Öne Çıkan Yayın 20 Mart 2012 yazım

Erdoğan’a Askeri Darbe?

Yoo hayır bu kez, başka bir “fantezi”i üzerinde düşünmeye çağırıyorum: Cemaat, denetlemeye başladığı TSK’yı, Erdoğan’a karşı kulla...

18 Şubat 2023 Cumartesi

Hatay elden mi gidecek? Ata’nın 1500 kişilik ordusu

 obursali@cumhuriyet.com.tr

Hatay elden mi gidecek? Ata’nın 1500 kişilik ordusu

16 Şubat 2023 Perşembe


Şu sıralarda Antakya’yı yerle bir eden depremle birlikte binlerce kişinin Antakya’yı terk etmesi karşısında “Eyvah Hatay/ Antakya artık Türkiye’nin kenti olmaktan çıkacak” uyarıları üzerine Antakya’da ipek işi yapan Fikret Bey’e sordum, ne diyorsun? Yanıtı: “Antakya küllerinden doğacak, gidenlerin hepsi geri dönecek.”

Derken bir başka okurum, S. Türkeri, Atatürk’ün özel doktoru Neşet Bey’in anılarından bir bölüm gönderdi. Yıl 1937, Atatürk Hatay’a odaklanmış, imzasız yazılar yazıyor ve tek başına plan program yapıyor. Neşet Bey’i dinleyelim:

‘OOO HOCA İYİ OLDU GELDİĞİN..’

“Bir gün, İstanbul’a telefon ederek beni acele Ankara’ya çağırdılar ve Atatürk’ün Adana’ya gitme kararını önleyemediklerini, sıhhi bir sebeple kendisini ikna ederek bu seyahatten vazgeçirmemi rica ettiler... Ankara’ya geldiğimde harekete bir saat kalmıştı. Atatürk beni görünce, ‘Ooo hoca, iyi oldu geldiğin, Adana’ya beraber gideriz’ demiş ve hiçbir karşılık vermeme imkân bırakmadan arabalara binmiştik.

Çoğunlukla vali ve Emniyet müdürlerinin programına uymayan Ata, Adana’da bizi bir eve götürmüş ve orada başyaverin ‘Girme paşam!’ diye Ata’nın önüne yatmasına rağmen arabalardan inerek içeri girmiştik.

Kapısı kubbeli, eğilerek girilen ve bir izbe manzarası gösteren meyhaneye benzeyen bir yerde dumandan adeta göz gözü görmüyor, içki, sigara ve muhtemelen esrar kokusundan zor nefes alınıyordu. İçeride palabıyıklı, kabadayı, külhanbeyi tavırlı ve muhtemelen pek çoğu silahlı yüz-yüz elli kadar kalabalık vardı.

‘POSTA BAŞLARI GELSİN’

Ata, doğruca büfeye giderek hiç yabancılık çekmeden, önüne kadehini ve içkisini koyan barmenin elinden şişeyi aldı, hazırlayıp içtikten sonra, kendisini sevgi ve saygı dolu, güvenmiş insanların bakışlarıyla takip eden kalabalığa dönerek ‘Posta başları gelsin!’ diye bir emir verdi.. bizlerin hayret dolu bakışları arasında, sekiz on kişi gelip Ata’nın karşısında durdular. Hepsi de babayiğit, kararlı kişi görüntüsündeydiler. Ata en başta durana:

- Sen hangi posta başısın?

- Ben tel kesme postasının başıyım.

- Vazifen nedir? Emir verince ne yapacaksın?

- Vazifem, gördüğüm her teli kesmektir. Telefon teli, elektrik teli, sınır teli, ne görürsem, nerede görürsem, keseceğim.

- Kaç adamın var?

- Yüz elli.

(Posta başlarına tek tek sorar, yanıtları alır: Kırma, yıkma, bozma. -Yol tahrip, tıkama, kapama. -Tedhiş ve zararsız hale getirme.)

Sonuçta gördük ki tamamen bölge halkından oluşan, bin-bin beş yüz kişilik bir grubu, sekiz on posta halinde, hiç kimsenin haberi olmadan, o zamanki tabiriyle ‘beşinci kol’ faaliyeti için hazırlanmış.

Sonunda Ata posta başlarına, ‘Paraya ihtiyacınız var mı’ diye bir soru sordu. İçlerinden daha olgun ve yaşlı birisi, ‘İşte şimdi ayıp ettin paşam. Hem vatan hizmetine çağırdın hem de şimdi bunun fiyatını soruyorsun’ diye cevap verdi.

Ata.. gönüllerini aldı ve ‘Şimdi hepiniz evlerinize dönecek ve daha evvel kararlaştırılan şekilde, benden emir bekleyeceksiniz’ emrini verdi. Şaşkın ve hayret dolu olarak kendisini süzenlere ‘Hatay benim şahsi meselemdir demiştim’ cevabını vermiş ve arabaya binmişti.”

Kaynak: Kemal Yamak“Gölgede Kalan İzler ve Gölgeleşen Bizler”, Anı. Sayfa: 251-252-253. Doğan Kitap Yayınları. 2. Baskı. İstanbul, 2006.

***

Hatay’ı geçmişine, Atatürk’e, tarihine kültürüne layık yeniden inşa için Türkiye uzmanlarıyla hemen harekete geçmeli.

15 Şubat 2023 Çarşamba

depremmm Güvenli binalar neden yapılmıyor? Ne yapmalı?

 obursali@cumhuriyet.com.tr

Güvenli binalar neden yapılmıyor? Ne yapmalı?

14 Şubat 2023 Salı


Geldik yine her deprem felaketinin ardından gündeme gelen, ama bir türlü bir santim adım atılamayan konuya. Başlık için ağza sakız olmuş, çok dinledik diyebilir ve ilginizi çekmeyebilir. Ama yazmak zorundayım.

En dehşet verici olan, apartmanların tam bir çöp-moloz yığınına dönüşmüş olmasıdır; karşınızda çöp yığını olunca can kurtarmanın ne kadar zor olduğunu ve belki de yüzde 90 kurtarılacak canların belki de sadece yüzde 5’inin kurtarılabildiğini görüyoruz. Geri kalan on binlerceyi, eğer deprem sırasında ölmediyse, canlı canlı beton mezarlara ölüme terk ediyoruz. Her can için bayram ediyoruz, ama geride on binler kalıyor, acı olan budur ve onların yasını sadece yakınları tutabiliyor. Sevinçler bize, acılar onlara! Ben sevinemiyorum, çıkartılamayanları düşününce...

Temel soru şu: Deprem karşısında apartmanlar moloz yığınına dönüşmeden, içindekilerin rahat kurtarılabileceği bir inşaat neden yapılamıyor?

DÜNYA ÇAPINDA KATKILAR

Bu ve benzeri soruyu, bu kez ODTÜ Profesörü Polat Gülkan’a yönelttim. Neden Gülkan? Polat Hoca, geçen hafta Amerikan National Academy of Engineering’e (NAE) üye seçildi: “Mühendisliğe seçkin katkılarınız, depreme karşı dünya çapında binaların güvenliği ve sismik dayanıklılık konularında yaptığınız bilimsel çalışmalar nedeniyle...”

Tebrik ederek hemen sorularımı yönelttim. Geniş özetini HBT’de sonraki hafta bulacaksınız, burada özetliyorum.

Sözün başında şöyle diyor: “Sorduğunuz soru başlıkları üzerinde ben ve başka afet zararlarını azaltmayı amaçlayan kişiler son 40 sene dahilinde kitap raflarını dolduracak kadar çok yazı yazdık, konuşmalar yaptık, konferanslar, sempozyumlar, çalıştaylar, şûralar düzenledik. Geriye baktığımızda çok ilerleme kaydettik diyememenin, Türk yurttaşının afetten uzak bir hayat yaşama hakkına dişe dokunur bir iyileştirme sağlayamamış olmanın üzüntüsü ve suçluluk hissine kapılmadan edemiyorum.”

Yani bilime tamamen duyarsız bir ülke, devlet yönetim... Bunun acısını çekmiyor muyuz hayat boyu?

YETKİN MÜHENDİSLİK ŞART

“Binaların bir çöp ve moloz yığınına dönmesi ile yanlış mühendislik arasında bağlantı üzerinde konuşuyoruz. Ne dersiniz” soruma yanıtı:

“Muhakkak ki yanlış mühendislik/uygulama vardır. Ama tek sanık sandalyesine oturtulacak insan onlar değildir. Bu toplumsal tercihlerin, ekonominin, imar mevzuatının, siyasetin de çarpıttığı bir karmadır” diyor.

Soru: Bizde 4 yıllık üniversite eğitimiyle mühendislik diplomasını alıp projeye imza atıyorsunuz. Oysa ABD vb. ülkelerinde böyle değil. Yetkin mühendislik var. Deprem ülkesi olarak “Yetkin mühendislik”e geçmemiz gerekmez mi?

Yanıt: ABD tüketici haklarının en sıkı bir şekilde garanti altına alındığı ülkedir. Bir fert sadece en iyi kaliteli mal değil, en kaliteli nihai ürünün de kendisine teslim edilmesini en tabii hakkı olarak görür. Bunu gerçekleştirmek için hukuki çerçeve yasal enstrümanlarla donatılıdır. Kaliteli mühendislik hizmet bunların arasındadır.

“Üniversite eğitimi hangi seviyedeki diplomayla biterse bitsin mesleki bilginin ve hâkimiyetin test edildiği ek sınavlar var. Yüksek binaları ve geniş köprüleri meslekte ilerlemiş sıkı sınavlardan geçmiş insanlar tasarlar. Türkiye’de yetkin mühendislik çok konuşuldu ama her defasında zamana terk edildi.”

EKSTRA ‘DEPREM PERDESİ’

Soru: Binaların depremi az hasarlı, moloza dönmeden atlatılması için ve insan canının kurtarılması için nasıl bir bina yapımında yol izlenmeli?

Yanıt: Hesaplarda gerekli görülsün görülmesin binalara asgari miktarı belirlenmiş mecburi “deprem perdesi” konulmasını çare olarak görüyorum. Bunlar çok insan kurtarır. Türkiye Bina Deprem Yönetmeliği’nde bunlar Bölüm 17’de açıklandı. Ama nedense bazı mühendis kişiler bu bölümü yok sayıyor.  

Deprem 1 yılda kent inşa düşüncesinin felaketi ve seçimler konusu

 obursali@cumhuriyet.com.tr

Son Yazısı / Tüm Yazılar1 yılda kent inşa düşüncesinin felaketi ve seçimler konusu
13 Şubat 2023 Pazartesi


Duyduğumda eyvah dedim, cumhurbaşkanı bir yıl içinde bütün bölgeyi temizleyip kentleri yeniden yapacağız, deyince..

İki nokta var burada: 3 ay sonra seçim varsa eğer, cumhurbaşkanının bu açıklamasının anlamı nedir? 3 ay sonra yapılacak seçimleri kazanacak ve çoğu yüzde 90 yıkılmış 10 kentteki binaları yeniden yapacak. 

Şunu mu demek istiyor: 1) seçimleri mutlaka kazanacağız, 2) veya seçim artık hayal, olağanüstü hal ilan ettik, bunu uzata uzata seçimleri ertelemek için de “mücbir sebep” yaratacaklar “bu felakette seçim mi düşüneceğiz, milletimiz yarasını sarmayı beklerken,” biz bu arada binaları yaparız... Dahası bu koşullarda seçim isteyenleri hain diye de yaftalayabilirler.. Veya 3) bir yılda inşa edeceğiz lafı depremzedelere atılmış bir olta.

4 MİLYON SEÇMEN NE OLACAK

Deprem bölgesini 2.5 ay içinde seçimlerin yapılabileceği bir ortama kavuşturmak mümkün mü? Tersine adeta seçmeni bölgeyi terk etmeye zorlayan bir iradenin gölgesi arka planda gözüküyor. 4 milyona yakın seçmenden kaçı Mayıs 14’e kadar orada kalır. Nasıl geri döner, oy kullanır, seçim güvenliği vb. nasıl sağlanır. 

Yo hayır, yaşadığımız felakette sorumluluk payı inkâr edilemez boyutta olan iktidarın seçimleri erteleyeceğine dair işaretler giderek artıyor. 

Bir okurum “felaket içinde felaket” diye tanımladı durumu: “Seçimleri ertelemesi ve bu iktidarın artık belirsiz bir süre daha yönetimde kalması, yaşadığımız büyük felaketin içinde felaket olur...” 

Bu duruma işaret ederek asıl ikinci felakete değineyim 1 yıl içinde konutların yapımı.

ANTAKYA’NIN İNŞASI NE DEMEK?

Tamam, bunun imkânsızlığını dile getirebilirsiniz ama arka plandaki düşüncenin vahametine bakmak istiyorum: Kentlerin ruhu vardır. Binlerce yıl içinde oluşmuş, onları kent yapan bu ruhtur. Şimdi Antakya’yı düşünün. Bu kentin tarihsel ve kültürel harikalığı, geçmişin içinde yaşamı ve insanların renkliliği tartışılmaz. Kentler vatandır, kokudur, yaşamın milyonlarca anısıdır, Maraşlılık, Antakyalılık milyonlarca insanın kökenidir, onunla yaşarlar, kent de bu insanlarla yaşar, nefes alır verir.

Buralara acele yapılmış TOKİ evlerini düşünemiyorum bile.

Ben kentlerin daha güvenilir alanlar diye başka yerlere taşınmasına karşıyım. Nerede kuracaksın. Taşıyacağınız yerde Antakya, Maraş kuramazsınız! Başka bir şeydir. Deprem her zaman orada da var. Önemli olan deprem gerçeğine uygun evlerin inşa edilmesidir.

Yeniden inşa Antakya’nın ruhunu yansıtmalı. Tarihi mekânlarını içermeli, yeniden yaratılmalı, insanlar eskinin kokusunu rengini biraz olsa bile alabilmeli.. Kent bu çerçevede yeniden hayat bulur ve kendini zamanla inşa eder. Ama kente bu kendini yenilemesi için gerekli koşulları sağlamalısınız.

Kentin inşası için her türden uzman görev almalıdır, merkezin dayatması ve planlaması ile değil. Halk inşanın içinde olmalı, baştan sona...

Bir yıl içinde inşa masalı, başka bir felakete yapılan çağrı gibi geliyor bana.

14 Şubat 2023 Salı

Büyük çöküşe çare: Türkiye 100. yılda kökleriyle yeniden kurulmalı. Deprem

 obursali@cumhuriyet.com.tr

Büyük çöküşe çare: Türkiye 100. yılda kökleriyle yeniden kurulmalı

12 Şubat 2023 Pazar


Okan Tüysüz, sosyal medyasında kan ter içinde bir fotoğrafını paylaştı, altında diyordu ki: “2009 yılı temmuz ayında Hatay’da faylar üzerinde yaptığımız saha çalışmaları esnasında çekilmiş bir fotoğrafımı buldum. Beni en çok üzen bu alın terinin can kayıplarının önlenmesi konusunda hiçbir işe yaramamış olması.”

Beni etkileyen bir paylaşım oldu. Okan Tüysüz İTÜ’nün yüz akı bilimcilerindendir, 25 yıldır tanırım. İTÜ dünya çapında yer bilimcileri yetiştirdi, pek çoğu yurtdışında ama ülkesinde üretmeyi sürdüren bugün de çok iyi işler yapan parlak bilimciler ülkemizde önde koşuyor. Celal Şengör bunlar arasında en sivrilendir, Herkese Bilim Teknoloji dergisinin gelecek sayılarında yayımlayacağımız çok önemli bir araştırmaya bakıyorum, dünyadaki 7 milyon bilim insanı arasında “etki sırası”na göre, dünya sıralamasında 2388., kendi disiplininde dünyada 34., tüm disiplinler içinde de Türkiye’de 7. sırada. Şüphesiz, başka üniversitelerimizde iyi yerbilimcilerimiz, yer fizikçilerimiz
vb. var.

İYİLER ZİNCİRİ

Kuzey Anadolu Fayı’nı keşfeden (1948), tanımlayan İhsan Ketin (1914-1995) hepsinin hocası. Tanıdım. Sessiz sakin ama dünya çapında bir bilim insanımızdı. Ketin hocanın kurduğu “iyi bilim insanları sistemi”, İTÜ jeolojiye, ve daha sonra Avrasya Yer Bilimleri Enstitüsü’ne damgasını vurdu ve iyi (yani yetenekli- kaliteli) bilim insanları zincirini oluşturdu. Böyledir bu iş, tüm iyi üniversite veya bölümlerde... Siyaset karışmasa, bu sistem içinde iyi olmayan barınamaz.

Okan Tüysüz ve diğerlerinin, Şengör ve diğer arkadaşlarının, eskileri yenileri ile Türkiye gibi neredeyse tamamı deprem etkisi altındaki bir ülkede çalışıyor üretiyor olmalarından daha önemli ne olabilir bilim açısından?

Arazide geziyorlar, fayların izlerini sürüyorlar, tarihselliklerine bakıyorlar, gündemimize düşmeyen küçük depremlerin faylar boyunca yayılışlarına bakıyorlar, öğrencileriyle jeoloji gezilerine çıkıyorlar, dünya literatürünü okuyup tüm güncel gelişmelerden haberdar oluyorlar...

Ve bilgi üretiyorlar.

NEYE YARIYOR?

Okan “Bu bilgiler neye yarıyor” diye haykırıyor!

Ülke yönetimleri, Türkiye’nin faylar ülkesi olduğunu, üretilen tüm bilgilerin ülke yararına, insanına, canına, malına, ekonomiye, inşaatına, şehir planlamasına, çimentosuna, demirine, demir bükmesine ve üretimine, yasalarına... yaraması gerektiğini bilmiyorlar mı?

Şüphesiz ki biliyorlar. Yasal düzenlemeler yapıyorlar.

Bu düzenlemelerin çoğu kez göstermelik vitrinlik olduğunu ve uygulanmadığını, yaşadığımız ve 10 kenti yerle bir eden büyük deprem kanıtlıyor.

Bu bilinmiyor muydu? Yani uygulamada yasal süreçlere uyulmadığı, siyasi karar mercilerinde ve belediyelerde göz yumulduğu, rüşvet mekanizmalarının çalıştığı, bizzat bu iktidarın imar affı ile 100 milyar lira toplayarak yapılan tüm yasadışılıkları akladığı, yapı denetim ile inşaat şirketleri arasında anlaşmalı – paralı onaylar yapıldığı... bilinmiyor mu?

Biliniyor. Yani yasa ve tüm düzenlemeler bir anlamda, sahada pek çok inşaat üretici için hava cıva.

YENİDEN KURULUŞ

Çünkü yasaları uygulamamak, düzenlemelere uymamak daha fazla para kazanmak demektir. Bu paraların büyük kısmı inşaat şirketlerinin, izin veren belediyelerin kasalarına, ceplerine girerken, durumdan kısmen haberdar olan inşaat sahipleri de “daha ucuz, daha fazla yarar” peşinde koşarak, kendi hayatını veya kiracısının veya sonraki ev sahiplerinin hayatını faylarda ölüme kurban ediyor.

Ve sonuç dün 23 bine dayanan, kimbilir hangi onbinlere varacağı bilinmeyen canların kaybı, yıllar sürecek acı, gözyaşı, travmalar, kâbuslar..

Bu alçak, pislik, rüşvetçi, ülkeyi mahveden düzen değişmelidir. Türkiye baştan sona yeniden inşa edilmelidir, tıpkı 1923’ten sonraki gibi, büyük bir yurtseverlik, akıl ve bilim duygusuyla..

100. yılda yaşadığımız büyük çöküş çok acil olarak bize bunu gösteriyor.

Depremmmm: Geliyor gelecek olan çığlıkları ve sağır siyasi kulaklar

 obursali@cumhuriyet.com.tr

Geliyor gelecek olan çığlıkları ve sağır siyasi kulaklar

09 Şubat 2023 Perşembe


Söze nereden gireceğimi bilemiyorum. Yıkıntılar altındaki canlardan ve dışarıdaki yakınlarından yükselen çığlıklar altında gece gündüz adeta karabasanlar içinde ter dökmemek mümkün değil. “Baba üşüyorum, ellerim beyazladı, anneanneme, eve gitmek istiyorum” diye ağlayarak seslenen bebe, bu ülkeyi yöneten ve yönetecek siyasetçinin ne yapması gerektiğini bugüne kadar tüm sağır kulaklara sıcak kurşun gibi döküyordu. 

Bunu anlayacak beyin, kafa, yürek, irade, insan ve yurt sevgisi var mı, olabilir mi yöneten ve yöneteceklerde, bilmiyorum.

Umudum yok. Bugüne kadar hiçbiri, bu ülkenin insanı olduğunu göstermedi. Kim bunlar? Nereden seçildiler, nasıl o koltuklara on yıllarca oturdular, oturup kalktılar, yeniden oturdular, yeniden ve yeniden kalkacaklar ve oturacaklar, bilmiyorum.

Hepsi sanki bu ülkeye kötülük etmek, insan, moral, maddi ve manevi olarak çökertmek amacıyla bilinmeyen düşmanlar tarafından getirilmişler gibi. 

İşte üzerinden çok zor gelinebilecek bir büyük felaket daha yaşıyoruz.  

SAĞIR MISINIZ, YOKSA KÖR MÜ?

Az kalsın tüm İstanbul’u çökertenin kıyısında gerçekleşen ama 17 bin 480 cana, yüz milyarlarca ekonomik kayba, milyonlarca psikolojik travmayla sakat yaşama mal olan Gölcük depremi bu ülkede yaşanmamış gibi.

Daha yakın eskiyi saymıyorum (1970 Kütahya, 1086 ölü; 1971 Bingöl, 878 ölü; 1975 Lice, 2085 ölü; 1976 Muradiye Van, 3840 ölü; 1983 Erzurum-Kars 1155 ölü; 1992 Erzincan, 653 ölü; 2011 Van, 644 ölü..)

Yöneten siyasetin, bugünkü dahil, en iyi bildiği cenaze namazı kılmak, kaderdir ve yaraları sararız, demek. Şimdiki ise baktık ya sabrettiniz, sabredin geçecek, hesaplarınıza şimdilik 10’ar bin lira gönderiyoruz, dedi. Çevresinde halktan çok koruma ordusu, parti ile hükümet ve onların korumaları vardı.

Hatay Büyükşehir Belediye başkanı kısa süre önce, depreme savunmasısız, Ankara taleplerimize yanıt vermiyor, diyor. Kentin yeniden inşa edileceği büyük bir yer istiyor. Kulak sağır.

BOŞ KUBBEDE ACI YANKILAR

Bugün 10 kenti kasıp kavuran felaketi bildiren, planlama, önlemler isteyen ve program sunan bilim insanlarının yıllardır süren, geliyor gelecek olan çığlıkları gök kubbede boş ama trajik ve acı seda olarak yankılanıyor ve gerçekleşiyor.

1999 Ağustosu’ndan bu yana İstanbul’un beklenen deprem felaketinden kurtarılması, hazır hale getirilmesi için, her yıl, her ay durmadan tamtamlar çalınıyor. Binlerce rapor hazırlanıyor. Zeminler inceleniyor, evler saptanıyor, 5 bin yassı kadayıf olacak evler derhal yıkılmalı deniyor. 

Yapılan, deprem alanlarının da inşaatlara açılması, afetlere karşı hazırlık yapacak mahalle örgütlerinin ortadan kaldırılması, kentsel dönüşüm adı altında, hali vakti yerinde olanlara yönelik bina yenilenmesinin teşvik edilmesi... Binalar yıkılıyor “kentsel dönüşüm alanı” uyduruk levhaları asılıyor. Bir de şunu yapıyor iktidar sahipleri, çeşitli mahallelerde, mesela Tozkoparan’da aileleri sokağa atıp evlerini zorla yıkıyor.

23 yıldır, okul, hastane, devlet kurumları, köprü, ana yollar gibi bir felakette acil ayakta kalması gereken yapılar için çalışmalar karınca usulü gidiyor.

YIKIL, ÖL, SONRASINA BAKARIZ

1999’dan beri neredeyse hepsinde ülkeyi yöneten iktidar herhangi bir kenti, bölgeyi depreme karşı hazır hale getirdi mi? Hayır, yıkıl, öl, sonrasına bakarız, politikası.

Çünkü depremin ne zaman olacağı belli değil, yapılacak her şeyi kendi iktidarları için boşa harcanmış olarak görüyor. Bu dün de böyleydi, bugün de böyle. 

Şimdiki ve gelecek iktidarın bir numaralı konusu, yer altında “Baba üşüyorum” diyen bebeğin ve anaların babaların çocuklarım içeride kaldı çığlıklarını yedi kat göğe salmalarına fırsat vermemektir.

Ülkeye en büyük kötülük yapılıyor, insanlara, bu fedakâr yüreği yanan millete en büyük kötülük yapılıyor.

Can güvenliğini sağlamak iktidarların başlıca görevi işi değilse, niçin varsınız, sadece çıkarlarınızı mı yöneteceksiniz, batsın iktidarlarınız, batsın partileriniz, batsın siyasi sistemleriniz...