Öne Çıkan Yayın 20 Mart 2012 yazım

Erdoğan’a Askeri Darbe?

Yoo hayır bu kez, başka bir “fantezi”i üzerinde düşünmeye çağırıyorum: Cemaat, denetlemeye başladığı TSK’yı, Erdoğan’a karşı kulla...

22 Ağustos 2020 Cumartesi

Cemaatlere boyun eğiliyor, AKP’li kadınlar hiçe sayılıyor, İstanbul Sözleşmesi

 Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet, 20 Ağustos perşembe, 2020


Önceki gün AKP’nin parti yürütme kurulunun toplantısı sonrası sözcü Çelik “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi” İstanbul Sözleşmesi konusunda hükümetlere ve devletlere sorumluluk yükleyen İstanbul Sözleşmesi konusunda açıklama yaptı: (İptal) çalışmalarımız devam ediyor!

2011’de İstanbul’da yapılan Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi toplantısında kabul edilen Sözleşmeyi AKP hükümeti altına imzayı asarak herkesin imzasına açmıştı, İstanbul Sözleşmesi adı da buradan geliyordu.

Türkiye gibi kadın şiddetin ayyuka çıktığı yılda 400’e yakın kadının bu yüzden öldürüldüğü, evde şiddetin dur durak bitmediği ülkemizde, beklenirdi ki, iktidar sözleşmenin gereğini yapsın, buna uygun yasaları vb çıkarsın.. Bu cinayetler için mesela görevli mahkemeler kursa başlarına da  kadın yargıçlar atasa.. Tehdit ve şiddet altındaki kadınlara çok daha kesin koruma sağlansa... Cezaları ağırlaştırsa, silah edinimini kısıtlasa, pompalı tüfek vb kesin silah sayılsa.. Şiddet  altındaki kadınlara yer değiştirme, iş olanakları yaratılsa...

Hayır... Hiç biri olmadı. Zaten kendileri de bu Sözleşme’nin gereğini yerine getirmediklerini açıkladılar.

 

Tarikatların zamanlaması manidar

 

Derken... tarikatlar baş kaldırdı. Sözleşmenin iptal edilmesini istediler. Kadın- erkek eşitliği ne neymiş.. ikisi eşit olur muymuş.. 18 yaşını doldurmamış kızlara evlenme yasağı da konur muymuş ve bir sürü inkar. Tabii İslam’da fetva veren, ticaretini yapan, mürit toplayan, ve tamamı erkeklerden oluşan tüm tarihsel ve bugünkü tarikatlar /Cemaatlerin faaliyetlerinin tamamı, öz olarak, kadını erkeğin baskısı, arzularının kölesi, emir ve talimatları altında tutma üzerine kurulu. Yani kadına bakış söz konusu olduğunda durumları fecaat. Bir de hepsi neredeyse Allah’ın yeryüzündeki sözcülüğüne soyunmuş gibi.

 

Cemaati ziyaret

 

Kadını yok sayan geçmiş din müktesebatı başlıca dayanakları.

Zaten, İstanbul Sözleşmesi’nin kadim İslam geleneklerine ters düştüğünü de bizzat söylüyorlar.

Cumhurbaşkanı 20 Ocakta İsmailağa Cemaatini ziyaret eti. Taleplerini dinledi. Cumhurbaşkanı halkımız istiyorsa Sözleşmeyi kaldırırız dedi. Partinin diğer önde gelenleri, hemen devamını getirdiler. Parti içinde kaldırma çalışmaları başladı.

Murat Yetkin konuyla ilgili yazısında, 2011’de sesi çıkmayan tarikatların neden şimdi baş kaldırdıkları ve hükümete baskı yaptıkları sorusuna şu yanıtı verdi: 2011’de RTE güçlüydü, hatta gücünün doruğunda. Seslerini çıkaracak halleri yoktu. Şimdi ise RTE en zayıf zamanında, kendilerine muhtaç olduğunu düşündüler ve isteklerini kabul ettirmeyi planladılar.

Cumhurbaşkanının Cemaati ziyareti ilginçtir. Ve bu ne nedenle Erdoğan vefakardır, geçmişine bağlıdır diye övüldü.

 

 

AKP’li kadınların başkaldırısı

 

İlk kez AKP’li kadınlar bu konuda partilerine aykırı düştüler ve İstanbul Sözleşmesini savundular. Kaldırılmasına karşı çıktılar. Mesela KADEM... Cumhurbaşkanı’nın kızı Sümeyye yönetimde. Hayır kaldırılamaz dedi. Partinin kadın kolları öyle...

Bir kadın başkaldırısı var kendi içlerinde, artık bu Sözleşmeyi kaldırma hikayesi gündemden düşer, derken, hayır üzerinde çalışıyorlarmış.

Parti Sözcüsü Ömer Çelik, üzerinde çalışmamız devam ediyor, dediğine göre, bunu “kaldıralım mı kaldırmayalım mı” anlamında söylemiyor. Sanırım Cemaatlerin ve en gerici kanattan erkeklerin talepleri dikkate alınarak, sanki Sözleşme’den imzalarını çekecekler ve yerine kendilerinin hazırladığı, kendi meşreplerine, cemaat liderlerinin isteklerine yanıt veren, eh kadınları da sözde koruyacaklarına ilişkin maddeleri ekleyecekleri bir tasarıyı Meclis’e sunacaklar..

 

Aileyi korumak adına şiddet

 

Açıklamadan anlıyoruz ki, “aileyi korumak” namına, kadın üzerindeki erkek şiddetini meşrulaştırmayı sürdürecekler.

Aile parçalanmasın... Kadın erkeğine boyun eğsin, isteklerini yerine getirsin, ayrılmak isterse, işte hac hoca takımını üzerine salalım, ikna edelim... bildik hikayeyi sürdürecekler.

Sanırım, zaten, “sembolik bir iki kadın gelsin aramıza” politikasının egemen olduğu ve erkekler arasına kadın çağrıldığı AKP, kendi içindeki kadınları hiçe saymayı sürdürecek.

Ne dersiniz Ayşe Böhürler hanım?!

***

NOT 1: Umut Vakfı’nın bülteni tam yazının sonuna yetişti: Aile içi şiddet  artıyor! Bir yılda 18 yaş altı kızlar 16 bin doğum yaptı.

NOT: Önceki yazımda Selin Sayek Böke’nin Kılıçdaroğlu’nun listesini delerek PM’e girdiğini yazdım. Böke anahtar listedeydi, düzeltirim.

21 Ağustos 2020 Cuma

Kılıçdaroğlu, Gül meselesi, program ve Cephe

 Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet, 18 Ağustos Salı, 2020

 

CHP Başkanı Kılıçdaroğlu, arkadaşımız İpek Özbey’in sorularına önemli ve pek çoğu net yanıtlar verdi. 

Parti içinde farklı görüşler ve muhalefet konusunda yanıtları “tek adam” eleştirilerini boşa çıkardı. Selim Böke gibi muhalif duran bir politikacıyı Parti Sekreterliğine getirmesi, aslında parti birliğini koruyan ve Kurultay kararlarına saygı duyan bir liderin eylemleriydi.

Muharrem İnce’nin partiye zarar verdiği noktada disipline sevkedileceğinin de işaretini verdi. İnce’nin parti için muhalefet sınırlarını aşmadığı sürece birlikten yana tavır koydu. Bu da iyi.

Kılıçdaroğlu’nun çoğu gazetemizde yayınlanan ve Türkiye için birer program anlamına gelen açıklamalarını önemsemiştim. Bu açıklamaları bir millet ittifakı temelinde kaleme aldığını da tekrar vurguladı. Geniş bir ittifak programı, Türkiye’nin 18 yıllık AKP iktidarının hemen her alanda yaptığı geniş tahribatı onarma ve özellikle de yetkili bir demokratik parlamento oluşturma ve hükümet etmeyi amaçladığı da açık.

Muhalefeti izlediğinizde, hemen hepsinin bu programı ana hatlarıyla vurguladığını görüyoruz.

 

Gül meselesi

 

İpek’in, Gül’e cumhurbaşkanı adayı olarak düşündüğünüz söyleniyor sorusuna ise çoğumuz kaçamak yanıt veriyor diyebiliriz. Nitekim bu noktayı öne çıkartan sosyal paylaşımlar gördük. Evet net yanıt vermedi, CHP’nin adayı olabilir mi sorusu üzerinde ısrar edilseydi ne yanıt verirdi bilmiyorum.

Ama Gül tabii ki aday olabilir gibi, demokratik bir tavır almayı tercih etti. Öyle mi, yoksa arka planda Gül’ün muhtemel adaylığını şimdiden saklı tutma politikası mı var?

Verdiği yanıtın, daha çok, AKP’den kopan yeni liderlerin ve partilerin Millet İttifakı cephesine katılımına şimdiden bir set çekmemek amacını taşıdığını düşünüyorum.

Gül’ün adaylığı geçen seçimde gündeme gelmişti ve Meral Hanım karşı çıkmıştı. Aynı durum söz konusu olur. Gerçekleşmeyen bir adaylığı sürekli gündemde tutmanın siyasi bir anlamı olmaktan ziyade, Kemal beye sürekli muhalefet amacı taşıdığını söylemek, belki daha doğru.

CHP ortak aday söz konusu olmayınca İnce’yi aday göstermişti. Artık bence ikisi de adaylık konusunda aşıldı gibi. Yeni dönemde CHP’nin gösterebileceği, İttifak’ın üzerinde fikir birliğine varabileceği adayları var.

 

Önemli olan kişi mi, program mı?

 

Başka bir nokta daha var, partili biri olmadığım için rahat ve net dile getirebilirim: Kılıçdaroğlu Millet İttifakı’nı, politikasının siyasetin merkezine oturtuyor.

Bugünkü koşulların doğru reel politikası. Şu sırada geniş muhalefet cephesinin ana çıkarı ve beklentisi iktidarın değişmesinde. Bu ortak paydayı güçlendirecek tüm politikalar doğrudur.

Muhalefetin bir ciddi programı varsa, parlamenter sistem, laiklik uygulamaları, özgürlükler, insan hakları, Meclis’in yetkileri, siyasi şeffaflık, hesap sorulabilirlik, denetim, kuvvetler ayrılığı gibi... Ve seçilecek kişi bu programı kabul ederek iktidara getirildiyse, bunu gerçekleştirmekle mükelleftir.

Aksi taktirde Meclis çoğunluğu, istediği an yeniden seçime gidebilir ve yeni bir kişi seçebilir.

Bu nedenle, ben “CHP’li olsun, şu olsun, bu olsun”dan çok, bu programın uygulanmasına bakmanın, eğer ittifak böyle uygun gördüyse, doğru politika olduğunu görürüm.

 

“10 seçim kaybetmiş lider”

 

Kemal beye “10 seçim kaybetmiş, iktidar olmamış, Parti oyunu yüzde 25’in üzerine taşıyamamış bir liderden ne beklenir” eleştirilerini ön planda tutan bir görüş var.

Baktığınızda doğru gibi, ama muhalefetin iktidar olabilmesi, salt muhalefete veya lidere bağlı bir durum değil. İktidarın gücü ve bulduğu destek ile ülke koşulları bunu belirliyor.

Merkel de 4 dönem Başbakan seçildi. Sosyal demokrat parti bir varlık gösteremedi. Bu tabii ki, liderin / partinin dinamik ve atılgan politikalar izlememesi anlamına gelmiyor. Tersine, politikayı çeşitlendirmeli ve şaşırtmalı.

Ne yazık ki, hemen hemen tüm ülkelerde seçmenlerin ortak oy verme / seçme tavrını, ekonomi ve kendi sosyal konumu üzerine muhtemel korkular, endişeler belirliyor. İnsan hakları, özgürlükler, demokrasi vb tüm üst yapıya ilişkin temel sorunlar ikincil üçüncü sırada.

***

Hayır o kadar da değil!

Seçmende vicdan, hakkaniyeti diye çok önemli kavramların var olduğunu, geçen yılki Ekrem İmamoğlu’na iktidarın yaptığı büyük haksızlığa despotluğa karşı 1 milyon oy farla yanıt verdiğini gördük.

7 ay önceki demeç, Fol’da seçim yumurtasına mı işaret ediyor?

 Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet, 17 Ağustos Pazartesi, 2020 

 

Bit pazarından nur yağıyor, veya eski haberlerden kırpıp kırpıp yeni haber yapılıyor. 7 ay önceki ve üstelik Türkiye’de yayınlanmış haberi “hey Atatürkçüler, milliyetçiler gelin RTE’nin bayrağı altında birleşin, emperyalistler saldırıyor” mantığıyla devlet katında anti emperyalist havasıyla pompalanmasının anlamı nedir? O iktidar ki, Trump’un ağır suçlama ve eylemlerine yanıt bile verememişken...

Biden’ın, Erdoğan iktidarına karşı muhalefeti yüreklendirmeliyiz mealindeki sözleri hem komik hem aptalcaydı, o zaman da öyleydi şimdi de..

Aslında hem ABD hem Avrupalıların RTE politikaları geri zekalılık.

Hepsi Ankara’nın  tuzağına düşmekte birbirleriyle yarış halindeydiler.

Özellikle de seçim zamanları..

Örneğin Anayasa referandumu seçimleri öncesi RTE Almanya’yı hitler artığı faşistlikle suçlamış, Hollanda ile papaz olmuş ve iktidar buradan bir milliyetçi söylem çıkarmıştı. Gayet planlı programlı... Anket şirketleri dış düşman propagandasının iktidara yüzde 2’ye yakın oy akışını saptamışlardı.

 

“İşsizliği de düşman yarattı”

 

Yazmıştım, hemen her alanda ülkeyi zor ve güçsüz duruma sokan, halkın ekonomik perişanlığının mimarı olan iktidar politikalarının önünde en iyi veya tek seçenek, dış düşman, kuşatılmışlık...

Zaten TL’nin değersizleşmesi ve doların alıp başını gitmesi de, biliyorsunuz “dış düşmanın spekülatif atakları” yüzünden; yoksa caaanım TL kapı gibi, ekonomi kapı gibi, büyük bir yükseliş içindeyiz, dünyanın yıldızıyız çekemiyorlar ve saldırıyorlar...

Bir “işsizliği de düşman yarattı” demedikleri kaldı.. 

Milleti, “göbeğini kaşıyan adam, hiç bir şeyden anlamaz, vur ensesine al lokmasını, sıkıştır köşeye boşalt cebini, ben ne dersem ona inanır, görmez duymaz konuşmaz anlamaz, embesil..” olarak kabul etmelerinin tipik bir propagandasına şahit oluyoruz.

 

Fol’da  erken seçim mi var?

 

Biden haberini dolaşıma sokmalarının dış ülkelerde bir anlamı olacağını düşünen yoksa, amacı ne?

İçeriye propaganda.. Göbeğini kaşıyan adam olarak gördüklerini, iktidar çevresinde tutabilmenin yemi.. Peki bu kadar mı?

Seçim yok, fol yok yumurta yok, erken ve zamanlama hatası değil mi?

Yoksa bu bir başlangıç mı?

Kafada bir erken seçim planı var da, onun inşası için temele çimento mu dökülüyor başlangıç olarak? Bir deneyelim bakalım mı deniyor. Yoksa birinin aklına geldi attı ortaya laf olsun diye mi?

Siyaset analizi anlamsızlığı sevmez, bu nedenle ciddi gördüğü olaylar üzerine anlamlar yükleyerek, bir çıkarsama çabasına girer. En azından bu köşe böyle!

 

Kuşatıldık ey halkım!

 

Doğu Akdeniz’deki hazır gerginlikler varken...

Türkiye özellikle Meis adasındaki haklı tutumunu bile anlatamamışken ve “dış saldırı”, kuşatılmışlık ile karşı karşıya kalınmışken..

Ve Yunanistan ile anlaşmazlık uzun bir çözümsüzlük sürecine sokulmuşken...

Mısır – Yunanistan anlaşması ile bu “düşman hattı” pekişmişken...

Elysse Sarayı’nda oturan Fransız emperyalizminin yeni yetme uşağı Doğu Akdeniz’e savaş gemisi gönderirken ve dişlerini gösterirken...

Yani gerilimin uzun süreli tırmanacağı planlanırken..

Biden’in RTE’ye karşı “muhalefet liderlerini açıkça desteklemek” gibi akılsız lafı da, “Amerikan emperyalizmi”ni de bu araya sokuşturmanın zeminini mi hazırlattı...

Böylece cephe 7 düvele yayılınca, milleti inandırmak daha kolay olur diye mi düşündüler.

“Amerikan emperyalistleri”ni Libya’da Suriye’de işbirliğine çağıran kendileri değilmiş gibi.

Herkes iktidarın ülkeyi büyük bir yalnızlığın içine sürüklediğinden şikayet ediyor ve suçlamalar çıkartıyorken, iktidar da “şerefli yalnızlık”tan bir seçim kazanma propagandası mı inşa ediyor?

***

“Dış düşman”, RTE’yi iktidarda tutmanın iyi araçlarından biri olduğunu sık sık göstermişken?!

Bir laf üzerine bu yazıyı yazdığımı sanmayın. Seçim ne zaman olursa olsun, bu konu iktidarın ana propaganda politikası olacak..

En azından şimdilik öyle...

16 Ağustos 2020 Pazar

ABD’ye öneri “Suriye’yi bölüşelim”; Sen Kürt devleti ku, İdlib i ben alayım, Kılıç hakkı mı?

 Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet, 16 Ağustos Pazar, 2020

 

Dün eski bir haberin ABD Kongresi’ne aslında yine eski / yeni bir yansımasını gördük. Ruslardan satın alınan S - 400 savunma sisteminin geçen yıl Kasım ayında TSK’nın elindeki F-4 ve F-16 uçakları üzerinde test edildiği, “bu uçaklara başarıyla kilitlendiği” haberinin geç bir tepkisi, yeni bir versiyonuyla gündeme sunuldu. Şimdi de 7 Temmuz’da yine aynı uçaklara savunma sistemi kilitlenmiş.

Amerikan Kongre üyeleri de “kızmış”. Bu durumu diğer ülkelerin elindeki  F-16’lar için de bir tehdit olarak görüyorlarmış.

RTE bu yılın ilk aylarında “Nisan ayında çalışmaya başlayacak”, “kimse bizden tükürdüğümüzü yalamamızı beklemesin”, “ABD bize Patriot versin onları da alalım” açıklamaları yapmıştı.

Ama, 2,5 milyar dolar ödenen sistemin çalışmaya başladığına ilişkin herhangi bir resmi gayri resmi açıklama yapılmadı.

S-400 savunma sistemi kuruldu ve çalışmaya mı başladı?

Yoksa arada sırada “sistem çalışıyor mu” merakıyla testler mi yapılıyor?

Resmen çalışıyor olsa, Mürted vb üzerinden uçan kuşların haberi olurdu ve dünyaya yayılırdı. Demek öyle bir durum yok.

Nisan ayı pas geçildi

Dünyanın en gelişmiş hava savunma sistemleri arasında nitelenen Rus S-400 sistemine, Nisan virüs bulaştığı için gerçekleşemedi. Politik virüs derken, Ankara’nın, Osmanlıyı sonunda batıran, herkesi birden idare etmeye yönelik iki arada bir derede Abdülhamit politikasının doğurduğu, Ankara’nın derin açmazlarından bahsediyorum.

ABD’nin F-35 savaş uçakları programından Ankara’yı çıkarması ve bu uçaklara yönelik ülkemizde yedek parça üretimini de iptal etmesi, üstüne üstlük PKK’ya Suriye’de “devlet muamelesi” yapması ve ellerindeki petrol yataklarının işletilmesini Amerikan  şirketlerine peşkeş  çekmesi, ekonomik kriz, Doğu Akdeniz’deki “şerefli yalnızlık” Ankara’yı durdurmuşa benziyor.

Ayrıca gizli açık bir silah ambargosu da uygulanıyor.

 

Trump’a mektup

 

Fakat Nisan ayının sonunda önemli bir olay yaşadık. Cumhurbaşkanı, korona yardım uçağı vesilesiyle Trump’a yazdığı mektupta “... normalleşme sürecinde, ülkemin, ABD'nin güvenilir ve güçlü bir ortağı olarak, her türlü dayanışmayı sergilemeye devam edeceğine emin olabilirsiniz... Suriye ve Libya başta olmak üzere, bölgemizdeki son gelişmeler, Türk-ABD ittifakının ve iş birliğinin en güçlü şekilde sürdürülmesinin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha göstermiştir”, diyecekti.

Daha sonra da ABD ile Türkiye arasındaki çeşitli düzeylerde “görüşmeler yapıldığı” haberlerini okuduk.

 

Bu ne tür bir işbirliği?

 

ABD ile Suriye’de ve Libya’da ne tür bir işbirliği yapılabilir?

İşbirliği kapsamı aslında net.

İki yerde de, esas olarak Suriye’de, ABD ile Rus çıkarları çatışıyor.

Suriye odaklı konuya bakacağım.

ABD Suriye’de önemli bir bölgeyi PKK ile birlikte tutuyor. “PKK / PYD generalleri”yle  oturup konuşuyor, işgal altında tuttukları Suriye petrol bölgesinin Amerikan şirketlerince işletilmesi anlaşması yapıyor.

Suriye’nin toprak ve ülke bağımsızlığına karşı, parçalanmasından yana.

Ankara her ne kadar Rusya ve İran ile yaptığı anlaşma gereğince, yazılı metinlerde “Suriye’nin toprak bütünlüğünü” savunuyor görünse de, fiiliyatta izlediği politika, Şam’ı tanımayarak da, Suriye’nin federatif görünümlü ama parçalanmasından yanadır.

 

Kılıç hakkı

 

Geçen yıl bu konu TV tartışmaları sırasında Ankara’nın “stratejik düşünce” adamlarıyla tartıştığımda “en makul ve ülke yararına çözüm” olarak ABD ile bu parçalama işbirliği olduğunu dile getirmişlerdi.

İdlip konusunda Ankara’nın savunma politikasına rağmen, Şam- Rusya epey adım attı, köktendinci örgütleri Türkiye sınırına yaktın bir alanda sıkışıp kaldı. Fakat İdlip’in bu bölgesi ciddi bir savaş kaynağı olmayı sürdürüyor. Ankara sorunu bu noktada dondurup, var olan duruma “ebedilik” kazandırmak ve Suriye”yi da parçalanmış durumda tutmak istiyor.

Bunun için tek desteği ABD’den bulabilir.

Suriye’de ABD’ye işbirliği çağırısının anlamı “gel bölüşelim”dir.

Ankara, ABD’nin PKK/PYD’yi Suriye’de bir devlet olarak inşa edeceğine ve bunun engellenemeyeceğine inanıyor.

O zaman Ankara’ da “bu kadar can verdiğimiz, kan akıttığımız İdlip vb bölgesi de neden Türkiye’nin kontrolünde kalmasın?” diye düşünüyor.

“Kılıç hakkı” olarak!

Böylece S-400'ler biter ve F-35'ler yeniden hayata geçer. Ne kolaycı bir bakış! ABD yarın burada olmayacak!

 

14 Ağustos 2020 Cuma

Aşı bir “politik güç aracı” değil

 Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet, 13 Ağustos Perşembe, 2020


Aşı konusunda “politik güç yarışı” gidiyor dünyada. İş geldi “sen yaptın ben yaptım önce”ye dayandı. Daha doğrusu bilim gücünü öne çıkartan siyasi bir mücadele var. Çin, ABD, Rusya... ve Putin hepsinden önce “tescilledik” “Ağustos’da üretime geçiyoruz” açıklamasıyla öne çıktı. Dünyada klinik aşamaya gelmiş 200 aşı çalışması var. Türkiye’de bazı çalışmalar klinik izin için başvurmuş. Yani bir aşı yarışı var! Hem iyi, ama hem de önce ben yaptım demek çok kötü...

Acaba Putin, Gamaley Epidemiyoloji ve Mikrobiyoloji Enstitüsü’nün aşı geliştirme takvimine uyarak mı konuşuyor, yoksa Enstitü Putin’in siyasi takvimine uyarak mı ilerliyor, bilmiyoruz.

Ama Putin kızının da aşı deneği olduğunu açıkladı. Denenen ilk 38 kişide virüse karşı güçlü antikorlar üremiş.

 

1 milyarlık sipariş

 

Fakat anladığımız kadar III.Faz denilen, geniş bir insan kitlesi üzerinde denetimli sonuçlarının izlenmesi, çeşitli yaş grupları üzerindeki etkilerinin veya etkisizliklerinin görülmesi, hangi gruplar üzerinde ne kadar doz uygulanması gerektiği, bedendeki serüveninin raporlanması gibi, aşı protokollerinin gerektirdiği kuralların gerekleri henüz yerine getirilmemiş. Bir de tabi Plasebo denilen, bazı deneklerde kontrol grubu olarak boş aşılar yapılır.

III.Faz denemeleri, BAE, Suudi ve bazı ülkelerde yapılacak. Latin Amerika ülkelerinden 1 milyar dozluk siparişler alınmış. 500 milyon dozluk aşı üretilmiş.

 

Enstitü üzerinde politik baskı

 

Şüphesiz ki insanda denenmiştir. Küçük gruplarda plasebo da denendiği umut edilir. Klinik deneylerde bazı sonuçlar alınmıştır. Elde,  izleyebileceğimiz bir bilimsel rapor olmadığı için net bir şey diyemiyor kimse. Anlaşılan III.Fazın sonuçları geniş aşı uygulamalarında gözlemlenecek.

Burada Enstitüsü üzerinde bir politik baskı olduğu görülüyor.

Çünkü Putin iktidarı üzerinde de bir korona baskısı var, her ülke yönetimi üzerinde olduğu gibi. 910 bine yakın vaka ve 15.300’e yakın ölüm var Rusya’da. Günlük vaka sayısı 5.000’e yakın ve ölüm sayısı da günlük 130 civarında.

Böyle olunca, Putin gibi otoriter liderlerin de gözü kulağı aşı geliştirmeye çalışan kurumların üzerinde oluyor: Hadi hadi hadi...

Ve Enstitü de hızlı bir aşı takvimi içinde çalışmaya yöneliyor.

 

Peki halkın sağlığı?

 

Eğer etkisi görülmezse, bir sakıncası olmayacak, yaygın etkiler ise sahada toplanacak, kimlere yapılmaması, ne doz yapılması gerektiği anlaşılacak.

Biliyorsunuz, bildiğimiz ilaçların insanlar üzerindeki etki derecesi yüzde 60 gibidir. Bazen ölümcül sonuçları da olur, anaflaktik şoktan tutun mide kanamaları / delinmeleri ve yüzlerce yan önemli yan etkiye kadar. Reçeteyi okursanız kullanmak içinizden gelmez hiç bir ilacı.

Diyeceksiniz ki bu ilaç, kullanmak zorundasınız.

Aşı öyle değil, yaygın denenmemiş, sonuçları alınmamış, “reçetesi” henüz ciddi olarak yazılmamış bir aşıyı kullanmak zorunluğunuz yok, bunun yerine “ciddi önlemler”le hayatınızı sürdürürsünüz.

Güvenirlik reçetesi iyice yazılıncaya kadar. Veya kusura bakmayın, tutmadı aşı denerek çöpe atılıncaya kadar.

 

Siyasi yarış

 

Ruslar ve Putin, önce biz yaptık diye öne fırladılar. Fakat bu iktidar sahipleri için itibar meselesi değil, öncelikle halk sağlığı sorunudur. Aşı konusunda bilim güçlerini siyasi yarışa sokmak doğru değil.

Batıda bazı bilimciler büyük kitleler üzerinde denetimli testler yapılmadığı için aşının tehlikeli olabileceğini belirtiyor ve acele ettiği için Putin’i kınıyor. En önemli itirazlardan biri, insanlarda aşıya karşı büyük güvensizliklerin ortaya çıkması. Astıma benzer bağışıklık tepkisi ve antikorların ağır bir hastalığa neden olabileceğine değiniliyor. Rusya’da da bazı bilimciler tepkili.

Kervan yolda düzülecek.

 

13 Ağustos 2020 Perşembe

İnce’nin elindeki ikili koz, adaylık ve parti

 Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet, 11 Ağustos Salı, 2020

 

Dünkü yazımda Şansı ne diye sormuştum, ama çok önemli bir konuyu başka açıdan Murat Karayalçın gündeme getirdi: İnce’nin niyeti Cumhurbaşkanlığı adaylığını garanti altına almak. Deneyimli politikacı olarak, İnce’nin “Parti değil hareket yaratacağım..” açıklamasını böyle değerlendirdi!

Doğrudur, garantili Cumhurbaşkanlığı adaylığı mı, yeni parti mi sorusuna verilecek yanıt, tabii ki Cumhurbaşkanlığı adaylığı!

Parti kurmak çok zahmetli bir iş. Neredeyse sıfıra yakın başlayacaksınız.

Hele önümüzdeki bu üç yıllık “belirsiz” süreçte yeni bir partinin tutunma, gelişme ve büyüme olasılıkları çok çok sınırlıyken!

Ama CHP içindeki gücünü, Cumhurbaşkanlığı adaylığı için kullanması akla şüphesiz ki çok yatkın. En tepeye ulaşmak için kestirme bir iş...

 

Çok riskli, karşılığı var mı?

 

Bugünkü “Şansı var mı” yazımı, “artık CHP’de Cumhurbaşkanlığı şansını da yitirdiğine göre, tek liderlik seçeneği olarak kuracağı parti var elinde” konusundan gidecektim.

Karayalçın yerinde bir değerlendirme ile, İnce’nin bu kaçan şansını yeniden yakalama peşinde olduğunu hatırlattı. CHP yönetimini de bugünden sıkıştırma çabası...

Ama...

“İnce Cumhurbaşkanı adayı olsun” kampanyasının İnce için riski çok büyük. Dahası, karşılığı hiç olmayabilir!

Derelerin altından çok sular aktı.

Çünkü İnce şansını denedi... CHP’nin ittifak politikaları çerçevesinde önünde uzun bir yol ve seçenekler var.

 

Devrede başka adaylar var

 

AKP ve yandaşları “CHP’nin adayı yine Gül” uyduruk verisini, henüz ortalıkta ne fol ne yumurta varken erken erken CHP’yi itibarsızlaştırma politikası olarak dolaşıma sokarken, erken veya geç, artık yapılırsa veya hangi koşullarda yapılacağı bile tartışmalı Cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği seçiminde, CHP’nin önünde artık başka adayların devreye girdiğini de görüyoruz.

İnce, yılların kurt politikacısı olarak bunu görüyor ve belki de erken davranmak gerektiğini de biliyor, ön almak istiyor.

CHP yönetiminin, normal ve doğala olarak, iki- üç yıl sonra politikasına ipotek koymaya yanaşmasının, siyasi olarak mümkün olmadığı da açık. Kimse bunu yapmaz!

Fakat, yine de İnce’nin “hareketi”, parti kurma eylemine yönlendirmesi seçeneğini de elinde tuttuğunu düşünmeliyiz.

Eğer “İnce Cumhurbaşkanı adayı olsun” imza kampanyası başlatırsa, bunu, arkasından Cumhuriyetçi İnce Partisi’ne dönüştürmek için de koşul ve zemin yaratmış olacağını da düşünüyordur. En azından parti yönetimine karşı daha güçlü çıkacağını hesaplıyordur.

Yani elindeki koz, ikili karakterde.

 

Kişi var, ama program yok.

 

Fakat İnce gemisi CHP içinden kalktı. Geri dönüş olabilir mi? Çok zor bir soru İnce için. CHP yönetimi koşulları kabul etmez. Yoksa partiyi İnce’ye teslim anlamına gelir.

İnce  geri dönmez bu koşullarda. Sadece “ağabeylerin” iyice araya girmesi ile CHP ile İnce arasında “onurlu bir birliktelik” yaratma şansı düşünülebilir.

Bunun da olasılığı yok derecesinde gibi duruyor.

Pek çok okur görüşünü ve anılarını paylaştı. Bir okurum notunu paylaşmam gerekirse, “program yok, mesaj yok, nedeni niçini nasılı hiç yok, sadece bana güven, beni izle gerisini merak etme sen görüntüsü var ortada.”

 

 

11 Ağustos 2020 Salı

Muharrem İnce

 Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet, 10 Ağustos Pazartesi, 2020

 

 

Beklenmedik bir çıkış değildi. Muharrem İnce, epey bir süredir kendisine CHP içinde “Parti Başkanlığı” kariyeri inşa ediyordu. 3 başkan adaylığı oldu. Başaramadı. İnce, kronik başkan adayıdır. Ama CHP içinde bir karşılığı şüphesiz vardır. Şimdi de ayrılma çanlarını çalıyor.

Kısa bir anımsatma ile konuya girelim: 2014 10 Ağustosunda Cumhurbaşkanlığı seçimi olmuş ve CHP-MHP ortak adayı Ekmeleddin bey kaybetmişti. Kaybedeceği açıktı ve bir şansı yoktu. Ama Kılıçdaroğlu’nun “ittifak seçimleri”nin ilk büyük denemesiydi. Akılda kalan Kılıçdaroğlu’nun “tıpış tıpış oy vereceksiniz” sözüydü. Küçük bir kesimde kıyamet koptu ama CHP seçmeni oy verdi, MHP seçmeni de. Yüzde 38,44 ikisinin fazladan oy toplamıydı zaten (küçük parti destekleri de oldu).

Burada mesele, Kemal beyin politikasıydı. Kaybedilecek bir seçime, CHP adayı ile mi girilmeli her şeye rağmen, yoksa bir ittifak denemesi mi değerliydi gelecek için. O sırada ittifak için ancak E. bey bulunmuştu! “Ekmek için E.” komik sloganıyla. Her iki parti de kazanılamayacağını bildiği için sahada pek değildi. Selahattin Demirtaş da sahadaydı, %9,76 oy alırken, RTE 51,79 ile seçilecekti.

 

3 kongre ve adaylık

 

CHP olağanüstü kurultaya gitti aynı yıl (2014). Muharrem İnce adaylığını koydu, çıkışı bayağı iyiydi: 415 oy (K.K.: 714)

2016: Olağan Kurultay’da, Muharrem İnce yine vardı. Ama, diğer Başkan adayı Umut Oran ile birlikte olağanüstü kurultay istiyorlardı, bunu başaramayınca, her ikisi adaylıklarını geri çektiler, Mustafa Balbay ise yeterli delege sayısını toplayıp aday olamadı.

 2018 Şubatındaki Kurultay’da yine Muharrem İnce yine adaydı. Adaylık için gerekli oy üzerinde tartışmalar, Kılıçdaroğlu’nun “mükerrer oyları İnce hesabına yazın” demesiyle çözüldü ve İnce 447 oy aldı (K.K. 790)

Geçen hafta yapılan son Kurultay’da ise adaylığını koymadı! Adaylığı gerçekleşse eski oyuna yaklaşamayabilirdi, kesin kaybederdi; çünkü CHP yönetiminin ardında büyük bir ittifak ve yerel seçim başarısı vardı. Partide güçlü bir kazanma umudu ve güveni yeşermişti.

 

Liderlik sayfasını açıyor

 

Seçimlere kadar bu umut ayakta kalır, CHP seçmeni yönetimin arkasında dururdu. Bir köklü yönetim değişimi, ancak bundan sonraki seçimlerde başarısızlıkla gündeme gelirdi.

İnce, sanırım bunu gördüğü için Parti Başkanlığı adaylığına veda ediyor ve kendi hayatında, CHP içinde gerçekleştiremediği liderlik sayfasını, parti dışında açıyordu.

Tabii bu arada 2018’de Cumhurbaşkanlığı adaylığı var. O gece İnce ve CHP merkezinin, seçimlere büyük umut bağlayan ve seçim süreci içinde çırpınıp duran (özellikle genç) seçmen üzerinde yarattığı derin hayal kırıklığını unutmayalım. Seçim sistemleri çökmüştü (tam rezalet!), ne İnce ne Merkez gece seçmenin karşısına çıkma cesaretini gösterdiler (%30,64). Seçimi kazanabileceği ise tamamen sanal bir duyguydu!

Bu adaylık ve sonucu başarı mıydı?

Kazanılmayan bir bir seçimin başarısından söz etmek komik olur.

Bu seçim ve ardından gelen yerel seçimlerdeki yeni durum aslında İnce’nin CHP içindeki macerasını noktalamış oldu.

 

CHP’yi, yönetimi düzenli  hedef alacak

 

Cumhurbaşkanlığı adaylığı İnce’nin geniş tanınırlığına da hizmet etti.

Ben İnce’nin, eğer gerçekten parti kuracaksa, öncelikle, CHP’den ayrılmasını gerekçelendirecek açıklamalarla, CHP ve yönetimini epey hedef alacağını öngörmek zorundayız. Ki seçmenlerden bir kısmı, eee adam haklı, desin!

Ama yüzde 31’e yakın oyun kendisine verildiği sanılıyorsa yanlış.

CHP’nin adayına verildi. Doğrusu İnce iyi bir profil çizdi ve adaylığının da hakkını verdi.

Yaptığı açıklamalar doyurucu değil.  CHP’nin tüm sandıkları kontrol edemediği zaten biliniyor.

Bir şansı olabilir mi?

 

10 Ağustos 2020 Pazartesi

Meral hanıma öneri: Bir Kurt ile Kuzu masalı!

 Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet, 9 Ağustos Pazar, 2020

 

Kısa bir yazı arası sonrası neyle başlasam diye şaşırıyor insan, merhaba.

Önce şu İyi Parti - Bahçeli meselesini, eteğimdeki taşları döküp aradan çıkartayım.

Bahçeli, Meral hanımın Ayasofya’yı ziyaretini vesile ederek birden onu yerli ve milli ilan etti ve eve (MHP’ye) dön çağrısı ile onurlandırdı! Ne büyük lütuf! Meral hanım da Bahçeli’yi RTE ye şikayet etti: Başımıza sarma ortağınızı! RTE de Meral hanımı okşayıcı siyasi latifelerde bulundu.

Derkeeeen! Siyasi analizler gitti, olay artist magazin haberlerine, neredeyse 3. Sayfa haberlerine dönüştü adeta: Meral hanım MHP’ye katılır mı, yoksa Cumhur ittifakına mı geçecek. Tabii, MHP’den atılan, Tanrı Dağının eteklerinde Ergenekon ve ötesine yönelik Kurt uluması filmleri çektiren Enginyurt’un “Meral Hanımın kazandığı kongreyi bizzat ben iptal ettirdim” jenerikleri eşliğinde.

 

“Adalet iktidarın emrinde”

 

Aaa sahi bunu unutmuştuk! Ne olmuştu? İktidarın yargısı, Meral hanımın MHP kongresindeki müthiş mücadelesini ve başarısını, çeşitli mahkemelerin hukuksuz- siyasi kararlarıyla haksız yere iptal etmişti. 700 delegenin katılımıyla olağanüstü kongre toplamışlardı.

Sinan Ogan ne demişti bir bakın: "Bu karar göstermiştir ki, Türkiye'de Adalet iktidarın emrindedir. Adalet Hakimlerin vicdanları yerine Hükumetin talimatıyla yapılıyor. Dün FETÖ'nün emrine giren Adalet bugün AKP'nin emrindedir. Bugün en acil konu Adalet'i iktidar ve FETÖ tahakkümden kurtarmaktır. Adalet'i tahakkümden kurtarmadan Türkiye normalleşemeyecek, ülkede demokrasi sağlanamayacaktır".

Sonra MHP’nin kapısı göründü Meral hanım ve arkadaşlarına! RTE iktidarı, Bahçeli’yi kurtarmış ve MHP’nin başında kalmasını sağlamıştı.

Yıl kaç? 2016- 2017, Referandum’a hayır diyecek ve Ekim’de de İyi Parti kurulacaktı. Sonra CHP’nin milletvekili desteğiyle onları Meclis’te görecektik.

MHP ile AKP arasında da bir mecburi birlikte varoluşun dönemi başlayacaktı. Bu anımsatmalar siyasi analiz için önemli.

 

Meral Hanım “eve dön”er mi?

 

Yani bir siyasi parti var ortalıkta.. Hadi geçmişi unutalım ve her şey yeni başlıyormuş gibi soralım: Meral Hanım ve tabii İyi Parti’nin önündeki soru şudur: İktidar bloğuna katılırsam ne kazanırız, Millet bloğunda kalsak ne kazanırız?

Çünkü bir siyasi partinin varoluş nedeni esas olarak iktidar olmak ve ülke yönetmektir. MHP’ye döner mi? Kendini bitirir... Bahçeli veya RTE’nin “Dön”erine takılır.. Ama şu koşulla Meral Hanım ve benzer görüşteki arkadaşları için bir yol açılabilir: Bahçeli şu veya bu şekilde çekilir ve büyük çoğunluk Akşener’i Başkanlığa davet ederse bir birleşme olabilir. Fakat unutmayın bu bile çok çok zor. Türkiye’de bıraksanız tüm yöneticiler lider doğdu. MHP’de o kadar lider adayı var ki!

 

Siyasi çıkarı ne olacak?

 

Yani unutun bunu, yüzde 99. Bir olasılık da, Meral Hanımın siyasi iddiasını yitirmesi ve iltihak etmesi.. Bunu da unutun: Yüzde 99.

Bir de şu durum var: Meral hanım evet dese bile partinin merkez sağ kanadı sırt çevirir. İyi Parti neden katılsın Cumhur ittifakına? RTE’nin Başkanlığına neden destek versin? Bir siyasi çıkar söyleyin.

Yani bu siyasi mavrayı kapatın. Millet ittifakının, kendi dinamizmi ile iktidar olasılığı çok yüksek. Ben ilk seçimlerde, eğer normal bir süreç yaşayacak olursak, bir millet koalisyonu görüyorum iktidarda; belirli program çerçevesinde...

Ayrı durum, aslında Gelecek ve Deva partileri için de geçerli.

İktidar cephesine katılırlar mı? Siyasi soru şudur: Neden katılsınlar? Erimek, eritilmek ve yok olmak için mi.. Numan Kurtulmuş vb gibi...

Var olmak içinse amaçları bu partilerin, muhalefetle birlikte şansları var.

İktidarın yanında da yok olmak, yandı bitti kül oldu hikayesi.

***

 “Eve Dön”, aslında bir bildik Kurt ile Kuzu Masalı. Daha çok dinleriz.

Meral Hanım ve İyi Parti’ye düşen ise, ülkenin ekonomik olarak derin yoksullaşmasının ve diğer ağır sorunların ortağı olduğu için, MHP’yi sistematik olarak karşılarına almak.

Bu konuda cesaretleri ise sıfır.