Öne Çıkan Yayın 20 Mart 2012 yazım

Erdoğan’a Askeri Darbe?

Yoo hayır bu kez, başka bir “fantezi”i üzerinde düşünmeye çağırıyorum: Cemaat, denetlemeye başladığı TSK’yı, Erdoğan’a karşı kulla...

12 Ağustos 2014 Salı

10 Ağustos Sonrası: Çivili Koltuk / Sakıncalı Amiral / Asker ve Siyaset

Siz oyunuzu kullana ve çevrenizdeki insanları da bu yurttaşlık görevini mutlaka yerine getirmesi için iteleyedurun, biz burada sandıklardan sonra bu akşam neler olur, ona bakalım..
1) İlk turda seçilmeyi garantilemek istiyor... Dışarıdan beklenen oylara kar yağınca, mezhep ve etnisite ayrımcılığına ve gazetecilere saldırılara sarıldı yine. Umudu MHP’lileri çekebilmekte. Yüzde 50+1..  İşin zorluğu var.
2) Yine yollara düşüp köşe bucak dolaşmasının ikinci nedeni, mümkün olan en yüksek oyu alarak, partisi içinde yapacağı bütün düzenlemeler için “bak millet arkamda”, güç gösterisi yapmak. Köşke oturmadan başbakanı, parti başkanını falan herşeyi istediği “tasarlamak”.  Ki, tepeden herşeyi bal parmak yönetebilsin..
***
Erdoğan’ın siyasi danışmanı Yalçın Akdoğan tedirgin, liderinin de tedirginliğini yansıtıyor. Yine iktidarın adamlarından A. Selvi’ye “İki başlılık olmaz” demiş. Erdoğan’ı köşke çıkarıp, hükümeti ve partiyi yönetmeye talip olanlara gözdağı veriyor: Siyasal dinci akımın Cumhuriyetçilere ve laiklere karşı zaferini tarihsel bir dava olarak görüyor “Erdoğan'ın Cumhurbaşkanlığı bir misyondur” diyor!  Erdoğan’a kayıtsız şartsız biad etmeyenlere de sopa sallıyor:
“Ama bu arada herkes kendi imtihanını verecek…Bu davaya hizmet edenler şeref kazanıyor… Şimdi birileri bundan sonrada kendi pozisyonlarını korumak için davaya muhtaç davanın devamı için bizler halen bazı koltukları ve makamları işgal etmeliyiz gibi düşünceler içindelerse bunu dile getiriyorlarsa bir nevi davayı kendi makamları için kullanıyorlarsa bunu doğru bulmam...”
   “Bu hareketin lideri belli, biz genel başkan seçeceğiz.. Genel başkan ve Başbakan aynı ve tek kişi olmalı..” Yani bu bakışın pratik anlamı, A. Gül’ün seçimlere kadar tasfiyesidir.
***
RTE, seçilirse, Köşke çıkmadan herşeyi belirlemeke için faaliyete geçti. Zaten ilan de etmişti, Köşk ile uyumlu hükümet.. Bakanlar Kurulu’na sık sık başkanlık edecek. Maliye Bakanı Nihat Zeybekçi başbakanlığı kaldırdı:
 “Türkiye’de artık başbakan olmaz, bakanlar kurulu başkanı olur, Erdoğan aktif bir Cumhurbaşkanı olarak İcranın, devletin başı olur..”
Yani hem parti başkanlığına hem başbakanlığa, emir ve talimatlarını yerine getirecek bir çiftlik kahyası geçirmek istiyor... Davulu onun boynuna asacak, bakanları da belirleyecek ve tokmağı elinde tutacak, gümbede gümgüm.
Ama, tarihte de örnekleri görülen “tek ve üstün lider”, işi garantiye alma niyetinde, çünkü partinin önde gelenleri A .Gül’ü istiyor. RTE ve şürekası, bunları ihtiyarlar olarak dışlıyor.. Gençlere yol açmak gerek diyorlar, yani ne desek yapacak olanlara.
Önceki günkü Cumhuriyet’te Emine Kaplan arkadaşımız, kongre kulisi savaşını yazdı; seçilirse resmen Cumhurbaşkanı olmadan, yani 28 Ağustos’tan önce, henüz Başbakan ve parti başkanı ünvanını koruyarak olağanüstü kongreyi erken toplamak ve herşeyi belirlemek istiyor. Peki ilk turda kazanır ve YSK Cumhurbaşkanlığını ilan ederse? C. Çiçek ve B. Arınç, “başbakanlığı ve parti başkanlığı hemen sona erer” diyor. Yani 13 Ağustos’ta ilan edilirse, olağanüstü kongreyi toplayacak zamanı kalmaz..
RTE kazanırsa, göstereceği siyasi parti faaliyetleri; anayasal sistemi zorlamalar hatta dışlamalar ve çiğnemeler nedeniyle, çivili koltukta oturacak.

“ASKER VE SİYASET” VE “SAKINCALI AMİRAL”
Uzun zamandır anımsatmak istediğim iki kitabı tüm okurlara öneriyorum. İlki İsmail Hakkı Pekin- Ahmet Yavuz imzalı “Asker ve Siyaset” (Kaynak Yayınları). Ergenekon ve Balyoz’un zulmüne uğramış iki güzide emekli subayın gerçekten çok değerli bir çalışması. Lütfettiler önsözünü de bana yazdırdılar. Böylece “kaçak” olarak, önsöz aracılığıyla ikinci kez Silivri külliyatına girdim!
Asker ve Siyaset diğer kitaplardan ayrı bir özellik taşıyor. “Osmanlı’dan günümüze kadar sivil–asker ilişkileri”ni inceliyor. Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı da çeşitli açılardan eleştirelbir bakışa sahip olması, ve bunu yapanların aynı zamanda “içeriden” subaylar olması kitabın değerini artırıyor.
Zengin bir araştırma yapmışlar. Pekin ve Yavuz, TSK nasıl olmalı, Asker-Siyaset ilişkilerinde temel ilkeler neler olmalı, sorularını da yönelterek yanıt arıyor ve Türkiye’nen esas sorunu yönetimdir, diyorlar. Peki, “Ordu yenildi mi?” sorusuna da, ordu yenilirse millet yenilir yanıtını veriyorlar.. Okuyun lütfen.
***
Hürriyet’te iyi haberlere imza atmış değerli gazeteci Toygun Atilla’nın Sakıncalı Amiral kitabı (Kırmızı Kedi), çok haber oldu.. Amiralimiz sır değil, Nusret Güner! Donanma komutanıyken, salt Balyoz davasına dikkatleri çekmek, içerideki masum arkadaşlarına destek çıkmak için büyük bir fedakarlık yaptı ve 2013 Ocağında istifa etti.
Toygun Atilla Deniz Kuvvetleri komutanı olacakken ayrılan Oramiral Nusret Güner’i konuşturuyor. Deniz Kuvvetlerine kurulan kumpası, tamamen içeriden bir komutan, hiç sözünü sakınmadan, o zaman yapılan bütün gizli görüşmeleri de katarak anlatıyor. “Deniz kuvvetlerinin altın çocukları”nı öğreniyoruz! Necdet Özel ve RTE’nin istifayı önlemek için çabalarını.. Güner’in 14 yaşındaki kızının ismini İzmir’deki başka bir ahlaksız dava Casusluk davasına bulaştırmışlardı.. Bu komplocuların gidecek ve yatacak yeri yok.
Sakıncalı Amiralı’ı alın ve su gibi bir çırpıda okuyun..

---10 Ağustos 2014 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

8 Ağustos 2014 Cuma

RTE Biraz İŞID mı?

Önce bazı saptamalar yapalım:
* IŞİD, (Son adı İD- İslam Devleti) ülkemizde pek çok “Siyasal İslamcı”nın rüyasını gerçekleştiriyor, diyerek başlayalım:
*Adamlar sünni köktendinci. Şunu iki kez yazdım: Suriye ve Irak’ta bütün diğer mezhep ve etnisitelerden arınmış bir devlet oluşturuyorlar. Saf. Pirü pak. Bu amaçla hızlı hareket ediyorlar, örnek öldürmelerle kendilerinden olmayan herkesi kaçırtıyorlar. Türkmen, Kürt, Şii.. Ezidi/Yezidi.. Daha ne varsa.. Afganistan’da önce tutmayan (ve giderek yeniden kurulmakta olan) Taliban devleti, adeta burada doğuyor. Afganistan- IŞID, köktendinci İslami aks oluşuyor.
* Bu aksın ucu Türkiye’ye değiyor. Hatta bir kama gibi ülkeye saplanmış durumda, bile diyebiliriz.
* IŞİD Türkiye’de. Örneğin İstanbul’un varoş bölgelerinde bürolada levha asıyor, adam ve para topluyor, cihada çağrıyor ve son örneğinde gördüğümüz gibi çok özel törenlerle bayrak resmi geçidi yapıyor... Bir kaç bin kişilik iftar yemekleri düzenliyorlar.
* Türkiye vatandaşı cihatçı binlerce kişi IŞİD saflarında savaşıyor. Halifesi de olan bir İslam devletinde yaşamak için pılısını pırtısını toplayıp gidenler de..
* Avrupa ülkeleri de dertli, 1200 militanın orada olduğu iddia ediliyor. Alman Die Welt gazetesi iki gün önceki “IŞİD’in Türk Birliği” başlıklı haberine göre savaşçıların yüzde 10’ü Türkiye’den gidenler. Orada eğitildikten sonra Türkiye’ye dönüp emir ve talimat bekleyen Türklerın varlığı da yazılıyor.
* 49 elçilik görevlisi IIŞİD elinde rehine. RTE, bu haberin medyada tartışılmasına yasak koydu! Böylece Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde rehineler meselesinin başını ağırtmasını önledi.. Oh ne âlâ!
* TIR’larla silahlar, devlet kontrolünde, IŞİD dahil köktendincilerin elinde..
***
Parçaları birleştirelim. RTE’nin ağzından IŞİD için tek bir kötü söz çıkmadı. Ne terörist dedi, ne alçaklar na başka bir şey.. Yoo hayır, rehineler varken terörist demesi doğru olur mu, sorusu çok anlamsız. Elçiliği basmadan önce de IŞİD hakkında tek bir kötü sözü olmayan bir lider ve iktidardan bahsediyoruz.
Dahası, Ankara, elçilik çalışanlarının rehine alınmasını adeta bekleyen eylemsizlikler dizisi içinde hareket etti. Öyle ki, iktidardaki sorumlu ikilinin, onlarla müttefikiz bize bir şey yapmazlar biçiminde politikası-davranışının, rehine durumunu yarattığını söyleyen güçlü savlar var.
Tabii Reyhanlı’da 11 Mayıs 2013’de bombalarla 52 kişinin katledilmesi var. İktidar, Suriye gizli örgütü yaptı falan dedi, bazı isimler tutuklandı yargılandı.. Ama IŞİD katliamdan 4 ay sonra açıkladı: biz yaptık... IŞİD ve köktendinci örgüt militanları sınırdan Türkiye’ye girip çıkıyor, iktidarın-devletin kotrolünde. Türkiye’de tedavi ediliyor..
Ülkemizdeki 1,5 milyon mülteci arasında kaç köktendinci militan var bilinmiyor.
Türkiye, bütün bu nedenlerden dolayı, potansiyel patlamalara ve çatışmalara hazır. Uluslararası terörizmin şimdilik sakin olarak depolandığı bir ülke durumuna geldi.. Hiç bir şey denetim altında değil.. Kim necidir bilen yok. İsim yok, kayıt yok... uluslararası teröristlerin at koşturduğu bir ülke yarattı iktidar..
***
Yazının başlığına gelelim. İktidarda nedir bu IŞİD sevgisi diyebileceğimiz bir durum var. Sahi nedir?
RTE-Davutoğlu ve destekçileri, hemen yanıbaşımızda saf bir halifeli-sünni köktendinci devlet doğuşundan memnun olmasınlar sakın? Bütün işaretler bunu gösteriyor..
Çünkü Suriye’de Esad’ın yıkılması ve yönetime Sünnilerin gelmesi için, tüm sünniler iç isavaşı desteklediler; paralar silahlar, Katar -Kuveyt -Suudi Arabistan.. Türkiye- Suriye’den aşağı doğru bir sünni aks kurulması ana politikaydı.
Suriye’nin ve Irak’ın içinden bir sünni köktendinci devletin kurulmasına, politik olarak, RTE-Davutoğlu ikilisinin neden karşı olabileceğine ilişkin inandırıcı bir neden bulamıyorum.
Tam tersine böyle bir devletin varlığı ile Esad da ileride çökebilir umudu var. Belki de, Orta Doğu’da Kürt- Irak- Esad üçgenindeki gelişmelerde, Ankara, IŞİD’ın varlığıyla yeni bir politik manevra alanı bulduğunu sanıyor olabilir.
RTE ve Davutoğlu, biraz mı veya daha çok, IŞİD’çi mi?
---7 Ağustos 2014 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

6 Ağustos 2014 Çarşamba

“Dinlenmekten ne Korkuyorsunuz?!” Diyenler, Şimdi neden Korkuyorlar?

Türkiye yıkılıyor: vaayyy 5 bin kişiyi dinlemişler… yok yok 500 bin kişi dinlenmiş bunun hesabını versinler.. Savcılar gazetecileri çağırıyor, önlerine dosyaları koyuyor, bak ne kadar çok dinlenmişsin, şikayetçi misin diye soruyor.
Olsan ne yazar olmasan ne yazar! Br komedi ki sormayın gitsin.
Bazılarımız bireysel olarak telefonda dinlenmiş olmayı dünyanın en büyütk ayıpı olarak görüyor..
Başbakan, dinlemeyi tamamıyla MİT’e vermeyi planlıyor, TİB devredışı kalacak.. 
Hükümetin gazeteci adamları dünyayı ayağa kaldırıyor, bir namussuzlar, demedikleri kaldı.. Cemaat polislerine yasadışı dinleme suçlamaları yöneltilirken, devlet büyüklerine yönelik dinlemeler birden casusluk kapsamında görülmeye başlandı..
Şimdi gelin düne bakalım…
***
Binali Yıldırım üstelik iki kez, 2009 ve 2011 tarihlerinde ne korkuyorsunuz dinlenmekten, diye açıklama yapmış bir bakan.. Erdoğan’ın has adamlarından.. Haberleşmenin de kendisine bağlı olduğu kişi..
Yıl 2009: “Yanlış işiniz, yasal olmayan işiniz yoksa dinlenmekten korkmayın, istediğiniz kadar konuşun. Teknolojinin önüne geçme imkânı yoktur.”
Yıl 2011: “Telefon dinlemeleri konusunda halkın bir korkusu yok. Vatandaşlarımız rahat olsunlar, zaten sonuç da onu gösteriyor. Tabiri caizse millet paso konuşuyor.” (*)
***
O, o zaman.. bu ise bu zaman…
O zaman dediğimiz, yani özellikle 2009- 2011, RTE’nin ve Binali Yıldırım’ın bilgisi ve ilgisi dahilinde, Türkiye’nin, yasadışılıkta hallaç pamuğu gibi atıldığı dönemler.. Dinlemeler gırla! Anımsayın: Bir Korku İmparatorluğu çökmüş ülkenin başına.. Herkes fıs fıs telefonda, sözde konuşmuyor.. Türkiye cinnette. Sindirilmiş bir toplum..
Ortalıkta kol gezenler, yol kesenler, köprü başını tutmuş deli dumrullar, ev basıyor, Ergenekon, Balyoz, Odatv, casusluk, amirale suikast, fuhuş.. onlarca komplo kurmuş millete, orduya, aydına, hocaya, gazeteciye..
“Telefonda konuşma!..”..
“Hadi akşam gel de bir çay içelim, laklaklarız..”
“Orhan bey, Aysel hanım, bu kadar açık konuşmayın, eleştirmeyin, anlatmayın, başınızı belaya sokacaksınız..”
O günleri unuttunuz mu? Hani tirtir titrediğiniz, eyvah dinleniyorum!?
Cep telefonlarınızı kapattığınız, pillerini çıkarttığınız, dinlemeye karşı önlemlerin gazete sayfalarında- internet sitelerinde çarşaf çarşaf boy gösterdiği... Gazete küpürlerini çıkarttırmayın bana!
***
Telefon kayıtlarının “internet’e düşmesi” yeni zamanların işi değil, 2008-1012’lerin işi! O zamanlar ses kayıtları düştü diyorduk.. Moden zamanlarınki ise telefon tapeleri!
Sanki çağ ötesinden ve çağ berisinden konuşuyoruz!
Kimdi iktidar? RTE! Binali Yıldırım’lar! “Yanlış işiniz, yasal olmayan işiniz yoksa dinlenmekten korkmayın, istediğiniz kadar konuşun”…
O zaman Cematle birlikte yurtseverlerin defterini dürmekle meşguldunuz…
***
RTE ve adamlarının dinlemelere karşı ayranı ne zaman kabardı?
“Oğlum evi sıfırladın mı”…
“Baba, kalan paralarla hani şu evlerden dört tane alalım mı..”
Başabakan ve çevresinin telefon kayıtları, bakanların rezillikleri çarşıya düşünce…
Birden hepsi, hukuk devletçi kesildi.. Telefon dinlemeleri ülkede en büyük suç olup çıktı!
***
Kesin bilgi- 1: Dinlenmekten kimse kaçamaz. Kimsenin kurtuluşu yok, biriktirilecek bütün ses ve dijital kayıtlarınız ve siyaset istediği zaman önünüze konacak.. Kimse bana hukuk, yasa masa demesin..
Kesin bilgi- 2: İktidar ve çevresinde dönen hukuk dışı, rüşvet, yolsuzluk, yasaları çiğneme, arazi yağmaları, kupon arsaları… ne kadar iktidarın boynuna ipe dolayacak karanlık işler varsa çevrilen, Reza Zarrap’ları, bu dinlemeler sayesinde öğrendi bu millet..
1-0 idik, 1-1 olduk..
Millet, karanlık perde arkasında dönen dolapları, demokratik öğrenme hakkını dolaylı olarak kazandı..
Bir iktidar savaşı sayesinde..
***
Bu nedenle diyorum ki, beni dinleyebilirsiniz, benim de sizi dinlemek hakkım olmalı..
Benim dikkat edeceğim şey, eşimle cicimli bicimli konuşmalarımdır.. Bunu göze alıyorum, özel hayatımı size açıyorum.. (İstemesem de size açık zaten!)
Saklı gizlim yok, Binalı bey! Ama sizlerin saklı gizli şeylerinizi kim açıklarsa, alır kullanırım..
Bunu yapanlara, vay hukuk dışı işler yapıyorsunuz, demem, olan biteni öğrenmeyi en demokatik hakkım olarak görürüm.. Ülkeyi yönetenlerin yasadışılıklarını öğrenmek ve yaymaktan daha meşru bir hak ve hukuk yoktur..
En önemli şey, demokratik saydam bir hukuk devletidir; politik liderlerin hiç bir dolap çevirmesine izin verilmediği ve anında yakalanıp hesap sorulduğu bir ülkenin ortaya çıkmasıdır..
Hepimiz bireysel özgürlüklerimizi istesek de istemesek de ayaklarınızın altına sermiş değil miyiz..
---
(*) Mehmet Y. Yılmaz, Hürriyet, 4 Şubat 2014

---5 Ağustos 2014 Salı / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

5 Ağustos 2014 Salı

Kadınlar Arınç’ı “Kültürle” Halletmeli! Kadınlar Üzerindeki 49.900 Yıllık Baskı Kültürle Yok

Arınç “gülme üzerine” bombasını patlattığı sırada bayram yemeğindeydik, kalabalık mı kalabalık.. Tabii erkekler kızgın, ağızlarından dman fışkırıyor adeta, giydiren giydirene Arınç’a.. Ama çoğunluğu oluşturan kadınlar öyle değildi, birbir ardına kahkahalar patlattılar.. Sonra içlerinden biri kalktı ve parmağını uzatarak dedi ki, “söyle ona, bir daha karı gibi güldüğünü görürsek…”
Arınç’ı nereden göreceğim, ancak buradan o beni görür, zaten verilen “talimat”, “yaz ona” biçimindeydi... Ertesi günkü gafı tam bir fecaaattı.. Şu direk meselesi.. “söyle ona..” diyen dost aradı bu kez, “hiç bir şey deme, adamın psiko seksüel sorunları olduğu açık… tedaviye gitmeli..”
***
Tedavi işler mi Arınç’a, bilemem. Terapistlerin bir çaresi mutlaka vardır. Ama benim ilgi alanıma giren, kişisel psikolojik veya psiko-seksüel sorunların tedavisi değil… Arınç gibiler için zor ve belki de imkansız olan “kültürel tedavi”dir. Tabii çağdaşlığa kapalı, kendi baskın erkek dünyasında hapis bir düşünce yapısı için kültürel tedaviden bahsedilebilir mi, onu da bilmiyorum..
Çünkü “kültürel tedavi”nin de ikna odaları veya ortamları ne yazık ki yok, kafasını özgürlüğe bırakması gerek herşeyden önce.. Tabii toplumların özgürlük mücedelesine ilişkin ktaplar okuması gerekir, son zamanlarda “Kadınların En Güzel Tarihi” kitabı Arınç için epey zihin açıcı olabilir. Bir başlangıç-giriş metni olarak.. Tabii en önemlisi bir de iktidarından dümesi gerekir! Türbanlı kadın yazarlar arasında Arınç’a eğilen oldu mu, yoksa hepsi görev gereği pas mı geçtiler.. Arınçgiller familyasından erkekler de pas geçmiş(tir).
***
“Gülmek!” İnsanlar için inanılmaz bir olay, bizi diğer hayvanlardan ayıran en temel bir nitelik belki de..  İssanoğlu’nun bir yarısına gülmeyi serbest bırakacaksın, ama öbür yarısına yasaklayacaksın… Arınç ekstradan bir şey mi demek istiyor bu ayrımla.. Kadının erkeğin kaburga kemiğinden yaratıldığına inandığına göre (öyle m?!), demek ki ve tabii ki bağımsız bir “yaratık” olamaz! “O, erkeğin bir yaratığı”..
Dün Ali Sirmen dostum yazdı konuyu.. Gülmek, bütün insanlar için korkuyu aşmanın ve özgürlüşmenin önemli bir anahtarı değil sadece, aynı zamanda güzellik saçmaktır! İnsan güldü mü güzelleşiyor, tabii içten gülüş, isteyerek, beyninin onayı ve desteğiyle… Çevresine de güzellik katıyor..  Yoksa, hinoğluhince, sinsice, hesaplıca, üç kağıtçılığı üstünden dökülen gülüşlerden bahsetmiyoruz..
***
Tarihsel gelişim içinde, erkeğin hayatı sürdürmede doğaya ve çevreye karşı verdiği savaşlarla elde ettiği ve kadının çocuk bakımı nedeniyle de dışında kaldığı toplumsal alandaki egemenliği, daha yeni yeni kırılıyor. Şunun şurasında, insanlığın diyelim ki 50 bin yıllık (çoğunlukla erkek egemen) yakın tarihi içinde, 100 yıllık bir zaman diliminden bahsediyoruz. Kadının fiili toplumsal özgürleşmesi meselesine girersek.
Geride kalan 49 bin 900 yüzyıllık erkek egemen tarih, türlü çeşitli toplumlarda bazen bütünüyle, bazen yüzde 70, bazen yüzde 50, bazen yüzde 30 yaşıyor.
Avrupa ülkelerinde de yaşıyor, ABD’de ve diğerlerinde de.
Mesela Avrupa Birliği’nde kadın meselesinin nitelik değiştirdiğini ve sadece niceliksel bir sorun olarak kaldığını söyleyebilir miyiz?
***
1 Ağustos’ta Avrupa Konseyi’nin İstanbul Sözleşmesi yürürlüğe girdi. Sözleşme kadınlara toplumsal korumada yeni olanaklar sunuyor. Erkek şiddeti (ve bence devlet şiddeti de dahil olmalı) gören kadınlara mülteci (iltica etme) hakkı tanınıyor. Avrupa Konseyi’nin eşitlik komitesinin başkanlığını da yapan Gülsün Bilgehan’ın katkılarıyla gerçekleşen ayrımcılığa karşı mücadele, kadınların özgürleşme tarihinde önemli bir adım..
Bakın, bu anlaşmalar, sözleşmeler, kadın ayrımcılığını yasaklamalar, toplumsal eşitliği sağlamak içi alınan siyasi, ekonomik ve kültüre tüm karar ve uygulamalar, başta türlü “tedavi” edilemeyen vey zor tedavi edilen erkek egemenliğine karşı kültürel ve yasal tedavi yöntemlerinin devreye girmesidir..
Kadınların bütün alanlarda öne atılmasıyla ve toplumsal kültürel aydınlanma hareketinin bütün cephelerde ilerlemesiyle, bu konu halledilecek….
***
İlerleyecek de, Türkiye ne olacak? Kadınlara: doğur doğur, eve kapan, gülme, türbana gir, çalışma hayatı sana göre değil… vb politikaları izleyen bir iktidar altında, durum zor.
Türkiye’nin “kültürel yapısı”, 49.900 yıllık insanlık geçmişiyle çoooook yüklü!
Kadın cinayetleri, çocuk yaşta gelinler, kızları alıp satma, kadının iş olanaklarına arıcalıklı uzanamaması…
Zor dostum… Kadınlar beş adım öne….
Önce şu  Arınç’ı “kültürel” bi halledin bakalım ve ağababasını sonra... Siyaset işin başı…
***

NOT: Dünkü yazımda Başbuğ’un 2012 MİT krizinden sonra tutuklandığını yazmıştım, Başbuğ 6 Ocakta tutuklandı, ama işin özünde bir değişiklik yok… AKP kurucularından Dengir Mir Mehmet Fırat’ın “Cemaati Emniyet’e, askere ve MİT’e karşı bir yerleştirdik” açıklaması da, Erdoğan’ın Emniyet ve Yargı içinde Cemaat yapılanmasına ve yaptıklarına neden sessiz kaldığını, tezimizi doğrulayan bir açıklamasıdır..
4 Ağustos 2014 Pazartesi / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

YÖK Kendi Yasasına Aykırı Yönetmeliğin Yürütücüsü Oldu

CBT Gündem, sayı 1428, 1 Ağustos 2014

Pof. Dr. Osman İnci üniversitesinden istifa etti. Nedenini gönderdiği mektupla açıkladı: “Üniversitelerin derin sessizliği karabasan gibi üzerimize çöktü, tıp fakültelerinin Sağlık Bakanlığına bağlanması yasa taslakları görüşülürken tıp kökenli rektörler ve dekanları ölüm sessizliğinde..” Bu yönetmelikle analizini Trakya Ünivesitesi Rektörlüğüne gönderdi. Hiç yanıt alamamış. Şaşırtıcı mı? “Bu uygulamalara boynumu uzatamam. Bu tepki istifasıdır”, diyor. Analizini kısaltarak yayımlıyoum..
***
“Sağlık Bakanlığı tarafından hazırlanan, 3 Mayıs 2014 tarihli Resmi gazetede yayınlanan, Yürütme sorumluluğu Yükseköğretim Kurulu Başkanı ve Sağlık Bakanı tarafından üstlenilen “Ağlık Bakanlığı Ve Bağlı Kuruluşlarına Ait Sağlık Tesisleri ve Üniversitelere Ait İlgili Birimlerin Birlikte Kullanımı Ve İşbirliği Usul Ve Esasları Hakkında Yönetmelik” Akademik değerler ve yürürlükdeki YÖK Yasası ile dahi bağdaşmayan hükümler içermekte. Yükseköğretim Kurulu tarafından bu yönetmeliğe olur verilmesi ise büyük bir talihsizlik.
Bu yönetmelikle Sağlık Bakanlığı Üniversite Sağlık Araştırma ve Uygulama Merkezlerine el koyup kendi mevzuatına göre “işletilecek”, tıp fakültesi akademik kadroları bakanlıkça belirlenecek, eğitim programları onayında, öğretim üyelerinin izin ve kongre katılımları ve diğer özlük haklarında Bakanlığın atadığı yöneticilerin oluru alınacak, tüm satın almalar ve ihaleler bakanlıkça yapılacak.
 Ülkemizde tıp fakültesi ve diğer sağlık eğitim birimlerinin araştırma ve uygulama yeri, adeta eğitim laboratuarı olan üniversite hastaneleri, son yıllarda siyasi erk tarafından; etkin ve verimli çalışmadıkları, nitelikli meslek eğitimi vermedikleri, kamu kaynaklarını çarçur ettikleri, borç içinde yüzdükleri, kendilerini yönetemedikleri iddiasıyla kıyasıya eleştirilmekte.
Gelişmiş bir bilim topluluğu olamayan ülkelerde; üniversiteleri siyasi iktidarın ve yerel iktidar odaklarının denetim altına alma ve müdahale etme çabaları oldukça sık görülür. Özellikle yönetimsel başarısızlık iddiasıyla müdahaleler sürekli hale gelmiştir. Ülkemizde son yıllarda “zamanın ruhuna” bağlı olarak akademik değerler ve gelenekler tamamen dışlanmaktadır. Yaşadığımız yüzyılın başında ülkemizde değerlerin değil volümün önde olduğu süreçler başlamış, bilimin ve bilginin değeri değil ederi öne çıkarılmış, Akademik kurumların içi boşaltılmaya başlamıştır.
 Bu yönetmelik ile üniversitelerin olmazsa olmazı olan: Akademik Özgürlük, Akademik Özerklik, Liyakat ve Akademik Etik ilkeler artık kitaplarda kalacaktır. Görece özerkliğe dahi tahammülü olmayan “siyasi erk” üniversiteleri yalnızca birkaç bina topluluğuna dönüştürme amacına oldukça yaklaşmış görülmekte. Son, tüm tıp fakültelerinin Sağlık Bakanlığı’na bağlanması yasa tasarısı Meclise getirildi. Bu fakültelerin sayın dekanları, fakülte yönetimleri, üniversite ektörleri ve en üst kurum olan SENATO nerede?
 Söz konusu yönetmelik Mali, Yönetim ve Akademik Özerklik ilkelerine aykırıdır. Böylece Üniversite Sağlık Araştırma ve Uygulama Merkezi(Hastanesi) kendi bütçesini hazırlayamayacak, mali kaynaklarını oluşturamayacak, kendi mali kaynaklarını kullanamayacak, harcamalarını yönetemeyecektir. Kurumun yaptığı hizmetlerden elde ettiği geliri kullanma ve planlama yetkisi olmayacaktır.
 Akademik özerklik bağlamında yönetmeliğe göre: Dekan eğitim programlarının uygulanmasında, eğitim dışı kişi ve kurumların görüşü alınacak. Bu kesinlikle kabul edilemez. Tıp fakültelerinde mezuniyet öncesi ve sonrası tıp eğitimi, sürekli eğitimi fakülte kurulu görev ve yetkilerindedir. Dekan bu kurulların kararlarını uygular, dolayısıyla “dekan hastane yöneticisinin de görüşünü alarak onaylar” tanımı hukuk dışıdır. Bağlı olduğumuz yasa dahi Dekana “eğitim programlarını onaylama yetkisi” vermemiştir (2547/16). Akademik unvanlı olması zorunlu olmayan bir hastane yöneticisinin bu konuda görüş bildirme yetkisi olamaz.
Yönetmelik de dekana yasa ile tanınan yetkilerine aykırı (madde:5/1-ğ, 8/5, 11, vb.) hükümler var. Öğretim üyesi ve tabip kadro belirlemesinde Bakanlığın yetki alması yasaya aykırı ve öğretim üyesi sayısal dağılımına müdahaledir. “Öğretim üyelerinin izin, kongre ve benzeri özlük işlemlerinde hastane başhekiminin parafı alındıktan dekan tarafından onaylanır”, “Sağlık Bakanlığı veya bağlı kuruluş kadrosunda bulunan ve eğitim faaliyetinde bulunan eğitim görevlisi ve tabiplerin izin, kongre ve benzeri özlük işlemlerinde dekanın parafı bulunur” hükümleri Akademik kültür bir yana YÖK Yasasıyla da bağdaşmaz.
Tıp Fakültesi yatırım taleplerinin ortak değerlendirilmesi (madde:5/1-b), Sağlık tesislerin Bakanlığın tabi olduğu mevzuata göre işletilmesi, yöneticinin Bakanlık tarafından atanması (madde:7) ile Üniversite Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi feshedilecek, tüm yetkiler bakanlığa geçecektir. Hastane de sunulan hizmetlerin finansmanı Sağlık Bakanlığı sistemine göre sağlanacak, bütün ihaleler; hizmet alımları, ilaç ve sarf malzemesi temini bakanlık tarafından yapılacaktı. Ucuza mal temini anlayışı sağlık hizmeti niteliğini düşürür. Son yıllarda “Çin işi ameliyatlar” süreci başlamıştır. Ucuz malzeme anlayışı Cerrahi girişimleri başarısız kılar, oysa kusurlu olan hekim değil kullanılan malzemedir.
 Yönetmelikle Hastane yöneticisi; sağlık ve destek hizmetleri, üniversite personelinin sağlık hizmeti sunumunda tek yetkili olacak, sağlık hizmetinin verimli yürütülmesinde her türlü tedbiri almaya yetkili olacaktır (madde:7/2). Bu yetki çok çarpanlı ve derinlikli olabilir. Örneğin sunulan hizmetlerin aksayacağı gerekçesi ile bilimsel toplantılara katılımın red edilmesi, yasal izinlerde kısıtlama, bakanlığına ait sağlık tesisinde görevlendirme, konsültasyonlara, nöbetler gelecektir. Klinik/laboratuarlarda iki başlı yönetim olacak. Anabilim Dalı Başkanı yanına Hastane yöneticisi bir de idari sorumlu atayacak (madde:8/1). Böylece ikili yönetim başlayacak, bu ortamda huzur, güven ve verimlilik olmaz, çalışan memnuniyeti söz konusu değildir.
 Yönetmeliğin özünde; üniversiteler kendi hastanelerini yönetememekte, Bakanlık bu kurumları daha etkin yönetir anlayışı hakimdir...”
 Prof. Dr. Osman İnci, drosmaninci@gmail.com
***
Son sözü ben söyleyeyim: Üniversiteleri bayağılaştırdığınızda ve evrensel içeirkten uzaklaştırıdğınızda, o ülkeden sadece evrensel anlamda kölelik çıkar.. İktidar bu yolda koşar adım ilerliyor.

Gelecek Cuma yine birlikte olalım..

4 Ağustos 2014 Pazartesi

Erdoğan- Başbuğ- H. Avcı: RTE Hepsini Biliyordu

Hanefi Avcı, Edirne’deki başarılı gümrük operasyonu siyasilerin zülfü yaresine dokununca Eskişehir’e atanır.. Emniyet örgütü içinde yaşadıkları, Emniyetin genel “fıtrat”ına uygun değil. Yıllardır gördükleri, çözdükleri onu şaşkına çeviriyor. Emniyet İstihbarat Başkanlığı, Kaçakçılık ve Organize Suçları Soruşturma (KOM) dairelerinde alışılmadık olaylar oluyor. Başkanlarına, İstanbul- Ankara şube başkanlarına kumpas üzerine kumpaslar kuruluyor..  Kimisi özel yetkili savcıların eline düşürülüyor, içeri atılıyor, asılsız ihbar mektupları devrede, daire başkanlarının yardımcıları casus olarak kullanılıyor.. bin bir yalan ve tuzak..
Ve Cemaat 2008-2009- 2010’da, devletin ve ülkenin bu en önemli istihbarat ve operasyon kurumlarını yönetmeye başlıyor..
Hanefi Avcı, elinde bütün bu Cemaat yapısını ve yasadışı durumları anlatan dilekçe ve raporlarını, İç İşleri Bakanına, Adalet Bakanına kadar götürmediği “en üst yetkili mercii” kalmamış.. Dahası, o zaman Müsteşar Efgan Ala aracılığıyla Başbakana bile iletiyor durumu.. Ama herşey Başbakan’da kilitleniyor: Soruşturmaya izin yok. Adalet Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkan yardımcısı da Cemaatten biri.. Dilekçesi Bakanlık tarafından iade ediliyor.. Yıl 2010.. Ve bu görevdeyken kitabını yazar bitirir..
Avcı iddialarıyla, gördükleriyle sahipsiz ortada bırakılır iktidarca, Cemaatin av sahasına..
Ve Cemaat yapısı da Avcı’nın işini bitirir.. Odatv davası… Devrimci Karargah örgütü davası.. Üst üste tutuklama kararları.. Paçasını ancak bugünlerde kurtarabilmiştir, iktidar vaaayy parallel yapı kumpas kuruyor orduya ve devlete karşı demeye başladıktan sonra.. Yani 17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonundan sonra..
Cemaat’in RTE ile iktidar kavgasına tutuşmasından... ele geçirdiği pozisyonlarıyla iktidarın karıştığı yolsuzluk ve rüşvet olaylarını birbir ortaya sermesinden..
Erdoğan’ın da karşı tetiği çekmesinden, topla tüfekle Cemaatin karargahlarına girimesinden.. sonra..
***
Peki neden? Bilmiyor muydu durumu, biliyordu..
Başbakan ama o sıralarda baş müttefiği ile birlikte kotardıkları Silivri davalarının başsavcılığını yapıyordu. Hem Ordu’yu hem muhalefeti derdest etmekle uğraşıyordu.
Beraber yola çıkmışlardı ve müttefikinin “üstün yetenekleri” olmadan bu işleri kotaramayacağını görüyordu..
Bu nedenle Hanefi Avcı henüz onun için “erken öten horoz”du sadece, başını Cemaat kesebilirdi.
Hatta Başbakan,  “Haliç’te Yaşayan Simonlar” kitabının yayımlandığı 2010’da, Avcı’nın yaptığı Cemaat ifşaatlarını soran gazetecilere şöyle diecekti: Bana gelmedi, ama gelseydi bile ilgilenmezdim..
***
İçeride bulunduğu sürece suçsuzluğunu haykıran, belgeler ortaya koyan Avcı’nın sesine kulak tıkayan, Cemaate “paralel” propaganda ateşi altında Avcı’yı kötüleyen muktedirin gazetelerini ve yazarlarını, bu kez Avcı ile söyleşi yapmak için hapishaneye üşüştüklerini görecektik ve çıktıktan sonra da Avcı’nın kapısını aşındırdıklarını...
İnsan utanır mi diyelim, yoksa ülkemize özgü bir medya trajedisi mi!..
***
Bir başka trajik olay da, Genel Kurmay eski Başkanı İlker Başbuğ ile, Başbakan’ın karşılıklı paslaşmalarında geçti. Geçen hafta ilgiyle okudum..
Başbuğ , Hürriyet’te yayımlanan demecinde “görevdeyken cemaat yapılanmasıyla ilgili Başbakan Erdoğan'a bir liste verdim ve bu listenin başında, şimdi gözaltında olan İstihbarattan Sorumlu Emniyet Müdür Yardımcısı Ali Fuat Yılmazer vardı” dedi.
Başbakan da bu sözleri doğrulayacak ve şöyle diyecekti: “İlker Paşa görevde olduğu sürede bana söylediği bir sözü vardı. Onu da ben burada söyleyeyim: ‘Bugün bize yarın size!’
Yıl kaç? 2010 olsa gerek. 2010’un 30 Ağustosunda Başbuğ’un görevi biteceğine göre..
Başbuğ, Cemaatçi yapıya ilişkin isim listesi verdiğinde, RTE ne yaptı?
Koca bir hiç.. Alıp cebine mi koydu, yoksa buruşturup en yakın çöpe mi attı..
***
 İlgiçtir ki, Hanefi Avcı da tam o sıralarda, yani Başbuğ’un Cemaatçi listeyi verdiği sıralarda, bütün devleti ve ilgili bakanlıkları alarma geçirmeye çalışıyor ve durumu Başbakan’a bile iletiyordu.
Ama verdiği dilekçeler Başbakanlıkta durduruluyor işleme konmuyordu.
Dolayısıyla, Avcı’ya kulak tıkayan Başbakan, tabii ki Başbuğ’a da kulak tıkayacaktı!
Avcı’nın başının 2010’da Cemaat tarafından kesilmesine ses çıkarmayan Başbakan, Başbuğ’un da 2012’de bile içeriye atılmasına sessiz kalacaktı..
***
Çünkü RTE’ye göre süreç bitmemişti henüz.. Sadece, utangaç cılız sesini duyacaktık: Tutuksuz yargılanabilirdi!
RTE, o zaman Cemaat’i karşısına almaya yanaşmıyordu.
***
İlker Başbuğ, Ali Fuad Yılmazer’in “Başbuğ’un tutuklanmasından Başbakanın haberi vardı” sözlerine ise, inanmıyorum yanıtı veriyor aynı söyleşide.
Başbuğ bunu nezaketen söylemiş olabilir.
Ama olaylar, “işin fıtratı”, Başbakan’ın tutuklamadan haberdar olması gerektiğini söylüyor…
Ordu’dan, bir de genel kurmay başkanının içeriye atılmasında, hepsinin sonsuz ve ortak menfaati vardı ve Ordu üzerinde süren operasyonu tamamlayıcı nitelikteydi!
***
Yukarıdaki yazıyı, tamamlamaya çalıştığım Cemaat-İktidar çatışması kitabının sonlarından aldım..
Reklaaaam! Yani…

---3 Ağustos 2014 Pazar / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

İyi Bayramlar Derken

Doğrusu, şu Cemaat tutuklamaları üzerine yazmak içimden gelmiyor. Onların devlet içinde ele geçirdikleri erkleri, yüzlerce insana, binlerce aile ve çevresine zulmetmek için kullanmalarına rağmen..
Silivri davalarında, eğer inandıkları Allahları varsa, suçları ve günahları Kaf dağlarını aşar..
Şimdi verdikleri hesap ise, Erdoğan ile aralarındaki hesaplaşmanın, iktidar kavgasının ürünüdür. İktidar savaşında kılıçlarını çektiler, egemen durumda olan kazandı, müttefikinin şimdi boynunu vuruyor..
Ama Cemaatin verdiği hesap, Silivri’nin hesabı değil, iktidarın kirli çamaşırlarını ortaya çıkartma cesaretinin hesabı..
Haram yemedik diye kampanya yürütüyorlar..
Tabii, gülüyorum.. neler yediklerini bir sayıp döksünler.. 
İktidarbaşı da, yaşadığımız 6 yılın zulmünü onların sırtına yıkarak, sıyırıyor.
Bu dava iktidarbaşının rüşvet ve yolsuzluk suçlamasından arınma davası..
Polis, emniyet, yargı içindeki “çeteyi" temizliyoruz havasındalar..
Temizlesinler..
Bazı yazarlara bakıyorum. Düne kadar “yargı güvencesi” gibi bir sorunları yoktu! Silivri rezaletleri ortalığı kasıp kavururken susuyor, yargıyı el üstünde tutuyorlardı; bugün ise RTE’nin Cemaatin yargıdaki yapılanması üzerine gittiğinde titriyorlar, yargı bağımsızlığı üzerine döktürüyorlar da döktürüyorlar.
Tabii onlara da gülüyorum.. Sanki dün yargı vardı! Silivri’deki adalet çığlıkları karşısında üç maymunu oynuyorlardı! Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bir ara kararını yalan yanlış yorumlayarak, Mahkeme iddiaları ciddi buldu, başvuruyu reddetti diye uyduruktan yazıyorlardı.. 
Üstelik hukukçu, hukuk yalamış yazar pozlarında..
Herkes işine geldiği gibi kendine yontuyor da yontuyor..
Kapışma yargı üzerinden sürüyor ve sürecek..
***
Şu küçük tatili bir hafta yazı arası izni için kullanmama izin verin. Elimdeki kitabı bitireyim..
İyi bayramlar, iyi tatiller, sağlıklı kalın, gündemde kalın....
---27 Temmuz 2914 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet