Öne Çıkan Yayın 20 Mart 2012 yazım

Erdoğan’a Askeri Darbe?

Yoo hayır bu kez, başka bir “fantezi”i üzerinde düşünmeye çağırıyorum: Cemaat, denetlemeye başladığı TSK’yı, Erdoğan’a karşı kulla...

17 Mart 2020 Salı

Ekranları doğru bilgilendirmeye davet, şarlatanlığın zamanı değil

15 Mart 2020 Pazar / Bilim ve Siyaset

Siyaset tartışılmıyor ki birbirinden uç noktada ayrılmış, iktidar politikalarına eleştiri yapmaya çalışan bir taraf ile, tek ağızdan iktidarın sesi tarafı birbirine karıştırın, vuruşturun, seyirci de, kimi leblebi çekirdek çıtlatsın veya ekrana yumruklarla yürüsün, siz de reyting toparlayın. Öyle ki gerçek, belki de en iyi yalanı söyleyenin ve algı yaratanın ağzında.. Hakikat ötesi dönem! Gerçi büyük bir seyirci kitlesi artık aşağıladığı bir güruhu izlememeyi yeğledi, ama bu çatışmanın hala seyircisi bir kitle var. Ama seviye düştükçe, izleyenin nitelik kapasitesi de düşüyor.
Ama bu kez siyaset değil, can alıcı bir salgın tartışılıyor: Dünyayı saran, bıraksanız 8 milyar insana bulaşacak ve yine bıraksanız 8 milyar içinden 252,5 milyon insanı öldürecek bir salgından bahsediyoruz (enfekte olmuş toplam insan ve ölen insan sayısından yola çıkarak, böyle giderse eğer, hesabı..)
Dolayısıyla, insan yaşamının birebir söz konusu olduğu yerde, doğru bilgiye, yani bilimsel bilgiye, bunun aktarıcılarına, tartışmacılarına, birbirini tamamlayıcılarına ihtiyaç var.
Yani yanlış bilgi aktarımına, sahte tartışmacılara, bilimsel olguları reddiyelere, bu anlamda unvanına bakarak bilimci kisvesine bürünmüş şarlatanlık yapacaklara ihtiyaç yok. Sorumluluk isteyen günlerdeyiz!

Kafası karışıklar yaratmak
Bilim, “hepsi doğru olabilir, her şey de yanlış olabilir” gibi, “demokratik tartışma” adı altında sunulan bir arena değildir. Bilimci, araştırmaların sonuçlarına, sahip olduğu ve şu an doğru kabul edilen bilgiye göre konuşur ve tartışır, önerilerde bulunur, aralarında şüphesiz ki tartışmalar ve yorum farklılıkları olabilir, ama veriyi hiç biri reddetmez...
Oysa COV-19’un tartışıldığı ekranlarda bilime aykırı kafa karıştırıcı, bilimsel okur yazarlığı olmayan izleyenlerin kafasından, hiç bir şeyin doğru olmayabileceği, virüsün tamamen bir aldatmaca olduğu konusunda düşünceler cirit attırılıyor. İnsanları ciddi ciddi bilgilendirmek yerine, kafası karışık kitleler yaratılıyor.
Tam bir bilim düşmanlığı havası ekranları sarıyor. Doğruları savunan bir kişi çırpınıyor, ama karşısında bilimci kılığında unvanlı adamlar atıp tutuyor. Bazen bir ekonomici olduğu söylenen biri şarlatanlığı üstleniyor, bazen “kanserci” reklamı yapılan bir başkası.. Çoğu aşı düşmanı.. Virüsün laboratuvarda yapıldığını ve söyleyen kanserci veya bilmem ne hastalıkları şarlatanına “kanıtın ne” sorusu bile fazla geliyor.
Sözde yeni aşılar yapmak için virüsün kullanıldığı, aslında aşıların depolarda hazır olduğu, daha kârlı olması için hastalığın 1 milyon kişiye bulaşmasının beklendiği gibi, alçakça yalanlar ekranlardan yayılıyor. Bunları bir köşe yazarından okumuştuk, bakıyoruz bunlar bir çete sürüsü üyeleri olarak aynı yalanı ısıtıp ısıtıp piyasaya sürüyorlar.
Şu koronalı günlerde hepsini virütik düşünceler karantinasına almak gerekir.

“Yarın yeni felaketler bekleyin”
Biraz önce bir arkadaşım bir ses paylaştı. Şöyle diyordu: “Şekspir’in bir eserinde 16 Mart felaket günü diye bir tabiri vardır. Mesela İstanbul 16 Martta işgal edilmiş. Dünyada bir çok felaket 16 Marta denk geliyor. Şekspir de buna çok önem verir, bakalım, bazı bombalar patlar yine 16 veya 17 Martta..”
Türkiye’de böyle kafa yapısı tonla, pek çok okumuşta bence daha felaket, hiç olmazsa sıradan bir izleyici veya okur bilmem ki der. Fakat bunlar her şeyi bildikleri için sıktıkları palavraları alır ve şarlatanın kafasını devralır. Çünkü ilginç gelir ona!
Virüs mü, olmaz böyle bir şey, ancak yapılmıştır, diyen kafaya, peki 1918’de 100 milyon insanın ölümüne yol açan İspanyol virüsü de mi yapıldı, derseniz susar, çünkü 1918’de bilim ne genetik bilirdi ne gen, ne moleküler biyoloji vardı ne da bugünkü gibi etkin ilaçlar. Ne viroloji ne başka bir şey. İlk 1900 yılına girerken bakteri dışında başka etkenler olarak sınıflandırılan virüslerin milyonlarca türü var ve canlı hayatta (en) çok yaygınlar.
Yaşamın, bazen biz insanlar için olağanüstü sonuçları olabilen ve canlı varlıkların tümüne bulaşabilen çeşitlilikte virüs var. Bazen de Kuş gribi, Korona virüs ailesi gibi gelişiyor, biyolojik yaşam için sıradan ve önemsiz, ama ne zaman biz insanlara zarar vereni çıkıyor, bizler için sorun oluyor. Çünkü bu tipleri, sadece bize bulaştığında çoğalabiliyor ve yayılıyor. İnsandan insana geçemediği zaman, orada yolu ve hayatı bitiyor.
Hayat ve dünya böyle bir yer. Depremler, fırtınalar, doğal felaketler ve virüsler..
İnsanlık için, şarlatanlığın zamanı değil! Reyting beklentisinin de!

