Öne Çıkan Yayın 20 Mart 2012 yazım

Erdoğan’a Askeri Darbe?

Yoo hayır bu kez, başka bir “fantezi”i üzerinde düşünmeye çağırıyorum: Cemaat, denetlemeye başladığı TSK’yı, Erdoğan’a karşı kulla...

6 Mart 2014 Perşembe

Çöktürülen Bir Devlet

Bunları yazmıştık, öyle olduğunu tahmin etmiştik, bir dizi olay bize ipuçlarını zaten ayan beyan vermişti.. Aydın Doğan medyasına milyarlarca vergi cezası; Koç şirketlerine neredeyse bütün devleti salması.. Keyfilik, yasaları takmama.. Bugün ortaya çıkan hemen herşeyi yazmıştık.. Tabii elimizde dinleme tapeleri olmadığı için “işte...” diyemiyorduk! Şimdi yaşadıklarımızın bütün kanıtları perşembe pazarına düştü.. Bir dikta heveslisinin ıcığı cıcığı.. öyle ki pazar tezgahının yanına yaklaşamıyorsunuz, çevreyi saran kokulardan...
Propagandacı Goebbels’lerin (medya borazanları dahil!) bütün konuşmalarındaki ve yazılarındaki İleri demokrasi yalanlarının vardığı nokta, tek adamın ülkeyi kendi çıkarlarına göre yönettiği gerçeğidir.
Bir devlet enkazı var, Anayasa enkazı var, yasalar enkazı var, devletin neredeyse bütün kurum ve kuruluşlarının enkazı var önümüzde..
Bakanları kokmuş...
İşadamı kokmuş..
Savcısı kokmuş..
Mahkemesi kokmuş..
Gazetecisi kokmuş, yazarı kokmuş..
Aldığı her emri, yasal mı değil mi bakmayarak “başüstüne” diyerek yapmaya koşanların hepsi kokmuş..
Ve.. işin en dramatik yanı, kendisine laf edecek tek kimse yok, yasa –anayasa diyecek tek Allahın kulu arada da bulasın...
***
 “Yasa da benim, anayasa da!”
Bu sözü, 12 Mart işkencelerinden geçenlerin hepsi çok iyi bilir: “Burada anayasa yok, anayasa da benim babayasa da.. hadi öt bakalım..”
- Aydın Doğan’ın beraat etmesine şaşkın, bu nasıl olur diye bakanı arıyor.. O da diyor ki “Efendim o hakim  Alevi.. Merak etmeyin Yargıtay’ı var, orada hallederiz..”
Bunu diyen kişi, Antakya’da Belediye Başkanı olmak istiyor, gazetecilerin sorusuna yanıt veriyor,  “illegal tapelere verecek yanıtım yok”.. Kendisi ise tamamen yasadışı, Yüce Divanlık ilişkiler içinde!
- Koç’un kazandığı MİLGEM firkateyn ihalesini, iptal ettiriyor, şöyle yap böyle yap diye akıl veriyor adamına..
Şunu söyleyebiliriz o halde: Bütün önemli ihalelerde parmağı var.. Kimlerin kazanmasını istediyse onlara kazandırdı.. Sonra da.. Gelsin geri dönüşler..
 -Oğlu bile duruma uyum sağlamış.. Babası yasaları takmıyorsa kendisi neden taksın? Belediye şirketi müdürüne “sen de yasaları çok ciddiye alıyorsun” diyor..
Ortada devlet diye, hükümet diye, gerçek hiç bir şey yok...
Bir kişinin iki dudağı arasında herşey, hepimiz.. İnsanı, ekonomisi, toplumu, kültürü, börtü-böceği..
***
Çok gülüyorum, birileri diyor ki, dinlemelerin hepsi yasadışı..
Yasa mı, Anayasa mı kalmış ortada!
Yasadışı olan tek şey var: Bu ülkeyi yöneten kişi ve emirlerini yerine getiren adamları.. Veee Partisi dahil! Bütün bunları görüp de bilip de susan Cumhurbaşkanlığı makamı dahil.. Açtırdığı soruşturmanın salt kendisini kurtarmaya yönelik olduğunu belirtelim...
Ağustos’ta adaylığını koşacak (*) ve halka “soruşturma açtırdım, daha ne yapabilirdim” diyecek.. Ama ikinci Cumhurbaşkanlığı rüyası, bu iktidarın çöküşü ile birlikte bitmiştir..
Ülkenin, devletin tepesindeki yasadışı işleri, Anayasayı ve yasayı çiğneyen bütün karanlık olayları, konuşmaları açıklayan herşey, meşrudur, yasaldır ve hukukidir..
Devletin, Anayasanın, yasaların varlıklarının korunması, birinci derecede en üst yasadır.. Bütün bunları çiğneyip yok sayan insanları ortaya çıkartıyorsa, felaketi haber veriyorsa, devletin-ülkenin çöküşünü bildiriyorsa, diktatörlüğü açıklıyorsa, yasaldır ve meşrudur.
Bütün bunların soruşturulmayacağını sananların vay haline.. Bütün suç ortaklarıyla birlikte...
Türkiye, küllerinden yeniden doğmak zorundadır, yoksa varlığını sürdüremez.. Çöken, çöktürülen herşeyi yeniden ayakları üzerine kaldırmak gibi ağır bir görev var milletin önünde...
Bunu yaptı yaptı.. yoksa önünde onlarca yıl sürünmek seçeneği var sadece.
--
(*) RTE Cumhurbaşkanlığı adaylığının sözkonusu olmadığını belirtti ve  Cuumhurbaşkanı devam edebilir, dedi. İki hafta önce, 23 Şubat tarihli “Bu Dikta Yasalarının Anlamı Ne?” başlıklı yazımda, bunu öngörmüştüm! http://orhanbursali.blogspot.com.tr/2014/02/bu-dikta-yasalarnn-anlam-ne.html
--
OKUR NOTU.

Rıfkı Yeşilbaş: Biz Nerede hata yaptık: Bu günlerde Taner Timur hocamızın  "TÜRK DEVRİMİ VE SONRASI" isimli kitabını okuyorum. Bugün yaşamakta olduğumuz ve de yaşayacağımız "sonuçların" en temel "sebeplerinin" neler olduğunu çok sade bir dille yazmış. Bir seminerde de sayın Tınaz Titiz şöyle demişti: “Bu ülkede ortaya çıkan siyasal, sosyal ve ekonomik sorunların çözümünü hep sorunları yaratanlardan çözmelerini bekliyoruz!” Doğru söze ne denilebilir? Hata yapanlar ise, bilerek ve isteyerek yaptıkları içindir ki, biz hata yapmadık demeye devam ediyorlar. Bizler de "kurtarıcıyı" hala ve ısrarla onların içinde arıyoruz.
--6 Mart Perşembe 2014 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

4 Mart 2014 Salı

Korkular Aşılırken..

Nerede o tirtir titreyen daha dünün Türkiye’si! Korku eşiği aşıldı!
Pazar günü baktım, Habertürk’te Yavuz Semerci korku duvarının ötesine geçmiş. RTE için “artık yok hükmündedir” diyor ve ona saygı duyamadığını yazıyordu, “bu halk yalanı, yolsuzluğu, hele hele bir işadamının parası için önüne yatan bakanları ve onları koruyanları da hak etmiyor.” Fatih Altaylı da, Umur Talu da, dayanma sınırını aşmışlar.. Gazetenin künyesine baktım, Turgay Ciner yerinde duruyor! Demek toptan bir derin nefes alış var, pencereleri açmışlar ve içeriye bir parça temiz hava girmiş.. Bakalım pencere sürekli açık kalacak mı...
Hürriyet, tek hesap vereceğimiz yer okurdur diye yazmıştı, bir iktidar medyasının aşşşşağılık saldırılarına karşı.. Ertuğrul Özkök, Mehmet Yılmaz zaten atlarını özgürlük alanında koşturuyorlar.. Melis Alphan’ı da analım. Cesur kadınların yolu hep açıktır... İğne ile kuyu kazan Sedat Ergin ve sık sık şaşırtan içerikleriyle Yılmaz Özdil.
Ülkenin özgürleşmesinde, demokrasinin geliştirilmesinde medya ve patronlarının katkısı, ancak işlerine gerçek anlamda sahip çıkmakla olur. Ben medyadaki gerçek gazetecilerin hepsinin, gazetecilik yapmak için yanıp tutuştuklarına inanıyorum. Patronlar, gazetelerini televizyonlarını işlerinde bir koz olarak kullanmayı bıraktıkları ve çalışanlarını özgürlük tanıdıkları zaman, basın özgürlüğünü hakkedeceğiz, yani özgürlük kendi elimizde... İktidarın iki dudağı arasında değil.
***
Patronlar, işlerini doğal süreç içinde devletle halletmekte ısrarcı olsunlar.. Boyun eğerek kazanacağınız işin, boynunuza takacağı pranganın bedeli büyük olur ve utancın yerine koyacağınız başka bir şey yoktur. Muhasebenizi sağlam tutacaksınız, CEO’larınızın hep şirket lehine yontmasına izin vermeyin, şüpheli durumda bırakın devleti kayırın, ki gönderilmiş utanmaz bir adam, arkasındaki utanmaz patronu gölgesinde muhasebenize girince, sizi suçlayacak hiç bir şey bulamasın!
Alnı pak olmak kadar güzel bir duygu yoktur, çalışanlarınıza karşı da, diktatörlere karşı da.. Yasalar eninde sonunda haklıdan yanadır, iktidar kuyruğunda al ver işlerine girerek yeraltının karanlıklarında sözde yıldızı parlayanlar, kısa süre içinde morarıp ortadan kalkacaklar. Geçmişte böyle olmadı mı?
***
Mustafa Koç ile söyleşi, iş dünyasının özgüveninin dengeli dışa vurumuydu. İş dünyası, bu beşinci dünya ülkesi yönetimine layık olmadıklarını düşünüyor.. Derken, Cemaatin iş adamları örgütü TUSKON’un çağrısı anlamlıydı: Para kazanmak için siyaset yapmayın, ticarete atılın.. Açıkça, rüşvetçilikle suçladı.. Cemaat, gücünü aldığı ticaret örgütlerini de meydana saldı.
İktidarın yolsuz yüzünden, bu ülkede söz hakkı olan bütün dürüst insanların yüzü kızarıyor. RTE, iktidarı ve adamları kan kaybediyor. AKP içinde yönetimi değiştirecek bir dinamizmin olmaması, AKP’nın doğal ve normal bir siyasi parti asla olmadığının kanıtıdır. AKP yaşayan bir parti olsaydı, bugün yönetimi hızla değiştirirdi.
Arınç, suçlanan bakan çocukları ve Reza ve benzerlerinin salıverilmesinden rahatsızmış mış mış.. Merak etmesin, RTE onun vicdanına bir şakul tutar hemen. Önemli olan bir vicdan kırıntısı ortaya atmak değil, partiye çeki düzen vermektir.. AKP bugün fareli köyün kavalcısı masalını anımsatıyor.. Hızla, deniz kenarına doğru yol alıyorlar, orası ise kimsenin yüzemeyeceği bir deniz..
Şu utançla bir siyasi yaşam sürdürülebilir mi: Tahliye olduktan sonra RTE’nin adalet yerini buldu dediği işbilen işadamı Reza ne diyordu ses kayıtlarında: “Orospu ile memurun maaşını önceden peşinen vereceksin..”
Kime diyordu? Adamına.. Hangi bağlamda konuşuyordu? Devlette etkili yetkili birisine hediye edilecek saatin bir an önce satın alınmasını söylerken.. Bu “özdeyişi” kimden öğrenmiş? Dedesinden efendim... Eh, dededen toruna, kadim bir ölçü olarak, İran’dan Türkiye’ye milim değişmiyor...
Türkiye bununla yaşanabilir bir ülke değildir..
***
Ülkeyi teröre destek veren ülkeler safına ittiler. Türkiye hızla yalnızlaştı. RTE ve Davutoğlu’nun tek “dostu” yok.
Tolga Tanış, Pazar günkü Hürriyet’te çok ilginç bir haber-yazı yazdı. Kimin ilgisini çekti? Bu işin uzmanları hesap yapmış. Türkiye’de siyasete büyük rüşvetler veren iş dünyasının, bunu nasıl ve nerede muhasebeleştirdiği üzerine bir antreman.. İthalat ve ihracat kalemlerine yedirilmiş rüşvet kalemleri.. Ve 2011 yılında ki büyük rüşvet şişkinlikleri! Milyarlarca dolar.. Tolga’nın yazısını işleyecek bir ekonomist var mı?
Halkta büyük huzursuzluk var. MetroPoll’un Şubat araştırmasına bakıyorum. Türkiye iyiye mi gidiyor kötüye mi, sorusuna verilen kötüye gidiyor yanıtı, Kasım 2013’den bu yana neredeyse her ay kötüleşerek tepe yammış: Yüzde 52,6. İyiye gidiyor diyenler yüzde 34.1  Yargının tarafsızlığına, medyanın yolsuzluk haberleriyle okuru bilgilendirdiğine ve özgür olduğuna ilişki güven diplerde!
***
“Halk bunlandan hiç etkilenmiyor. Hatta AKP’nin oyu artıyor,” bir yalan propagandadır.. Yerel seçimlere kadar neler yaşarız bilinmez, ama bu gidişle, 2009 ortalaması olan 38,8’in en az 2-3 puan altına inmesi beklenebilir. Belki de 4-5 puan. Yaşadığımız olayların etkisi, daha orta vadede belirleyici olacaktır. Seçmen davranışını, son 20 yıllık pratik içinde değerlendirmeliyiz.
Diyorum ki, RTE üfürüyor, hala afta tafrasından geçilmiyor, sandık da sandık.. Ama hiç bir yolsuzluk ve rüşvet sandıkta aklanmamıştır.
Her canlı bunu mutlaka öğrenecektir.

---4 Mart Salı 2014 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

3 Mart 2014 Pazartesi

Rezil de olurlar Rüsva da, Üstelik Kaçarlar da

Hak yerini buldu... RTE, rüşvet ve yolsuzluk çukurunda debelenenlerin salıverilmeleri üzerine bu sözleri etti.. Yineleyelim: Hak yerini buldu. Ne hakkı demeyin.. Burada ne kul hakkı ne insan hakkı ne yetim-yoksul hakkı ne din hakkı nu hukuk ve yasa hakkı söz konusu.. Sadece, iktidar olanların, iktidarda bulunmasının, halka devlete hazineye bir diyeti olarak, rüşvet ve yolsuzluk hakkından bahsediyoruz..
Şu “hakka” bakın: Zarrap ve bakan çocuklarına tahliye kararı veren ve bu kararı vermek için de uygun yere konan tek kişilik mahkeme yargıcı, Facebook sayfasında “Allah uzun ömür versin, uzun adam” diye RTE’ye gönderme yapıyor.. Eeee, şüphesiz ki bu çabaları karşılıksız kalmayacaktır..
Soru: Hak nasıl yerini bulur? Mahkemelere yandaş hakim yerleştirerek...
***
Tepede rüşvet ve yolsuzluk Tükiye’ye yabancı mı? İlk kez mi? Hayır tabii ki! Demirel (yeğen-hayali mobilya ve destekçilerine devlet kıyakları), Özal (ve prensleri), Çiller, Yılmaz dönemleri... Ama en örgütlüsü, en zirvesi, en milyarlarca Avro ve Dolarlısı, en bakanlısının ve başbakanlısının da içine bulaştığının çok güçlü kanıtlısı, bu iktidar döneminde oldu..
RTE, oğlumu da dinlemişler diyor.. Ortaya çıkıyor ki, hepinizin bir halk ombudsmanı tarafından mutlaka dinlenmesi gerekiyormuş..
Tepelerde çevrilen dolapları bu milletin başka türlü öğrenmesi nasıl mümkün olabilirdi? Bugüne kadarki dinlemelerde hep gümbürtüye gidenler muhalifler, aydınlar, kesilip biçilecekler ve kodese tıkılacaklar olmuştu.. İlk kez dinlemeler sonucu halkın saklanan gerçekleri öğrenme olanağı doğdu!  
Temiz siyasete, daha kaliteli bir devlet ve ülke yönetimine, demokrasiyi iyileştirmeye, ülkeyi yolsuzluk bataklığından korumaya giden yollarda biri, istesek de istemesek de, bir iktidar çatışmasından kaynaklanan ve çoğu yasal olan dinlemelerin açıklanmasıdır ve halka sunduğu yeni fırsatlardır...
Düşünün, böyle bir iktidar yıllarca yönetimde, halk da ortalık güllük gülistanlık sanıyor ve durmadan destek veriyor..
Wikileaks belgelerinin açıklanmasıyla da, toplum, millet, seçmen, yönetimlerde olmayan bütün insanlık kazanmamış mıydı ve bir saydamlık sağlanmamış mıydı?
***
Hüseyin Çelik, bütün yapılan demokrasi dışılıkları, yolsuzluk ve rüşvet olaylarını, medya özgürlüğüne baskıları meşrulaştıran, yağlayıp ballandırarak aslında bunların çok iyi şeyler olduğunu bu millete yutturmaya kalkan, o baş propagandist, örneğin RTE’nin televizyonları bizzat arayarak nasıl yayın yapacaklarını emreden telefon konuşmaları için, montajdır demiyor..
Ama rüşvet ve yolsuzluk seslerine montajdır diyor.
Çünkü orada savunulamayacak ve doğrudan suç olan, doğrudan mahkemelerin konusuna giren konuşmalar var..
RTE de montajdır diyor, ama oğlumun konuşmalarını dinliyorlar diyerek bir yandan da mağdur rolüne çıkıyor!
Bu ses kayıtları yüzde yüz doğru..
·     Zaten ses kayıtlarını internet ortamından temizlemeye başladılar.. şüphesiz ki onlar temizledikçe, onlar ulaşılabilecek yeni yerlere konacak ve halkın bilgisine sunulacaktır. Bununla başedemezler.. Eğer sahteyse nedir bu telaş?
·     Dün baktım Meclis’te Beşir Atalay, Mart sonunda halk size sandıkta yanıtı verecek diyor. Yolsuzluk ve rüşvet için temizleme ve hesap verme yeri sandık değil, yargıdır, mahkemelerdir..
·      “Biz rüşvet ve yolsuzluk yaptık, ama sandığa gidelim, halk bakın bizi nasıl destekliyor, aklıyor” derseniz eğer.. o zaman da,
·     örneğin hırsızlar da mahkeme ve aklanma yeri olarak sandık ister. Derler ki, “işsizlikten eve ekmek götüremiyorum, çoluk çocuğu aç, bu nedenle çaldım, halka soralım suçlu muyum suçsuz mu..” Valla aklanma olasılığı yüksek, en azından ben haklısın derim!
·     Katiller, “öldürmeseydim onursuz on paralık insan olarak yaşayacaktım, halka soralım, haklı mıyım haksız mı..” deme hakkı doğar..
***
AKP bu yolu açıyorsa o halde halka götürelim, sandık koyalım ve o karar versin:
İktidarbaşının, bakanlarının, çocuklarının; çevreleri, destekçileri ve yandaşlarının, rüşvet ve yolsuzluk yapma hakları mıdır, yoksa değil midir?
***
Dün Kanat Atkaya’nın yazısında, Murathan Mungan’ın şu sözü vardı: “Bu ülkede herşey olabilirsiniz, ama rezil olamazsınız..”
Dün yine sosyal medyada bir söz dolaştı: “Bence mahkeme haklı, hırsızların kaçma şüphesi yok. Bir hırsızın bu ülkeden kaçması için geri zekalı olması lazım.”
Hoş sözler, ama sadece şu anı anlatıyorlar..
Siyasi yolsuz ve rüşvetçiler rezil de olacaklar rüsva da; bu ülkeden de kaçmak zorunda kalacaklar..
--
OKUR NOTU:
Kenan Yumurtacı: Dünkü yazınızda RTE’nin sesi üzerine değerlendirmelerinizi okurken anımsadım: Mario Puzo romanlarından uyarlanan ''Baba'' seri filminde Marlon Brando, oğlu ve adamları ile kısık bir sesle konuştuğunu anımsadım..

Bir Okur: 30 küsur ülke gördüm, maalesef en kötüsü burası. Burada fakirlik bir devlet politikası, çağdaş yaşam bir sorun ve en acısı hırsızlık ayıp olmaktan cıkmış, imkanı olupta yapmayana aptal mumelesi yapılır olmuş..
--3 Mart Pazartesi 2014 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

2 Mart 2014 Pazar

Sıfır İnsanlar Topluluğu

Bilgi–eğitim düzeyi yüksek, demokratik standartları yükselmiş, siyasi kültürü gelişmiş ve oturmuş ülkelerde, böyle bir şey olabilir mi? Hele hele bir başbakanın ve bakanlar kurulunda bakanların çok ciddi, hatta neredeyse yüzde 100 kesin gibi görünen rüşvet ve yolsuzluk olaylarının taaa içinde ve adeta yönetimde olabilmesi, işte yazıyorum, söz konusu bile olamaz.
Aralarında bir kişi çıktı mı, öyle millet hesabını sandıkta sorar, gibi diktatörlerin demagoglarına ve soytarılarına özgü laflar hiç ortalıkta gözükmez; siyaset kurumu, siyasi kültür hemen mekanizmalarını işletir, adam istifa eder, hakkında başsavcılıklar hemen soruşturma açan, soluğu mahkemenin önünde alır..
Alman Cumhurbaşkanı, bir dostu aracılığıyla düşük faizli kredi aldığı için koltuğundan oldu.. Bild gazetesi yayın yönetmenine “savaşmak mı istiyorsun” gibi tehdit edici mesajlar bıraktığı için öncelikle devrilip gitti.. Sonrası şu: Yargılandı, “banka yolsuzluğundan” suçsuz bulundu.. Ama adam bitti gitti.. Siyaset kurumu onu istifa ettirdi, yargı da hesap sordu..
İşte siyasi kültür ve üst düzey siyaset tam da budur: Pislikleri, pis kokuları derhal kendi içinde halletmek... İsterse kendi partisinin başbakanı, bakanı, cumhurbaşkanı olsun! Milletvekillerinin çoğunluğu, örneğin sözkonusu Bayan Merkel bile olsa, buna göz yummaz, yumamaz. Parti liderliğinden atar, başbakanlıktan düşürür ve yargının önüne gönderir.. Batı ülkeleri böyle bizim için çoook sıradan, lafı bile edilmeyecek olaylar nedeniyle ipi çekilen siyasetçi mezarlığı ile doludur!
Bu örneği, ülkemizdeki siyasal-sosyal ve yargı düzeni ve kültürü ile kıyaslamanız için veriyorum, bu nedenle de Hey Türkiye Nasılsın kitabımda demokrasi bölümüne ağırlıklı yer verdim...
***
Bu örneği, ülkemizdeki siyasal-sosyal ve yargı düzeni ile kıyaslamanız için sundum size. Adamların ses kayıtlarında, rüşvet ve yolsuzluk karargahları kuruluyor.. Milyarlar ortalıkta uçuşuyor... 4 Bakan uçuyor, oğulları içeri atılıyor.. Başbakana ait (olduğu söylenen!!!!) konuşmalardan, Türkiye’nin nasıl bir bataklık içinde yüzdüğünü görüyorsunuz!
Sesler onlara ait.. Reddetmiyorlar.. Diyebildikleri tek şey, montaj!..
Montaj, yani şu: 
Başbakanın ve çoook sevgili oğlunun bugüne kadar yaptıkları konuşmaları toplamışlar.. Bu konuşmalardan tek tek sözcükleri seçerek bir araya getirmişler.. Bu sözcüklerden öyle bir dizge ve cümleler oluşturmuşlar ki, karşılıklı konuşuyor gibi yapmışlar ve ortaya böyle bir “telefon konuşması” çıkmış. Aslında böyle bir telefon konuşması olmamışmış!
Şimdi düşünün: Bilal Erdoğan’ın ve babasının söylediği sözcükler, binlerce konuşmaları içinden aynı ses tonunda, aynı dalgada, ses renginde olan sözcükler seçilecek. Sonra bu sözcükler, yapılan karşılıklı konuşmaya uygun olacak.. Mesela RTE’nin de telefondaki kısık ve korku dolu konumasındaki sözcükler, yine binlerce kısık sesli korku dolu konuşmalarından seçilip alınacak ve ardarda dizilecek..
Bi şi diycem: Başbakanın böyle kısık sesli konuşmasının başka bir örneği var mı!? Bulunabilir mi, olabilir mi..  Ki oradan sözcükler seçilip, sanki rüşvet konuşması yapıyormuş gibi ard arda dizilsin!
Başbakan, böyle bir konuşmayı ilk ve tek kez ve bir düzenlilik içinde yapıyor! Montaj falan olması olasılığı, bilime göre yüzde 0,00001 olabilir, yani imkansız ölçüde, bana göre koskoca bir sıfırdır..
Böyle bir iddia, baştan aşağı anlamsız tutarsız ve sadece aptalları, çıkarcıları öyle olmasını isteyenleri inandırmaya kandırmaya yöneliktir. Mesela yargı önünde zerre kadar bir anlamı yoktur, çünkü uzman raporları konuşmayı doğrular nitelikte olabilir ancak..
***
Başbakanın partisinde, bakanları arasında ve çevresinde, gerçekten bu konuşmaların doğru olmadığına inanan insan var mıdır? Söyleyeyim, şüphesiz bazı saflar vardır, Başbakanlarının böyle bir şeyler yapabileceğine akılları, vicdanları, inançları almaz, sığmaz.. Ama büyük çoğunluğu bunun doğruluğuna inanıyordur.
İşte temel bir siyasi sorun burada ortaya çıkıyor. Herhangi bir demokratik ülkede olmayacak bir “siyasi tap(ın)ma” olayı ile karşı karşıyayız.. Bu açıkça bir lider diktatörlüğüdür. Adamlar kendilerini tamamen teslim etmişler, zaten böylelerinden seçilmişler!
Lidere tapınma, hiç bir gerçeği söyleyememe, onun “ne dersem doğrudur” talimatına uygun davranma, ülkenin siyasi kültürünün demokratik içerik açısından koskoca bir sıfır olduğunu gösterdiği gibi... ülkenin bütün kurum ve kuruluşlarını yerle bir eden.. diktayı inşa eder..
Hitler ve bütün diktatörler tapınılan insanlardı ve kimse kendisine karşı gelemezdi ve koyamazdı.
AKP parti ve milletvekilleri, kendilerini tamamen yokedecekler mi, yoksa kendilerini siyasi olarak varedecekler mi..
Ülkeye karşı sorumluluk duyan, sıfır insanlar topluluğu mu yoksa tüm kendileri?
-----
OKUR NOTU: 
Esat Yavuztürk: Hatayı biz yapmadık. Hatayı, bize düzenin çobanları yaptırıyor. Bizi yetkisiz "noter" olarak kullanıyorlar. Sonra da: "Bizi siz seçtiniz," diye de suçu bize yüklüyorlar. Kanımca tek çare; öncelikle bu hükumetin değişip, suyun kanalını temizlemekle olur. Bu nasıl olacak? Çıkarcı çobanların uyuttuğu halkı uyarıp da topal eşeğe binenleri ata bindirmekle olur. Bu görev de cesur aydınlarımıza düşüyor. Yazarak, gezerek, anlatarak halkın "inanç" şartlanmasını kırıp, bu dünyalı olduklarına inanarak, kendi perişanlığını sorgulamaya başladığı zaman durgun akan su coşacaktır.

---2 Mart Pazar 2014 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

1 Mart 2014 Cumartesi

Rennan Pekünlü AİHM Yolunda / Bilim Akademisi, YÖK Disiplinlerini Eleştiriyor

Rennan Pekünlü’ye Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yolu gözüktü. Biliyorsunuz şimdi emekli astronomi - fizik profesörü Pekünlü, hala geçerli olan Anayasa Mahkemesi’nin kararı doğrultusunda, sınıfa türbanlı giren öğrencileri saptayıp rektörlüğe bildirdiği ve bu durumu da fotoğrafla saptadığı için, öğrenimi engellemek suçlamasıyla hakkında dava açıldı. 
Üniversite yönetimi, Pekünlü’ye sahip çıkmamakla, bunun da ötesinde belge gizlemekle suçlandığı dava sonucunda, adil bir yargılama yapılmadı ve Pekünlü mahkum edildi. Burada YÖK’ün de bu mahkumiyette payı olduğu belirtildi.
Pekünü’nün cezası Yargıtay’da da onaylanınca ve Anayasa Mahkemesi’ne yapılan başvuru da reddedilince, Türkiye’de hukuki yollar tükendi ve AİHM’de karara itiraz hakkı doğdu.
Rennan Pekünlü’nün cezasının uygulanmasına geçilmesi eli kulağında. Ceza kesinleştikten sonra sağlık nedeniyle infazı 6 ay ertelenen Pekünlü’ye ikinci kez erteleme hakkı tanınıp tanınmayacağı bilinmiyor.
 Bu arada Anayasa Mahkemesi’nin türbanı üniversitelerde yasal bir giyim biçimi olarak Anayasa’ya aykırı olduğu yolundaki kararı hala yürürlükte iken, Pekünlü’nün cezasını onaylaması da bir başka tartışma konusu.. AİHM’de kararın Pekünlü lehine sonuçlanacağı beklentisi güçlü, ama davanın uzun süre alacağı gözönünde bulundurulursa, Pekünlü içeriye girecek gibi..

BİLİM AKADEMİSİ YÖNETMELİĞİ ELEŞTİRİYOR

YÖK’ün açıkladığı yeni disiplin yönetmenliği konusunda, Bilim Akademesi (Derneği) Etik Komisyonu bir araştırma yayımladı. Rapor, değiştirilen maddeleri inceleleyerek şu yorumlarda bulunuyor:
“Üniversite idaresinden sorumlu olanların artık yönetimi altında bulunan kurum imkânlarıyla doğrudan doğruya menfaat temin etmesi veya kullanımına tahsis edilmiş bir otomobili yasal sınırlar dışında kullanması, idari denetim işlevlerini yapmaması” cezalandırılacak bir eylem olarak kabul edilmiyor.. Buna karşılık “İkamet ettiği ilin hudutlarını izinsiz terketmek” “Toplu müracaat veya şikâyet etmek,” “Bilimsel ihtisası ile ilgili olmayan yasaklanmış her türlü yayını görev mahallinde bulundurmak,” gibi bazı eylemlerden dolayı, eskiden suç sayılan özgürlükleri kısıtlayıcı fiillerin cezalandırmaya değer görülmemesini.. bireysel özgürlükleri genişletici bir gelişme olarak kabul etmek gerekir.

KADEME CEZASI: “Cezası değiştirilmeyen başlıca eylemler üniversite içinde yetkililerden izin almadan görevle ilgili olmayan ilân yapıştırmak veya teşvikte bulunmak, siyasal ve ideolojik amaçlar dışında olan boykot, işgal, işi yavaşlatma gibi eylemlere teşebbüs etmek veya kamu hizmetlerini aksatacak davranışlarda bulunmak ve Üniversite yöneticilerinden izin almadan işyerinde toplantı yapmak, nutuk söylemek veya konferans, konser, temsil, tören, açık oturum ve benzeri faaliyetler düzenlemek gibi eylemlerdir. Eskiden olduğu gibi bu eylemleri yapanların kademe ilerlemesinin durdurulması cezasına çarptırılması” uygun görülüyor.
ANAYASAYA KARŞI EYLEME EVET: “Ayrıca ‘Cumhuriyetin niteliklerinden herhangi birini değiştirmeye veya ortadan kaldırmaya yönelik eylem yapmak” suç olmaktan çıkartıldı.. çok genel ve içeriği belli olmayan ideolojik ve siyasal eylem gibi kavramlar suç kapsamında korunurken Cumhuriyetin esasları gibi, Anayasanın ile dört maddesinde tanımlanan somut bir içerikteki konularda eylem yapmayı suç kapsamından çıkartmak, adeta Anayasayı ihlal için eylem yapmaya göz yummak olarak anlaşılabilecek bir düzenleme ile karşı karşıya olduğumuz izlenimi doğmakta.”

BASINA DEMEÇ YASAĞI: “Disiplin yönetmeliğinde cezalandırılmaya devam eden konular arasında “yetkililerden izin almadan.... toplantı yapmak, nutuk söylemek veya konferans, konser, temsil, açık oturum ve benzeri faaliyetlerde düzenlemek,” “Bilimsel tartışma ve açıklamalar dışında, yetkili olmadığı halde basına, haber ajanslarına veya radyo ve televizyon kurumlarına resmi konularda bilgi veya demeç vermek” sayılmaya devam etmektedir.
“Burada hangi açıklamaların “bilimsel” olduğuna, hangilerinin “bilimsel” olmadığına kim karar verecektir? “Yetkililer” kimlerdir? Bu “yetkililerin” izin verirken keyfi, ideolojik veya partizan bir yaklaşım sergilemeyeceklerinin garantisi nedir? ..Fikir ifade etme özgürlüğünün kısıtılandığı hiçbir yerde ve tarihte bilimde, felsefede, sanatta, kısacası insan düşüncesinde ilerleme olmamıştır. Fikir ve ifade özgürlüğü yoksa, bilim de yoktur..”

 İNTIHAL: “Daha önce öğretim üyeliğinden çıkarma cezası ile cezalandırılan intihal eylemi, yeni düzenlemede kamu hizmetinden çıkartılma gibi meslekten çıkartılmanın da ötesinde ağırlıkta olan bir ceza ile cezalandırılmaktadır. Bu ceza da tıpkı öğretim üyeliğinden çıkartma cezası gibi çok ağır bir ceza.  ‘..bir başkasının bilimsel eserinin veya çalışmasının tümünü veya bir kısmını kaynak belirtmeden kendi eseri gibi gösterme’ fiilini işleyenlere bir tek kamu görevinde çıkartılma cezasının ön görülmesinin, anlamlı ve yeterli bir düzenleme olduğunu düşünmüyoruz….
“Üniversite kültüründe intihalin kabul edilemez, ayıp bir iş olduğu söylem ve eylemlerle benimsenmeli ve yerleştirilmelidir. Bu durumda yapılacak olan intihallerde cezaların kusur, hata veya suç durumuna göre kademeli olması, tekrarı durumunda ağırlaşması, hem önleyici hem de eğitici bir cezalandırma sisteminin tasarlanıp uygulanmasıdır.”
***
Evet, Akademi’nin de eleştirilerini özet olarak verdik. Tam metin Akademi’nin web sitesinde okunabilir.

Gelecek Cuma yenide birlikte olmak dileğiyle

28 Şubat 2014 Cuma

Ülke Nasıl Temizlenecek?

Acaba nasıl ağır hatalar, yanlışlar yaptık ki, ülkenin başına bunlar geldi; biz de utançtan yerin dibine girmek ve kaybolmak duygusuyla - yerin üstünde kıpkırmızı yüzle dolaşmak arasında kaldık? Önceki akşam kızım geç vakit Kadıköy’deki gösterilere gidiyordu, genellikle giderim, destek veririm, gözlem yaparım; ama üzerime çöken dağın altındaydım, veya bedenim bir bataklığa ağır ağır gömülüyordu sanki..
İki gün evde görevliye kapıyı bile açmak ve bir şeylerle yüzleşmek gelmedi. Sonunda sokağa çıkabildim. Kendimi başım önünde eğik dolaşırken yakalıyorum, sonra silkinerek dikleşiyorum, diyorum ki bu senin utancın değil..
Biliyorum, bireysel kaçış yoludur bu, vicdanım tam ise tersini söylüyor, dahası bu suç, bu utanç senin diye haykırıyor.. Soruyorum kendime: Acaba ne yapmadım ki, neyi eksik veya yanlış yaptım ki, böylesine rezilane bir yönetim, benim ve ülkem hakkında karar veriyor. 
Sağcı yönetimler tamam, kifayetsizler, yeteneksizler, batırıcılar tamam... Siyasetin finansmanı da hep yolsuzluklaürla yapılır... Ama neredeyse tüm bir kurulun, başındaki ile birlikte, böyle bir batağın içinde görüntüsü vermesi..yooo yoo bu ağır geliyor... Burada mutlaka benim senin onun bizlerin hepimizin ağır hatası var, suçu var.. Bunları nasıl getirip tepemize ülkemizi teslim edebildik?!
***
Biliyorum, diyeceksiniz ki bu ilk kez mi.. Bu ülkeyi 2001’de de büyük bir bataklığın içine itmediler mi.. 60 yıldır 20’ye yakın krizle bu ülke, Menderes-Demirel- Özal- Çiller – M.Yılmaz (Ve Ordu) sarmalında oradan buraya sürüklenmedi mi.. RTE ve ortakları kimlerin referansı? Türban neyin örtüsüydü? Camiler-kubbeler -kılıçlar -topuzlar, Alpaslanlan, Osmanlılar.. Fetihler.. Neyin kılıfıydı.. Tarihimizde doğru, namuslu, milleti bütünleştirici ne varsa herşeyi yerle bir etmeye kalkışmaları da, büyük soygunun sürdürülmesi amaçlı değil miydi..
Bu adamlar, milyarları villalara yığmak hedefiyle nasıl olup da böylesine örgütlenebildiler, bu milleti bu kadar kandırdılar, peşlerinden sürükleyebildiler...
Türbanları, içki yasakları, din eğitimleri, imam hatipleştirmeleri, camileri, namazları, tarikatları, cemaatleri, beş çocuk dayatmaları ile milleti yoksullaştırma çabaları.. bu iktidarın daha sayamadıklarımızın hepsi, bir büyük yalan, ülke çapında bir büyük büyü, milleti- yoksulu uyuşturucu silahları, ülkenin üzerine büyük bir örtü... kendilerine uygun bir “milli irade” tasarlayıp, iktidarlarını sürdürme politikaları.. Milli irade hiç bir şeydir, veya çok şeydir.. Milli irade, bir hukuk ve toplumsal- anayasal sistemin unsuru olarak vardır. Yolsuzluğu rüşvetçiliği kanıtlanmış bir kişi, sandıktan çıksa bile ülkeyi yönetemez... Orada milli irade yoktur..
Millet sanığı çöpe atar..
***
Türkiye büyük bir savaşın içine çekiliyor.
Bugünün sürdürülmesi üzerine bütün politikaların, bütün ısrarların, bütün dayatmaların, bütün yalanların ve peşin inkârların varacağı sonuç, büyük bir çöküştür. Büyük acılardır, büyük vuruşmalardır.. Derin yarılmalar, büyük kayıplar, gözyaşlarıdır..
Bu ülke diktatörlüğe, bir yolsuzluk ve rüşvet iktidarına, izin veremez.
Türkiye muz cumhuriyeti değildir..
Bu ülkede hep bir Afrika diktatörü olma heveslisi olageldi.. Ama hiç barınamadı..
Türkiye’nin tarihi hiç bir şey mi anlatmıyor?
Bu iktidar içinde hiç mi bir kişi yok, restini çeksin, gerçekleri söylesin ve ülkem için, milletim için, gelecek için bundan sonra olacaklara ortak olamam desin.. Hey orada kimse yok mu?
Bunca milletvekili içinde bu gidişe dur diyecek ülkenin batağa giden yazgısını dönüştürecek bir avuç neden çık(a)mıyor.. Hepsi mi gözbağlı, ekonomik bağlı, kötüye bağlı..
Bu hükümet devam edemez...
***
Başbakan, ne kayıttaki sesi inkar ediyor ne oğlunun sesini.. ne de böyle bir konuşma olmadı diyor.. Sadece montaj diyor.. bir de “devletin kriptolu telefonlarını bile dinlediler”.. En büyük itiraf budur! Kriptolu telefonları dinlediler derken, hiç montaj falan demiyor! Kimin kriptolu telefonunu? Başbakan ve oğlunun.. Onlar kim? Devlet! Derken kabak, kriptolu telefonlardan sorumlu TÜBİTAK çalışanlarının başında patlıyor: kapı dışarı! Bilseydim elindeki telefonların da dinlenebileceğini, bu konuşmaları yapmazdım diye düşünüyor.. Tuzağa düşürülmüşlük duygusu!
Başbakanın yapacağı tek büyük iyilik, bir adım geri çekilerek, hiç bir perdelemeye girmeden, gerçeklerin, salt greçeklerin ortaya çıkmasına olanak vermesidir..
Sonra, haklı çıkarsa, daha büyük bir geri dönüşünün de kapılarını açmak..
Bunu yapmadığı taktirde, bu ülkeyi zaten yönetemez...
Ya bir adım ileri atacak, ya bir adım geri...
***
Biz de hep beraber düşünelim.. Biz nerede hata yaptık?! Neyi başaramadık?!
---27 Şubat Perşembe 2014 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet