Öne Çıkan Yayın 20 Mart 2012 yazım

Erdoğan’a Askeri Darbe?

Yoo hayır bu kez, başka bir “fantezi”i üzerinde düşünmeye çağırıyorum: Cemaat, denetlemeye başladığı TSK’yı, Erdoğan’a karşı kulla...

10 Ağustos 2021 Salı

Yangında dışa bağımlılık, ama yerli-milli palavracılığı

 obursali@cumhuriyet.com.tr


08 Ağustos 2021 Pazar


Bugün sizlerle bazı notlarımı, düşüncelerimi paylaşacağım. İlki, bu iktidarın yangınlar konusunda acziyeti üzerine. “Hükümet başarılıydı” diyerek ekranlara çıkanlardan gına geldi. 

Türkiye Akdeniz yangın bölgesinde; iktidar, bilimsel gelişmelere, bilgilere sırtını döndüğü için iklim değişimi konusunda uyarılara aldırış etmiyor. Tarım ve Orman Bakanlığı’nın hiçbir uçağı yok, yangın, mevsiminde başlayınca ihale açıyor ve mesela Rus şirketiyle anlaşıyor. İhale doğru yöntem midir? Bu nerede görülmüş, ancak üçüncü dünya ülkelerinde. Yarın da ihale yaparsın, Rus şirketi uyamaz paranı iade eder, Avrupa’da yangınlar patlar sana yardıma gelemez.. Yunanistan’ın ve başkalarının yaptığı gibi. Böylece kendi başına kalırsın. 

Yerli ve milli söylemiyle dağları yıkan iktidar, yangın söndürmede dışa bağımlılığı savunuyor. Kendi söndürme filon olmadıkça, hele Akdeniz artık kavrulan bir çanak ülke olunca, tüm ormanlarını tüketme eğilimine girersin. Önce kendi gücümüzü yaratmalıyız. Bu kadar net. Kafaları değiştirin! 

Gelecek yıl benzer durumla veya daha büyük yangınlarla karşılaşabileceğimizi düşünerek en azından hiç olmazsa bu konuda bir küçük öngörüde bulunarak önlemleri almalılar. 

İktidar bu konuda da dibe vurmuş durumda.

YALANLA MÜCADELE

Yok sosyal medya hükümetin politikaları konusunda yalan üzerinde dedikodularla doluymuş, hepsi palavraymış, bu medyayı adam etmek gerekirmiş, TV’ler yangınları göstermemeliymiş, yayın da yapmamalıymış yoksa hükümet aleyhine yayınları Halk TV örneğinde görüldüğü gibi halk basarmış...

Acze düşmüş bir iktidar, yoğun eleştiriler karşısında yasaklamalara, tehditlere, soruşturmalara başvurarak toplumu susturmaktan başka çare bulamaz. Tabii istifa asla gündemlerinde olmadığı için otoriterlik ve susturma yöntemleri öne çıkar. 

Komplo teorileri tabii ki bilimsel bilgiye ve analize gerek duymayan bazı insanların hoşuna gider. Ülkeyi bu hale düşüren iktidara olan hıncı ve saydamsızlık da bunu körükler. Ormanları kendileri yakıyor der.

Uçağı yok ama bir büyük ülke olarak yangınlara karşı önlemlerini almış Putin’e telefon edip uçak ve helikopter getirtmeyi bir başarı gibi sunan bir Cumhurbaşkanı ve iktidar var, dolayısıyla daha çok komplo teorilerine kapı açar!

YÖNETEMEYEN İKTİDAR!

Bunlar da çok çok azınlığın inancına dönüşür. Bu gibi paylaşımları bahane ederek iktidar ve elemanları terör estiriyor toplum üzerinde. 

Fakat esas komplo teorisi, aşı olursan kuyruk çıkar, beynine çip takılır konusunda, iktidar suspustur. Bu komplo teorisinin ülkedeki varlığı veya etkisi nedeniyle aşı olmayanlar toplumun neredeyse yüzde 25’ini aşar. Toplumsal tehlike derecesinde seyreden bu aşısız kitle varken, ormanları hükümet yaktının toplumda etkisi sıfıra yakındır. 

