Öne Çıkan Yayın 20 Mart 2012 yazım

Erdoğan’a Askeri Darbe?

Yoo hayır bu kez, başka bir “fantezi”i üzerinde düşünmeye çağırıyorum: Cemaat, denetlemeye başladığı TSK’yı, Erdoğan’a karşı kulla...

9 Nisan 2020 Perşembe

Türkiye’de virüs başarısızlığı, 60 yaş altı ölüm neden fazla, yardımlar kime?


7 Nisan 2020 Salı / Bilim ve Siyaset

Herkes kendi ülkesinde ilk COVİT-29’lu kim sorusunun peşine düşerken, Türkiye’de konu ile ilgilenen kimse yok. Bu çok mu önemli diye sormayın. Bu soru bazı gerçekleri ortaya çıkarmaya ve sorular ortaya atılmasına yarar, en azından... Bakan bey ilk COVİT- 19’lu hastayı açıkladığında 11 Marttı. İkinci gün yakın aile çevresi dahil oldu.
Ve giderek Türkiye çapında yayıldı ve 5 Nisan öğleyin, yani yaklaşık 25 günde Koronalı insan sayımız 27.069’a yükselmişti! 5 Nisanda vaka sayısı da 3.135 ile en yüksek sayıya ulaştı. Dün akşam açıklananlar yeni bir rekor kırmış olabilir. Test sayısı arttıkça, daha çok virüs kapmış insan belirleniyor.

11 Mart tarihi önemlidir.

O tarihte Türkiye’de 1 vaka mı vardı? Hayır. Çünkü 6 gün içinde vaka sayısı 98’e yükseldi. Ve katlanarak bugüne geldik, daha alacak çok yolumuz var, ne zaman hasta artış sayısı durur, bilmiyoruz.
11 Mart’tan önce bir dizi önlem alındı, yeterli değildi.
Ama  11 Mart’tan önce Türkiye’de virüs kapmış ve hastaneye yatmış insanlar vardı.
Belki de İstanbul’da ilk hasta ve ölüm vakası Kartal devlet hastanesinde gerçekleşti. Bir İranlıydı. Çok sayıda İranlı Kartal’da bir otelde kalıyordu. Bu hastanın koronalı bize bildirildi, sosyal hesaplarda paylaşıldı. Öldüğünü de  doktorlar arasındaki haberleşmeden öğrendik.
Hastaya test yapıldı mı yapıldı mı hiç önemli değildi. BT çekersen zaten görüyorsun, belirtileri de belli, korona teşhisi koymayan doktor, uzayda yaşıyor demektir.
Sonra Kapalıçarşı esnafı Çapa’ya Cerrahpaşa’ya taşındı hasta olarak. Erdoğan Ailesinin yakın dostu, kaybettiğimiz Prof. Cemil Taşçıoğlu’nun da virüsü bu hastaları tedavi ederken yaptığı belirtiliyor.
Yani mesela Şubat’tan beri virüs adım adım ülkeye yayılıyordu...

Test yoktu ki başlasın!

Cumhurbaşkanı ise 4 gün ülkemize COVİT-19’un ABD ve AB’den geldiğini ve alınan önlemler sayesinde ülkemize geç geldiğini ileri sürüyordu.
Bu virüsün kaynağı belli. Yayılma bölgeleri ülkeleri belli.  Çin’den çevresine ve Batı’ya.
Tüm önlemlerde aslında geç kalındı. Testler başlamalı diye 11 Marttan önce yapılan uyarılara kulak veren olmadı. Ama Halk Sağlığı Müdürlüğünün laboratuvarlarında yerli ve milli kit yapıldığı ilan ediliyordu. Çalışmayan Korona KİT’leri söz konusuydu. Neyi test edeceklerdi!
Elde bol miktarda test kiti olmadığı için, ülke çapında toplanan hst verleri Ankara’ya gönderiliyordu. Bu çalışma le virüsün ülkeye ne kadar yayıldığını tabii anlamaları mümkün değildi.
Daha yakın zamanda Bakanlık testleri hızla yaygınlaştırma kararı aldı, 10 gündür! Ve virüsün ülke çapında aslında ne kadar yayıldığı görüldü! Şimdi hızla test sayısını 20 binin üzerine çıkardılar. Yetmez, 30 bine çıkmak zorunda!
Yani alınması gereken önlemler alınmamış ve virüs çoktan yayılmıştı!
Ne başarısı!

Araştırma sıfır! Bol laf!

Şimdi bile 20-65 yaş aralığında olanların çok önemli bir yüzdesi işe gidip geliyor.
İşyerleri mutlak önlemler almaya zorlanıyor mu, hayır.
20 yaş ve altında olup da günlük yaşamını sürdürmek zorunda olanlara bir yardım yapılıyor mu hayır.
Dışarıda çalışmaya bırakılan insanların, virüsü bulaştırma risklerini araştıran kimse var mı? Sıfır bilgi!
Bilim Kurulu ve hükümetin bu konuda organize ve çok yönlü bir araştırma başlattığını duyan var mı, hayır.
Ama sabah akşam bol bol nutuk ve konuşma.
Dünyada COVİT-19 üzerine bini aşkın araştırma yayınlandı.. Türkiye’den bir tane var mı? Yok gözüküyor!
Mesela 60 yaş altı ölümler neden Avrupa’nın 4 Dünyanın 9 katı, araştıran var mı? Hayır

Yardımlar üzerine şeffaflık var mı?

Cumhurbaşkanı ülke çapında yardım muhtaçlar için yardım kampanyası başlattı.
Dağıtım ilkeleri belli mi, açıklandı mı, hayır!
Toplumun hangi kesimlerine dağıtılacak, bilgi var mı, hayır!
Kimlere dağıtılacağını AKP yerel öneticileri mi belirleyecek, iktidarın ve partinin Valileriyle birlikte, bilmiyoruz ama genel kanı, evet büyük ölçüde!
Bu konularda saydamlığa nasıl zorlanır iktidar, tek adam rejimi?

8 Nisan 2020 Çarşamba

“Yerli ve Milli Korona Testi” ve “Bilim Kurulu” enflasyonu


6 Nisan 2020 Pazartesi / Bilim ve Siyaset

Türkiye koronalı hasta sayısında kaydettiği hızlı artışla dünyada 9.sıraya yerleşirken, 60 yaş altı ölümlerde (%21,3) Avrupa’nın 4,  dünyanın ise 9 katı ile birinciliklere oynamamız korkutucu bir uyarı oldu... Virüs ile ilgili yeni araştırmalara odaklanacakken ve dünyadaki korona testleri üzerine yeni gelişmeleri duyuracakken bu yazıda, akla birden Sağlık Bakanlığı’nda ürtilen “yerli ve milli korona testi” ne durumda sorusu geldi ve durumu çok yakın izleyen bir bilim insanına sordum..
“Aaa ne kadar geri kalmışsın, olayın başında yerli ve milli diye ilan ettikleri test hiç doğru dürüst çalışmadı ki, gündemden düşeli de çok oldu” demez mi!
Şaşkınlıktan küçük dilimi yutacakken tuttum, malum koronalı günlerdeyiz, ne olur ne olmaz!

Reklamı güzeldi!

Halbuki reklamı o kadar güzel yapılmıştı ki, ben bile kanmıştım! Sor soruştur öğren değil mi bu süre içinde, gazetecisin, testlerin negatif pozitif doğruluk oranı yüzde kaç, isabetliliği geliştirmek için yeni geliştirmeler yapıyorlar mı, diye sor.. Hayır yapmadım! Ne güzel, virologlarımız PCR yöntemiyle korona testi geliştirmiş ve hemen hizmete sunmuş, böylece dışarıya mahkum olmamışız, duygusunun üzerine yatmışım!
Aslında 1 ay önce Sağlık Bakanlığı Halk Sağlığı’nın ilgili laboratuvarını ziyaret etmek de istedim, çalışmalarını duyurmak için. Kabul gelmedi! Evet, iyi niyetle soyunmuşlar test yapmaya ama uygulamada sonuç vermeyince, önce Roche’dan test kitlerini almaya yönelmişiz. (Bazı özel hastaneler ilk başlarda almış Roche kitlerinden, tanesi 1000$)

Bioeksen başarılı

Şimdi ise İTÜ Tekno Kent’te kurulu yerli bir ARGE şirketi olan ve akademisyenlerin kurduğu Bioeksen’in üretmeye başladığı kitleri almaya başlamışlar. Hastanelerde kullanılan genellikle bu şirketin kitleri... Bir hastaneden aldığım bilgi: 100 test yapıyorsak, genellikle 30’u koronalı çıkıyor! Koronalı sayısının nasıl hızlı arttığının da bir işareti!
Dünyada ülkeler birbirlerinin solunum cihazlarını KİT’lerini, tıbbi malzemelerini çalıyor, durum o kadar ciddi. İspanyollar da Çin’den aldığımız solunum cihazlarını Türkiye bize göndermiyor, diye açıklama yapmıştı. Umarım göndermişizdir!
Bu bize tıp alanında hemen her şeyi kendimizin üretmesi gerektiği konusunda gerekli uyarıyı yapıyor.. Bu bir başka yazı konusu..

Bilim Kurulu ve üye enflasyonu

Yine bir başka bilim insanımızdan duydum, Sağlık Bakanlığı’nın Bilim Kurulu’nun üye sayısı almış başını gitmiş. Önce 26 kişi iken, sonra 31’e çıkmış, Kurul üyeleri bile kendi sayıların kaç biliyor mu bilmiyorum, ama sayılarının 50’yi geçtiğine ilişkin duyumlar alıyorum. Etkin bir ciddi kurul 10 kişiyi geçmemeli aslında. Ama eş dost şunu da alalım bunu da kurula alalım mekanizması çalışıyor anlaşılan.
Bir de partilerin bilim kurulları oluşmaya başlamış!
Belediyelerin de!
30 kentte valilere de pandemi kurulları kurmaları talimatı gitti.
Ortalık korona bilim kurullarından geçilmiyor.
Türkiye’ye bir baksanız, epidemiyoloji, viroloji vb alanında evrensel çapta kaç bilim insanımız var saysanız, bir tek bilim kurulu oluşturabilirsiniz belki.
Şüphesiz iyi doktorlarımız var, tıp alanında uzmanlaşmış, onların hiç birine saygısızlık etmek istemem.
Ama bilim kurulu unvanı dağıtımı da işin ciddiyetinden uzaklaştırıyor bizi...

6 Nisan 2020 Pazartesi

Nfes ile dolaşır mı, Serbest piyasa ekonomisinde değiliz, halka, çalışanlara ücretsiz maske ve koruma!

5 Nisan 2020 Pazar / Bilim ve Siyaset

Hükümet Bilim Kurulu’nun kararına uyarak kalabalık yerlerde maske takılmasını zorunlu kıldı. Çok geç kalmış olmasına rağmen doğru karar da buydu. Toplu taşıtlarda pazar yerlerinde insanların yoğunlaştığı tüm yerlerde maske takılmalı. Maskelerin karşılıklı koruyuculuğu tartışılmıyor artık. COVİT-19 (belirtili veya belirtisiz) virüslülerin dışarıya verdikleri nefeslerde (aeresol taşınım-iletişim), tabii ki öksürüklerinde, her türlü virüs saptandı.
Cerrahi yüz maskelerinin de pek çok virüs damlacıklarını önemli ölçüde azalttıklarını, ve önleyici özellikte oldukları belirlendi. www.nature.com/articles/s41591-020-0843-2  Bu makalede söz küonusu maskelerin etkinlikleri şekillerle gösteriliyor. Şüphesiz sağlık personeli gerektiğindee çok daha koruyucu maskeler kullanmak zorundalar, ama sosyal iletişim içinde olan insanların cerrahi maske kullanımının yararı gösterilmiş oldu.

Nefes vermeyle dolaşıyor

Bir başka tartışma ise virüslerin aeresol biçiminde havada dolaşması  ve yarattıkları tehlike ile ilgili. Özellikle kapalı mekanlarda virüslü kişilerin nefes verdiklerinde virüs parçacıklarını yaydıkları kesin. Yani mesele öksürme yoluyla saçtığımız damlasal parçacıkların ötesine geçmiş durumda.
Peki bunlar ne kadar süre ile havada kalabiliyorlar ve ne kadar tehlikeli?
Verilen nefeslerden, damlacıkla yayılmaya kıyasla çok daha küçük parçacıkların havaya bulaştığı ve özellikle kapalı mekanlarda bunların yoğunlaştığı ve risk yarattığı belirtiliyor ve sık havalandırma öneriliyor.. (www.nature.com/articles/d41586-020-00974-w?utm_source=Nature+Briefing&utm_campaign=6b864133d1-briefing-dy-20200403&utm_medium=email&utm_term=0_c9dfd39373-6b864133d1-43371365)
Öksürüldüğünde ağır damlacıklar yere düşerken, 5 mikrometreden küçük olan parçacıklar ise havada daha uzun süre kalabiliyor ve taşınabiliyor.
Ama belirtmek gerekir de araştırmacılar arasında görüş farklılıkları var. Bu parçacıkların daha küçük olmaları nedeniyle hastalık yapıp yapmadıkları bilinmiyor ve böyle bir araştırmanın yıllar alacağı belirtiliyor.

Dar mekanlarda virüs soluruz

En dikkatli virologlar, virüsün bu yolla da yayıldığının kabul edilmesi görüşünde. İnsanlar yakın ve dar mekanlarda virüs soluyabiliyorlar. Havalandırma ızgaralarında da virüsler saptandı. Karantina odalarında da. Havalandırılmamış yerlerde 3 saat kadar parçacıkların havada kalabildikleri de gösterildi. Fakat bir başka araştırma ise gösteremedi.
Gerçi bu parçacıkların deney tüplerinde hastalık ürettiği de saptanamadı. Yani aslında belirsiz bir durum var. Enfekte olmuş biriyle aynı havayı soluyorsanız, 45 dakika boyunca, virüs kapabilirsiniz, diyor bir başka araştırma.
Bilimin vardığı sonuç: Daha mükemmel araştırmalarla aksi kanıtlanıncaya kadar, dar mekan toplantıları yapmayın. Kalabalıklar arasında bulunmaktan kaçının ve maske takın! Bu arada Çekya dışında Avrupa’da Slovakya da maske zorunluluğu getirdi.

Çalışanlara maskeler ücretsiz

Ne dedik başta: Serbest piyasa ekonomisinde değiliz. Özellikle böyle olağanüstü durumlarda, halkın hareket özgürlüğünün giderek ortdan kaldırıldığı, alış veriş araştırma soruşturma olanaklarının kısıtlandığı zamanlarda, en çok talep edilen tıbbı ve koruyucu araç gereçlerde (ve tabii ki gıda maddelerinin tümünde) serbest piyasa ekonomisi işlemez. İşlediği sanılır ama büyük vurgunlara kapı açar.
Devlet- hükümet her türlü faaliyetinin odak noktasına toplum sağlığını koymalıdır.

Çalışanlara tam güvence

20 yaş altı 65 yaş üstü evlerde..
Peki çalışanlar? İşsizler, işten atılanlar, bunlar?
Üretimi, ekonomik faaliyeti sürdürmekle görevli olan herkes için iktidar en büyük koruyucu önlemleri almak zorundadır.
İşveren ve iktidar, tüm işyerlerinde, istisnasız olarak, gerekli maskeleri ücretsiz olarak vermelidir.
Çalışanların, sağlıklı olacaklarına olan güvence içinde işlerini yapmaları sağlanmalıdır.
Bunu sağlayamayan işyerlerinin tümü kapatılmalı ve çalışanların ücretlerini iktidar ödemelidir.
Bunları yapar mı bu iktidar, yapmalıdır ve bu amaçla mücadele yürütülmelidir, muhalefet ve sendikalar özellikle.
Türkiye’yi gelir eşitsizliğinde tepeye oturtan, güçlü ve amansız işveren hükümeti var ülkede.. Muhalefete de çok iş düşüyor.

En çok hasta Almanya'da kurtuluyor, yüzde 95, Türkiye yüzde 53,8



Türkiye’de hasta kurtarma oranında ortalama ülkeler arasında: Yüzde 53
Ülkemiz kurtulan/ ölen hasta oranına baktığımızda, ülkemiz ortalamanın biraz üzerinde seyrediyor. Almanya ve onu izleyen Danimarka ise en iyi durumda ve oradaki hastalar daha şanslı, kurtulma oranları çok daha yüksek...

Orhan Bursalı

Dünyada ülkeler tam bir korona virüsüyle savaş halinde.. ABD virüsün yeni merkezi olmaya doğru hızla yükselirken, Avrupa da henüz merkezlerden biri olma özelliğini kaybetmedi. Bu bağlamda Türkiye’de koronalı hasta sayısının gün geçtikçe arttığını görüyoruz. Bu bize şüphesiz henüz yükselişi durduramadığımız ve yükseliş eğrisini düzleştiremediğimizi gösteriyor.
Bu arada, resmi kayıtlara göre korona virüsünden kurtularak iyileşerek taburcu edilen (tedavisine evlerinde devam edilenler dahil) ile yine kayıtlı olarak kaybettiğimiz, iyileştiremediğimiz insanlar arasındaki oranın ne kadar olduğunu merak ettik. Yani, hastaların yüzde kaçını taburcu ediyoruz?
Bu iki grubu birbiriyle orantıladığımız zaman, Türkiye’de bu oran yüzde 53.82 olarak beliriyor. Peki diğer ülkelerle kıyasladığımızda durum nedir? Aşağıda 12 ülkeyi kapsayan kısa bir listeyi incelemenize sunduk.
Hastaların en yüksek iyileşme oranı Almanya’da: yüzde 95,72. Bu ülkeyi, Danimarka, Japonya ve İsviçre izliyor. Bu ülkelerdeki hastalar en şanslı korona taşıyıcıları olmuş durumda.
En kötü ülkeler ise İngiltere ve İsveç. İyileşen / ölen oranı açısından (yüzde 6) en çok hasta kaybı olan İngiltere önce önlem almayarak sürü bağışıklığı politikasını benimsedi, insanları korumasız bıraktı ve yurttaşlarının hızla ölümüne neden oldu. Gerçi bu politikasından ayrılmış durumda, önlemlerini sıklaştırdı, fakat ölümler iktidarın başına kaldı... İsveç ise sürü bağışıklığı politikasını resmen izleyen ülke durumunda ve kurtulan hasta ile ölen hasta oranı ikinci en düşük ülke (yüzde 25). İsveç’te mesela okullar tatil değil.
Türkiye, iyileşme oranını hızla arttırmak zorunda. İnsanların yaşamasını kurtulmasını iyileşmesini sağlayacak politikalardan daha değerli bir şey yok. Bu amaçla sosyal mesafeyi koruma konusunda daha sert önlemler almalı, market alışverişlerinde bulunacak insanlar arasındaki mesafeyi korumada özensiz davranan marketlere mutlaka cezayı kesmeli.
Ayrıca dışarı çıkmak zorunda olan insanlara en azından cerrahi maske takmak zorunluluğu hızla getirilmeli. Tabii daha kesin çözüm sokağa çıkma yasağı. Çalışmak zorunda olunan işyerlerinde mutlaka etkin koruma ve maske takma zorunluluğu getirilmeli ve işyerleri denetlenmeli.
Burada temel bir soruda  şudur: Aşağıdaki listede ölüm oranları düşük ülke insanları çok şanslı. Acaba Türkiye ne yapmalı ki Almanya, Japonya, Danimarka İsviçre gibi, kaybedeceğimiz insan sayısını hızla düşürelim?
Evet bu soru yanıt bekliyor... Tabi ülkeler arasındaki bu farklılıklarda etkenler değişik. Türkiye testleri yaygınlaştırmada çok geç kaldı, şüphesiz iyi bir doktor sağlık personelimiz ve altyapımız var, ama hastaları erkenden yakalayamamak, bu oranların yüksekliğinde rol oynamış olabilir. Burada insanlarımız sosyal davranışları, anlayışları, kendilerinde hastalığı farketme zamanlamaları vb de rol oynuyor. Bu konuda pek çok başka etken de sayılabilir.

 İyileşen ve ölen hasta oranları
Ülke
İyileşen
Ölen
  Oran %
Almanya
22.440
1.107
95,72
Danimarka
1.183
123
90.58
Japonya
472
57
88,22
İsviçre
4.013
536
88,21
Lüksemburg
80
30
72,11
Fransa
12.548
5.398
69,93
ABD
9.228
6.058
60.36
İtalya
18.278
13.915
56.77
Türkiye
415
356
53.82
Polonya
56
59
48.69
İsveç
103
308
25.06
İngiltere
192
2.926
6.16

Not: Hesaplamada kullandığımız verileri şu siteden ve 3 Nisan 2019 saat 14.00’e kadar girilen verilerden aldık: https://gisanddata.maps.arcgis.com/apps/opsdashboard/index.html#/bda7594740fd40299423467b48e9ecf6

4 Nisan 2020 Cumartesi

Maske takmalı mıyız? Karantina olmasaydı milyonlarca insan ölebilirdi!

2 Nisan 2020 Perşembe / Bilim ve Siyaset

COVİT-19’a karşı korunma önlemleri arasında maske takmalı mı, önemli konu oldu. İzlediğim kadar bizim uzman bilimcilerde ve Bilim Kurulu’nda egemen anlayışa göre, hasta değilseniz, hasta tedavi etmiyorsanız “gerek yok”. Gerekçeleri arasında, iyi kullanılmadığı, takanın ikide bir eliyle maskeyle oynadığı ve böylece bulaşılığı arttırdığı vb var (doğru kullanmama). Ama daha etken olan, millet maske kullanırsa, sağlık personeline yetişmez bir maske kıtlığı yaşanır.
Dünya Sağlık Örgütü ve Amerika Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi de benzer düşünceyle sağlık olanlar maske takmasın diyor.
Ama, bilim insanlarında ağırlık görüş, maske kullanılması yönünde. Ayrıca virüsle en iyi mücadele eden Çin Güney Kore gibi ülkeler kesinlikle maske kullanılmasını etkili bir mücadele yöntemi olarak görüyor ve maske takmayın görüşünü eleştiriyor: Virüs belirtileri olsun olmasın! Maske halk arasında bulaşmayı engelliyor. Çekya da kamusal alanlarda herkesin burun ve ağızlarını kapatacak maske takmasını zorunlu kıldı ve evde maske yapılmasının ve yaygınlaştırılmasının yolunu açtı!

Dışarıda tükürük yayıyoruz
Maskeyi önerenler “evet, virüsün önlenmesinde etkisi büyük olmasa da” diyor: Sadece kendinizi korumak olarak görmeyin. İnsanları solunum yolunuzdan çıkan damlacıklara karşı korumak için gerekli... Şüphesiz temel olarak sosyal mesafe önemli ve mümkün olduğunca evde kalınmalı..
Ama insanlar dışarı çıkıp etkileşimde bulunduklarında, muhtemelen tükürük yayar, konuşup nefes aldığında ve şarkı söylediklerinde bu damlacıklar çıkıyor  “damlacıkların çıkması için sadece hapşırmak veya öksürmek gerekmiyor, bu en kötüsü.” 
Virüs almış ama belirtilerini henüz göstermeyen insanların, maskesiz olmaları halinde, virüsü rahatça bulaştırmaları söz konusu, maske bu durumu belirli ölçülerde önleyebilir. Veriler, enfekte kişilerin belirtileri göstermeden önce virüs bulaşmalarının neredeyse yarısını gerçekleştirdiklerini gösteriyor.
Virüslerin parçacıklar olarak havada takılıp kalması mümkün, ama bunların iletimi nadir.. Virüs daha çok büyük damlacıklarla yayılıyor, çok küçük parçacıkların etki ettiği de bilinmiyor. Cerrahi maskelerin koruyucu olmadığı düşüncesine katılmayanlar var.

“ABD ve Avrupa hata yaptı”
Çin Hastalık Önleme ve Kontrol Merkezi yönetimi ise, maske Avrupa ve ABD’de maske takmamaya büyük hata diyor: Virüs taşıyorsa bir insandan dışarı kaçmasını önler. Bir de halk arasında düzenli olarak ateş ölçmenin önemini vurguluyor. Milyonlarca termometre kullanıyorlar. Bir de sadece bu saygın için modül hastaneler inşa etmenin önemini vurguluyor. Türkiye’de ise hastaneler genellikle virüslü virüssüz karışık.
Virüsün yayılmasını önlemek için karantina ilk koşul. Sonra virüslüleri ayıklama bunun için de yaygın test önemli, ama henüz evlerde virüs güvenliği yoksa, tıpkı sokaktaki gibi önemli yaşamak şart.

40 milyon insan ölebilir

Londra İmperial College’nın son modellemesine göre, COVID-19 salgını, dünya nüfusunun % 90'ını enfekte edebilir ve virüse karşı önlemler alınmasa 40,6 milyon insanı öldürebilir.
Ayrıca “eve kapanma” ve dışarı çıkma yasağının, 11 ülkede Mart sonuna kadar 21.000 - 120 bin kadar insanı ölümden koruduğu da raporda yer alıyor. Ne kadar sıkı ve erken önlem alınıyorsa, o ülkelerde hastalıkların ve ölümlerin de azaldığı ve azalacağı belirtiliyor
Bir de virüsün bireyleri ne kadar hasta edebilecekleri meselesinin, herkesin genleriyle ilişkili gören uzman görüşü de var. Bu amaçla hasta olan ve kurtulanlarla kurtulamayanların DNA’ları karşılaştırılıyor. Neden kalp ve damar hastalıkları, hipertansiyon vb gibi hastalıklara sahip insanların virüse karşı dayanıksızlığı araştırılıyor. Genel kanı, “bağışıklıkları iyi değil” olmasına rağmen. Çünkü bu da test edilmemiş bir yargı. Bu amaçla Harvard’da “Kişisel Genom Projesi” yürütülüyor. İngiltere ve Izlanda’da büyük birv eri bankası oluşturulmuş durumda.
Bazı kaynaklar:

1 Nisan 2020 Çarşamba

Siyaset, ekonomi, toplum... En zor günde her şey bilime emanet: Büyük Kurtarıc

31 Mart 2020 Salı / Bilim ve Siyaset

Bilim ve Araştırma, şüphesiz ülkelerde ve dünyada yarattığı büyük toplumsal dönüşüm ile, büyük ekonomik değerler ile, mesela uzay gibi insanlığın önünde açtığı büyük ufuklar ile, oldukça dağınık insanlığı koca dünyada küçük bir köyde yaşar hale getirmesi ile, sağlıkla inanılmaz başarıları ile, aslında salt bu yüzyılın değil son iki yüz yılın ana aracı veya insanlığın an kaldıracıdır.

Arşimet demişti ki bana bir dayanak noktası gösterin dünyayı yerinden oynatayım.
Şüphesiz bu imkansızdı. Dünya uzayda boşluktaydı ve öyle bir dayanak noktası yoktu.
Ama Arşimet’in bu büyük düşüncesi, bilimin merakını ve hayalini yansıttığı için büyük önem taşır. Zaten Arşimet de, bilimin gücünü, yapabileceklerini gerçekleştirebileceklerini dile getiriyordu!
Bu düşünce, dünyayı yerinden oynatamadı ama dünya ahalisini ve sistemini yerinden oynattı. Buluşları, geliştirdikleri ve yarattığı büyük toplumsal ve ekonomik değerlerle dinamiğin yöneticisi oldu...
Bilimin belki değiştiremediği veya gerçekleştiremediği, siyasete eşdeğer ağırlığını koymaması... Ülkelerin yönetimi seçim sistemlerine bağlı olduğu için, sandıktan bir şekilde bilimin de çıkması şüphesiz ki söz konusu değildi. Belki burada, bilimin, toplumsal değişimin tetikçisi olmasına rağmen, ülkeyi yöneten siyaseti dönüştürmekte aciz kaldığı söylenebilir.
Sadece siyaset değil, toplum katında da güçlü, büyük taraftar kitlesi olduğunu söylemek güçtür. Toplumda bilim okur yazarlığı, bilimsel düşüncenin yaygınlığı azdır. Bunun yerine, her türlü safsata, inanç, falcılık, ayrıca bilim ile din çatışması nedeniyle bilime reddiye toplum katmanlarında oldukça yaygın..
Ama karşımıza, ne siyasetin ne toplumun, ne ekonominin baş edemeyeceği büyük bir biyolojik – evrimsel olay ortaya çıkınca, herkes, siyasetçisi dahil bilime sarıldı, tüm gözler bilime döndü: Büyük Kurtarıcı! COVİT-19’un yönetimi esas olarak bilimsel güçlerin elinde!
Toplumun ekonominin önüne soru korsanız, bu süreci kim yönetsin, siyaset mi bilim mi diye.. Kimse siyaset demeyecek, bilim yönetsin diyecek..
Bilim sorumluluğunun farkında. Bugün kadarki büyük birikimiyle görülmemiş bir hızla iş sarıldı.

Bilimin rehberliğine göre yaşıyoruz
Bugün virüsten korunmak için alınan tüm önlemler, bilimin araştırmalarına ve bulgularına  dayanıyor.
Korunuyorsak, elimizi nasıl ve ne kadar süre ile yıkayacağımızdan tutun, nasıl ve hangi araçlarla tedavi edilebileceğine ve kaç günde virüsten temizlenebileceğimize, neden sosyal olarak birbirimizden uzak kalmamız gerektiğine kadar, alınan tüm önlemler bilimin önümüze koyduğu bilgilere dayanıyor.
Ekranda bir kaçı dışında gerçek bilim insanları görünüyor.  Komplocular çoğunlukla artık sosyal medyada dönen videoların alay konusu oldular.
Tüm dünya gözünü geliştirilebilecek bir ilaca ve aşıya dikti: Bilimden gelecek müjdeli ve umut verici haberlerde kulaklar. Dün aşıya karşı olanların, bir aşı geliştirilebilirse, ilk koşa koşa aşı olmaya gidecekleri kesin.
Virüsün vrlığı ve geleceği konusunda da kesin bir bilgi yok. Yok olması mümkün değil diyenlerden tutun, tamamen yok olabileceği veya ortadan kaybolur görünse bile geri dönebileceği görüşleri varsayımlar arasında.
Bu bakımdan, COVİT-19 için kesin çözüm bilimin ilaç veya aşı geliştirmesinde. Bırakalım hayatları, ülke ve dünya ekonomisinin geleceği de tamamen, ilaç veya aşıya bağlı hale geldi.

Her şey bilime emanet!
Bu süreç bilimsel iletişimi de değiştirdi: Önümdeki habere bakıyorum: 12 Marta kadar COVİT- 19 üzerine İngilizce 900’den fazla araştırma makalesi yayınlanmış. Başka  yerel dillerde yayımlananlar bunların dışında.. Bu görülmemiş bir hız.. Aradan geçen sürede İngilizce makale sayısı 1000’i aşmıştır.
Araştırmalar çok geniş bir alanı kapsıyor: Virüs yapısı, nasıl yayıldığı; hastalığın klinik özellikleri; potansiyel ilaç hedefleri; karantina önlemlerinin etkinliği; sağlık çalışanları üzerindeki psikolojik etkiler, sosyl izolasyonun yararları ve psikolojik zararları, ekonomiler ve çalışanlar üzerinde etkileri, zihinsel sağlık, çevre koruma ve küresel çeşitlilik...
 Pek çok üniversitede laboratuvarlar kapandı. Aziz Sancar’ın ve Gökhan Hotamışlıgil’inki dahil. Ama araştırma motoru öte yandan son hızla çalışıyor.  Müthiş bir bilimsel işbirliği dünya çapında yürüyor. Makaleler artık son hızla yayımlanıyor ve bilgiler paylaşılıyor.
Toplum, siyaset ve geleceği, ekonomi hemen her şey bilime emanet!


HIFZISSIHHA 93 yaşında, 17 farklı tip aşı geliştirmişti

30 Mart 2020 Pazartesi / Bilim ve Siyaset

1936 yılında Hıfzıssıhha’da tifo, dizanteri, kolera, veba, menengokok, stafilokok, boğmaca, brucella, nezle, BCG, difteri, tetanoz, kızıl, alüminyum presipiteli karma aşılar, lekelihumma, kuduz, çiçek, grip aşıları olmak üzere 17 farklı tip aşı üretilip, 35 farklı formülde ülke istifadesine sunulmaktaydı.
“1965 yılına kadar Ankara’nın şimdilerde Hacettepe Üniversite’sinin olduğu, eski ve yeni Ankara’nın sınırı sayılabilecek Hacettepe semtinde yaşadım. Demiryolunun alt tarafında Sıhhiye semti başlardı. O zamanlar bu semtin adını, modern Türkiye’nin halk sağlığı altyapısının temellerini atan Dr. Refik Saydam tarafından bu bölgenin Tıp Fakültesi, Hıfzıssıhha, Numune Hastanesi ve Sağlık Bakanlığı’ndan oluşan Sıhhiye kampüsü olarak oluşturulmasından aldığını bilmiyordum. 
Bu kurumlar içinde en önemlisi Dr. Refik Saydam’ın Sıhhat ve İçtimaî Muavenet Vekâleti (Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı) döneminde halk sağlığının tıp eğitiminden farklı özellikler taşıması bilinciyle uygar ülkelerdeki benzerlerine uygun olarak kurulan Merkez Hıfzıssıhha Müessesesi’dir (Umumi Hıfzıssıhha Ku­rumu kurulmasına dair kanun, 17 Mayıs 1928). Müessese, Hıfzıssıhha Okulu’nun yanı sıra laboratuvar

Başbakanlık binası bile henüz yokken...
Nisan 1927’de inşaatına başlanıldığında Başbakanlığın ve Genel Kurmay Başkanlığı’nın binalarının olmadığını bilmek konuya verilen önemi göstermeye yeter.[1] Çünkü Cumhuriyetin kuruluşu ile birlikte başta verem, sıtma (Ankara nüfusunun %90’ı, toplam nüfusun yarısı), frengi, trahom (1920’lerde 3 milyon), çiçek ve kuduz hastalıkları olmak üzere uzun yıllardır savaşlarla açlıkla boğuşan halkın sağlık sorunlarıyla köklü olarak mücadele edilmesi gerekmekteydi.
Ülkemizde aşı (kuduz ve çiçek) eğitim ve üretim faaliyetleri (mikrobiyoloji olarak da okunabilir) II. Abdülhamit döneminde başlamıştır (1886). 1920-21 yıllarında Sivas’taki “aşı evinde” çiçek aşısı üretimi yapılmaktaydı. Türkiye’de çiçek, difteri, boğmaca, tetanoz, BCG, po­lio ve kızamık aşılama hizmetlerinin rutin olarak verilmesine 1930’da başlanmıştır. 1936 yılında Hıfzıssıhha’da tifo, dizanteri, kolera, veba, menengokok, stafilokok, boğmaca, brucella, nezle, BCG, difteri, tetanoz, kızıl, alüminyum presipiteli karma aşılar, lekelihumma, kuduz, çiçek, grip aşıları olmak üzere 17 farklı tip aşı üretilip, 35 farklı formülde ülke istifadesine sunulmaktaydı. Ayrıca pek çok antijenin yanında tüberkülin de üretilmekteydi.
Zavallı bir gerekçeye kurban
Başarısı kanıtlanmış bu kurumda 1990 sonlarında başlatılan teknolojik ve bilimsel yenilenme süreci yalnızca “kâr-maliyet” gerekçelerine dayandırılarak sonlandırılmıştır (difteri-boğmaca-tetanos 1996’da, BCG aşısı 1998’de).
Yakın geçmişte birçok aşıda kendi üretimlerine başlayan Brezilya, Arjantin, Küba, Çin, Hindistan, Pakistan, Endonezya, Tayland, Meksika ve Güney Kore gibi ülkelere karşın ülkemiz milyarlarca lirayı yabancı ilaç tekellerine aktarmayı tercih etmektedir. Yerli sermayemiz ise “zamanın ruhuna” uygun olarak Gayrimenkul Yatırım Ortaklıklarını tercih etmiştir. Hemen her salgın döneminde “milli” aşı üretimi gündeme getirilse de böylesi stratejik bir üründe dışa bağımlılığı sürdürecek politikalarda ısrar edilerek çözüm teknoloji transferine dayalı özel/yabancı yatırımda aranmaktadır.
Oysa ki günümüzde biyoteknolojiye dayalı aşı üretimi için her türlü kaynak (finansman, bilgi, insangücü) bulunabilir.
Kaynakların dronların peşinde savaş taktikleri geliştirmeye mi yoksa koruyucu sağlık hizmetlerinin stratejik aşı geliştirilmesine mi ayrılması siyasi bir tercihtir. Ancak yaşamakta olduğumuz küresel COVID-19 salgını, Türkiye sağlık sisteminin kamucu köklerini canlandırarak, yeniden tasarımlamak ve sağlık hizmetlerini herkese eşit ve ücretsiz sağlayacak sistemi kurarak, insan haklarına aykırı “şehir hastaneleri ve müşteri temelli” ideolojiden kurtarmayı zorunlu kılmaktadır.”
Yazan: Müfit Akyos, Aşı, en ucuz sağlıklı kalma yöntemi! Herkese Bilim Teknoloji dergisi, sayı 209


[1] Doç. Dr. Mustafa Ertek, Dr. Mustafa Hacıömeroğlu, Hıffızsıhha'nın duayeni: Dr. Refik Saydam, http://www.sdplatform.com/Dergi/121/Hiffizsihhanin-duayeni-Dr-Refik-Saydam.aspx (21.03.2020)