14 Mart 2020 Cumartesi

Bilim gazetecisi ve yayıncısından korona notları

12 Mart 2020 Perşembe / bilim ve siyaset

Resmi adı COVID-19 ile ilgili ilginç bilgiler paylaşayım, siyasetten daha önemli şu sırada:  

Elimizi yüzümüze sürmeyi engelleyebilir miyiz: Ellerinizi yüzünüze gözünüze, ağzınıza yakın çenenize dayamayın sürmeyin diyorlar ya sık sık, bakın neden önemli: Bu tavsiyeyi veya önlem biliyorsunuz şüphesiz, ama el yüz ilişkisi otomatiğe bağlanmış adeta kronik bir ilişki. Farkında bile olmuyoruz: Hem de tıp öğrencileri arasında bir araştırma yapılmış, derste bir saatte ortalama 23 kez yüzlerine dokunuyor, yani 2,5 dakikada bir. Nedeni üzerine rivayet muhtelif, “kirle kendimizi aşılayıp bağışıklığı güçlendiririz”den tutun evrimsel varoluşla bağlantı kuranlar da var..  Mesela ana rahminde, fetüsün elleriyle yüzünü tuttuğunu biliyoruz.
Almanya’daki deneyde 10 genç bellek testinde yüzünü burnunu tutarken elektriksel beyin aktivitelerinde patlamalar görülmüş, yorum: İnsanlar bu dokunuşlarla duygularını düzenliyorlar! Başka tuhaf araştırmalar da var..
Ama güncelde kalırsak, kendi kendinizin dedektifi olun ve elinizi yüzünüze götürünken yarı yolda yakalayın!

İtalya neden virüs odağı oldu? Dün 10.149 vaka ve 631 ölüm vardı. Çin’den sonra en yüksek ölüm oranı (%5, küresel ortalama 3,4). Nedeni üzerine yorumlar: İtalya Avrupa’da en yaşlı nüfusa sahip, 65 yaş ve üzeri nüfusun yaklaşık %23’ü İtalya’da! Ülkede ortalama yaş 47,3  (Türkiye’de 30,8; ABD’de 38,3)  İtalya'da ölümlerin çoğu, 80 ve 90 yaş insanlar arasındaydı, bu yaş biliyoruz ki çeşitli kronik hastalıklara da sahip, kanser diyabet gibi hastalıklar bağışıklık sistemini zayıflatıyor, COVID-19’un yol açtığı ciddi komplikasyonlara bu yaş insanları daha duyarlı ve dolayısıyıla dayanıksız..
Bir başka neden olarak, belirli bir bölgede sağlık hizmetlerine ihtiyacı çok fazlaysa, orada sağlık sistemi gerektiği gibi yanıt veremiyor. Virüsün patladığı Wuhan’da yüksek ölüm oranı da bunu doğruluyor (Orada 5,8, Çin’in diğer yerlerinde 1’in altı). Bir de, yaygın testler da ölüm oranını düşürüyor, çünkü hafif atlatan vaka sayısı arttıkça toplam vaka içinde ölüm oranı düşüyor. Güney Kore buna örnek gösteriliyor: Test sayısı 145.000, ölüm %0,6  Gençler test edilmeyebilir deniyor.

Ülkede tek vaka demek yanlış: Bizde ilk resmi korona vakası saptandığında toplam test sayısı 2000 civarındaydı. Ülkede “tek vaka” demek yanlış. 2000 kadar testte 1 vaka çıktı demek doğru tutumdur. Başvurmayanları kapsamıyor, virüslerinin farkında olmayanları da!

Havaalanlarında tarama engellemiyor: Buralarda yapılan insan ateşi ölçümleri virüslü insanları yakalamakta yetersiz. Virüs yayılımını durdurmaz. İnfeksiyon kapmış insanları genellikle yakalayamaz. Mesela İtalya’dan Şanghay’a giden 8 İtalyan ilk taramadan geçti, ama sonra virüslü oldukları saptandı! Yolcu daha önce virüs kapmış olabilir ama ateş vb gibi belirtileri henüz vermemiştir. Ayrıca terml tarayıcılar ve el tipi termometreler, önemli olan çekirdek eden sıcaklığını değil daha düşük olan cilt sıcaklığını ölçüyorlar. Pozitif ve negatif değerleri yanlış veriyorlar.
Mesela 8 Çinli bu taramalardan geçti ancak sonra pozitif çıktılar. Bu nedenle uçak yolcularına yönelik daha sıkı taramalar başladı. Ayrıca beyanları alınıyor yolcuların, fakat bilimciler diyor ki bir an önce hedeflerine gitmek için yanlış beyanda bulunabilirler. Ebola salgını taramalarında da bu çok yaşandı. SARS salgınında da havaalanlarında etkisizlik, virüsün ülkelere girmesinde baş rolü oynadı. Etkisiz taramalar üzerine bilimsel araştırmalar var. Şüphesiz etkin taramanın maliyeti yüksek, ama zorunlu.
Mesela Avrupa Hastalık Önleme ve Kontrol Merkezi'nden araştırmacılar, bir model üzerinde çalışarak, COVID-19’dan etkilenen Çin şehirlerinden seyahat eden enfekte yolcuların yaklaşık %75'inin giriş taramalarıyla saptanamayacağını gösterdi.

Büyük bir bilim işbirliğini tetikledi: Bu arada salgın, bilim dünyasında işbirliğinde muazzam bir sıçrama yaptı. Araştırma raporları hiç beklenmeden yayımlanıyor. Mesela sadece Boston’da, bölgenin en iyi 80 uzman bilim insanı, 115 milyon dolarlık bir fonu ortak kullanarak, COVID-19'un nasıl yayıldığı, enfeksiyonların en iyi nasıl önleneceği ve tedavi edileceği üzerine çözümler üretmeye giriştiler.
Teşhis testlerinin geliştirilmesi, hastalığın yayılmasını kestirme modellemeleri, virüsün temel biyolojisi ve insan bağışıklık sistemi ile nasıl etkileşime girdiği, aşıları ve tedavileri test etmek için hayvan modeli geliştirme, antikor testi oluşturma ve bulaşmanın tam olarak nasıl gerçekleştiğini anlamaya kadar uzanıyor proje...

Bir not daha: Çin, tedavi yöntemlerinde en gelişmiş ülke konumunda. Çünkü deneyimleri çok fazla ve giderek tedavi protokollerini her geçen gün geliştiriyor ve mükemmelleştiriyorlar. Türkiye, bu konuda Çin’i izleyerek tedavide en ileri düzeye çıkartabilir.

Eğer yapılacaksa 2023’e giden seçim sürecinde neler yaşayacağız? Hak ve hürriyetlerin sürekli gaspı ülkesi.

Eğer yapılacaksa 2023’e giden seçim sürecinde neler yaşayacağız?
  
10 Mart 2020 Salı
Hak ve hürriyetlerin sürekli gaspı ülkesi.

Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde bir farkındalık yürüyüşü yapmak isteyen kadınlar coplandı, biber gazına maruz kaldı, darp edildi ve gözaltına alındı. Üstelik Taksim’e çıkılmasın diye tüneller kapatıldı, metro istasyonlarında, Taksim’e gidecek istasyonlarda durmalar yasaklandı...

Bu iktidarın Türkiye’yi getirdiği nokta budur: Hak ve hürriyetlerin sürekli gasp edildiği ülke! Dünyada hangi ülkede 8 Mart’a gösteri ve yürüyüş yasağı kondu ve üstelik kadınlar darp edildi! Bu kararı verenler adına utanç verici bir durum!
Türkiye, giderek hiçbir gösterinin, yürüyüşün gerçekleştirilemeyeceği bir ülkeye dönüşüyor. Bu “Anayasal Hak” askıya alınmış durumda. Kim tarafından? İçişleri Bakanı’nca, onun emri altında çalışan valiliklerce.. Tabii ki Saray ve hükümetinin tümünce.

Türkiye, yeniden gözün üzerinde kaşın var yasasıyla, gazetecilerin, yazarların tutuklandığı bir cehenneme dönüştürülüyor. Barış’lardan sonra, iktidarı tedirgin eden yolsuzluk haberlerleri yazıları ve kitabı ile gündem olan Yeniçağ yazarı Murat Ağırel, Yeni Yaşam gazetesinden Ferhan Çelik ve Aydın Keser Silivri’nin karanlığına atıldılar.

Murat Ağırel önce serbest bırakıldı, sonra tutuklamaları yöneten el devreye girdi ve tutuklandı. Bu bile yargı üzerinde nasıl siyasal bir yönlendirme mekanizmasının işlediğini göstermeye yeter. Yargı özgür olmadığına ilişkin durmadan işaretler veriyor. Bu mekanizmayı işletenlerin, bu durumu saptamamızdan rahatsızlık duyduklarını düşünüyorsanız yanılırsınız. Yasaların üzerindeki keyfi güçlerini sergilediğimiz için seviniyorlar ve orangutanlar gibi göğüslerini yumrukluyorlardır!

Son zamanlarda gazetecilere yönelik baskılar arttı. Fethullah terörünün yaşandığı dönemlere geri döndük veya aynı dönemi bütün hızıyla sürdürüyoruz.

Büyük savaş balonu

İktidarın, Saray’ın bildiği tek şey var: Muhalefeti şeytanlaştırma. Bunun dışında ülkenin sağlık ve mutluluğu için bildiği başka hiçbir şey yok. Diğer şeylerin hepsinde derin kara delikler yaratmıştır! Ekonomiyi iflas çukurundan kurtarması, bu politikasıyla, hukuksuzluğuyla, keyfiliğiyle mümkün gözükmüyor.
Anketler iktidardan giderek uzaklaşan seçmene işaret ediyor.

Cumhurbaşkanı, giderek kanıksanan, üzerindeki “cazibe - büyü”nün giderek çözüldüğü - bozulduğu bir insana dönüşüyor.

İdlib’de Moskova görüşmeleri ülke çıkarları açısından iyi sonuçlanmasına rağmen, zirveden önceki Saray ve adamlarının müthiş savaş kokan büyük balonun sönmesi, herhalde seçmeni üzerinde de bir etki yaratmaktadır. Şehitler Tepesi söylemini anımsayın! Bu bile, çocukları orduda olanları titretmiş ve eyvah dedirtmiştir. Bu kadar kötü bir politika yürüttüler!

Nereye?

Evet, sormamız gereken doğru soru budur: Nereye? Gazetecilere, yazarlara kadınlara yönelik baskı mekanizması hızlandığına göre yeniden sormalıyız: İktidar ülkeyi nereye sürüklemek istiyor?

Bu sorunun bugün anlamı bugün daha önemlidir.

Kriz içinde olan salt ekonomi ve toplum değildir.

Siyaset kriz içindedir, özellikle iktidarın siyaseti.

İki parti doğurmuştur iktidar. Ve onların çevrelerinde kaçınılmaz olarak bir kümelenme olacaktır. Ağırlıklı olarak da iktidardan kaçanları toplayan.
İki parti, Saray’ın, iktidarın büyük krizidir.

Eğer yapılacaksa, 2023 seçimlerine giden süreçte neler yaşayacağımız sorusu, daha bugünden büyük önem kazandı.

Evet, eğer yapılacaksa ifadesini kullandım.

Hürriyet ve özgürlüklerin sürekli gasp edildiği ülkede, bu soruyu sormaktan daha doğal ne olabilir?
Peki, neler yaşayabiliriz?!

10 Mart 2020 Salı

Suriye: Barışın ucu mu görüldü?. Kaç Madalya şehitlerin ve ailelerinin hüznünü acısı dindirebilir?

9 Mart 2020 Pazartesi / bilim ve siyaset

Bilmiyoruz. Moskova görüşmesinden önce, Saray’ın politikası İdlib’den girer Şam’dan çıkarız idi. Şam’dan çıkarız idi. Uydurmuyorum, Akar rejim yıkılıncaya kadar kadar mücadele sürecek diyordu. Diyebilirsiniz ki, bu açıklamalar görüşmede “el yükseltme” için kararlılık göstergesi sayılabilir.
Yanlış, sorun çözmeye gidiyorsanız, samimi olacaksınız.
Varılan mutabakat, aslında Soçi mutabakatından farklı ve değişik bir şey içermiyor. Ruslar kararlılıkla bu mutabakatta kalmışlar!
Anlaşma ile aslında SOÇİ kararlarının hayata geçirildiğini görüyoruz.
İki yıl öncesi ile şimdiki arasında 2 madde önemli: 1) M 4 ve 5 karayollarına özgürlük, yani serbest seyahatin gerçekleşmesi ve bu amaçla HTŞ vb teröristlerinin kontrollerinden çıkartılması. 2) Teröristlerin ağır silahlardan arındırılması.
Bunun ötesinde Suriye Arap Cumhuriyeti vurgusu da çok önemli. Cumhurbaşkanının görüşmeden Esad’ın bilgisi haberi var mı sözlerini de ilgiyle dinledik. Ayrıca Müslümanın Müslüman ile savaşı da bitecek, açıklamasını da altı çizilecek bir yaklaşımdı.

Gönül rahatlığı

Tüm bunlar, İdlib üzerine düşüncelerimizi, yazdıklarımızı, savaş tamtamlarının en hızlı çaldığı sırada bile ısrarla doğru doğru olanı savunduklarımızı içeriyordu, yazılarımızda ve ekranlarda! Savaşa Hayır diyorduk ve bir seçenek daha var İdlib’den çekilmeliyiz görüşünü dile getiriyorduk.
Ekranda beraber olduğumuz en makul görünüşlü kanaat insanları bile İdlip’ten çekilmenin ne kadar yanlış olacağını belirtirlerken!
Gönül rahatlığı içindeyim.
Ama aynı zamanda vicdan ve gönül ezikliği içinde de: Yazık ki 60’ı aşkın askerlerimizi şehit verdik, tüm hayallerini mezara gömdük. Geride, sevgililerinin eşlerinin çocuklarının ana-babalarının çırpınmaları çığlıkları boşlukta aslı kaldı!
Derin bir hüzün ve acı!
Onların üzerine birer şehit madalyası astık!
Kaç şehitlik madalyası kapılarına göğüslerine evlerine takabiliriz ki, acılarını silip süpürebilsin.. Bu mümkün mü?
Ülkemizi “şehitler tepesi”ne insan biriktirmekle değil, insanları yaşatmakla mutlu etmekle sevgi ve kardeşlik yaymakla cennete çevirebiliriz!
Böyle bir iktidara ihtiyacımız var şiddetle! Umudu olan?

Peki barışın ucu göründü mü?

Moskova’da varılan anlaşma ile çok büyük bir tehlikeyi atlattığımızı söyleyelim. İnşallah!
Ülkenin çıkarlarını, canlarını, mutluluklarını en yüksek düzeyde tutabilirsek, sonucun barışa, kucaklaşmaya varması mümkün.
Moskova anlaşması bize bunun ip ucunu gösteriyor: Suriye Arap Cumuriyeti’nin bağımsızlığı, toprak bütünlüğü!
Bunun altında İktidarın, Türkiye’nin imzası var!
Ortadoğu’ya tümüyle bir barışı getirecek bir perspektifimiz varsa, Türkiye’nin büyük katkısı ile buna ulaşılabilir.
Ancak Suriye’de çözüme ulaşmanın daha çok yolu var.
İdlib’de terörist meselesi var.
Fırat’ın doğusunda Amerikalıların işgali ve bu işgalin yok edilmesine karşı büyük mücadele var.
Suriye’nin siyasal bütünlüğünde engellerin kaldırılması var.

Türkiye Suriye dost olabilir mi?

En önemlisi budur. Olmalıdır, olmak zorundadır, buna mecburdurlar.
Eğer tarihsel ve kültürel ortaklıktan bahsedeceksen Suriye ile, eşit ilişkiler ve dostluk temelinde bunu inşa etmeliyiz! Yoksa Suriye’den bir şeyler koparmak düşüncesiyle bunu yapamayız. Bu ilkelliktir, düşmanlık üretir!
Ve ortalığı kan gölüne çevirmek, Ortadoğu etnisitelerini ve dini inanışlarını birbirine düşürmek ve kırdırmak için yüzyıllardır faaliyette olan emperyalistlere fırsatlar yaratmaktır.
Amerikalılar hiç mutlu değiller Moskova uzlaşmasından..
Hemen karıştırıcılığa, Türkiye bunu kabul edemez falan demeye başladılar.
Tam bir kışkırtıcılık.
İktidarın etekleri altında Amerikancılar var.
Yani kışkırtıcıların bir kısmı uzantıları içimizde.
İdlib’de uzlaşmadan sonra, sıranın kendi işgal bölgelerine geleceğini biliyorlar.
***
Zorlu bir sürece girdik.

9 Mart 2020 Pazartesi

Barışlar ve Afişenin afişesinin onun da afişesinin afişesi cezası

8 Mart 2020 Pazar / bilim ve siyaset

Barış Terkoğlu kardeşimi neden tutukladılar. Ya Barış Pehlivan kardeşimi?
Mesela “yeni bir kitap hazırlıyoruz” açıklamalarından sonra olabilir mi?
“Bunlar yine hangi tarafımızı deşifre edecekler” endişesi mi?
“Eyvah, kim bilir devenin hamutuyla beslenenlerin nelerini ifşa edecekler yine” paniği?
Mahkemelerde kurulan yeni “Fetö ve yandaş aklama- paklama” tezgahları mı gündemde, korkusu mu?
Türkiye’nin kuyusunu kazan, din kisvesi altında her türlü ahlaksızlığı, parabazlığı, cinsel istismarcılığı yapan ve devletin hemen her kademesine yuvalanan tarikat ve cemaatlerin yeni dümenlerini mi gündeme getirecekler?

“Yoksa bizi mi açıklayacaklar?”

Bir bir yıkılan AKP yerel yönetimlerinin yolsuzluklarını mı raporlayacaklar ve yürüttüğümüz yeni cukkaları mı açıklayacaklar?
“Bu adamların gazetecilik yapmalarını ne kadar geciktirirsek, yazarlıklarını ne kadar kesintiye uğratırsak, o kadar lehimize” düşüncesi mi?
“Bu adamlardan bize rahat yok, atalım içeri” intikamcılığı mı?
“Gazeteciliği biraz daha öldürelim” ilkesini ve kararlığını tavizsiz sürdürme politikasının otomatik bir sürece bağlanmışlığı mı?
“Bu ikisini atalım içeri, gazeteci yazar olarak iktidar muhalifliği yapmanın ne kadar tehlikeli ve bu nedenle gereksiz bir şey olduğunu” göstermek politikası mı?

“Havuzlayamadıklarımızı susturacağız”

Yıldırmak, korkutmak, nefes aldırmamak, dünyayı dar etmek için mi?
“Doğan Medyayı havuzladık, parasını devlete verdirdik; adamlarını, yönetmenlerini devşirdik... Bize direnenleri de susturacağız ve medyada dikensiz bir gül bahçesi yaratacağız” hayali mi?
Barışların tutuklanmasında yukarıda saydıklarımızın hepsi olabilir...
Tüm bunları iktidarın “size gazetecilik, habercilik muhalif yazarlık yaptırmayacağız” ana görüşünde toplayabiliriz.
Ben gazetecinin bana meftun olanını severim, tıpkı aşık olan işverenler gibi, icraatımı sorgulayanını değil, övenini, göz yumanı, kuyruk sallayanını severim, bu gazeteciler hiç işsiz kalmazlar, zenginleşirler, başkanla uçarlar, onlara soru sorarken yağlama yıkama olanağı bahşedilir...
Gazetecilik yapmak isteyenlere ise şahsımın memleketinde yer yoktur, onlar işsiz bırakıla, gazeteleri internet siteleri kapatıla, ocakları söndürüle, kırk katıra kırk satıra mahkum edile... düşman- hain- casus ilan edile...

Üç aşamalı karar

Önce Barış Terkoğlu’nu aldılar. Çünkü o Cumhuriyet’te de çoook kötü şeyler yazıyor, ifşa ediyor, kirli çamaşırları sergiliyordu... Korkusuzluğu, gerçeğe olan bağlılığı, mütevaziliği, Uğur Mumcu gazeteciliğinin parlayan yıldızı... içeri atılması için bunlar yeterliydi.
Sonra, gazeteci susturma, satın alma, tv’lere ayar verme, kimlerin konuşturulacağı ve konuşturulmayacağı listeleri hazırlamadan sorumlu saray eteklerindeki komisyonun aklına, yahu Odatv’nun yayın yönetmeni Barış Pehlivan’ı da alalım geldi, sonra da Odatv’yi kapatalım, fikri de eklendi buna.
Böylece ikinci bir operasyonla, yine gerçek gazetecilerimizden Pehlivan kardeşimi de aldılar.. Üçüncü operasyonla haber sitesini kapattılar.
Utanmazlığın tavan yaptığı zamanlar.

Susturma komisyonu toplantısı

Bu komisyon toplantısında:
Birisi anımsattı: Çok iyi olur çünkü 2011'de o zamanki Gülenci yoldaşlarımızın bunlara kurduğu tuzağın da yıldönümü, yarım bıraktıkları, başaramadıkları, yüzlerine gözlerine bulaştırdıkları ve kurduğu tuzağın tez elden anlayıldığı işlerini tamamlayalım, o zaman erkenden bırakılmışlardı, topu topu 18 aycık yatmışlardı...
Bir diğeri tamamladı: Hele şimdilik MİT’çi şehidimizin haberini yaparak elimize koz verdi, hepsi bir girsin içeri, tutuklatalım, arkalarından yeni suçlamalarla da yeni davalar yükleriz, kalırlar orada... Siteleri de fitne ocağı diye ilan edilir.
Bir başkası: Evet Osman Kavala’ya yaptığımız gibi.

Bakın bumerang size doğru geliyor

Kurdukları bu tezgahları hayat parçalayacak. Barışlar tez elden çıkacak. İçerde kalmayacaklar.
Barışların savcılıkta mahkemede yaptıkları müthiş suçlamaları karanlık döneminizin belgesi olacak.
Çünkü gazetecilik öldürülemez... Gazetecileri susturduğunuzu zannedersiniz, ama gazetecilik ve yaptığınız hukuksuzluklarla yediğiniz nanelerle ilgili gerçekler, bumerang gibi döner dolaşır yüzlerinizde patlar...
***
Suçlamaya bakın: İsimleri açıklanmış yazılıp çizilmiş, fotoğraflarını arkadaşları tarafından toplumda paylaşılmış, törensiz ve isimsiz gömülmeye kalkışıldıkları sosyal medyada kıyametler kopartılmış, tüm Manisa’nın cenaze törenlerine katıldığı olayı yayınladıkları için, MİT yasasını çiğnemişler.
Afişenin afişesinin onun da afişesinin afişesi cezası...
Başka şeyler icad edin, bu suçlama tutmaz.

7 Mart 2020 Cumartesi

Ankara, ABD’yi çağırarak, Suriye’nin 3’e bölünmesini gündeme getiriyor



4 Mart 2020 Perşembe / bilim ve siyaset

  Ankara, ABD’yi çağırarak, Suriye’nin 3’e bölünmesini gündeme getiriyor

ABD’yi çağırıyor bölgeye Saray. Rusya – ABD rekabetinde bir onu bir bunu kullanarak, bundan kendi çıkarı için yarar sağlayabileceğini düşünüyor..
NATO ve ABD gelsin Suriye’de Türkiye’yi desteklesin.. Dahası, İdlip’i uçuşa yasak bölge ilan etsin... Cefri, niye bir ayda 3 kez soluğu Ankara’da alıyor, şehitlerimiz için baş sağlığı dileyecek kadar iki yüzlü davranabiliyor? Ve hangi koşullarda ve ne amaçla geliyor?
Tüm bu politikaların ülke ve insanlık için olumlu sonuç vermesi mümkün mü?

İdlib, iktidarın yüzük taşı

Hem Rusya hem ABD’yi kullanma politikası ne kadar çok övgü almıştı. Bu politika ikisini birbirine kırdırmayı da içeriyor. Sonuçta kazanan iktidar veya Türkiye olacak diye alkışlanıp duruyor.
Bir dakika! Bu politikanızı bir sır değil! Her ikisi de bunu biliyor. Mesela Rusya’ya yanaşırken, Putin anında ilişkileri ABD’yi satacağınızı görmüyor mu ve politikalarını da buna göre düzeltmiyor mu?
İdlib iktidar için o kadar önemli ki, 10 yıllık bir Suriye politikasını ya bir hiç olarak sonlandıracak, ya da oradan elde edeceği kazançlarla kurgulanan Yeni Türkiye konseptinin yüzük taşı olarak iç politikada kullanılacak... Bu kadar büyük “kafa kesici” kararlılığın arkasında başka bir şey var sanmayın.
Bu istek o kadar güçlü ki, ABD ile Rusya’yı gerektiğinde Suriye üzerinde kapıştırmayı da içeriyor. Kongre’de bir savaş artığı Amerikalı ikide bir öneriyor Trump’a: Uçuşa yasak bölge ilan edelim İdlip- Suriye’yi. Saray’ın hemen ilk halkasında memurlar da üzerine atlıyor: Evet uçuşa yasaklayın.
 Böylece biz zaten uçamıyoruz, Suriye de Rusya da kendi toprakları üzerinde uçamayacak.

Cefri’ye sorulmayan soru

 Eee sonuç? Rusya ve Suriye bu kararı tanımayacak, Amerikan uçakları da gelip onları vuracak, böylece İdlip – Suriye derhal uluslararası bir savaş alanına dönüşecek. Aradan da biz İdlib’i çekip alacağız!
“Uçuşa yasak bölge” belleklerinizde hiç mi bir şeyleri çağrıştırmıyor? Mesela Irak’ı !? Gidin şöyle 1990’lı yıllara, oradaki ilk savaştan sonra ABD ve müttefikleri Irak’ın yarısı üzerinde uçuşa yasak bölge ilan etmişti. Sonuçtan memnun değildiniz!
Ankara, Rusya’ya karşı Amerikan emperyalist gücünü öneriyor.
Ankara, Cefri’ye hiç şu soruyu sormadı: PKK- PYD’yi sınırlarımızdan 10 km içeri çektiniz, ama onlara Suriye’nin petrol sahalarını verdiniz, orada ağır silahlarla donatılmış bir PKK özerk yapılanmasını inşa ediyorsunuz. Bu ne iş, Suriye’yi bölüyorsunuz!?!
Sormak işine gelmiyor çünkü Suriye’nin artık bölünmüşlüğüne kabul diyor. Madem ABD Suriye’nin artık önemli bir bölgesini PKK’ya peşkeş çekti, ülkeyi böldü, o halde biz de İdlib’de bir Sünni yapı oluşturalım, kontrol edeceğimiz. Bunun en iyi yolu da, ABD’yi bu amaçla kullanmak, uçuş yasak bölge harika bir fırsat!

ABD bulaşmaz bu işe...

ABD bunu ister mi, aslında ister, ama gücü yok, Rusya ile çatışmak planlarında yok. Şimdi de barış yaptığı Afganistan macerasının sonuçlarına bakın:
2309 ölü
20.662 yaralı
Maliyet, yaklaşık 2 trilyon ABD doları
Afganistan’a atılan bomsa sayısı: 58.602
Afgan hükümeti askeri kaybı 64.100; sivil kaybı 43.074
2010: ABD Taliban’dan daha çok sivil öldürdü.
Hükümet ülkenin yüzde 33’ünü yönetiyor, yüzde 48 karışık, yüzde 19’u Talibanın elinde
ABD’de, bizdeki gibi “2 trilyon daha harcarım” diyecek tek bir Allahın kulu çıkmaz.

... Ama kışkırtır

Bulaşmaz ama kışkırtır. Amacı Türkiye’yi İdlib’de kışkırtmak, Rusya’ya ve Suriye’ye karşı. Suriye’nin bölünmesini bizim kanalımızla gerçekleştirmek, böylece de kendi PKK bölgesine hayat verecek. Yılların düşünü gerçekleştirecek: Rusya’nın desteğinde Esad Suriyesi, Amerikan Kürt Suriyesi ve bir de Sünni Suriyesi! İdlib yani, buna da biz talibiz!
Oooo tabii ki şu da var: İsrail’i güçlü tutacak böylece.
Zaten iktidarın önde gelenlerinin hepsi bunu görüyor biliyor, ama İSTİYOR da.
Bu amaçla geçen gün Hizbullahı da vurup ABD’ye İsrail’e selam çaktılar.
***
Bu politikayı bu ülkede kimse kabulü etmez, edemez.
Hadi sizin dilinizle söyleyeyim: Ümmet dünyasının Amerika tarafından parçalanıp süründürülmesine biraz daha büyük bir katkı yaparsınız! Pek de umurunuzda olduğunu sanmıyorum..
Ortada ümmet mi var!

4 Mart 2020 Çarşamba

“Rusya’dan dost olmaz” söyleminin arka planı

3 Mart 2020 Salı / bilim ve siyaset

Affedersiniz, Rusya’nın Suriye konusunda tutumunu değiştirebileceğini de nereden çıkardınız, umdunuz, hayal ettiniz de, 34 şehit verince birden “Rus düşmanlığı” ayranınız tepe yaptı? Ne moskoflukları kaldı ne ayılığı ne postu.. Tarihsel savaşlarımız sökün etti.. Kraliçe Katerina’yı gündeme getiren oldu mu bilmiyorum. Ama bizdeki bol ayılardan biri Rus kadınları aşağılamaya girişti, ekranlarda!
Nefret ki ne nefret! Bu arada, Lenin’in Anadolu İhtilali’ne desteği hiç olmazsa anımsanabilirdi, madem tarihe daldılar iktidar destekçileri olarak.. Ama ne Kurtuluş’u ne Kuruluş’u ne Atatürk’ü sevdikleri için, bu destekten de nefret ediyorlardır!

Dostluktan ne anlıyoruz

“Dost”luktan ne anladıklarını görüyoruz, adeta karı koca, veya abi-kardeş, veya ana baba veya askerlik arkadaşlığı, veya iki sevgili ilişkileri cinsinden...
Biz, hegemonyacı güçlerle al takke ver külah olmaya alışığız iktidarlar olarak.
Şüphesiz devletler arasında çok yakın ve yoğun dostluklarla dokunmuş ilişkiler olabilir. Gerçekten var mıdır veya varsa süresi ne kadardır.
Ama öncelikle tüm komşu ülkeler birbirine saygı, iç işlerine karışmazlık, birbirlerine her türlü yardım, her alanda işbirliği ile karşılıklı refahlarına zenginliklerine katkı ve dayanışma çerçevesi içinde bir ebedi dostluk politikası izlemelidirler.
Rusya ile de! Ermenistan ile de! Mısır ile de! Yunanistan ile de! Suriye, İran, Irak, Gürcistan ve giderek bir halka daha geniş “komşular” olmak üzere bütün dünya ile de.
Atatürk “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” derken bunu kastetmektedir! Ve bunun ilk örneklerini hem doğumuzda hem batımızda paktlar kurma yoluna gitmiştir.
Ama Atatürk’un bu politiksını pasf bulanlar, reddederak çöpe atanlar savaş politikasıyla ülkeyi çıkmazlara götürüyorlar.

Neden Rusya ile ilişki

Rusya ile ilişkiye giriştiniz, çünkü ülkenin, iktidarınızın zamanlık menfaati o yöndeydi. O yağla bal halinde sarma dolaş olduğunuz, bazen tehditler bazen tavizlerle bezeli, başta size verdiği Bob eşbaşkanlığını da üstlenerek ve İsrail’den cesaret madalyası ile de taltif edildiğiniz zamanlar da yaşayarak geliştirdiğiniz ABD ilişkisi sonunda sizi Rusya’ya mecbur etti.
Aslında bu mecburiyet olmadan doğru ve iyi ilişkiler kurulmuştu ve hızla da geliştirilebilirdi. Bunu yaptınız da. S-400 aldınız, iyi bir adımdı, ABD’ye bir endişe kaynağı yarattınız. Türk Akımı, mal ticaretinde hızlı artışlar, milyonlarca Rus turist, Nükleer santral yapımı ve bunun kredisi..

“Bırak pay alalım”

Fakat sandınız ki, artık Moskova “bunca derin dostluktan sonra” bizim Suriye üzerindeki emellerimizi anlayışla karşılar, Şam’ı tepelememize, Yeni Türkiye için gerekli şart olan ve üstelik bir “Osmanlı artığı “, yani “eskiden bizim” olan Suriye üzerinden pay almamıza izin verir.
Yani bir tür “Rus ayısını oltaya” taktığınızı sandınız. Oysa Putin’in temel angajmanının Suriye’nin bütünlüğü üzerine olduğunu görmemek için adeta gözlerinize mil çektirdiniz.
Şehit verdikten sonra “anlaşıldı ki Rusya Suriye’nin arkasında durmaktan vazgeçmeyecek” gibi aptal yorumlarla doldu medya.. Ve gelsin tarihsel Rus hayal kırıklıkları! Dahası “Bak Libya’da da zaten karşımızda” gevezelikleri!
Cumhurbaşkanı’ndan Rusya’nın Suriye’den ne çıkarı var bir türlü anlamıyorum, sözlerini duyduk!
Suriye politikasını değiştirseydi, büyük dost olacaktı, değiştirmediği için moskof!

Yanlış politikaların şehitleri

Şimdi ise Suriye konusunu iyice içinden çıkılmaz hale getirmek ve hatta orada küçük bir dünya savaşı çıkarmak için çaba içinde görevliler, memurlar..
34 şehidimiz tamamen yanlış siyasi politikaların ve askeri kararların- uygulamaların sonucudur.
Bu politikayı düzeltmek ve Suriye’nin, artık bize terör tehditlerinden tamamen arınmış bir merkezi ülke statüsüne gelmesini nasıl sağlarız temel politikasına geri dönmek zorundayız.
Tüm komşularla ilişkilerimizi düzeltmenin “sihirli yolu” olarak!
Savaş değil barış!

3 Mart 2020 Salı

Adana Mutabakatı adındaki kağıt parçasından geride ne kaldı?

2 Mart 2020 Pazartesi / bilim ve siyaset

Cumhurbaşkanı Suriye’de Adana Mutabakatı çerçevesinde bulunuyoruz deyip duruyor.
Barış Pınarı Harekatı için gazetecilere bu lafı etmişti geçen Ekim’de: “Biz Adana Mutabakatı'na dayalı olarak oradayız. Adana Mutabakatı'na göre, rejim tarafından PKK'ya karşı tedbir alınmayacak olursa, bizim güçlerimizin onu kovalama hakkı vardır) .
Şimdi de aynı sözü bir kaç kez dile getirdi. En son geçen Cumartesi günü İstanbul’da bir araya geldiği milletvekillerine bunu söylemiş.
İdlib’e bakıyorum, PKK / PYD yok. Kim var? Suriye rejim güçleri, ve bizim ve dünyanın terörist olarak kabul ettiği HTŞ güçleri. Yani Mutabakatın ana konusu eksik, diğer terör örgütleri ise orada salanlar gibi duruyor.

Her türlü terör örgütüne karşı

Adana Mutabakatı 1998’de imzalandı, 2010’de ise “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Suriye Arap Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Terör ve Terör Örgütlerine Karşı Ortak İşbirliği Anlaşması” olarak değiştirildi; 23 maddelik mutabakat üçer yıllık sürelerle otomatik olarak uzuyor.
Taraflardan biri “uzatmıyorum” derse ilkbaharda bitecek.
Mutabakat, esas olarak PKK veya onun başka isimler altındaki örgütlerinin Suriye topraklarında her türlü faaliyetine izin verilmeyeceğini kayda bağlıyor.
Fakat mesele sadece PKK ile sınırlı değil, aynı zamanda Suriye ve Türkiye’yi bağlayan, PKK dışı terör örgütleri ile ilgili maddeler de var:
“Tarafların güvenliği ile istikrarını tehdit eden terör ve terör örgütlerine karşı ortak mücadele.. hiç bir terör örgütünün kamp, eğitim merkezi ve diğer tesisleri kurmasına izin verilmemesi.. her iki tarafın da topraklarında terör eylemleri ve terör örgütleri ile terör örgüt mensuplarına karşı etkin güvenlik tedbirleri” almasını da öngörülüyor..

Öfkeli çocuklarımız vardı

Cumhurbaşkanı önceki gün milletvekillerine “PKK’yı topraklarında barındırıyor” diye mi Suriye’ye müdahale edildiğini söylüyor?
Ama bir taraftan da, hedefinde Şam var, Esad’ı yok etmek var, Emevi Camiinde namaz kılmak var. Adana Mutabakatında ülkelerin birbirlerinin rejimini yıkma diye bir madde mi koydu Saray?
2005-2007’lerde Anadolu İŞİD’çilerin cirit attığı ve operasyonlar düzenlediği, el altından destek gördüğü, eleman devşirmek için bürolar açtığı ve gösteriler yaptığı bir ülkeydi. İŞİD ki Şam’ı yıkmak için çalışan bir terörist guruptu, O zamanki Dış İşleri Bakanı Davutoğlu’na göre biraz “öfkeli çocuklar”dı.
Mutabakat daha o zaman bir kağıt parçasına dönüştürülmüştü, AKP iktidarı Şam’ı Esad’ı yıkmak için var gücüyle çalışıyordu! Ama anlaşma hala yürürlükteydi!!!
PKK vesilesiyle yapılan anlaşma paçavraya dönmüş, PKK üstelik Amerikan emperyalisterinin koruması altına girmiş, Amerikalılar bir de PYD doğurmuşlardı.
IŞID Türkiye’yi kullanırken, yaşam savaşı veren Şam’ın Türkiye’ye söyleyecek ciddi bir lafı hiç olamazdı!

Mlletvekili eskisi olmayı beklemek

Ama Saray şimdi Adana Mutabakatı çerçevesinde oradayız diyebiliyor.
Akla komik komik olaylar geliyor, mesela “ey Şam, İdlib’de  HTŞ teröristleri senin topraklarında bulunuyor, onları yok etmek için sana yardıma geliyorum” falan dese!
Mutabakat’tan yasal, hukuki bir zemin arıyor kendisine, haklı, çünkü olayın sonrası var...
Fakat bu mutabakat hangi yasal zemin yaratıyor, Saray’a açıklamıyor.
Cumhurbaşkanı eski milletvekiline hiç olmazsa izah etseydi!
***
Bir dip not olarak, eski milletvekili olrak demek barış için görüysek deme cesaretini göstermiş... Yenileri arasında da ileride eski milletvekili olunca bu ceraseti göstrenler çıkcaktır!