Ama şu doğru: Zamanında etkili bir havadan söndürme eylemine geçebilselerdi, bu yangınların verdiği zarar yarı yarıya indirilmiş olabilirdi. Fakat bu, yangınları iktidar başlattı anlamına gelmez, iktidarın orta aklın da altında bir düşünce ve öngörü kapasitesi olduğunu, acziyetini gösterir. 

BAŞKA BİR YALAN 

Sadece toplumda mı üretiliyor yalan ve aslı astarı olmayan paylaşımlar? İktidarın bizzat kendisi de toplumdaki büyük tepki üzerine, su üstüne çıkmayı yeğledi ve orman yangınlarından, özellikle kentlere yakın olan ormanlardan CHP’nin büyükşehir belediyelerinin sorumlu olduğunu söyledi, hem bakan bey hem Cumhurbaşkanı.

Karşılarına oturttukları gazeteci kılıklılardan hiçbiri de anayasadaki maddeden ve Orman Genel Müdürlüğü’nün yasasından bahsedip soru sormadı. Kim sorabilirdi ki! Sorsa oradaki koltuğunu kaybedecek! Yine de Orman Genel Müdürlüğü görevlilerinin haklarını verelim; tüm belediyeler, ellerindeki bütün olanaklarla yangın söndürmede başarıyla mücadele ettiler. İstanbul ve İzmir bile oradaydı ve başkaları.. Onlar olmasaydı, yine kayıplar daha büyük olurdu.

Belediye yasası da belediyelere sadece merkezi hükümete yardımcılık görevi verir. Yangından esas sorumlu oldukları nerede yazıyor? Bol laf ve suçlama... Ayrıca belediye olanakları itfaiye vb., esas olarak kent içindeki yangınlara müdahale edebilecek yetenektedir... 

***

Daha çok nokta var ama bu kadar şimdilik...

Sırada, Beyaz Miğferliler, Milli Eğitim Bakanlığı ve faizleri düşürme iradesi var!!!

Hayatta kalma eşiğine yakınız

 obursali@cumhuriyet.com.tr


05 Ağustos 2021 Perşembe


Geleceğini planlayamayan ülkenin ayakta kalma şansı yok

İklim değişimi geliyor başlıyor falan değil... İklim değişimi sürecinin uzun zamandır içindeyiz. Orman yangınları artık sıradan. Avustralya’da Türkiye’nin birkaç katı alan 300 gün boyunca yandı, milyarlarca canlı ile birlikte... ABD’de orman yangınları önlenemiyor. Devasa alanlar... İngiltere’de görülmemiş fırtınalar ve yüksek sıcaklıklar. 50 derece sıcaklık artışları saptanıyor. 

Yaşadıklarımızın hiçbiri normal değil.. Çünkü biz artık yeni bir iklim düzenine geçtik. Yeni düzenin normallerini yaşıyoruz.

Almanya ve Belçika’da görülmeyen sel baskınları, köyler, kasabalarda evler su altında kalacak kadar. 200 kadar ölüm. “Olacak şey değil” demek anlamsız, çünkü ancak normal düzenlerde kaldı bu tabirler. 

Uzun zamandır farklı bir atmosfer ve iklim düzenine geçtik. Dolayısıyla bu tür olaylar artık bizim için de “normal” oldu. Düne kadar belki doğa için yaşanıyordu felaketler. Biz sanıyorduk ki, bize bir şey olmaz.

İlk büyük işareti atmosferde ozon tabakasının delinmesiyle gördük. Güneş ışınları belirli bölgelerde filtresiz insana değdi. 50 faktör kremler çıktı!

İLK İŞARET

Ozon deliğine neden olan olayların başında, anladık ki fosil yakıtlar, kullandığımız gazlar geliyor. İnsanlığın aklı ve başarısı olarak kutsadığımız Sanayi Devrimi, doğa ve atmosfer için akılsızlık ve başarısızlık oldu. Doğayı değiştirmeye başlayan kötülüklerin sonuçlarını da biz gecikerek yaşamaya başladık.

Sonra baktık ki buzullar eriyor. Kutup buzulları gümbür gümbür suya, okyanuslara karışıyor, eriyor, deniz yüzeyini yükseltiyor; baktık ki okyanusta bazı adalar kaybolmaya başladı...

Aaa Alpler dahil, orada da buzullar yok olmaya başladı...

Vay canına dedik, dünyada sıcaklık artışları küçük küçük tırmanıyor. 2 derece tırmanırsa dünya ve canlılar için felaket olacağı alarmlarını veriyor bilim dünyası. Tayfunlar artıyor, atmosferin dinamikleri daha güçleniyor, köyleri, kasabaları, evleri daha güçlü silip süpürüyor.

Sıcaklık dalga dalga. Bilim, “Sıcaklık hayatta kalma eşiğine yakın seyretmeye başladı” diyor. HBT’nin 279. sayısının kapağına bakıyorum: “İnsanlık ve yerküre aşırı sıcaklık dönemine girdi” diyor. Kanada’nın Vancouver sahillerinde 1 milyar deniz canlısının ölümü haber veriliyor. 2020’de aşırı sıcaklık dalgalarına dayanamayan 2 bin 500 İngilizin hayata veda ettiğini okuyorum.

Aşırılıklar daha sık olmaya başlamış tanımlamasını okurken, yeni normal hayat diyorum.

Mesele salt insan sağlığı ile ilgili olsa... İnsan yaşamı söz konusu: “İnsanoğlunun bağlı olduğu tarım, balıkçılık ve tatlı su dahil, insanların bağlı olduğu ekosistemde geniş çaplı hasarlar” oluşuyor.

İÇİLEBİLİR SU KITLIĞI...

2070’e kadar küresel buharlaşma yüzde 16 artacak. Somon balığı yasaklanıyor bazı yerlerde çünkü yüzde 90 azalma var. Kutup ve Alp bölgelerinde buzul göllerindeki denge bozukluğu başka bölgelerde sel baskılarına yol açabiliyor.

Her şey hassas, tüm yaşam ve atmosfer sistemi birbirine bağlı. Bozulma olunca sistemde zincirleme sonuçlarını yaşıyoruz.

İklim değişikliği bir tür “kriz çarpanı” etkisi yapıyor. Sel baskınları da susuzluk da bunun sonuçları.

Bugün çıkan yeni sayısının kapağında Celal Şengör, uzun vadede başka bir tehlikeye işaret ediyor ve bir zamanlar bize benzeyen, suları, okyanusları olan Venüs gezegeni bugün hepsini kaybetti ve Kızıl Gezegen’e dönüştü: 475 derece! Peki, bu nasıl oldu? 

14 bin bilim insanı: “Acil önlem alınmazsa insan ırkı büyük acılar çekecek.” Onlar iyimser kesim. Pek çoğu da “iş işten geçti” görüşünde. 2080’de dünyanın işini bitirenler var.

BUNLARI NEDEN HATIRLATIYORUM?

Orman yangınları ve ülkenin kapısını çalan susuzluk ve aşırı sıcaklar, kuruyan göller, ölen flamingolar (aslında orada bizler öldük, onlar öncülerimizdi) ülkenin ne kadar hazırlıksız olduğunun kanıtları.

Hiçbir şeye hazırlıklı değil ülke. Bir gelecek planlamamız yok. İktidar 20 yıldır hiçbir hazırlık yapmadı, işi gücü rant dağıtımı, adam ve siyasetçi zenginleştirme. Dünyadaki orman yangınları bile bir işaret olmamış hiçbirine. Yoksa bugün kaybettiğimiz ormanlarımızın ve canlarımızın büyük kısmını kurtarabilirdik!

Felaketlere nasıl hazırlanacağız? Su konusunu ne yapacağız... Binaların atık sularını havza arıtma sistemleriyle kent kullanımına sunacak sistemler kurulması düşüncelerini seyrediyor yetkililer... Aman pahalı... Aman inşaatçılara, ev sahiplerine zarar vermesin... Görmüyorlar ki yarın tüm bunlar değişecek. Susuz kalacağız. Tarımda bir gelecek hazırlığı sıfır. 

Bakıyorum yandaşların laflarına, bakanım acaba yanlış anlaşılır mısınız, şu konuyu bir kez daha izah eder misiniz, yalaka - korkak - gazetecilikten uzak söylemlerin bataklığında çırpınıyorlar.

Çay paketi fırlatma patolojisi; uçaklar: Ağır suç, cezasızlık kültürü

obursali@cumhuriyet.com.trSon Yazısı / Tüm Yazıları

 

03 Ağustos 2021 Salı


Cumhurbaşkanı yangın yerinden dönüyor. Otobüsün sürücüsünün yanında ayakta duruyor, otobüs sokaktan geçerken yol kenarında duran, oturanlara Cumhurbaşkanı “çay paketi” fırlatıyor. Rize’de de evlerinde kendi çayını kurutan, yeşil iken veya doğal olarak kararmaya yüz tuttuktan sonra nefis kokusuyla içen Rizelilere de geçen hafta fabrika çay paketleri fırlatmıştı! Neden?

Sizi dinlemeye gelen veya yol kenarında duranlara çay fırlatmanın “siyasal patolojisi” nedir? İktidarın adamları, halka ne dağıtalım da mutlu olsunlar diye bir kamuoyu araştırması mı yaptılar, çay atacağı anonsu yapılırken bile üstelik “çevre dostu bezlerin içinde” anonsu yapılan çayın, seçmeni politik memnun etme aracı olarak kullanılmasına karar verildi? 

Çayın siyasal yararı nedir, evde veya köy kahvesinde demlerken ve içerken “Cumhurbaşkanımızın hediyesi” olması, çay keyfine ekstra bir mutluluk mu katacak? Bu en çok tüketilen içki ile Cumhurbaşkanı evlere sanal konuk mu gelmiş oluyor? Daha önceki çay fırlatma görüntülerinde insancıklar paketleri kapmak için birbirini adeta çiğniyorlardı. Ve Cumhurbaşkanı da kürsüden seyrediyordu manzarayı. 

Acaba bu seyir sırasında ne düşünüyor? Paketleri kapmak için kitledeki dalgalanma, kendine biat eden seçmenin varlığı, bir güvence- mutluluk mu sağlıyor? Bu kitleyi her durumda harekete geçiririm diye mi düşünüyor. Bilemiyorum. Ben de bu kısa yazıyla kafamdaki sorundan kurtulmuş olayım...

THK UÇAKLARI: AĞIR SUÇ...

Türk Hava Kurumu ile Cumhurbaşkanının yıldızı, aslında diğer Cumhuriyet kurumları gibi bağdaşmadı. THK’nin ayrıca başka bir niteliği daha vardı, başında ordudan emekli generaller oldu genellikle. Onu çalışamaz duruma getirerek yok etmeye çalışmanın bir nedeni de bu...

Baş lider, THK’ye ait uçakları, ne kadar geri teknoloji olduklarını, kendilerinin SİHA - İHA’lar yaptıklarını söyleyerek kötülüyordu. Uçaklar, geri mi, ileri teknoloji mi diye değil, iş görüp görmediklerine bakılarak değerlendirilir. 

Kişisel çıkarlarına, düşüncelerine ve ideolojilerine dayanarak yaptıkları asla affedilmez hata, yani uçakları çalışamaz durumda bırakmak ve THK’yi adım adım tasfiye etmek, 5 - 10 uçakla kısmen veya tamamen söndürülebilecek pek çok yangının, ülkeyi yakıp yıkıp kül etmesine neden oldu, muazzam bir zarara uğratılmıştır ülkemiz. İnsan kaybına, acıya... 

Ören’deki santral da gidebilir.. Bodrum, gidiyor! En azından buraları da mı kurtarılamazdı, THK uçaklarıyla.. Bu, büyük bir soruşturmanın konusu olmalı ve şimdiden suç duyurularıyla dosyalar oluşturulmalı, hiçbir savcıda bu soruşturmayı açacak cesaret olmasa bile!

CEZASIZLIK KÜLTÜRÜ YIKILMALI

Neleri yıkmalı ki ülkenin önü açılsın, yazıma gelen bir yanıtı daha paylaşıyorum, söz felsefe hocası Cihan Camcı’da...

“Türkiye’de yıkılması gereken önemli şeylerden biri, cezasızlık kültürüdür. Özellikle kamu görevlileri, devleti o dönem yöneten siyasi iktidarı rahatsız eden bir eylemde bulunmadıkça, dokunulmaz gibidirler. En basit bir görevini ihmal suçu bile, doğru dürüst soruşturulmaz. Nedeni, -daha çok orta düzey- yöneticilerin yalnızca üst-yönetime sorun çıkarmayan, söz dinleyen ve uyumlu olma gereği duymaları, üst yönetimin kendilerinden bunu beklediğini düşünmeleridir. Muhtemelen bu konuda haklıdırlar da...

Cezasızlık kültürü, yalnızca suç-ceza ilişkisi bağlamında adaletsizlik duygusu yaratan bir şey değildir. Ekonomiden iletişime, dayanışmadan, örgütlenmeden hak arayışına hemen her alanda olumlu bir gelişme sağlayabileceğimiz beklentisini engelleyen, cesaret kırıcı, her şeyin zaten hep böyle gideceği ve değiştirilemeyecek kadar kökleşmiş bir yapıyla karşı karşıya olduğumuz algısını destekleyen bir şeydir... 

Şeffaflık arayışını, sosyal adaletçi yönetimi, girişim özgürlüğünü, performansınızın nesnel değerlendirileceği beklentisini kastre eden bir şeydir... Gelişme, refah, yaşam kalitesi vs. gibi konularda ilerleme sağlayamamamızın, iktidarın başarısızlığı herkesçe kabul edilecek kadar açık kötü yönetimine karşın beklediğimiz oy geçişliliğini anketlerde göremeyişimizin de biraz bu nedenle olduğunu düşünüyorum.

Devleti yöneten siyasi iktidarın ihale, iş, teşvik vs. verme gücünü azaltmaması, afet yokken de afet varmış gibi ihale vermesi de yolsuzluk ve çürümenin görmezden gelinemeyecek kadar artmasına, alenileşmesine karşın soruşturulmaması da cezasızlık kültürüyle ilişkilidir. 

Muhalefetin ikna gücü, bu anlayışın gücü tarafından sınırlanmış gibi... umut, daha çok, insanların bu sistemin sürdürülemezliğini cesaretle kendilerine söyleyebilmelerinde, muhtemelen bu cesaret için yeterince ekonomik sorun hissetmelerinde görünüyor bence... Elbette muhalefetin, örgütlerinin yapabileceği çok şey var. Ama bu da göz önüne alınması gereken bir konu diye düşünüyorum.”

3 Ağustos 2021 Salı

Kadınlar daha çok öne!.. Seçimler için doğru strateji nedir?

 obursali@cumhuriyet.com.tr


02 Ağustos 2021 Pazartesi


Olimpiyatlarda kadın sporcuların müthiş öne çıkışı olağanüstü... İlk kez 400 metre bayrak yarışında kadın erkek karışık ulusal takımların katıldığı yarışlar oluşturulmuş. Keyifle seyrettim. Jamaikalı kadınların 100 metre yarışında tulum çıkarmaları harika... Kadın futbol takımları da artık uzun süredir sahnede.. boks ise boks, futbolsa futbol, tekvando... sayın sayabildiğiniz kadar.

Bizde Filenin Sultanları’nın başarısı inanılmaz keyif verici. 

Sporda kadınların başarılarından rahatsız olan arkaik dini saltanat sahipleri müthiş rahatsız ve kadınların eve kapatılması konusunda fetva vermeye fırsat buluyorlar. Bunlar erkek karakterli dinlerin toplumda yarattıkları “küçük tanrılar”, veya “tanrıların gölgeleri”.. Nefretlerini kusuyorlar. Aslında saltanatları sallandığı ve kadınların, erkek dinsel boyunduruklarını kırdıkları için bu telaşları...

Bunca cemaat, tarikat, on para etmez adamların kurdukları saltanatların hepsinin erkek olması ve hepsinin esas meselelerinin kadınlar olması, bunlara boyun eğen kadınlar için hiç mi aydınlatıcı değil, bilemem. Bu cemaat-tarikat vb’nin pek çoğunun temelinde cinsel sapkınlık, kadınlara (ve çocuklara!) kolay ulaşmak, kolay yoldan post ve zenginlik yaratmak var. 

Bu iktidar da bu toplumsal bağnazlığı körüklemek ve dolaylı olarak kadınlar üzerinde erkek egemenliğini pekiştirmek için var gücüyle çalışıyor.

Ama artık kimsenin engelleyemeyeceği bir durum var: Kadınlar her yerde önde! Toplumun önemli bir kesimine zincir vurmak mümkün değil. İstanbul Sözleşmesi’ni feshetmeleri bile bir yerde anlamsız kalacak. İnsan da kültür de değişiyor. Bu gelişme modernleşen türbanlı ailelerde de gözüküyor. 

Burada kadınların tüm başarılarını teşvik etmenin, medyada önemli manşetlerde yer vermenin, karanlığı yırtıcı etkileri olacaktır... Kızlara yönelik eğitim seferberliği, çok yaygın burslar, yol göstericilikler daha uzun süre belirleyici olacak bu mücadelede... Önlerini açalım!

KADIN BİLİMCİLER DE BASKI ALTINDA

Gelişmiş Batı toplumlarında dinin kadın üzerindeki zinciri kırılıp atılmıştır. Ama kültürel olarak erkek egemenliği her yerde kendini hissettiriyor. Bu bağlamda, Nature bilim dergisinde yayımlanan bir araştırma dikkat çekici: Seçkin tıp dergilerinde, kadınların makalelerine atıf yapılma (kaynak gösterme) olasılığı, erkeklerin yazdığı benzer makalelere göre yarı yarıya daha az. 5 bin 554 makale analiz edilmiş. Her makalenin birincil ve kıdemli yazarlarının cinsiyeti belirlenmiş. Birinci yazarları kadın olan makalelerin, birinci yazarları erkek olan makalelere göre üçte bir oranında daha az ortalama kaynak gösterildiği saptanmış.

Erkek egemen anlayışı, toplumun her kesiminde varlığını bir şekilde sürdürüyor. Bunlar, dinlerdeki kadın üzerindeki egemenliğin toplumlarda kültürel ve anlayış olarak devam ettiğinin örnekleri. Daha kırılacak çok zincir var.

‘AKP NEDEN HÂL YÜZDE OTUZLARDA?’

Ahmet Ergün: “Sizin ve ciddi sayıda okurun öne sürdüğü, muhalefetin iktidara geldiğinde sorunları nasıl çözeceğine ilişkin projelerini halka iyi anlatması gerekir, şeklindeki düşüncenize tam katılmıyorum veya yeterli bulmuyorum. 

Halkın, muhalefetin çözüm önerilerini bilmediğini veya böyle bir arayış içindeymiş ve fakat bunu göremediği için muhalefete yönelmiyormuş varsayımına dayanan bu düşünce halkı idealize ediyor, dolayısıyla yanlış buluyorum. Çünkü büyük çoğunluğu AKP’den kopacak olan bu kesimin sosyal-kültürel yapısının böyle bir ‘ayrıntı’ya göre seçim yapması beklenemez. Kaldı ki bu varsayım, bu seçmen kitlesinin AKP’ye oy verirken sanki onun tüm çözüm önerilerini inceleyerek hareket ettiğini gösterir. 

Ama muhalefetin herhangi bir çözüm önerisi sunması gerekmediğini söylemiyorum, bunun belirleyici olmadığı görüşündeyim. Bence AKP’nin bunca sıkıntıya rağmen beklenen hızla oy kaybına uğramamasının temel nedeni, 20 yıllık iktidarı döneminde kendi tabanını yaratmış olmasıdır. Çok olağanüstü bir gelişme olmazsa, seçimlere kadar bunun önemli bir bölümünü (yüzde 25) elinde tutacaktır. Bu noktada kanımca önemli olan, muhalefet partilerinin doğru bir strateji ile ellerindeki gücü heba etmeden, bugünden iktidara geleceğini hissettirmesi, böyle bir algıyı sadece sözle değil, toplumsal muhalefetin öznesi olacağı eylemiyle ortaya koymasıdır...”

‘Orta Akıl’ tuzağı, yangınlar, felaketler

 obursali@cumhuriyet.com.tr

‘Orta Akıl’ tuzağı, yangınlar, felaketler

01 Ağustos 2021 Pazar

Kavramın bulucusu, Herkese Bilim Teknoloji yazarı Ali Akurgal. O, HBT’deki yazısında, “ekonomide orta gelir tuzağı” kavramından hareket ederek bu kavramı geliştirdi.

Orta gelir tuzağı, bir ülke “belirli bir kişi başına gelir seviyesine ulaştıktan sonra ileri gidemeyip aynı seviyede sıkışıp kalması”nı tarif eder. Yükseldiği noktadan ileri gidemez, hatta geri düşer. Türkiye’yi anlatır adeta! Kişi başı gelirde yıl be yıl yükselerek 12.500 doları yakalayan Türkiye, bu sınırı aşamamış, bugün ise 8.500 dolara gerilemiştir. Bu “Orta Gelir Tuzağı”dır. Akurgal, bu tuzağı aşmak için “inşaata yatırım yapmak yerine, teknoloji ve insan gücü geliştirmeye yatırım yapmalıyız” der yazısında. Hiç tartışmasız!

Ben kavrama daha geniş bir açıdan yaklaşacağım.

TUZAK TUZAĞI TETİKLER

Bir ülkenin orta gelir tuzağını aşması, yani 10.000 doları sürekli olarak 18.000 dolarlara yükseltebilmesi, öncelikle “orta akıl tuzağı”na düşmemesi, bunu aşması ile sağlanır.(*)

Bu, durup dururken olmuyor. Her şeyi piyasanın gelişmesine bırakarak hiç olmuyor.. Ülkeyi yöneten siyasi aklın, “orta gelir tuzağı”nı aşmak için neler yapılması gerektiği konusundaki bilinen siyasaları -ekonomik, eğitimsel, kültürel, bilimsel, teknolojik...- büyük bir kıskançlıkla hedefe odaklanarak yürürlüğe koyması ile sağlanır.

Ama “orta akıl tuzağı”na hapsolmuş bir iktidar, bunu beceremez.

Türkiye bu açıdan, siyasal - yönetimsel olarak, orta akıl tuzağı içine hapsolmuştur. Bunun bir dizi nedeni var; ideolojik, saplantısal, tek adam sorunu, iktidarın kendisini ve adamlarını aşarak ülkenin kolektif aklını kullanma becerisini göstermesi, dahası bunu reddetmesi, kendi bildiği batak yoldan gitmeyi sürdürmesi...

Bu nedenle, “orta akıl tuzağı”, “orta gelir tuzağı”na yakalanmanın önşartıdır.

Orta akıl tuzağı” şüphesiz salt bu iktidara özgü değil. Bundan önceki iktidarların neredeyse tümü de bu tuzağın içindeydiler. Yoksa, Türkiye bugün zengin ülkeler kategorisinde yer alırdı.

ÖRNEK Mİ İSTERSİNİZ?

Geçmişte yaşadığımız deprem felaketlerinde büyük kayıplar, “orta akıl tuzağı”nın sonucudur. Depreme, afetlere karşı önlem alınması konusunda ülkenin güzel beyinleri yıllarca fikir üretirken iktidarlar seyretmiştir.

Marmara’daki müsilaj bataklığı da “orta akıl tuzağı”nın ürünüdür. 16 milyon insanın atıklarını Marmara’ya basılması, üstelik binlerce imalatçının Marmara’yı pislik yuvası olarak kullanmasına göz yumulmasının sonuçlarını yaşıyoruz.

En son orman yangınlarına geleceğim. Orman yangınlarını sıfırlamak şüphesiz olanaksızdır. Dünya yanarken hele... Ama Bakanlığın, bu konuda yapılması gerekenleri yapmamasının (**) payı nedir?

Bir felaketin arkasından gitmek mi, yoksa felaketi mümkün olduğunca önleyici davranmak mı? İşte bütün mesele bu.

THK’nin uçakları meselesi de öyle bir olaydır. Bir iktidar sorunlu bir kurumu mükemmelleştirerek yangın söndürme uçaklarını afet dönemlerinde kullanacağına, THK’yi yok etmek yönünde politika geliştirirse, bugünkü tablo ortaya çıkar. Atanan kayyumlar ne halt etmiştir iki yıl boyunca? Yaptıkları THK’nin 50’den fazla taşınmasını satılığa çıkarmak, pilotları işten atmak, uçakları kullanılmaz hale getirmekten başka? Tüm bunlar “orta akıl tuzağı” içindeki iktidar sayesinde oldu.

Uçaklar kullanılmazmış, onlarca ülke bu uçakları kullanıyor, Yunanistan dahil! Ülkenin ortak aklını reddedersen, sana sadece ağıt yakmak düşer. Ve bir de felaketin yaralarını nasıl da sardık diye, felaketten siyasi yarar devşirmeye kalkışmak...

SORUNU ÖNLEYEN YÖNETİCİ

Bir dostum yazmış yine: “Yönetici kavramı, ülkemizde, ‘çıkan sorunları çözen kişi’ olarak algılanıyor. Bakın, sel oluyor, yangın oluyor, deprem oluyor, yönetici yardımcılarımız ‘sahaya’ iniyorlar, talimatlar veriyor. Tepe yöneticimiz de sonradan ‘yaralar nasıl sarılmış’ diye denetlemeye ve çay dağıtmaya gidebiliyor. Halbuki, yöneticinin görevi çıkan sorunları çözmek değil, sorun çıkmamasını sağlamaktır. Yetki, yöneticiye verilmiştir. Öyle bir düzen kurmalıdır ki sorun (yangın, sel, depremde hasar) olmasın. Ne yapsak da sorun çözen değil, sorun çıkmasını engelleyen yöneticiler yetiştirsek?

---

(*) 12.500 dolarlara yükselirken de esas etken, ilk 10-15 yıl içinde ülkeye akan yabancı sermaye ve yatırımlar oldu. Fakat bu para inşaatlara ve tüketim toplumun inşasına harcanıp esas katma değer yaratacak teknoloji ve insan gücü geliştirmeye yöneltilmediği için, yabancı para saadet zinciri beklendiği gibi koparak bugünkü bataklık oluşmuştur. Afganlar Taliban yönetiminden Batı’ya kaçıyor, bizim beyin gücümüzün çok başarı gösterecek kesimi de Batı’ya kaçıyor.. Bu da mı uyarıcı değil.

(**)Yücel Çağlar’ın yazısı:

www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/orman-yanginlari-uzerine-sorulmasi-ve-yanitlanmasi-gereken-sorular