Öne Çıkan Yayın 20 Mart 2012 yazım

Erdoğan’a Askeri Darbe?

Yoo hayır bu kez, başka bir “fantezi”i üzerinde düşünmeye çağırıyorum: Cemaat, denetlemeye başladığı TSK’yı, Erdoğan’a karşı kulla...

6 Nisan 2015 Pazartesi

Eyvah İran Bizi Altediyor!

İran’ın ABD ile, atom bombası yapımında kullanılan zenginleştirilmiş uranyumun atom santrallerinde üretiminin sınırlandırılması ve denetimi konusunda vardıkları anlaşma Türkiye’de binaz panik yarattı: Eyvah İran’ın uluslararası tecriti sona erecek, paralar ve yatırımlar oraya akacak.. İran Ortadoğu’nun güçlü ülkesi olacak, biz “güç ligi”nde aşağı düşeceğiz!
“İran güçleniyor” diye bir dış politika tasarlanabilir mi?
Evet, genel kural olarak, bir ülkenin güçlenmesi veya önündeki engellerin kalkması, kendisini “rakip gören” ülkelerde depresif etki yaratıyor.
Mesela İran’ın Irak-Suriye ve Yemen’de etkileri, Ankara’da panik havası yaratıyor, Muktedir, İran’a karşı açık demeçler veriyor.
Birisi kulağına fısıldamıştır:
-             Beyefendi, beş gün sonra İran’ı ziyaret edeceksiniz, bu demeciniz diplomatik skandala yol açabilir..
-             Yaa öyle mi? Ama bu demeç onları hızaya getirir..
Demiş midir bilemem. Türkiye ile İran arasında gizli açık böyle bir bilek güreşi-rekabet var. Özellikle İslami farklılıklar, sünnilik-şiilik RTE döneminde dış politikada birinci derecede önem kazanınca, Ankara- IŞİD özel ilişkileri gelişince, Suudi Arabistan aksın ucunda yer alınca, Sünnilik ile Şiilik arasında çeşitli iç savaşlarla vekalet savaşları giderek yayılınca...
***
İran’ın uluslararası açılımı kötü mü? Hayır.. Nükleer denetim üzerine anlaşma sağlanması, özellikle Amerikan muhafazakarları Neocon baş belalarının bu kez de İran’ı bombalama baskıları ve projeleri gündemden düşüyor.
İran bu Clinton fırsatını iyi değerlendirdi. Akıllı adamlar. Önce Ahmedinecat’ı saf dışı bıraktı İran halkı. Onun tam bir açık düşmanlık üzerine kurulu akıldışı-cihatçı çıkışları, Ortadoğu’yu bir de İran sorunu ile patlatabilirdi.. İran, Akıllı adamları iktidara getirdi. Amerika’nın savaşçı poitikacıları, İsrail ile ortaklık halinde, İran’ın bombalanması için az bastırmadı. Anlaşma’ya bile sevinmediler.
Yanıbaşımızdan, bizi de içine alma potansiyeli olabilecek bir savaş olasılığının defedilmesi Türkiye için tartışmasız çok çok iyidir.
Peki, ah şu rekabet?!

Rekabet değil güçbirliği kazandırır
Niye rekabet? Niye üstünlük taslamaları, kurma arzusu, politikası?
Niye güçbirliği değil... İşbirliği değil.. Birbirimizin eksik yönlerini dayanışma ile tamamlama, güçlendirme politikası değil..
Aptal siyaset, bizim gibi ülkeler açısından, rekabet ile üstünlük sağlanabileceğini planlar. Aslında rekabetin her iki tarafı zayıflattığı  düşünülmez. Rekabet oyun alanına sürülünce, emperyalist güçlerle ittifaklar devreye girer. Bu ilişki her zaman büyük gücün yararına çalışır. Sonuç, rekabetçilerin zayıflaması ile sonuçlanır.
Güç politikası değil, işbirliği politikası olmalıdır, İran’la ilişkimiz. Rekabetçilikle elde etmeyi sandığınız hayali kazanımlar yerine, yoğun işbirliği ile büyük somut kazanımlar ve yükselişlerle ülkenizi zenginleştirirsiniz.
Geçen yıl 8 günlük İran gezimizde halk içinde tek bir düşmanlık yaşamadık. Karşılaştığımız sadece dostluklardı. Dini bağnazlık Türkiye’den daha mı az orada?! Ama İran dini bağnazlıklarını bize kıyasla çok hızlı aşabilecek bir potansiyele sahip. Bunun pratik yararlarını, hayat onlara dayatıyor. İran bunu görecektir, görmektedir.

Türkiye-İran Ortadoğu’da Adaleti sağlayabilir
İran ambargosunun kalkması Türkiye için de çok iyi olacaktır. Kaçak ticaret değil, resmi ticaret. Ambargoyu altın alım satımı- ödeme aracı yoluyla aşmak, yeraltı farelerini geliştirmiş- büyütmüştür. Bakanlar işin içine girmiş, rüşvetler yolsuzluklar tepeleri sarmıştır. Mesela Kenya’dan 10 ton gelen altın, 9 ton olarak İran’a gönderilmiş, bir ton, kırıştırılmıştır.
Bunalım politikası değil, dostluk ve işbirliği politikası.
Siyasal rekabetçi politika, yeraltı politikaları, belaltı vurmaları, üç kağıtçılığı gündeme getirir. Enerjiler boşa harcanır. Kvtülükler yaratır.
İşbirliğine dayalı şeffaf dostluk politikaları ise tamamen gerçek anlamda her iki taraf için kazan-kazan defterlerini açar.
Acaba İran ile görüşmelerde hangisi egemen olacak dersiniz..
İran ve Türkiye, birlikte, Ortadoğu’da hak ve adaleti sağlayabilecek büyük bir potansiyele sahipler.
Bu potansiyeli enerjiye dönüştürmeyi becerebilirlerse..

--5 Nisan 2014 Perşembe / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

4 Nisan 2015 Cumartesi

Siyasal Vahşet Dönemi; Balyoz Beraati Üzerine; A İnsel: Anti-Kemalistim


Evet AKP iktidarı zamanlarını kastediyorum: Adeta bir Karanlıklar Çağı, siyasal vahşet dönemini yaşıyoruz adeta. Henüz nedeni bile tam olarak saptanamamış elektrik sisteminin devre dışı kalması ve ülkenin “karanlığa” gömülmesi, tartışılması gereken en büyük olayken, Adliye Baskını karanlığı katmerleştirdi.
Bunca yaşamak olduklarımızın üzerine, Adliye baskını eklendi.. Berkin Elvan davası savcısı Mehmet Selim Kiraz’ın başına dayalı o alçak tabanca, sadece Kiraz’ın değil, hepimizin, ülkenin içine düştüğü çaresizliğin dışavurumu gibi.. Yürekler acısı bir siyasal vahşi durum...
Güçlerin yıllardır sürekli doğrudan çatışması, büyük kırılmalarla sonuçlanıyor. Çatışmaları yumuşatacak dengeleyici “ara unsurlar” olmayınca, sonuçta sürekli bir “siyasal yıkıntı” ile karşılaşıyoruz. Bu RTE Türkiyesi.
Adliye Baskınına, yaşadığımız “adaletsizlik” ortamının ürünü olarak da bakmazsak, yüzeysel görüntülerin esiri oluruz.. Terör, hem kışkırtılır, ama hem de adil olmayan zeminlerden beslenir. Sürekli adaletsizlikler, hak ve özgürlüklerin siyasal iktidarca baskılanması, bu baskının cinayetlerle sonuçlanması umutsuzluğu biriktirir. Adalet mekanizmasının yasalara uygun çalışmadığı kanaati de umutsuzluğu sürekli besler.
Gezi Protestosu’nda polisçe öldürülenlerin davaları, kamuoyunun vicdanını isyan ettirdi. Davalı konumunda devlet ve emniyet olunca, iktidarın koruma refleksleri devreye giriyor; savcı ve mahkemeler hem emniyet teşkilatını hem iktidarın büyük baskısını omuzlarında hissediyor. Adalet terazisinin devlet kefesi, üzerine binen ağırlıklardan dolayı başlangıçta dip yapıyor. Bunu diğer davalarda yaşadığımız gibi, Berkin Elvan davasında da yaşıyoruz.
Terör böyle bir zeminde gözükara ortaya çıkabiliyor. Veya böyle bir zeminde siyasal amaçlar için beslenip kışkırtılıyor. Sonuç, vahşet ve yıkıntı.
Terörle ile hak ve adalet, imkansıza yakın zordur. O an terör, yandaşlarının öfkesine ilaç gibi gelebilir, ama mesela Berkin davasına zarar verir. Bugüne kadar davalarda büyük bir kitlesel dayanışma, toplumu aydınlatma, örtbas edilen delilleri ve olguları ortaya çıkarma, mahkemeyi adalete ve hukuka çağırma, gerçekleri kabul ettirme biçiminde sürdürülen büyük toplumsal dayanışma, terörün baskısı ve gölgesi altında kalacak. Üstüne üstlük bu iktidar fıtratına uygun olarak baskısını arttıracak.
Adliye Cinayeti, baskıyı tırmandırmasının güçlü bir bahane olarak yaratılmış görünüyor.

Tuncay Mollaveisoğlu
Meclis’e CHP’den gazeteciler milletvekili olarak giriyor. Meslektaşlarımın orada olması şüphesiz mesleğe ve bize güç katar  (inşallah). Bir meslektaşımız da, Tuncay Mollaveisoğlu, kontenjan adayı olarak başvurdu. İlke olarak adaylar üzerine bir şey yazmadım. Amla bu konuda bir hakkım varsa, Tuncay’ı desteklemek için kullanıyorum (Melda hanım’ın seçilmesi zor sırada kalmasına üzüldüm.)
Kılıçdaroğlu Tuncay’ın farkındadır şüphesiz. Tuncay büyük yolsuzluk dosyalarıyla ekranlarda iyi gazeteciliğiyle, kamu hakkını savunan denetçiliği, genel yayın müdürlüğü ve televizyon kuruculuklarıyla genç yaşta parlamış meslektaşım. Yaşı 40 yaşa ulaşmamış ama siyasal bilinci 50’yi geçmiş! O “temiz siyaset” için şimdi “sorun çözücü tarafta” olmak istiyor.

Balyoz Beraati
Benim için kaç yıl önce biten bir dava, hukuken de sonuçlandı. Daha önce hep yazdığım gibi, darbe soytarılığı çöktü. Bunca insanın hayatı altüst oldu. İnsan hak ve özgürlüklerinin, hukukun, adaletin içine edildi. Sonuçta alınları pak insanlar sevinç yaşıyor. Başından beri, sahtekarlığını gördüğüm davada onların yanındaydım. Şimdi adalet sahtekarlığı tezgahlayanların yakasına yapışmalı. Haksızlıkların hepsi telafi edilmeli. Düzgün bir mahkeme ileri sürülen iddiaların karşılıklarını görmeyince, beraatten başka karar veremezdi. Özgürlük, adalet dağıtıcıdır!

Ahmet İnsel: Anti kemalistim!
Gazetemizin bol görüşlü vitrinine Ahmet İnsel de çıktı. İnsel 2010 Referandumuna destek verdi. Fakat, bunun sonuçlarını erken görenlerden oldu. Balyoz davasında da hukuksuzlukları gördü. 2012’de Balyoz’un bir siyasal yargılama ve usulsüzlükler olduğunu, davanın “demokratik dönüşümün miladı” olmadığını yazdı.
Ama davanın sahtekarlığını görmedi, mesela şöyle yazdı: “Yetkisini aşıp ağır bir disiplinsizlik suçu işleyerek yönetime el koyma planı yapan Çetin Doğan ve onun gibi komutanlar suçludur.” (25. 9. 2012) Darbeye eksik teşebbüsmüş. Hangi delile dayanarak? İstanbul’dan Ankara’ya yürüyüp darbe mi yapacaklardı.
Siyasal düşüncesi: “Sosyalist olduğum için anti-Kemalist'im, bu vurgu hayati önemde bence” diye yazar. Bu konuda CBT’de yayınladığımız Osman Bahadır’ın güçlü eleştirisini bloğuma koyuyorum: http://orhanbursali.blogspot.com.tr
Böylece, yaşadığımız köklü dönüşümde bir hoşgeldin daha diyelim..

---2 Nisan 2014 Perşembe / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet 

---

1 Nisan 2015 Çarşamba

Ahmet İnsel: Anti Kemalistim! Kemalizm ve Sol

Cumhuriyet'te yazmaya başlayan Ahmet İnsel, "sosyalist olduğum için anti-Kemalistim" biçiminde siyasal görüşünü özetliyor.. Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji dergimizin 1378.sayısında yayımlanan (Ağustos 2013) Osman Bahadır'ın bu görüşü esastan eleştiren "Kemalizm ve Sol" başlıklı yazısını aşağıda okuyacaksınız.. 
***

Kemalizm ve Sol

Türkiye'de sosyalist solun bir bölümü, Kemalizmi karalamayı devrimci bir tutum olarak görüyor. Ancak gerçek şu ki, Kemalizmi ve Türk devrimini kavrayamayanlar, sosyalizmi de kavrayamaz.

Osman Bahadır   bahadirosman@hotmail.com

Ahmet İnsel, “Sosyalist olduğum için anti-Kemalist'im. Bu vurgu hayati önemde bence.” demektedir. (Bkz. Sol Kemalizme Bakıyor, Haz: Levent Cinemre-Ruşen Çakır, Metis Yayınları, 1991, s. 207.).
İnsanlık tarihi, köleleştirme ve köleleştirmeye karşı mücadeleler tarihidir. Kölelik, pamuk tarlasında olabileceği gibi, düşünce dünyasında da olabilir. İki ülke arasındaki ilişkinin bir biçimi de olabilir, ailenin iki ferdi arasındaki bağın da. Köleliğin araçları, ayak zincirleri de olabilir, kireçleşmiş dogmalar da.
Kölecilik, tarih boyunca çok farklı aşamalardan geçti ve çok çeşitli biçimlerde ve düzeylerde kendisini gösterdi. Köleliğe karşı verilen mücadelelerde de önemli başarılar kazanıldı. Bugün ilkçağ köleciliğine veya 19. yüzyıl Amerika'sının plantasyon köleciliğine göre daha rafine biçimlerde kölecilik sistemleri var. Günümüzdeki kölecilik daha ziyade görünmez ağlarıyla dünyamızı sarmalamış durumda.
Sosyalizm, her türlü köleciliğe karşı olan bir sosyal sistemin ve teorinin adıdır. Sadece ücretli köleliği kaldırmakla yetinmez, ücretli köleliği üreten, meşru gösteren ideolojisiyle de savaşır, düşünsel ve toplumsal alanda köleciliğin tüm izlerini de silmeye çalışır.
Büyük Fransız devrimcileri, 1793'te Kral 16. Louis'yi giyotine gönderdiklerinde, sadece monarşiyi yıkmakla kalmamışlar, fakat aynı zamanda Kral'ın kutsallık halesini de parçalamışlardı. (Henüz erken ama yeri gelmişken sormadan geçmeyelim: İnsel, acaba “bir sosyalist olduğu için Fransız devrimine de karşı olduğunu söyler mi?).
Rus devrimcileri de 1917'de Çar II. Nikola'yı iktidardan alaşağı ettiklerinde, gerçekte çarlık monarşisiyle birlikte, onun temsil ettiği teolojik egemenliği de yıkmışlardı.
1923 Türk devrimi de tıpkı bu iki büyük devrimde olduğu gibi, Padişah Vahdettin'in saltanatını ortadan kaldırırken aynı zamanda onun kutsallık statüsüne de son veriyordu.

CUMHURİYET ÖZGÜRLEŞMEDİR
Cumhuriyet, egemenliğin sadece padişahtan (veya bir monarktan) ulusa geçmesi değil, aynı zamanda ulusun iradesinin kaynağının da dini referanslardan seküler referanslara geçmesidir. Cumhuriyet rejimini bu ikili niteliğiyle kavramayanlar, cumhuriyetten hiçbir şey anlamamış demektir. Atatürk ve Kemalist kadrolar işte ilk günden itibaren bu kavrayış içerisinde ülkeyi, modern eğitimi, kültürü, hukuk sistemi vb. ile özgür ve eşit haklara sahip yurttaşlardan oluşan gerçek bir cumhuriyet haline getirmek için yılmadan uğraştılar.
Bir sosyalist elbette Kemalizmi yeterli göremez. Çünkü Kemalizmin programında ücretli köleliğin kaldırılması yer almamaktadır. Ama bu, bir sosyalistin anti-Kemalist olduğu anlamına gelmez. Sadece onun daha ileri hedefleri bulunduğu anlamını taşır. Çünkü anti-Kemalizm, tıpkı bugünkü iktidar sahiplerinin yapmaya çalıştığı gibi, Kemalizmin tüm özgürlük miraslarının reddi ve yok edilmesi demektir.

 KEMALİZMDEKİ SOL
 Kemalizm ülkemizde modern eğitimi genelleştirerek, modern hukuk sistemini yerleştirerek, kadınların önemli haklara kavuşmasını sağlayarak, harf devrimiyle halkın eline bilgiye kolayca ulaşabilmenin anahtarını sunarak, önemli ekonomik temel yapı girişimlerini başlatıp halkın yaşam koşullarını iyileştirerek, bilimi ana referans kaynağı yaparak ve herhalde en önemlisi eşit haklara sahip yurttaşlar statüsünü yaratarak, yüzlerce yıllık düşünsel ve toplumsal kölecilik zincirlerinden önemli halkaları koparmıştır. Kemalizmin solu işte buradadır. Onun düşünsel ve toplumsal köleciliğe karşı olan içeriğinden kaynaklanmaktadır. Kemalizmle solu bağdaştırmakta zorlananlar, onun anti-köleci muhtevasına baksınlar.
Ahmet İnsel'in yukarıdaki sözleri, Türkiye sosyalist solunun bir bölümünün Kemalizm hakkındaki düşüncelerini özetlemektedir. Ama Kemalizmi doğru değerlendiremeyenler, sosyalizmi de doğru kavrayamazlar. 1923 Türk devrimi, insanlık tarihinin en büyük devrimleri safındadır. Bu devrim ülkemiz insanının düşünsel ve toplumsal kölecilik zincirlerinin önemli bir bölümünü koparmıştır.
Sosyalizmin esas olarak ücretli köleliğin kaldırılmasından ibaret olduğunu düşünenler de yanılmaktadır. Sosyalizmin, hiçbir şekilde çiğnenemez temel insan hakları hukukuna ve siyasi demokrasiye sahip olmayan bir toplumda “master teknoloji” ile kurulabileceğini sanan Stalin'in düşüncesinin de sosyalizmle bir ilgisi bulunmuyordu. Sosyalizm, her türlü köleciliğe karşı hayatın her alanında verilecek sürekli mücadelelerle kurulabilir ancak.

Köleciliğe karşı yürütülen düşünsel ve toplumsal mücadele uzun bir mücadeledir. Sosyalistlere düşen görevlerden biri de, daha önce gerçekleştirilmiş devrimleri doğru değerlendirerek onların tarihsel miraslarına sahip çıkmak ve bu özgürlük miraslarını gelecek kuşaklara daha yüksek seviyelerde bırakmaya çalışmaktır.
----

Demokrasi Zaten Hep “Bekleme Odası”nda: RTE Hükümeti İşlevsiz Bıraktı; PKK ve Hükümet- Yeni İlişki


“Ben değişmedim o değişti” diye yazacaktım ki, parmaklarım beni yine “yüksek siyaset”e itti. Dananın kuyruğu orada zorlanıyor, koptu kopacak.. Bu nedenle eğlenceye bi ara verelim...
1) CHP’nin önseçimle aday belirleme kararı, tabanda yankı yarattı. Demokrasi’ye inanmış partiler, üyelerine, ona oy verenlere de parti içinde demokrasiyi tattırmazsa eksik kalır. Parti içinde demokrasi derken, bunun en asli unsuru en azından üyelerinizi partinin temel faaliyetlerine çekmenizdir.
Tamam Kurultay’a delegeler üyeleri temsilen seçilip gidiyorlar. Ama Kurultay kadar önemli olan milletvekilliği aday belirleme sürecidir. Burada tabanı işleteceksiniz. Ki üyeliğinin fonksiyonel olduğunu görsün. Kendisini partinin siyasi kimliğiyle özdeşleştirsin.
Önseçim, partiye egemen olan “yönetici elitin” durmadan kendilerini yeniden üretmelerini de engelleyici nitelik taşır. Ayrıca partiyi yeniler. Bazı temel taşların dışında, parti programına bağlı yeni insanların Meclis’e girmesini ve gençleşmeyi sağlar.
AKP, HDP, MHP hepsi adayları atıyor. Hepsi kendilerine tam biad edecek kişileri seçme peşinde.. Ama hepsi de demokratik!

RTE Davutoğlu’na Bastırdı
Davutoğlu, gündemimizde Başkanlık Sistemi yok demesinin üzerinden az bir süre geçti. RTE bastırdı ve Başkanlık Sistemi’nin programa gireceği belli oldu. Davutoğlu çaresiz nasıl bir başkanlık sistemi olacağını oturup yazıyor.
Şu sözü ilginç: “Bir taraftan Başbakanlık yaparken, başka bir sistemin içindeymişim gibi davranamam.” Yani parlamenter sistemin parçasıyım, şimdi benden kimse bunu yoksayarak Başkanlık Sistemi doğrultusunda davranmamı beklemesin..
Bunu RTE’ye söylüyor, fakat Başkanlık Sistemi’nde, Başbakanlık ile Başkanlık arasında bir ortayol arayışı içinde olduğu görülüyor. RTE, şu şöyle bu böyle olsun diye diye, Davutoğlu’nu kendine biçtiği sisteme getirmeye çalışıyor. Bakalım ne doğacak.
RTE resmen hükümetin icracı yeteneğini dumura uğrattı. Hükümet üzerine bütün ağırlığıyla çöktü ve tüm ipleri eline aldı. Bu süreç Hakan Fidan’ı Davutoğlu’nden geri almasıyla başladı. Sonra da Çözüm Süreci’nı durdurdu.
10 maddelik hükümet ile Kürtler arasındaki Dolmabahçe Deklarasyon’ndan herhangi birinin gerçekleşme olasılığı yok gibi. Ne Hakikatler Komisyon kurulur bu Mecliste, kurulsa bile göstermelik olur.. Ne de bir İzleme Komisyonu. Meclis seçime gidiyor..
RTE, çözüm sürecini devralan Davutoğlu ve bakanlarına “acemi çaylak”, iş bilmez, tam seçim öncesi PKK’ya teslim oldular, muamelesi mi yaptı?! Öyle gibi. Süreç durdu.
PKK seçime kadar Türkiye’ye karşı silah bırakmayı şarta bağlayacak Kongre’yi toplar mı? Sanmıyorum. Toplasa bile göstermelik olur.

Aman PKK Olay çıkartsa da...
PKK, bundan önceki açıklamalarını unutup, seçim sürecinde rahat durur mu? Evet. Çünkü HDP bir rüzgar aldı ve barajı aştı gibi. Dolayısıyla Meclis’te RTE’ye karşı bir siyasi güç kazanacak. Kürt Silahlı Hareketi, rüzgarı kesecek önemli bir eylem yapmaz. Yoksa Demirtaş’ın seçim politikası da kararır ve baraja takılır.
RTE’nin süreci durdurması, AKP’den yüklü bir oyun HDP’ye kaçmakta olduğunu görmesinden sonra oldu. AKP oyunun yüzde 40 civarına düşmesi de, siyasal panik yarattı AKP’de. Hepsi şimdi Demirtaş’a yükleniyor. CHP’den bir akış olmasa dahi, HDP’nin barajı aşacağı kesin gibi. Yetmez ama evetçi korosunun şimdi de oylar HDP’ye propagandası, HDP-AKP anlaşmasının mükemmel zeminini mi hazırlayabilir.
Bu takımın siyasal hayatı yanılgılar, saptırmalar, özür dilemelerle geçti. Belki de şimdi tam yerlerini buldular. Maksat ülkeyi yıkıp geçmekse, hepsi buna tepeden tırnağa hazır.
Gelinen nokta şu: AKP’den oy kayması sonucu, iktidar, PKK’nın eylem yapmasını bile neredeyse arzu eder hale geldi. İşler tersine döndü. Düne kadar “aman seçim sürecinde çatışma olmasın” politikası uygulayan RTE ve hükümet, şimdi ise neredeyse aman olay olsa da HDP Meclis’e giremese, noktasında.
Bu açıdan PKK sessiz kalır; HDP AKP’den önemli ölçüde oy koparır, Meclis’e girer. Kaçınılmaz olarak yeni bir tablo ortaya çıkacaktır. 
Unutmadan: Cumhurbaşkanının hükümete tüm bu müdahaleri şüphesiz anayasal suçtur. Ama konyu en azından bu açıdan araştıracak bir Cumhuriyet Savcısı da yoktur.

--30 Mart 2014 Pazartesi / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet