Öne Çıkan Yayın 20 Mart 2012 yazım

Erdoğan’a Askeri Darbe?

Yoo hayır bu kez, başka bir “fantezi”i üzerinde düşünmeye çağırıyorum: Cemaat, denetlemeye başladığı TSK’yı, Erdoğan’a karşı kulla...

28 Ağustos 2021 Cumartesi

Güvensizlik uçurumunda iktidar.. Generaller içeride..

 obursali@cumhuriyet.com.tr

Güvensizlik uçurumunda iktidar.. Generaller içeride..

22 Ağustos 2021 Pazar

Siyasi iktidar; 28 Şubat 1997’de Erbakan iktidarının istifasını sunması ve hukuki sınırlar içinde yeni bir hükümetin kurulmasıyla sonuçlanan, kiminin anayasal sınırlar içinde görevi, kiminin anayasal sınırları aşan muhtıra veya siyasi iktidara müdahale olarak gördükleri generalleri yargıladı ve ömür boyu hapisle 80 yaşına yakın 14 emekli komutanı hapishanelere yolladı. Apoletleri de sökülecekmiş.

AKP’nin bir intikam ve iktidar düşerse okların kendisine de yöneleceği bir siyasi hesaplaşma davası...

Fakat bu dava sonucu tüm bunların ötesinde bir özellik taşıyor. Bu kararın bu döneme ilişkin siyasi anlamı, her şeyden daha önemli. Bunun üzerinde duracağım.

ÖNCE ŞU SAPTAMALARI YAPAYIM:

  • Bu davayı FETÖ’cüler açmıştı.. Ama önemli olan AKP’nin ortaklığı. FETÖ-AKP iktidarı, o dönem bir ve tektiler.
  • AKP - FETÖ işbirliği özellikle ordunun yapısını, hiyerarşisini tasfiyesine odaklanmıştı. Bu uygulama, “ordunun siyaset üzerindeki vesayetini bitirmek” çerçevesinde, gayri meşru, hukuki temelleri sıfır, sahte deliller üzerinden Ergenekon, Balyoz ve benzeri bir dizi dava ile sürdürüldü. 
  • Burada FETÖ, ordu içinde kendi subay çetesinin örgütlenmesinin önünü açıyor, onları yükselterek gerektiğinde darbe ile tüm siyasi yönetimi devralmak için onları etkin yerlere getiriyordu. AKP ile ortak çıkarları, ordunun, siyasetin tam kontrol altına alınmasında birleşiyordu. 
  • AKP kendine karşı çıkabilecek tüm odakları kendine bağlamak ve kimsenin karşı çıkamayacağı, tüm denetim odaklarını yok etmek, böylece her türlü keyfi yönetime geçmek istiyordu.
  • FETÖ, RTE ve iktidarını özellikle 17 - 25 Aralık 2013’te büyük yolsuzluk ve rüşvetleri ortaya çıkaran operasyonla yıkmaya kalkışınca, AKP’nin lider takımının paçaları tutuştu, bu kez 180 derece dönüş yaparak FETÖ’yü “orduya kumpas kurmakla” suçladılar, Balyoz davasını tasfiye ederek suçsuz subayları serbest bırakmaya yöneldiler. Oysa bu davaların hepsi, AKP’nin de ortaklığıyla açılmıştı. Orduya kumpası kuran salt FETÖ’cüler değil, AKP’nin bizatihi kendisiydi de.

YARIM KALAN İŞİ TAMAMLIYOR

Bu hengâmede 28 Şubat davası askıya alınmıştı. Bu arada FETÖ’cüler orduda kanlı darbe kalkışmasında bulundular...

Sular sanki biraz durulunca AKP, FETÖ’cülere ihale ettiği 28 Şubat davasını, benzer şekilde FETÖ taktikleriyle sahte delilleri dosyaya sokarak, yargıyı ve hukuku yönlendirerek sonlandırdılar.

Bu dava, AKP iktidarı - FETÖ işbirliğinin geçmişten günümüze en somut kanıtlarından biridir. Evet, 28 Şubat davası yine orduya kurulan kumpaslardan biridir ve bu kez sürdürücüsü bizzat AKP iktidarıdır.

SİYASİ KAOS

28 Şubat öncesinde Erbakan ve Çiller iktidarı, ülkeyi bir kaosa sürüklemiş, devlet ve ordu içinde siyaset mafya-Gladyo işbirliğinin bekçisi ve bizzat parçası olmuşlardı. Ordunun o zamanki masum ve anayasal isteklerine bakın.. İktidarın anayasal düzeni nasıl parçalamakta olduğunu, 10 Kasım 1996’da Refah Partili Kayseri Belediye Başkanı Şükrü Karatepe’nin şu konuşmasında da görün:

“Süslü püslü göründüğüme bakıp da benim laik olduğumu sanmayın. Zaman zaman içinde bulunduğumuz şartlarda, mecburiyet karşısında gittiğimiz yerde inancımıza küfredilirken.. Bütün değerlerimize küfredilirken içimize kan akıyor ama resmi görevimiz icabı orada bulunmak zorunda kalıyoruz. Tek parti rejiminin kalıntısı.. Bu düzen mutlaka değişmelidir! Ve Müslümanlar, sakın ha içinizden bu hırsı, bu kini, bu nefreti, bu imanı eksik etmeyin!” Tabii Erbakan’ın “Bu düzen kanlı mı değişecek, kansız mı?” sözü de var.

AKP iktidarı, aslında Erbakan ve Karatepe’lerin o zamanki ideallerini gerçekleştirmede, sözde uygarlık yuları kravatlarını da kullanarak epey adım attı...

İyi de emekli generallere karşı FETÖ ile işbirliği dönemindeki gibi yargı şiddetini hâlâ sürdürmesinin nedeni ne? 

Yarın konuyu bu açıdan tartışacağım...

OKUR NOTU, Şinasi Akay:

“206 üniversite konulu yazınız üzerine 70’li yıllarda gördüğüm klasik lise eğitimini düşündüm. Eğik artıştan atalet momentuma, türevden integrale, fonksiyonlardan logaritmaya kadar onca fizik, matematik öğretisini beyne nasıl sığdırmışız hayret! Turan Tanın’ın üç parmak kalınlığında çözümlü cebir kitabını tanımayan liseli yoktu.

Şimdi sosyal medyada sarı mikrofon uzatılan gençliğe basit matematik sorusu soruyorlar, gençlik kahkahayla soranın yüzüne bakıyor, kem küm edip arkasını dönüp gidiyor.

Bu eğitim bize ‘problem çözme yeteneği’ kazandırdı. Üniversite okudun da ne oldu, diye sorana ‘Problem çözme yeteneği kazandım’ dediğimde, akıllarına matematik problemi geliyor. 'Benim oğlan da çözüyor', diyor. Oysa yaşamda karşılaşılabilecek ‘problemleri’ kastettiğimi algılayamıyorlar...”

21 Ağustos 2021 Cumartesi

Bize bir 206 üniversite daha gerekmekte! Şaka şaka, Yoksa 50 Üniversite yeterli mi?

 obursali@cumhuriyet.com.tr

Bize bir 206 üniversite daha gerekmekte!

19 Ağustos 2021 Perşembe

Şaka tabii. Eğer kaşla göz arasında 10 tane daha kurulmadıysa, şu anki sayı 206 sanırım. 

Arnavutköy denen yerde İstanbul’un su havzası içinde villaların alt dehlizlerinde kurulmaya çalışılan ve kardeşlerin birbirlerine sonunda silah çektiği sözde Arnavutköy Üniversitesi (nasıl yapılaşma izni aldılarsa!), YÖK izin vermeyince akamete uğradı! 

Yazık oldu! Öğrenciler paralarını verip bir üçkâğıtçı kuruluştan diplomalarını alacaklar ve üniversite mezunu olacaklardı ne güzel! Sonra gelsin üniversite mezunu caka satmalar ve devlete kabul etmeler!

Alay ettiğimi sanmayın, onlarca üniversitenin durumu, eğitimi vb. bu.

NE 81 İLİ!

Üniversite sayısı bu iktidarın başarısı! 

81 ile yaydılar diyeceğim ama 206’yı bölerseniz her ile 2.5 kadar “üniversite” düşüyor. Tabii ki rekor İstanbul’da. 30 mu 50 mi, her neyse..

Üniversite kapılarında yeniden büyük yığılmalar oldu. 

Sınavlarda öğrencilerin ortalama yüzde 50’si, taban puanını tutturamama gibi bir rezalet yaşayınca iktidar, puanları aşağı çekti. 

Zaten eğitim kalitesi büyük ölçüde düşük olan ve pek çoğunun diploması lise olgunlaşma sınavlarına denk düşecek kalitede olan bir üniversitede 3x5-10:5x2=? denklemini ancak çözebilecek, Türkçe doğru dürüst bir metin yazamayacak, kendini ifade edemeyecek kötü yetiş(tiril)miş bir sürü genç ile bu üniversiteler ne yapacak? Lise öğrenimine devam!

Ortalama hızla düşüyor.

Bana “Kabahat bu gençlerin mi” diye sormayın... 

Sistem sorunlu, tamam, ama üniversiteye gitmeyi hedefe koymuş gençlerin bu amaçları için hangi büyük ve ek çabaları gösterdiklerini de sorgulayacaksınız.

BİR AYRIŞTIRMA SİSTEMİ YOKSA...

Temel sorun, üniversite kapısında yığılmaları önleyecek, ortaeğitim ve lise girişte bir eleme, ayrıştırma sisteminin kurulmamasında. Herkes üniversite mezunu olacak, işsiz kalacak, sonra devlet kapısını çalacak. Çünkü iş hayatı üniversite mezunluğuna bakmıyor, hangi üniversite idin ve hayatında başka neler yaptına bakıyor. Yüz binlerce diplomayı ise bir çöp yığını olarak görüyor. Haklılar!

Üniversiteden çok daha önemli olan, gençlerin koluna bir altın bilezik takmayı ve ülke ihtiyacı doğrultusunda bir planlamayı, eğitimin ön planına almayan iktidar, bol bol üniversite açarak, hem gençlere hem ana babalarına hem ülkeye büyük zarar veriyor. 

Üniversiteye girişi şüphesiz ki zorlaştıracaksınız ki ülkenin ihtiyacı olan seçkin uzmanlar, bilimciler, her alanda, ülkenin ve çağın ihtiyacı olan yüksek profilli yetenekli insanlar hayata atılsın ve ülkenin insan zenginliğini üst düzeye taşısın.

SIRADANLAŞTIRMANIN SİYASİ MİMARLARI

Bu hiyerarşiyi kuramazsanız, yetenekli öğrencilere de kötülük yaparsınız.

Ülke üniversitelerinin kapasitelerini aşarak kontenjanlarını durmadan artırırsanız, yüksek düzeyde eğitim yapılmasını da engellemiş ve yeteneklilerin önünü kapatmış olursunuz.

Neresinde bakarsanız bir ucube durum.. Eğitim bu açıdan tam bir yol geçen hanı...

Bir iktidar düşünün ki bu ülkenin üst düzey bilim, teknik, uzman, düşün insanlarını yetiştirmek için kurumuş fen liselerini amaçlarından saptırıyor ve sıradan okullara dönüştürüyor. 

Anadolu liselerini de sıradanlaştırıyor.

Liseleri de üniversiteleri de sıradanlaştırıyor.

Her şeyi Bileşik Kap Teorisi’ne uygun hale getiriyor..

Bir ülke için bundan daha büyük bir felaket - kötülük olabilir mi?

Aklında fikrinde imam hatip okulları.. oraları paraya boğuyor ama hepsi üniversite girişlerinde en çok nal toplayanlar oluyor.

SIRADANLIK ÜRETMEK

Diyeceksiniz ki ne yapmalı?

Üniversite sayısını dondurun.. Vakıfları da..

Hatta, belirli kalite standartları koyun, buna uyumayanlara süre verin, uyamazlarsa kapatın... Devlet veya vakıf!

Üniversite girişlerini zorlaştırın. Ortaöğretimde elemeler, yönlendirmeler sistemi getirin..

Bunu yaparlar mı, hayır.. 

Sıradan politikacılar ve iktidarlar, ancak kendi sıradanlıklarını üretebilirler..

Ülkenin değil, kendi gelecekleri için..

İçimizdeki Talibanlar.. Ve tarihsel hata nerede?

 obursali@cumhuriyet.com.tr


17 Ağustos 2021 Salı

Filenin Sultanları’na saldıranlara bakın, yok giydikleri şortlarından tahrik oluyormuş, uzun şortlar giymelilermiş... Kimler dediyse içimizdeki Taliban’dır. Sakallarıyla, çirkinlikleriyle, kafasıyla, beyniyle onlardan farkı yoktur.

Ülkemizdeki her tarikat benzeri yapılar, erkekler üzerine inşa edilmiştir.

Bir tane kadın cemaat lideri yoktur.

Erkek müritleri olan ve onları köle gibi kullanan “kadın hocalar” olsaydı, çok eğlenceli olurdu!!! 

Eğer İslam müktesebatında güçlü kadın iradesi olsaydı, bugün her şey çok farklı olurdu.

Bir erkek arkaik dini söylemi, şüphesiz ki erkeklerin mutlak egemenliği üzerine bir yapı inşa eder. Zaten tüm İslam müktesebatı erkekler tarafından ve kadınlar aleyhine bir içeriğe sahiptir: bu, bir türlü yıkılmadığı için de ilk çıkışından bugüne hep aynı söylemle, kadınlar üzerinde adeta mutlak hükümler içerir.

Hepsinin kullandığı dini söylemler kadınlar üzerinedir, bir de herkesi tapındırma üzerine... Kendileri buna sözde inanç gözüyle bakarlar; kadınlara yaklaşımlarının her zaman cinsel sapıklık düzeyinde olduğu bile söylenebilir.

Tıpkı Taliban gibi.

SAVAŞÇILARA GANİMET KIZLAR

Taliban, ilk iktidarında (1996 - 2001) kadınların dünya ile ilişkilerini kesti. Onlara burka giydirildi.

Ülkemizde kadınları burkaların içine sokanlar da birer Taliban adayıdır.

Şimdi de Taliban savaşçılarına en büyük ganimet yine kızlar - kadınlar olacaktır. Önümdeki metne bakıyorum, dini liderlerden 15 yaş üstü ve 45 yaş altı dul kadınların, kızların listesini istemeye başlamışlar. Kadınlar onlar ve benzerleri için birer cinsel köledir sadece. 

Kadınlar yine çalışmayacak, vasisi olacak, onun sözünden çıkmayacak, 12 yaşından sonra da eğitime son verilecek. O  yaşına kadar da ne tür eğitim alacağı bir sır değil.

Bu boyunduruğa yıllardır hayır diyen kadınlar, şimdilik savaşı kaybettiler... Çalışma hayatına katılmışlar, eğitimlerini üniversitelere ve uzmanlıklara kadar taşımışlar, hatta siyasi hayatta boy göstermişlerdi. Şimdi her şey tersine dönüyor. Aralarından on binlercesi göç etti, geçmiş beş yıl içinde yaşadıklarını biliyorlar.

DÜNYA KADINLARA SAHİP ÇIKMALI

Uluslararası kamuoyu ve uluslararası kurumlar, özellikle Afganistan’da kadın hak ve özgürlükleri üzerinde baskılara karşı mücadele etmelidir. Her türlü kurumsal ilişkide kadın konusu gündemde olmalıdır.

İçimizdeki Taliban sayısı az değildir. İstanbul Sözleşmesi’nin feshi de içimizdeki Taliban’ın baskısı ve zaferidir; iktidar, siyasi beklenti ve nedenlerle buna boyun eğmiştir. 

İçimizdeki Taliban’ın, kadın mücadelesini, devlet güçlerini kullanarak zorla bastırdığını da biliyoruz.

Ama içimizdeki Taliban’ın şüphesiz bir geleceği yoktur burada.

DÖNÜM NOKTASI NE OLDU?

Dünkü yazımda “Bugünün hikâyesinin kökleri, aslında ‘ilerici’ diye nitelendirilen Muhammed Davut Han’a karşı, o zamanki Sovyet yanlısı Marksist eğilimli Demokratik Halk Partisi’nin askeri darbe yapmasına kadar gider. Çeşitli grupların isyanını bastırmak için de Sovyet ordusu çağırıldı ve işler çığırından çıktı” demiştim.

Marksist eğilimli Demokratik Halk Partisi’nin darbe ile iktidarı ele geçirmesi, o zaman devrim olarak kutsandı; aslında bu dönem iyi incelenmeli. Çünkü bugün Taliban’ın ikinci iktidarına gelen sürecin sanırım dönüm noktasıdır.

Acaba Muhammed Davut Han iktidarı, ülkenin birleştirici gücü olabilir miydi? 

Sovyet yanlıları “darbe yapacaklarına” iktidarla birlikte ülkenin birleştirilmesi ve inşası için çalışsalardı, iki büyük gücün dünya çapında kapışmasına alet olmasalardı, Afganistan bugünün Afganistan’ı olmazdı, diye bir iyi niyet ileri sürüyorum. 

O dönem incelenmeyi bekliyor...

16 Ağustos 2021 Pazartesi

Afganistan 50 yıl içinde yandı bitti kül oldu. Kenan Evren ile Taliban arasında Yeşil Kuşak projesindeki ortak çizgi hala sürüyor

 obursali@cumhuriyet.com.tr

Afganistan 50 yıl içinde yandı bitti kül oldu

16 Ağustos 2021 Pazartesi


Tabii ki Afganistan’dan söz ediyorum. Bugüne uzanan kısa tarihinin kronolojisine bakarsanız hem Rusya hem ABD ve çeşitli devletlerin sürekli savaş ve müdahaleleri ile kabileler ve bölgeler halinde yaşayan etnik yapıların birbiriyle savaşlarıyla geçmiş, çok geriye gitmeden, 50 yıllık bir tarihle karşılaşırsınız. 

Bugün Taliban adında köktendincilerin Kâbil’i ele geçirmeleri, ABD ve müttefiklerinin ülkeyi terk etmeleriyle sonuçlanmış görünüyor. Ama Afgan tarihi bugünün de bir ara sonuç olduğunu söyler size. Afganistan’ı kimin yöneteceği sorusu şimdilik bir yanıt bulmuş ama esas yanıt geleceğe havale edilmiştir. 

MİLLET OLAMAMA

Karşımızda bir millet olamamış, her bir etnik parçanın “millet olma” öyküsünün kendi içinde saklı olduğu, tüm etnik parçaların birbiriyle yok edici kanlı öykülere sahip olduğu, çok farklı çıkarların asla uzlaşamayacağı bir tarihsel yapı bulunuyor. 

Özdemir İnce, etnik parçaların komşu ülkelerdeki ana yapılarıyla birleşmeleri ve bütünleşmeleri halinde sorunun kesin çözülebileceği görüşünü paylaştı. O kadar değil tabii çünkü Afganistan bölgesinde uygarlığın tarihi çok eskidir, bugün Afgan ismi en büyük etnik gurup Peştunları anlatır (yüzde 42), gerçi dilleri ve ırki yakınlıkları İran iledir. Tacikler var yüzde 27, Hazaralar yüzde 10, Özbekler yüzde 9 ile Afganistan’ı tamamlarlar. 9 bin yıllık yerleşik bir yaşam var Afganistan’da, insan yerleşimi de 50 bin yıl önceye gittiği tarihsel kaynaklarda belirtilir. Geçmiş coğrafya ve insanlık gelişimi tarihi, etnisitelerden daha güçlüdür!

Büyük İskender’in bile istilasına uğramış, Persler yönetmiş vb. Ama Afganistan İslamın altın çağında bilim ve düşüncenin parladığı Belh vb. gibi uygarlık kentlerine beşiklik etmiştir. Bunu sonra yazacağım. Zerdüştlük de Budizm de Hinduizm de Afganistan’da çok güçlü yapılar oluşturdu. Gazneli Mahmut Afgan Türküdür. Düşünün, İngilizler Afganistan ile üç büyük savaş sürdürdüler.

Yani Afganistan ve Afgan (Abgan, Avagana) tarihsel olarak varlar, bu ülkenin nasıl olacağı ve sonrasında nasıl yönetileceği geleceğin sorusudur.

50 YILIN BAŞLANGICI

Bugünün hikâyesinin kökleri, aslında “ilerici” diye nitelendirilen Muhammed Davut Han’a karşı, o zamanki Sovyet yanlısı Marksist eğilimli Demokratik Halk Partisi’nin askeri darbe yapmasına kadar gider. Çeşitli grupların isyanını bastırmak için Sovyetler davet edildi tabii bugünkü Talibanların o zamanki kökü İslam Mücahitleriyle süren 9 yıllık savaş, 1988’de bitiyor; on binlerce ölüm. Sadece Sovyetler’in kaybı 14 bin 453 ölü, 451 uçak.

Peki, bu mücahitlerin arkasında kim vardı? Şüphesiz ki başta ABD (Suudiler, Pakistan, hatta Çin). Soğuk Savaş zamanları ve Sovyetler ile ABD her alanda karşı karşıyalar. Afganlar da kurban uluslardan biri. 

Yönetim Taliban’a geçti ama 2001’de Afganistan’ı mesken tutan El Kaide’nin İkiz Kulelere saldırısı ile başlayan 20 yıllık yeni süreçte, bu kez ABD Afganistan’ı işgale girişti. Taliban yeniden kırlara, Pakistan’daki yuvalarına vb. geri çekildi. Bugün ABD’nin büyük yenilgisi ile bir zamanlar büyüttüğü Taliban ikinci kez iktidar oldu. 

Aralarındaki büyük aşkın geleceğini bilmiyoruz henüz.

Batılıların yaratmaya çalıştığı “demokratik” ülke hayal oldu.

Irak’ı da “demokratik”leştireceklerdi!

Dahası Suriye’yi de! 

YEŞİL KUŞAK’TA TALİBAN’LA BİRLİKTELİK

Afganistan’ın doğal seyri diye bir şey var mıydı? Sovyet müdahalesinden önce de köktendinciler ile savaş vardı. Sovyet iktidarı, bu savaşı uluslararasılaştırdı. 

ABD’nin Afganistan’a müdahalesinin bizi ilgilendiren başka bir yönü daha vardı: Sovyetlere karşı Yeşil Kuşak inşası. 

Yeşil Kuşak’tan kasıt, ABD yönlendirmesi altındaki Müslüman ülkelerinden Sovyetler’e karşı bir savaş hattı kurulması. 

Türkiye’de Amerikancıların 12 Eylül 1980 askeri darbesi, tabii ki öncesinden bu darbenin hazırlanmasında ülkeyi kaotik yapıya taşıma için toplumsal kanlı çatışmalara büyük katkısı, bu Yeşil Kuşak inşasının bir parçasıydı.

Ülkemizde devlete ve siyasi yapıya “din tüccarlarının” eklenmeye başlanmasının şerefi, Amerikanın aleti Evren vb’ye aittir. 

Bu açıdan Evrengiller ile Taliban arasında ortak bir çizgi vardır.

Bu ortak çizgi belirli belirsiz bir şekilde AKP ile de rahatça ilişkilendirilebilir.

Ne ilgisi var demeyin, her ülkenin yapısına uygun bir din tüccarı siyaset...

Fakat tabii ki Türkiye’nin müthiş laik ve demokratik özgürlüklere ana bağlantısı belirleyicidir ve Talibancı çizgilere de gelecek inşa edemez, izin vermez.

***

Özetle Afganistan aslında 50 yıl içinde yandı bitti..

Fakat bugünkü arkaikliğin temsilcileri ile geleceğe bakan Afganların dilek ve iradesi arasındaki çatışmasından, nasıl bir ülke oluşacağı sorusunun yanıtı geleceği taşınmıştır.

Aile hekimleri isyanda, bakın neden? Yarın da grev var

 obursali@cumhuriyet.com.tr

15 Ağustos 2021 Pazar


“1000 aile hekiminin istifası bizde”. Aile Hekimleri Federasyonu açıklıyor.

“Sağlık Bakanlığı bizi köleleri olarak görüyor, asla yerine getirilemeyecek yeni bir performans sözleşmesi dayattığı gibi, dilsiz hekimlere dönüştürüyor, bu kabul edilemez... Aile hekimlerine 3000 ve hemşirelere 1500 TL ek ödeme haberi, yerine getirilmesi mümkün olmayan kriterler içerdiği için yalandan ibaret...” Bir grup aile hekimi ile görüşüyorum ve hepsi ateş püskürüyor dayatılan yeni sözleşmeye..

Sağlık Bakanlığı Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü imzasıyla Resmi Gazete’de yayımlanan ve kamuoyuna aile hekimleri yaşadı, büyük paralar alacaklar başlıklarıyla reklamı yapılan sözleşmeyi önüme koyuyorlar. Büyük bir aldatma diyorlar ve maddelerin üzerinden beraber geçiyoruz.

SIFIR GERÇEKÇİ DAYATMA

“Yerine asla getirilemeyecek bir performans istiyorlar ve aynı zamanda büyük bir ceza sistemi dayatıyorlar.” Sözünü ettikleri ekstra paraları alabilmeniz için bir etki puanı sistemi koymuşlar önlerine. Etki puanı sistemi şunu yaparsan 10 puan, şunu da yaparsan bir 10 puan... biçiminde sürüyor. Toplamda 100 puanı doldurduğun takdirde ek gelir gelecek. 

Fakat bu 100 puanı doldurabilmek için, bir güne iki günlük zamanı sığdırman gerek.. Bir de aile hekimlerine, bakmakla yükümlü oldukları nüfusun her türlü hastalığını, obezite, şeker, hipertansiyon, kalp damar hastalıkları, kanser ve yaşlı izleme taramalarını kayda almak ve takip etmek gibi bir görev yüklediler ki, bunu bile yerine getirmeleri için günde birkaç saatlerini ayırmaları gerekir.. Bir doktor, kendi yakınımda ne kadar zamanda çözülür diye denedim, tek insanda iki saat sürünce bıraktım, dedi. Hesap etmişler, bu kayıtları yerine getirebilmek için günde 15 saat çalışmaları gerekiyor...

Hem hasta yoğunluğu hem aşılar bunu zaten imkânsız kılıyor. Doktorlara bu hasta bakımı yerine, ekstra bir sekreterlik - kâtiplik görevi yüklemek ki, yerine getirmeleri olanaksız gözüküyor. Sağlık Bakanlığı halka bunu bir müjde gibi duyuruyor, politika yapıyor, ama bir kölelik dayatması.

Aile hekimliğinde çalışan aile hekimleri 9 bin 500 TL, pratisyen hekimler 7 bin 500 TL alıyor.

Şimdi şuna bakın: 2006’da 10 bin 500 TL alıyorlardı, 5-6 bin dolar ediyordu. Bugün ise 9 bin 500 TL alıyorlar ve 1200 dolar ediyor.

Şunu biliyor muydunuz? Gittiğiniz aile sağlığı merkezi, Sağlık Bakanlığı’na ait değil. Her aile hekimliği birimini aile hekimleri bulmak, kurmak ve kirasını ödemek zorunda. Bir de sekreter tutmak. Mesela Nişantaşı gibi aile hekimliği birimi olabilecek bir yerde kiralar müthiş yüksek olduğu için kimse yanaşmıyor.

SAĞLIKTA ŞİDDET

Başka çok önemli bir nokta, aile hekimlerine yönelik şiddet mekanizması, 184, sözde iletişim hattı ama şikâyet hattı olarak çalışıyor. Yapılan şikâyetler doğru kabul edilerek aile hekimlerinden savunma isteniyor. Veya disiplin soruşturmasına ve ceza puanına uğruyor. Olayın doğruluğu araştırılmıyor. Sağlık Bakanlığı şikâyetçiyi biliyor, geriye telefonla arayarak, biz uyardık veya disiplin soruşturması açtık, diyor. Açmamış olsa bile! 

Burada önemli nokta bakanlığın “vatandaş ne derse doğrudur ve haklıdır” yaklaşımıdır. Bazen her gün en az bir sözel şiddet söz konusu olabiliyor.

“Mesela hasta size vursa, burun kırsa bile siz karşılık verseniz şikâyet etse hakkımızda soruşturma konusu oluyor. Sağlıkta şiddeti içeren 40 bine yakın dava var.”

Aile hekimleri diyor ki maske tak dediğimizde bile bazen şiddete uğrayabiliyoruz. Fakat bu konuda açıklama yapmamız yasak... Yeni yönetmelik, aile hekimlerinin medyaya veya sosyal medya üzerinde şu veya bu şekilde açıklama yapmalarını, görüş bildirmelerini yasaklaması! 

Bu da başka bir kölelik dayatması..

‘DOKTORUN GÖZÜ DOYMAZ’

Doktorlara karşı yıllar önce “Doktor efendinin gözü doymaz, elini vatandaşın cebinden çek..” demiş bir Cumhurbaşkanı var. İşler bugün de bu çerçevede sürüyor.

Cezalar, aile hekimlerinin iş güvenliğini ellerinden alıyor.. Maaş kesintisi zaten başlarının üzerinde sallanıyor. Yönetmelik, aile hekimlerinin özlük haklarında en küçük bir iyileştirme öngörmediği gibi, sözleşme feshi ve ceza sistemi götürüyor. Görüştüğüm aile hakimleri diyor ki “Doktor - hasta ilişkilerimiz tamamen zedelenmekte, doktor - Sağlık Bakanlığı’nın dayattığı sistem ilişkisine dönüşmüştür. Bu çerçevede aile hekimliği sisteminin sağlıklı çalışması, hastalarına kaliteli hizmet vermesi ortadan kaldırılmaktadır.”

***

27 bin kadar aile hekimi var ülkede. Aile Hekimliği Çalışanları Sendikası da var. Yarın bir günlük grev uygulayacaklar..