012 ülke durumlarını kapsayan 2013 raporunda, yine 162 ülke arasında 134.sıradaydı 2013’de konumunu 6 ülke iyileştirmiş gözüküyor.
Izlanda geçen yıl da en barışçıl ülkeydi, bu kez Izlanda’ya 127 ülke uzaktayız! Yani durumumuz iyileşti diyebilir miyiz?
Gerçek olan şu: Barışa en uzak 34 ülke arasındayız..
--20 Temmuz 2014, Pazar /  Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

19 Temmuz 2014 Cumartesi

Bilim değil filim: Tübitak’ın çocuklar için çeviri kitaplarındaki olağanüstü çarpıtmalar

CBT Gündem, Sayı 1426, 18 Temmuz 2014

Bu hafta köşemi, okurumuz Osman Açıkgöz’ün çocuğuna aldığı TÜBİTAK kitaplarında saptadığı çarpıtmaları konu edinen önemli mektubuna ayırıyorum..
***

“Sayın Bursalı,
Oğlumla birlikte TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları’ndan “Bilim Bize Ne Anlatıyor?” adlı, baskısı, resimleri mükemmel bir kitabı okurken aşağıda ayrıntılarını açıklayacağım inanılması güç bir gerçekle karşılaştım: İngilizce baskıda bulunan evrimle ilgili bazı sözcükler ve cümleler Türkçe çeviride kitaptan çıkarılmış ve İngilizce kitapta olmayan yeni cümleler eklenmiş.
“Bilim Bize Ne Anlatıyor?” çevirisi ve redaksiyonu öğretim üyeleri tarafından yapılmış bir kitap. Ancak çevirmen ve redaktörün olan bitenden ne kadar haberi olduğunu bilemiyorum. Bu durum hakkında kişilerin görüşü alınmadan yorum yapmanın doğru olmadığını düşünüyorum. Bu kitabın hangi aşamada değişikliklere uğradığı mutlaka öğrenilmesi gereken bir konu. Özellikle çevirmen ve redaktörün açıklamalarını merakla bekleyeceğim.
Elimdeki kitap Kasım 2012’de basılmış ikinci baskısı. Daha sonra üçüncü baskısı da yapılmış. Kitabın üçüncü baskısı elimde olmadığı için üçüncü baskıda herhangi bir düzeltme yapılıp yapılmadığını bilmiyorum.
Kitap biyoloji, kimya ve fizikle ilgili üç temel bölümden oluşuyor. Bu kitabın metinlerinden yaratılmış iki ayrı kitap (Kimya Bize Ne Anlatıyor?” ve “Fizik Bize Ne Anlatıyor?”) TÜBİTAK tarafından yayımlandı. Büyük olasılıkla “Biyoloji Bize Ne Anlatıyor” adlı bir kitap da yayımlanacak. Kitap İngilizcede de bu şekilde yayımlanmış. “Bilim Bize Ne Anlatıyor?” adlı kitabın ilk iki baskısı toplam 10.000 adet yapılmış. Bu durumda gerçeklerin tahrif edildiği en az 10.000 kitap çocukların elinde, daha fazlası da kitapçılarda.
KİTABIN BİYOLOJİYLE İLGİLİ TAHRİF EDİLMİŞ BÖLÜMLERİ (Türkçe ve İngilizce kitabın resimleri ektedir.)
SAYFA 11: İngilizce kitaptaki “ … biz bir tür hayvanız. Özellikle, bir tür maymunuz.” cümlesi Türkçe çeviride “… bizim hayvanlardan pek de bir üstünlüğümüz yok. Hatta insanın bir tür maymundan geldiği ileri sürülüyor.” cümlesine dönüşmüş.
SAYFA 72: İngilizce kitaptaki “Biyologların çoğu” sözcükleri Türkçe çeviride ”Evrim teorisine inanan bazı biyologlar” sözcüklerine dönüşmüş. Yine aynı sayfada İngilizce kitapta olmayan “Bu biyologlar … inanıyorlar” eklemesi yapılmış.
SAYFA 74: İngilizce kitapta olmayan “Bu senaryoya göre” eklemesi yapılmış.
SAYFA 78: İngilizce kitapta olmayan “Evrim teorisine göre” eklemesi yapılmış. 
SAYFA 79: En önemli çarpıtmalar bu sayfada yapılmış. Sayfanın değişik yerlerinde İngilizce kitapta olmayan “Evrim teorisine göre” eklemesi yapılmış. İngilizce kitaptaki “1859’da Darwin fikirlerini Türlerin Kökeni adlı çığır açıcı (ground-breaking) bir kitapta yayımladı” cümlesi Türkçe çeviride ”1859’da Darwin fikirlerini Türlerin Kökeni adlı çok tartışmalara sebep olan bir kitapta yayınladı.” cümlesine dönüşmüş. Yine aynı sayfada İngilizce kitaptaki “İnsanlar bugün hala evrim üzerine tartışıyor, fakat evrim, genlerin nasıl çalıştığı gibi yeni keşiflerle sürekli destekleniyor.” cümlesi Türkçe çeviride “İnsanlar günümüzde hala evrimin doğru olup olmadığını tartışıyorlar. Evrimi destekleyen hiç bir ara form bulunamamasına, öte taraftan da evrimi destekleyen keşifler yapılmış olmasına bakılınca, evrimin daha uzun süre tartışma konusu olacağını söyleyebiliriz.” cümlelerine dönüşmüş.
SAYFA 80: İngilizce kitapta olmayan “Darwin’e göre evrim”, “Evrim biyologları … söylüyorlar” “Bu teoriye göre” eklemeleri yapılmış.
SAYFA 81: İngilizce kitapta olmayan “Evrim teorisine göre” eklemesi yapılmış. 
SAYFA 84: İngilizce kitaptaki “Organizmalar yaşadıkları çevreye uyum sağlayacak şekilde evrimleşmiştir.” cümlesi Türkçe çeviride “Organizmaların yapıları yaşadıkları çevreyle uyumludur.” cümlesine dönüşmüş.
SAYFA 279: İngilizce kitaptaki terimler sözlüğü bölümünde bulunan evrim terimi Türkçe çeviriye alınmamış.

Prof. Dr. Osman Açıkgöz, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi, Fizyoloji Anabilim Dalı

NOT: İngilizce kitabın resimleri internetten (http://www.amazon.co.uk/Whats-Science-About-Alex-Frith/dp/0746089457/ref=sr_1_5?s=books&ie=UTF8&qid=1405326458&sr=1-5&keywords=whats+science+all+about) adresli siteden kitabı tanıtan “look inside” adlı bölümden “print screen” yoluyla alınmıştır. Türkçe kitabın resimleri fotoğraflanarak elde edilmiştir.
 

Okurlardan Önemli katkılar: Zenginlerimiz, Fakirlerimiz; Bozcaada'da Homeros Günleri; Orta Doğu Bölünürken Türkiye?; İran'ı Unutmayalım..

Hıfzı Deveci, Serbest Danışman: 
Evet, tarihte hiçbir şey bir anda gerçekleşmiyor. Batı aydınlanması da bir günde olmadı, uzun çalkantıların, acıların çekilmesi gerekti... Ben Atatürk’ün “laik cumhuriyet” idealini hep “İslam’ın Rönesans’ı” olarak gördüm. Uzun sürecekti, kavgalar yapılacaktı, acılar çekilecekti; ama sonunda tüm İslam Coğrafyasına egemen olacaktı. Ama 90 yıl sonra artık umudum kalmadı ya da en azından biz göremeyeceğiz, anlaşıldı.   
Haklısınız, bütün Ortadoğu bölünürken Türkiye böyle kalamaz kalamayacak. Hele bu mezhepçi yönetim kadrosu başımızdayken. Türkiye bölünecek ve bu sizin de dediğiniz gibi bir günde olmayacak, önümüzdeki beş-on yılı alacak. Korkmamız gereken ise Suriye ve Irak'taki parçalanma örnekleridir. 
Çoğu insan “bölünme” deyince sadece Kürtleri anlıyor, ama sizin de dediğiniz gibi daha birkaç parçaya ayrılmamız kaçınılmaz. Bizler artık belli bir yaşa geldik, ama çocuklarımız için çok üzülüyorum. “O gün geldiğinde yurtdışında yaşayabilecek şekilde teçhiz edin kendinizi” diyorum sürekli.”

***
Basri Koyuncuoğulları: 
“Özellikle BDP/HDP, ikinci tura kalındığında Cumhurbaşkanlığı seçiminde  seçmenlerini serbest bırakacaklarını söylüyor. Giderek diktatörleşen hatta giderek ülkeyi içine kapatan, uygar ulkelerden uzaklaşıp ortadoğu bataklığında yıldız olmaya çalışan bir yeni Türkiye'ye, BDP grubu neyin karşılığı destek vereceğini yüreklilikle açıklamalı.. Tabii RTE'na Cumhurbaşkanlığı seçimi karşılığı, gündemde Öcalan'ın serbest bırakılması, IRAK'ın bölünerek Küdistan’ı yolunun açılması…var.
BDP'li Kürt kardeşlerimiz şunu bilmeli: İzmit’teki bir lisede okul birincisi genç yaptığı mezuniyet konuşması sonrası okul birinciliği elinden alındı. Ben ülkedeki yetmez ama evetçileri, İran’da devimcilerin, destekledikleri Humeyni tarafından katledilmelerini anımsıyorum. Ben de çok coşku ile karşılamıştım, hatta sınıfımızda yabancı öğrenci statüsü ile okuyan İran'lı arkadaşlarımızın İran'a gidip geliyorlardı, hepsi katledildi. 
Şahbur Bahtiyar ile Beni Sadr canlarını zor kurtardı. Kürtler RTE’ye verecekleri seçim destekleri ile ülkenin demokratik damarlarını kesilmesine aracılık edecekler, ama zamanla da bu siyasi alışverişten zararlı çıkacaklar."

TÜRKİYE’NİN ZENGİNLERİ AVRUPA, FAKİRLERİ AFRİKA SEVİYESİNDE.

Metin Türkyılmaz: En zengin beşte birin satın alma gücü paritesiyle milli geliri 42 bin 154 doları bulurken, en yoksul beşte bir, 6 bin 89 dolarla geçinmeye çalışıyor.
·      Zenginlerin ortalama milli gelirde geçemediği 11 ülke, Katar, Lüksemburg, Singapur, Norveç, Brunei Sultanlığı, ABD, Hong Kong, İsviçre, Kanada, Avustralya ve Avusturya’dan oluşuyor.
·      Türkiye’nin en zengin beşte biri, ortalama milli gelirde, Hollanda, İsveç, İzlanda, Almanya, Tayvan, Kuveyt, İrlanda, Danimarka, Belçika, İngiltere, Japonya, Fransa, Finlandiya gibi dünyanın sayılı zengin ülkelerini ise geçiyor.
·      Zenginlerin milli gelir ortalamaları, İsrail, Bayreyn, Güney Kore, Bahamalar, Suudi Arabistan, Yeni Zelanda, İtalya ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi zengin ülkelerin ortalama milli gelirlerine ise açık fark atıyor.
·      Buna karşın, ikinci zengin grup olan dördüncü grubun geliri Polonya, Macaristan gibi orta gelirli ülkeler, ortada yer alan üçüncü grubun geliri, Lübnan, Bulgaristan, Kazakistan gibi ülkeler, yoksullukta ikinci sırada yer alan ikinci grubun geliri,  Ekvador, Tunus, Dominik Cumhuriyeti, Tayland, Çin gibi ülkeler seviyesinde seyrediyor.
·      En yoksul grubun geliri ise, Mısır, Sri Lanka, Bhutan, Angola, Svaziland gibi yoksul Afrika ve Asya ülkelerinin gerisinde kalıyor.
·      Birinci grubu oluşturan en yoksul yüzde 20 milli gelirin yüzde 6,5’i, beşinci grubu oluşturan en zengin yüzde 20 ise yüzde 45’ini alıyor.
·      En yoksul grubun bir üstünde yer alan ikinci grubun milli gelirdeki payı yüzde 11, üçüncü grubun payı yüzde 15,6’da kalıyor.
·      En zengin beşinci grubun bir altında yer alan dördüncü grubun payı yüzde 22’ye ulaşıyor.
·      İlk 3 grubu oluşturan halkın yüzde 60’ı ortalama milli gelirin altında bir gelirle yaşarken, en zengin yüzde 20, milli gelirin 2,25 katı bir gelire sahip bulunuyor.

BOZCAADA’DA HOMEROS GÜNLERİ

Bozcaadalı gazeteci-yazar Prof. Dr. Haluk Şahin’in her yıl düzenlenmesine öncülük ettiği Homeros günleri bu yıl 2-3 Ağustos tarihlerinde Bozcaada 'da yapılacak. Ozanın Günü ve Homeros Okuması etkinliğinde ana tema "dönüş". Etkinliğin onur konukları 43 yıl önce terkettiği Bozaada'ya dönecek olan Avustralyalı yazar Dimitri Kakmi ile, yılın ozanı Nazmi Ağıl. Tema uyarınca, Homeros'tan okuma parçaları Odiseus'un Troya'dan dönüşü ile ilgili bölümlerden seçilecek.
Yılın ozanı Nazmi Ağıl'ı etkinliğin kurucu şairi Cevat Çapan tanıtacak.  Dr. Nezih Başgelen Bozcaada Sanat Galerisi'nin Itırlı Bahçesi'de Odiseus'un adasına dönüşü üzerine bir sunum yapacak. Troya Kazı Başkanı Doç. Dr. Rüstem Aslan tartışmayı yönetecek.
Ana Yurt romanının yazarı Kakmi de eski ve yeni Bozcaada'yı karşılaştıracak. Mutlu Torun'un son beş yıldır olduğu gibi bu yıl da ud konseriyle etkinliğe renk katması bekleniyor.
2001’de Prof. Dr. Manfred Osman Korfman'ın desteğiyle başlatılan etkinliğin 13.cüsünde de, şafak vakti başlayacak olan Homeros okuması çeşitli dillerde gerçekleşecek.
Tatilini bu günlere denk düşürmenizi veya bu şenliğe fiilen katılmanızı tavsiye edeceğim. Ben birinde bulundum, büyük keyif aldım..

---17 Temmuz 2014 Perşembe / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet