Öne Çıkan Yayın 20 Mart 2012 yazım

Erdoğan’a Askeri Darbe?

Yoo hayır bu kez, başka bir “fantezi”i üzerinde düşünmeye çağırıyorum: Cemaat, denetlemeye başladığı TSK’yı, Erdoğan’a karşı kulla...

12 Mart 2013 Salı

Gayya Kuyusuna Davet


Sağdan soldan bazı “kanaat önderleri” CHP’siz bir RTE- Apo barışının yürümeyeceği / gerçekleşemeyeceği, bu nedenle CHP katılımını şart görüyorlar.. CHP üzerinde baskı var, “hadi sen de gel, beraber yürüyelim biz bu yolları..” şarkısının eşliğinde.. Bazıları (isim vermiyorum) AKP’ye öğüt veriyor, ‘barış” paketini bal-kaymak/ baklava gibi millete kolayca yutturmaları için: Halkla ilişkilerin zayıf! Milletin kafasını çok iyi ütülemen!!
Tercümesi: Her türlü aracı, hile ve desise de dahil devreye sok.. Günde beş parti değil 10 parti konuş, özellikle analara hitap et... Barış düşmanları diye suçla..
En çok güldüğüm bir saptama da şu: Barışı engellemek istiyen iç ve dış odaklar devrede!
Nasıl bir dil ama, anımsayan var mı geçmişten? Kimler kime karşı kullanırdı bunu?!
Dolaşıma sokulan başka bir hikaye daha var: Bu son şans, son barış, yakaladık yakaladık, yoksa..
Hikaye çok, biri de: Erdoğan Türkiye’nin parçalanmasını önlemek için buna mecbur kaldı, yoksa, otoriter lider olmak amacıyla bu Kürt Çözümünü dayatıyor değil..
İşte buna bayıldım!
Bu çözümün hemen yapılması gerekir, yoksa Türkiye’nin bölünmesi eli kulağındadır..”
Eeee, peki “bölünmeyelim” diye bu anlaşmayı yapıyorsa Başbakan, dayattığı diktatörlük anayasası da neyin nesi oluyor?! İyi niyetliyse ‘Başkan”, çözüm paketini getirsin milletin önüne, herkes tartışsın, sonra da çözüm paketi referanduma sunulsun..
En doğrusu bu değil mi? Niye bunu Anayasaya bağlıyorsun, üstelik kendi diktatörlüğünü ilan edeceğin bir anayasaya? Neden Kürt çözümü= Anayasa= RTE diktası?
İyi niyet bunun neresinde?
30 yıldır bu sürece kanını, canını, malını döken bu millet değil mi? Bu sürecin çözümüne milleti katmazsan, amacın kasıtlıdır.
Çözümü sun, sonra da bu amaçla anayasada değişiklik gerektiriyorsa, bu yapılır.
Çok temel bir sorunu mu çözeceksin, yoksa milletin başına daha büyük bir diktatör kesilmek için, Kürt meselesini, “analar ağlamasın”ı istismar mı edeceksin!
Olay basit, açık ve berrak..
***
Türkiye’nin bölünmesini önlemek için, diktatörlük mü çözüm...
RTE’nin “Kürt Çözümü” nedir, onu bile bilmiyoruz.. Ayıp değil mi! Ne alacağını görüyoruz (Diktacı Başkan.. bir aydır yazıp çiziyorum bu ver-al ilişkisini.. Apo onayladıktan sonra millet haaaa, doğruymuş dedi..) Ama ne veriyorsun.. Şunu bir açıklar mısın..
Türkiye’nin bölünmesini önler mi ortalıktaki dedikodu çözümü.. Sadece hızlandırır. Milliyet ayrımının ve her alanda bölünmüşlüğün uçak hızıyla ile koştuğu ülkemizde, gökkubbede hoş bir seda yankılaması yapan öneriler var. Ertuğrul Özkök’ün 8 Mart tarihli yazısı cesurcadır. “Türkiye Kürtlerle büyüyecek” lafının (Irak’ı falan da katarız) yutturmaca olduğunu yazmış. Büyür gibi kakalarlar sana, bir yıl içinde bakmışsın ki küçülmüşsün!
Bana yeni anayasa ile diktatörlük unvanı verirsen, valla bölünmek isteyeni oyarım” mı gündemde? Sanırım bu çözümün arkasında olanlar da buna güveniyor!!! Bizi nasıl oyuyor, onları da oyar!  Kürtler ve çözümün arkasındaki Türkler için bir sorun yok. Onlar için Kürtlerin ayrılmak ve kendi devlet-yönetimlerini kurmak istemeleri en doğal hakları..
Buyrun millete gidelim, o karar versin diyorum ben de.. Millet gerçekten de “herkes evine –köyüne” diyebilir. Kavga gürültü patırdı, kan durur, analar ağlamayı keser.. Neden bu yola başvurmuyorsunuz ey milletiradesi tapıcıları?
Hayır, “nasılsa hayır çıkar” diye zerre kadar bir önyargım ve beklentim yoktur.. 
Eğer bölünme kaçınılmazsa, bu süreç sonunda başımıza, elimize kucağımıza, hukuki olanak tescil edilmiş bir diktatörlük kalacak... O zaman Apo falan KTürtlerden bizi kurtar, gel özgürlük savaşımıza destek ol mu diyeceğiz?!
***
Başa dönelim: CHP’de RTE Çözümüne evet diyenler var mı? Sesleri çıkmıyor fazla. RTE- Çözümünün önünde bir gayya kuyusu var. Kendileri içine girmekten-düşmekten korkuyor. Arkalarında CHP’nin kalmasından, özellikle. Onu da bu kuyunun içine çekmek için elbirliği ile süren bir faaliyet içindeler.. O zamanş sen sağ ben selamet.. Milletçe gittik demektir..
RTE-Çözüm Paketini millete yedirebilmek için büyük bir olay gerekir.. ne cami fetvaları ne mahyalar ne başka bir şey.. Herşey olabilir ve beklenebilir..
--10 Mart 2013/ Bilim ve Siyaset – Orhan Bursalı

8 Mart 2013 Cuma

FATİH PROJESİ VE HAYAL KIRIKLIĞI / ODTÜ 60 ÜNİVERSİTE ARASINDA


CBT sayı  1355, Gündem, 8 Mart 2013
  
Okullarda “çağ atlayan eğitim modeline geçiyoruz” büyük propagandasıyla iktidarın devreye soktuğu “tablet ve akıllı tahta” (Fatih Projesi) üzerine ilginç haberi Can Güleryüzlü imzasıyla (Radikal) okudum. Bakanlık 4 bin öğrenci ve 500 öğretmenle proje üzerine anket yapmış ve “şoke edici sonuçlar” çıkmış. Proje başarıyı arttırmamış (bence önemli ölçüde geriletmiştir!) ve içerik çok zayıfmış. 
Projenin hedefi olan “problem çözme, sorgulama, dili etkin kullanma becerisi”ne katkısı azmış. Bence geriletmiştir de! Araştırmayı bakanlık yaptığı için, kendi projelerini çöpe atacak halleri yok! Sadece “teknoloji okuryazarlık”ta bir sorun yokmuş. Eh bu da normal, çocuklar ellerindeki oyuncakların, hele sınıfta bir dersse bu, her zaman hakkını verir!
Habere bakalım: 
Hedeflenen öncelikli becerilerden sadece ‘teknoloji okuryazarlığı’nda sorun yok; ‘problem çözme’, ‘dili etkili kullanma’, ‘sorgulama’, ‘yaratıcılık’, ‘eleştirel düşünme’, ‘hayat boyu öğrenme’, ‘bilgi okuryazarlığı’, ‘sosyal sorumluluk’ ve ‘takımla çalışma’ becerilerinde ise sonuçlar olumsuz.”
Araştırmayı, Milli Eğitim Bakanlığı Yenilik ve Eğitim Teknolojileri Genel Müdürlüğü yaptırmış. İyi yapmış bence! Attıkları adımın nasıl bir sonuç verdiğini görmek istemek, çok iyi bir şey..
Proje52 okulda başlamıştı. Geçen eğitim yılının ikinci yarısıyla birlikte 17 ilde başlatılan pilot uygulama kapsamında 52 okulda 9. sınıflara 1496 akıllı tahta yerleştirilmiş ve 12 bin civarında tablet dağıtılmıştı. Akıllı tahta ve tabletlerin gönderilmesine karşın sınıflarda bu teknolojinin hayata geçirilmesini sağlayacak kablolama için aylar sonra ihaleye çıkılmıştı. Resmi törenler için bazı sınıflar hızla düzenlenerek ‘tabletli eğitim’ başlatılmıştı. Teknik sorunlar e-içerikler konusunda da ortaya çıkmış; ön hazırlık evresi beş aydan daha kısa bir süre olması nedeniyle z-kitap denilen zenginleştirilmiş içerikli kitaplar, animasyonlar ve benzeri eğitici içerikler yetersiz kalmıştı.. Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı’nın verdiği bilgiye göre 62 bin 800 adet tablet alımı yapıldı ve bunların büyük bölümü lise kademesinin 9. sınıflarına dağıtılıyor. Proje kapsamında şu ana kadar alımı yapılan akıllı tahta sayısı ise 85 bin adet.
Biz dergimizde bu Fatih Projesi’ni işleyemedik. Aslında ABD ve Avrupa’daki uygulamalarından bir dizi sonuç çıkmıştı, bunları derleyip topladık okuduk ama yayına girmedik. Tabletle eğitim çok sorunlu bir alan, öğretmenle birebir ilişkinin yerini tutması olanak dışı. Tabletle eğitimi/öğrenimi sınırlı/kısıtlı alanlarda, öğretmene- derse aktif yardımcı olarak kullanabildiğiniz ölçüde, ondan bir başarı sağlayabilirsiniz. Ama burada da bir sonuç yok..  Görsellik şüphesiz büyük bir nimet, ama görselliğin aynı zamanda metin okumalarını engelleyici ve bıktırıcı bir alışkanlık yarattığını unutursanız, zırcahil çocuklar yetiştirirsiniz. 
Zaten PISA araştırmaları da ülke eğitiminin kötü bir kalitede seyrettiğini ve üstelik hiç bir iyileşme görülmediğini de ortaya koyuyor. Şimdi tabletle eğitim mi nitelik sıçraması yapacak!? Böyle sihirli bir değnek olsaydı, bunu kendi deneyimlerimizle biz mi keşfedecektik! Unutmayın ki, tablet- bilgisayar gibi elektronik aygıtlarla eğitim, dünyanın en gelişmiş ülkelerinde yıllardır test ediliyor..
Yorum gerektirmeyen bir tablet ve Fatih Projesi dramı ile karşı karşıyayız..

ODTÜ “60 ÜNİVERSİTESİ ARASINDA”

ODTÜ, Times Higher Education tarafından yapılan “World Reputation Rankings 2013” sıralamasında dünyanın en ünlü 60 üniversitesi arasında gösterildi. Top Universities by Reputation (En Ünlü Üniversiteler) sıralamasında yerini yükseltmiş. Bu sıralama, 17.000 akademisyenin katılımıyla Mart – Nisan 2012 aylarında yapılan “Thomson Reuters’ 2012 Academic Reputation Survey” anketine dayanıyor. Haberin ayrıntısı şöyle:
Anket, farklı coğrafi bölgeleri ve akademik disiplinleri temsil etmek üzere Times Higher Education ve Thomson Reuters tarafından 144 ülkeden seçilen deneyimli (ortalama çalışma süresi 17 yıl) ve bilimsel yayınlarıyla tanınan akademisyenlere gönderilmiştir. Dünyanın en güçlü 100 üniversite markasını belirleme amacını taşıyan ankette, katılımcılardan hem eğitim hem araştırma alanında “mükemmel” olarak tanımladıkları en fazla 15 üniversiteyi seçmeleri istenmiş. Ankette katılımcılara, En başarılı mezununuzun lisansüstü eğitim için hangi üniversiteye gitmesini önerirsiniz?gibi sorular yöneltilmiş... ODTÜ, geçen yıl Mart ayındaki sıralamada, listesine giren ilk ve tek Türk üniversitesi olmuş ve 91-100 bandında yer almıştı. Bu yıl da listeye Türkiye’den giren tek üniversite olan ODTÜ, listedeki yerini geçen yıla göre yaklaşık 40 basamak yükseltmiş.”
Listesinin üst sıralarında beklendiği gibi ABD, İngiltere, Japonya ve Avustralya üniversiteleri yer alıyor. “İtalya, İspanya, Hindistan, Avusturya, İrlanda, Yunanistan, Danimarka, Portekiz, Norveç ve Meksika gibi birçok ülke” listeye girememiş.
ODTÜ’yü tebrik eder, ODTÜ’lülerin gururunu paylaşırım..
Gelecek Cuma yeniden birlikte olmak dileğiyle…

"Batsın Basın" Anlamı ve Neden Chavez'e Milliyetçi Diye Saldırılıyor


Ben sömürürken milliyetçi değilim, ama sen sömürüye karşı çıkarsan ve kendi çıkarlarını korursan üstelik en aşağılığından milliyetçisin!.. Devrilmen şarttır!”

Önce bir notla başlayalım, sonra da Chavez’e dönelim: 
Başbakanın 10 yıldır yaptığı gibi bir kez daha medyayı yine en ağırından hedef alarak Milliyet krizi yaratmasında şaşırtıcı yeni bir durum var mı? “Batsın böyle gazetecilik!” Gazeteciliği zaten batırmış durumda! Milliyet “hayalkırıklığı”nın nedenini, belki ortalıkta dolaşmakta olan iddia açıklıyor olabilir: 
Patron demiş ki, “Başbakan bizim velinimetimizdir, Milliyeti kapa desin hemen kapatırım..Hasan Cemal ve Can Dündar 15 gün izne çıkartılmış.. başbakanı yatıştırmak için mi yoksa, bu yazarlara “bu koşullarda Başbakanın istediği doğrultuda yazı yazmayı içinize sindirin, veya sindiremezseniz...” düşünme izni mi verildi.. bilemiyorum.. Ama benim bildiğim iki yazar da, yedikleri bu andıcın altında kalmazlar.. Özgürlük kadar güzel bir şey yoktur!
Dünkü Milliyet”e baktım, korku için gazete sayfaları sökün etti gözümün önünde.. Nerede o “dinamik” hava! Burada, bir Milliyet okuru olarak, gazetenin Okur Temsilcisi Belma Akçura’yı göreve çağırıyom: Okur olarak haklarımı Başbakana karşı korumalı.. Tabii, Milliyet’in haklarını da aynı zamanda! Yoksa bu konu Okur Temsilciliğinin görevleri arasına girmiyor mu? Hayır bilmediğimden soruyorum sadece..
Hasan Cemal, tam destek verirken RTE'nin abisiydi, ağzından basın özgürlüğü sözü çıkınca, sopaladığı adam oldu. Şöyle bir kural oluşuyor: Başbakana destek veren liberal veşa yetmezamaevetçi yazarlar günü gelince bir dayak yiyecek gibi. Mehmet ve Ahmet Altan kardeşlerden tutun da.. Ama pozisyonunu en iyi koruyan Mehmet Barlas ve benzerleri.. Hiç hata yapıyorlar mı, örnek alınacak bir insan anıtı gibi duruyorlar!!
Başbakanın bu ağır baskısının diğer yönü ise, çok önem verdiği merkez medyanın hele hele şu kritik Apo ile ittifak ve Başkanlık Sistemi Anayasası sürecinde, şu veya bu şekilde “kontrol dışı”na çıkması, yani sapması! 
Merkez medya, Başbakan için merkez görüş demek oluyor herhalde, geniş çoğunluğun kulak verdiği! Eğer bu “merkez medya” tamamen RTE’nin yolunda giderse, şu Anayasayı şıppadanak geçireceğini düşünüyor, planlıyor demek ki.. Ama hayatın hiç de otoriterlerin planladığı toplum mühendisliği doğrultusunda akıp geçmeyeceğini bir türlü öğrenemezler!
***
CHAVEZ!!!
Chavez! Güle güle! Sadece Venezüella’nın değil, bir Kıtanın, Latin Amerika’nın siyasal yüzünü 2000 yılından itibaren bir kişinin, bir liderin, bir projenin değiştirmiş olması, üzerinde çok düşünmemiz gereken bir olgudur. Sosyalist düşünce, çok farklı bir biçimde ve siyasal bir içerikle, bu kez kitlesel bir şekilde bir kıtanın bütününde zemin buluyor..  Hem de yeni liberal rüzgarın dünyayı kasıp kavurduğu bir zamanda!
Chavez ve projesi, Güney Amerika kıtasını çeşitli derecelerde sarstı! Brezilya’yı bile! Bu ülke de ulusal kalkınmasına yeni bir bakışla sarıldı! Diğer ülkelerde “sol iktidarlar”a yol açtı Chavez’in projesi.. Latin Amerika 2000 yıllar öncesinde ABD’nin arka bahçesiydi ve sık sık askeri diktatörlüklerle yönetilirdi.. Diktatörlüklere karşı da gerilla savaşları gündemdeydi. Che ve Kastro Küba’da bunu başardılalar.. Şili’de ise Allende ve arkadaşları ise seçimlerle iiktidara geldiler.. Ama ABD’nin Şili Ordusunu kullanarak darbe yaptı, Allende öldürüldü!
Şili deneyiminden sonra, ilk kez Chavez büyük bir kitlesel destekle 14 yıl önce iktidara geldi. ABD’ye karşı meydan okuyarak ve dünya çapında bir ittifakı örgütleyerek!
Chavez, yoksul halkın eğitimi, sağlığı, barınması için 14 yıl içinde 300 milyar dolar harcadı! Venezüella dünyanın 4.-5.büyük petrol ülkesi! Ama petrollerinin kaymağını yabancı petrol tekelleri yediği için, yoksulluk ve açlık içinde kıvranıyordu! Halkının yarısından fazlasının yoksulluk sınırında ve altında olması, ne büyük bir insanlık ihanetidir bir petrol ülkesi için!
Chavez petrolleri millileştirdi. Parasını halkının refahına akıttı. Eğitime, sağlığa, konuta.. Yoksulluk yüzde 20’lerin altına indi. Batı basını Chavez  için “milliyetçi lider” der. İşte üzerinde çok yazılıp çizilen “milliyetçilik” budur! Batı, bir ülkenin ve halkın kendi çıkarlarını öncelikle savunulmasını “milliyetçilik tu kaka” diyerek kötüler ve aşağılar..
Emperyalistler, bu ülkelerde kendi çıkarlarını savunur ve milyarları götürürken, bunu “kendi milliyetçilikleri” için yaptıklarından hiç söz etmezler!
Söylemleri şöyle: “Ben sömürürken milliyetçi değilim, ama sen sömürüye karşı çıkarsan ve kendi çıkarlarını korursan üstelik en aşağılığından milliyetçisin!.. Devrilmen şarttır!”
Yaaa, işte böyle!..
--7 Mart 2013/ Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

5 Mart 2013 Salı

Denklemler, Nelere Gebe?


2013 çok şeye gebe.. Dananın kuyruğu bu yıl kopacak, 2014 ve 2015’de neler olacağını daha net göreceğiz.
Ufukta görünen Nisan-Mayıs’da Başbakanın anayasanının Meclise gelmesi.. Gelir mi? Bu amaçla soralım, “Pardon.. Bu Korku Ne? Yeri göğü inletiyorsunuz: Bu bize sabotaj! diye. Yoksa milletin “ayıp” diyeceği bir şey mi var ortalıkta?” 
Kopartılan gürültüye, esip gürlemelere bakılacak olursa, öyle! 
Millet bu anlaşmayı bir ayıp olarak algılarsa, ki bu güçlü bir olasılıktır, o zaman dananın kuyruğunda ilk kopuk yaşanır. Tabii CHP içindekiler, sözde “Kürt meselesi çözülsün de,” gibi başka bir ayıp politikaya yatmazsa.. diktacı bir başkanlığın kendilerinin de defterini iyice düreceği gerçeğini görmez Tüsiad ve ortalıktaki yüzergezer serseri mayınların “katıl sürece, çözün şunu” gibi, kendilerini bitirecek aptalca dayatmalarına boyun eğmezse..
CHP bu sürecin kendisini iktidar bile yapabileceği gerçeğini görebilir mi..
***
RTE’nin yaptığı açıklamalara bakılacak olursa, henüz sürecin arkasındalar. Bir iki ay daha ölçüp biçerler; kamuoyu araştırması yaptırırlar çeşitli açılardan, RTE önündeki rakamlara, BDP ve PKK’nın anayasaya karşı tavrına bakar. Apo ve BDP’den bazıları dedi ya, her ne kadar bence ağırlıklı olarak palavra bir itiraz olarak ortadaysa da, “yooo demokrasi de olmalı, anayasada diktaya gidecek yola desteklemeyiz” diye.. Olur a, bakarlarki öyle bir anayasa ortaya çıkıyor ki, RTE bununla kendilerini de derdest edip bir kenara koyabilir!! Danadan kuyruk kopmaları hızlanır..
RTE’nin önündeki seçenek bu durumda milliyetçiliğe keskin bir geri dönüştür tekrar.. Bunu hep yaptı, yine yapar! Daha geçen yıl asmaktan kesmekten bahsettikleriyle bugün anlaşma yapıp, hem türklüğü hem kürtlüğü ayaklarımın altına alırım dedi.. Başbakana hiç bir şey yabancı değildir!
***
RTE için süreci zorlaştıracak bir etken, örneğin Cumhurbaşkanı Gül’dür. Gül, Taha Akyol’un, hiç çanak olmayan, iyi hazırlanmış sorularını, CNNTürk’te yanıtladı. Ben daha cesur yanıtlar bekliyordum, ama Gül politik durumun- sürecin karmaşıklığından, bir adım geride kalmayı yeğledi. Fakat mesajlarını verdi. Örneğin RTE’nin açıkladığı Başkanlık sistemine karşı çıktı. Başkanlık olabilir ama bunun demokratik mekanizmalarla desteklenmesi, kontrol sistemlerinin kurulması gerekir, dedi. RTE’nin diktacı anayasasına hayır dedi.. Türk usulü olmaz!
Gül, Cumhurbaşkanlığı adaylığı için geri çekilmedi, “vakti gelince durumu arkadaşlarla tartışacağız, ona göre karar vereceğiz” dedi. “Arkadaşları” kim? Erdoğan değilse, AKP içinde ve çevresinde “Gül’cü” diyebileceğimiz çevreleri aklıma getiriyorum. Çünkü Cumhurbaşkanlığı konusunu, o makama hem de diktacı bir hukukla talip olan Erdoğan’la konuşacak hali yok!
Gül, Anayasadan Türk sözcüğünün çıkartılmasın karşı. Taha Akyol da benzer görüşte ve ikilem içinde de..
Gül bekliyor. Diktacı anayasa dayatılır ama bir şekilde yol kazasına uğrarsa.. Gül’e yeni yollar açılır. RTE’ye düz cumhurbaşkanlığı mı kalır, yoksa parti tüzüğünü değiştirir ve yeniden başbakanlığını mı gündeme getirir, Gül Çankaya’da oturmaya mı devam eder.. Yoksa bütün bu hesaplamalar ve kargaşalar içinde Köşke milletten başka bir aday mı oturur.. RTE siyasi olarak başaşağı mı tam gider.. Bütün bunları göreceğiz.
Şunu da belirteyim, vurgusunu yapmıştım daha önce, ABD’nin de gönlü Gül’den yana. Kerry’nin ziyaretinde bunu daha net gördük.. ABD özellikle RTE’nin Ortadoğu, Suriye ve Irak politikalarından çok hoşnut değil. ABD şimdi süreçte Irak’ın ve Suriye’nin bölünmesine tam karar vermiş değil. Çünkü sonrasını pek göremiyor ve kriz içindeyken başına yeni ve büyük belalar almak istemiyor.. Ama RTE onu savaşa zorluyor. Gül, ABD için daha uyumlu.. Bu konuyu ayrıca yazacağım.
Bu durum bile RTE’nin önünde epey bir engel..
Bir yıldır Gül’ün siyasi programını ve profilini yükseltme çalışmaları içinde olduğunu yazıp duruyorum.. Eğer kendisine Başbakanlık yolu açılmazsa, Gül’ü yabana atmayın derim...
***
Başa dönersek: Zabıtların açıklanması ile ayıp bir durum mu ortaya çıktı, yoksa gizli saklı bir konuda apansız mı yakalandınız da, yeri göğü inletiyorsunuz?
Yeni göğü inletmesi gereken bir parti daha var aslında.. Ama sesi hala cılız çıkıyor!
--5 Mart 2013 / Bilim ve Siyaset – Orhan Bursalı

4 Mart 2013 Pazartesi

Bu Millet Bunu Yutmaz


Başbakan’ın MİT aracılığıyla Apo ile “pazarlığı” bütün çıplaklığıyla ortaya çıktı. Başbakanın tutanakların yayınlanmasına karşı “gazeteciligin batsın” diyerek dile getirdiği büyük ve derin öfke ve nefretine şaşırmanın alemi yok. Başbakanın bu öfkesini, zaten medyadaki adamları “gazeteciliklerini kurban ederek” bu yayına karşı çıkmalarıyla ve “yarı beyni” Akdoğan yazılarıyla önceden duyurmuşlardı!
RTE için tek gazetecilik var: Gazetecilik beni desteklemek demektır. Hoşlanmadığı gazeteciler ve gazetecilik düşmandır, yokedilmelidir, batmalıdır veya devşirilmelidir.. Geçtiğimiz 10 yıllık pratik bunun kanıtıdır ve medyada hala sürmekte olan iktidara dokunan gazeteciliğin tasfiyesi operasyonlarını yaşıyoruz.. Neyse bu yeni bir şey değil...Üzerinde durmak istediğim konu doğrudan bu değil.. Ama bununla da ilişkili..
İlişkili çünkü şu gazetecilik olmasa RTE dikensiz gül bahçesinde istediğini, al gülüm ver gülüm bütün anlaşmaları yapacak, milletin de herşey olup bittikten sonra haberi olacak. Bu nedenle en önemli bir anda hala gazetecilik yapılabiliyor olması, iktidarı çıdırtıyor.
***
Zabıtlar şunu net gösteriyor: Apo ile RTE anlaşmışlar, işi bitirmişler..  Herşey tamam olduktan, Başkanlık Anayasası üzerinde anlaşma ve uzlaşma sağlandıktan sonra, Apo, dışarıdaki kürtleri, PKK ve BDP’yi bu anlaşmaya ikna etmek için görev üstelnid veya görevlendirildi. Heyetlerin İmralı’ya gitmesine izin verilmesinin tek amacı budur. Nitekim, Apo’nin BDP’ye, Kandil’e ve Avrupa’ya yazdığı üç mektubun da amacı budur. Aslında sözde demokratik davranarak görüşlerini almak istediğini söylemektedir. Ama yaptığı anlaşmayı kabul etmeyenleri de kendinden saymamaktadır. Apo onlara çekilme tarihi de dayatıyor.
Bu tarih, aslında RTE’nin tarihidir! RTE, Apo’dan önce, kendi başkanlık anayasasını Nisan’de Meclis’e getireceğini ve sonbaharda da referanduma götüreceğini açıklamıştır. Mart- Nisan ve sonbahar, Apo’nun da (Ağustosta tamamen çekilin) talimatlarıyla örtüşmektedir.
Bu ikilinin bu müthiş tarih zamanlaması, allahaşkına kimsenin de mi dikkatini çekmiyor...
RTE, bu tarihlemesiyle, Kürt meselesini işte çözdük, PKK’lıları ülke dışına attık, en büyük propaganda silahıyla, anayasanın kabul ettirmeye ve Başkanlık Anayasası deli gömleğini bize giydirmeye çalışacaktır..
***
Apo’nun tutanaklarda sözünü ettiği “demokratik başkanlık” bir zırvalık ve kendi cemaatini yatıştırmaya yöneliktir. Apo’ya, giden heyetten biri, başkanlık sistemine parti içinde itirazlar olduğunu, bunun dikta rejimini getirebileceği itirazları olduğunu söylüyor. Öcalan RTE’nin başkanlığını desteklemeliyiz diyor, Cemaat tehlikesini Cemaat ile RTE arasındaki dalaşmayı da buna bir gerekçe olarak gösteriyor, ayrıca diktatörlük endişesine karşı da onları yatıştırıcı sözler söylüyor. Yok olmazmış o da zaten diktatörlük anayasasına hayır dermiş. ABD’deki Başkanlık anayasası gibi, Meclisin güçlü olduğu ve halkların (Türk-Kürt) meclisinin de kurulduğu bir anayasa olabilirmiş.. falan filan.
Anayasayı kotarmışlar birlikte. Nisan’da Meclis’e getirecek Başbakan. Apo ise yok öyle olmaz falan diyerek, RTE’nin uzun süreli bir diktatörlük dönemini başlatacak anayasasının onaylanmasını istiyor.
Bütün bunları yazıp çizdim, şöyle on günlük yazılarıma dönüp bakın. Apo’nun Türkiye diye bir derdi yok ve olamaz zaten. Apo’nun derdi Kürtler, “Kürt bölgesi” ve  bu yolda elde edecekleridir.. RTE diktatör olmuşmuş, özgürlükleri yokediyormuş, varolan melez demokrasiyi de ayaklar altına alarak diktatör rejimi yerleştirecekmiş, uzun süreli bir karanlık dönemi başlatacakmış..
Bunlar bizim derdimiz, Türkiye’nin derdi!
RTE-Apo ortak anayasası, sadece karanlık ve tam bölünmüş bir Türkiye önümüze koyacaktır.
RTE, bütün ülkeyi bütün milleti ilgilendiren Türkiye’nin varoluşu yokoluşu gibi temel bir konuda, kendisine tam otoriterlik verecek başkanlık gibi bir rejim değişikliğini, gizli kapaklı bir anlaşmayla ve üstelik “Kürt meselesini çözüyor, savaşı sona erdiriyoruz” gibi çok masum bir isteğin arkasına gizlenerek, Türkiye’ye dayatmak ve bütün milleti bir oldu bitti ile karşı karşıya bırakmak istemektedir.
Bu millet bunu yutmaz..
---4 Mart 2013 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

2 Mart 2013 Cumartesi

Kocaeli Üniversitesinde “Komünist Manifesto” Gizli Örgütü Çökertildi!!!


CBT  gündem 1354, 1 Mart 2013

Kocaeli Üniversitesinde 
“Komünist Manifesto” Gizli Örgütü Çökertildi!!!

YÖK Kocaeli Üniversitesi’nde Komünist Manifesto’nun okutulmasını yasakladı ve bu “suçu” gerçekleştiren Yrd. Doç. Dr. Seydi Çelik hakkında da soruşturma açtı!
Olay Kocaeli Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü’nde geçiyor! Suç Mahallinin “YÖK Olay İnceleme Ekibi’nce” çevrelendiği ve delil toplama araştırmalarının hala sürdürüldüğü öğrenildi!
YÖK içinde sızdırdığımız bilgilere göre, bununla yetinilmemesi gereği düşünüldü ve Seydi Çelik’in aklına, öğrencilerine Karl Marx’ın “Komünist Manifesto” kitabını ödev olarak verme fikrini kimin soktuğu da araştırma konusu yapılacak.. Okuldaki muhtemel “suç örgütü” bütün ağlarıyla ortaya çıkartılmalıdır.. Memleketimizin bekası ve üniversitelerimizin huzuru için bu vazgeçilmez bir şarttır.. Meseleyi salt akademik özgürlük olarak gören örümcek kafalılara, üniversiteler dar edilmelidir.. Hepsi Moskova’ya!
Bazı kendini bilmez üniversitelilerin “üniversiteler bilim ve özgürlük kurumlarıdır.  Baskı ve tacize boyun eğmezler. Biz de eğmeyeceğiz” şeklindeki açıklamalarının, eğitimin en büyük iradesi olan Anayasal Kurum YÖK’e karşı bir komplo hazırlığı olup olmadığının da araştırılması gerekir. Bize gelen bazı duyumlar, bu tür suç şebekelerinin bütün üniversitelerde filizlenmeye başladığı yolundadır. Henüz boy atmadan kafalar ezilmelidir! 

Karl Marks:  Hala ruhun egemenlerin ve YÖK'ün üzerinde dolaşıp duruyor!

Hukuk Fakültesi’ne verilen “olayı soruşturma” görevinin layıkıyla yerine getirilmesinin sağlanması için, özel yetkili mahkemelerden savcıların ve kolluk kuvvetlerinin de soruşturmaya dahil edilmesi şarttır..
Hatta, delillerin yokedilmesini önlemek için, Çelik ve şürekasının derhal derdest edilmesi, uzun süreli gözaltına alınması, hatta kaçma ve delilleri karartma yüksek olasılığı da göz önüne alınarak, mahkemece tutuklanması da gerekir..
Bir heyetin, Mark ve Engels’in Komünist Manifesto’yu yazdıkları Londra’ya giderek inceleme yapması da önerilmiştir
Haydi hayırlısı! Haftaya, bu konuyu daha derinlemesine ele almak umuduyla!

Selçuk Üniversitesi’ndeki Masum Olay
Kocaeli üniversitesinde bu kahpe olay gerçekleşirken, Selçuk Üniversitesi İletişim Fakültesi reklamcılık bölümü öğrencileri  ise çok masum v ehaklı gerekçelerle ayaklanmış durumdadır! Nedenine gelince, bölüm başkanlığına reklamcılıkla ilişkisi olmayan bir öğretim üyesinin atanmış olması! Öğrenciler Kamu yönetimi öğretim üyesi Süleyman Karaçor’un atanmasına karşı çıkıyorlar. Bölümü kuran hocaları Hüseyin Altunbaş’ı geri istiyorlar. Öğrenciler diyor ki “Biz buraya gerçek reklamcı olmak için geldik. Yapılan atamada bizim isteklerimiz hiçe sayılarak zorunlu bir yönetim anlayışı uygulanıyor. Yetkililerden sesimizi duymalarını ve yapılan yanlışı düzeltmelerini önemle rica ediyoruz”..
Vallahi bravo öğrencilere, haklarına sahip çıkıyorlar! Komünist Manifesto okumadıkları ve kendilerine okutulmadığı sürece, çok iyi yapıyorlar! İyi bir eğitim istemelerinden ve bu nedenle de bölüm başında konunun uzmanı bir öğretim üyesinin olmasını istemelerinden daha doğal ne olabilir.. İki yanlış var burada, Karaçor’un atanması ve Karaçor’un da bunu kabul etmesi! Yahu bu konu beni aşar diyerek görevi kabul etmemesi en iyi davranış olabilirdi..
Bence öğrenciler bununla yetinmemeli.. Bir adım daha ileri giderek, bölümün başına gelebilecek en iyi öğretim üyesinin aranması ve atanması için çaba sarfetmeliler. Ben bilmiyorum, belki de  Altunbaş çok iyidir. Ama bu tür atamalarda artık belirli bir seçme değerlendirme yapılmasını gündeme getirmek gerekir. Mesele rektörün veya dekanın iki dudağı arasından kurtarılması gerekir.. Konu sadece Selçuk Üniversitesi ile ilgili değil, bütün üniversitelerle ilgili!
Gelecek Cuma’ya kadar, sevgiyle...

“Köşkte gizli suikast zirvesi” yalanı


Önceki gün Taraf gazetesinin manşetini görünce ve “haber”in imzasına bakınca, hah dedim, MBaransu yine Fatih Cami bombalanacaktı diye manşetlerden duyurduğu ve sahte belgelerle piyasaya sürdüğü Balyoz davasına benzer bir haberle ortalığı karıştırma görevini üstlendi!
Oral Çalışlar’ın yayın yönetmenliğini üstlendiği Taraf adlı gazetenin manşetindeki haberin başlığı şuydu: “Çankaya’da suikast zirvesi”. Çalışlar belli ki çok heyecanlandı, haberi manşete çekti, doğru mu yanlış mı hiç bakmadan..
Baransu sözde “Arınç suikasti” planında sadece Bülent Arınç’ın oturduğu evin krokisi değil, aynı zamanda Cumhurbaşkanı Gül’e yönelik de bir “kroki”nin de ele geçirildiğini ileri sürüyordu. Hatta bir kaç kroki vardı.. Baransu, “devletin en üst kademesinde görev yapan” haber kaynağı ile lüks bir restoranda buluşmuş ve kendisine bu bilgiler verilince çok şaşırmış.. Hatta ‘haber kaynağı” onu arabasına alıp “suikast güzergahını” gezdirmiş-göstermiş. Sonra da Balgat’ta bulunan askeri karargahı göstererek, “suikastten sonra buraya kaçacaktılar” demiş..
Nasıl, James Bond’un casus filimlerine taş çıkartacak bir planlama ama! Zaten Baransu da tam bu işlerin adamı!
Baransu’nun önemli “haber kaynağı”na göre, konuyu görüşmek üzere Gül- Başbakan ve o zamanki Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ, Çankaya’da bir araya gelmişler. Gül, Başbuğ’dan konu hakkında bilgi istemiş, nedir bu, açıkla bakalım, diye!!!
Baransu’nun “suikast zirvesi” de bu görüşmeymiş.. Zirvede ise bu suikast planı ve krokinin kamuya açıklanmaması kararı alınmış...
Hemen söyleyeyim, konuyu en azından bir tarafıyla araştırdım. Gül ve Erdoğan’dan soramayacağıma göre, o zamanki Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ’un böyle bir toplantıya, yani “suikast zirvesine” katılmadığını, böyle bir krokiden haberdar olmadığını ve böyle bir kroki görmediğini ve kendisine gösterilmediğini öğrendim...
Yani Baransu’nun üfürüğünü doğrulayacak en önemli kaynaklardan birinin olaydan habersiz olduğu ortaya çıkıyor. Bu önemli iddianın diğer iki ana kaynağı Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Gül’ün, kamuoyuna pompalanan bu iddia üzerine açıklama yapmaları gerekir.. Böyle üçlü bir zirve oldu mu, bu iddianın tarafları siz misiniz, Çankaya’da böyle bir toplantı yaptınız mı, İlker Başbuğ bu toplantıya katıldı mı..
Baransu’nun Başbakan ve çevresiyle arası iyi değil. Böyle bir üfürük oradan gelmiş olamaz. Gül çevresinden gelebilir mi? Bilmiyorum. Baransu bu çevreden mi dolduruşa getirildi? Yoksa MİT içinde Baransuculardan biri mi var? Veya devletin en üst kademesi derken, Baransucuların al takke ver külah içinde olduğu yargıdan veya emniyetten bir “üst görevli” mi söz konusu? Ama kaynak her kimse, Baransu’nun da bilgisi dahilinde, buradan diğer gazetelere de benzer ipuçları pombalandı son zamanlarda..
Aklı başında biri, okuduğunda, iddianın bir zırvakafanın ürünü olduğunu hemen anlar. Efendim herşey bu krokide yazılı çiziliymiş.. Suikastçinin kaçacağı askeri birlik te işaret edilmişmiş. Yahu hangi suikast planı, böyle krokilerle, kaçacak yerlerle belirtilir de birilerinin eline tutuşturulur! Ya aptallar böyle bir iş yapar, veya milleti aptal yerine koyarak böyle bir şey olduğuna inandırabileceğini sanan sivri zekalılar..  Eh yani düşünceleri şu: Balyoz planını yutturduk, hepsini içeri attırdık ya, bunu da niye yutturmayalım?!
Aslında plan program cemaatçilerin ordu ile bitmek tükenmez hesaplaşmasının bir parçası. Bu kesimin gazetecileri bir süredir, 28 Şubat’a odaklanmış durumdalar.. Hatta medya patronlarına kadar uzanan yeni tutuklamaların “müjdesini” veriyorlar! TSK “özel kuvvetler komutanlığı” üzerine yapılan son yayınlar konusunda 16 maddelik bir açıklama yapmış ve “Özel Kuvvetler Komutanlığı bünyesindeki bazı unsurların illegal faaliyetlerde bulunduğu, şeklindeki iddialardan yola çıkılarak, TSK personelini ilgilendiren ve devam eden soruşturma ve kovuşturmaları etkileme sonucu doğurabilecek nitelikteki yayınların kurumsal olarak TSK'ni de etkileyecek boyutlara dönüştüğü değerlendirilmektedir” denilmiş ve özel kuvvetlerin illegal bir kurum olmadığı vurgulanmıştı.
Açıklamada şöyle denmişti: "Gündeme getirilen iddiaların kaynağı, 2007 yılında dönemin MİT Müsteşarı tarafından Devletin ilgili makamlarına elden sunulan isimsiz ve imzasız ihbar mektuplarıdır. Bu mektuplarda yer alan iddialar 2007 yılında incelenmiş, ancak herhangi bir işleme gerek görülmemiştir.”
MİT’in Darbeleri araştırma komisyonuna gönderdiği dosyada bulunan bazı ihbarları, komisyonun ciddiye almadığı ve raporuna yansıtmadığı da biliniyor. Bir de uydurulan haberin bir hedefi, 28 Şubat savcılığını etkilemek olabilir..
TSK’nin bu uzun açıklaması da, Başbakan’la Necdet Özel arasında yapılan ve uzun süren bir görüşmeden sonra kamuoyuna duyurulmuştu..
İlligal darbeci faaliyetler sürüyor” palavrasının kamuoyuna pompalanarak, özellikle Balyoz davasının Yargıtay’daki süreci etkilenmeye çalışılıyor. Vee aynı şekilde delilller açısından da çöken, ancak mahkemenin bir an önce mahkumiyet kararı vermek için çırpındığı Ergenekon davasının verilecek mahkumiyet kararlarına haklılık kazandırmak için kamuoyu bur zırvalıklarla etkilenmeye çalışılıyor.
Ergenekon’da yargılanan Başbuğ ve suikast zirvesi uyduruk haberinin, bu bağlamda gündeme getirildiği görülmekte.. Baransu’nun palavralarını manşetlere çekmek görevini, şimdi Oral Çalışlar’ın üstlenmesi de, eşyanın tabiatı gereği olduğunu belirtelim şimdilik.. Doğrusu yakışmıyor değil..
--Cumhuriyet manşet haber, 27 Şubat 2013

1 Mart 2013 Cuma

Baldıran İçmek Çözüm mü?


Doğrusu büyük bir düşünce terörü baskısı altında hissediyorum kendimi: Hükümetin önümüze koyduğu çözümü tartışacağına kabul et.. Konuşsam bir türlü sussam iki türlü.. Ne yapsam acaba?
AKP MK üyesi profesör oradan bağırıyor: Ben burada Başbakanımın Kürt meselesinde başlattığı çözümü, kişisel ikbali için, yeni anayasa ile başkanlık sistemini kabul ettirme ve başkan olma amacıyla yaptığını söyletmem.. yakından biliyorum ki bu düşüncede değil, iki tamamen ayrı iki ayrı süreç..
Demek ki bu konuda hassasiyetleri tavan yapmış durumda! Başbakan ikbali için böyle şey yapmaz! Evet iki ayrı süreç, ama birleştirilmiş süreç oldu.. Zamanlamaya diyecek yok. Başbakanın siyasi sonuçlarını ve kendi kariyerini hesapetmeden attığı tek adım görsem inaacağım ve “bu durum büyük bir raslantı” diyeceğim!!
Bir gazetecimiz, bir başka öneri yoksa herkes sussun, diyor. Başbakan hangi siyasi veya kişisel hesapla bu işe başlarsa başlasın.. Bir başka gazetecimiz “yoksa bölüneceğiz” diyor. Evet, başkanlık sistemi olasılığı var ama bu şimdinin sorunu değil..
Herkes, iktidarın ve Apo’nun önümüze koyduğundan farklı görüş dile getirenleri ve RTE'nin amacına işaret edenleri hızaya getirme telaşında! Déjà vu halindeyim! Hoşgeldin 2010 Referandumu..
Zaten bir şey yapamayız, burada ukalalık etmekten ve olayın başka yönlerine işaret etmekten.. Dur ne yapıyorsunuz, mu diyeceğim.. Ama insaf bırakın da konuşalım! Demirel zamanını aratmayın! Herkesin demek ki içindeki minik diktatörü dışavurma zamanı var. Yooo şaka şaka!
***
Başbakan bu süreci başlattık baldıran zehiri içsem bile.. Yani “siyasi intihar”dan bahsediyor. Aman, bu kadar iddialı olmasını istemem, eğer baldıran zehirini içebilmeyi gözönüne alıyorsa, aynı zehiri millete içiriyor, demektir. Ama Başbakanın önemli bir risk aldığı doğru. Başkanlık anayasasının, Apo-RTE ittifakına rağmen, milletten onay alacağının hiç bir garantisi yok. Hatta reddedilebilir! Belki de Ruşen buna güveniyordur! Ama Başbakanın kendine güveni son derece yüksek.
Fakat, daha şimdiden, Başkanlık anayasasına karşı, eski yetmez ama evetçilerden de, bir barikat oluşuyor. Kürt Meselesi’nin çözümünün Başkanlık sistemine bağlanmasını reddedenlerin sesi yükseliyor. Düşünsenize, Hasan Cemal bile!
Ama RTE’nin hesabı farklı: Kendine özel anayasa referandumda reddedilirse, Kürt meselesi çözümü de reddedilmiş olur. Türkiye yeniden 2010 referandumu gibi ikiye bölünecek.. Çözüm için diktaya evet, yaygaralarını dinleyeceğiz.. Şimdiden mızraklarını hazırlıyorlar görüyorum.. Hükümet, elindeki devlet aygıtı ve boğazlarından sıktığı bütün güçlerle, “evet’in üzerine yüklenecektir.. Bakalım bu “yol ayrımında” neler olacak! Başbakanın bal gibi iyi bir diktatör olabileceğine ilişkin yorumlar bile sökün eder mi eder!
***
Türkiye’nin bölünme tehlikesi şüphesiz ki var, ama bu o kadar kolay bir iş değil. PKK, umutsuzluk gördüğünde kentlerde terörü tırmandırabilir mesela, öyle ki illallah dersiniz, hadi herkes evli evine durumu yaratılabilir. Daha onyıllarca acılar için yoğurulacağına Türkiye, Türk-Kürt ayrılığı bir daha bütünleşemez bir noktaya geleceğine, kendi adıma söylüyorum, okurlar kızsa bile, Türkiye Cumhuriyeti’nin birleştirici bir şemsiye olmasını kabul ederim... Benim için bir sakıncası yok. Türkiye adı bana yeter!
Fakat bu meseleyi bir dikta anayasasına bağlamak niye?
Küçük akıllı kardeşim çözümün yoksa sus diyor. Dört yazı kadar öncesine bakabilir. Orada genel düşüncelerim var, egemenlerin çözümünü kabul etmek zorunda değiliz. Bizim çözümümüz şimdilik uygulanabilir değilse, RTE-Apo’nun çözümüne evet demek zorun mıyız? Benim kurmak istediğim dünya başka, onlarınki başka.. Şu an’ın “reel politik”in cenderesi içinde kalırsak sürekli, egemenlerin çözümünden çözüm beğenir dururuz..
İşte yeni bir öneri sunuyorum: Bırakın Başkanlık Sistemi Anayasasını.. Türkiye Cumhuriyeti’nin Türk-Kürt dahil herkesin ortak şemsiyesi olduğunu öngören bir değişikliği gündeme getirin tartışılsın. Millet katılsın, sonra değişikliği referanduma sunun.. En sonunda milletin buna karar vermesi gerekmiyor mu? Bir de isterseniz baraj koyun, birleştirici olması için, mesela yüzde 60 gibi..
Niye çözümü mutlaka RTE diktasına bağlı kılıyorlar, hadi ben anlamıyorum, sizler de mi anlamıyorsunuz?!
***
Ama sesler duyuyorum şimdiden: Peki Kürtlerin diğer ulusal, etnik isteklerini nasıl karşılayacağız? Evet, konunun aslına geliyorsunuz o zaman.. Ama Apo bile resmi dil türkçe diyorsa mesele ne? Yerel ayarlamalarla, bütünlük korunarak, tartışarak, ortak ülkümüz var mı yok mu anlarız.. yoklayarak gideriz..
Mehmet Bedri Gültekin, Silivri’de, İşçi Partisi Başkan Yardımcısı, Kürt Meselesine Çözüm başlıklı yazıma, kendi önerilerini gönderdi. Bu yazıyı ve görüşleri önemli buluyorum..
Gültekin özetle “Alternatif programın özeti, söz konusu ülkelerin toprak bütünlüğünün ve egemenliklerinin korunması, Kürtlerin demokratik hak ve özgürlüklerinin her bir ülkenin bütünlüğü içinde çözülmesi, ülkeler arasında ekonomik, siyasi, kültürel ve askeri alanlarda gerçekleşecek yakın işbirliğidir. Hedefi, Batı Asya Birliği olan bir işbirliği.” diyor.
Gültekin’in bu katkısını bloğuma koyuyorum, lütfen okuyunuz.. http://orhanbursali.blogspot.com
---28 Şubat 2013 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet