Öne Çıkan Yayın 20 Mart 2012 yazım

Erdoğan’a Askeri Darbe?

Yoo hayır bu kez, başka bir “fantezi”i üzerinde düşünmeye çağırıyorum: Cemaat, denetlemeye başladığı TSK’yı, Erdoğan’a karşı kulla...

22 Haziran 2015 Pazartesi

İki Hükümet Seçeneği ve Koalisyonu hangi koşul belirleyecek?

>İki seçenek kaldı: AKP-MHP ve AKP-CHP.. Her ikisi de mümkün, ama en olası koalisyon hangisi? Veya yanıt, hiçbiri, Meclis’in feshi ve yeni seçim mi? 45 gün var. Bu süre içinde bir hükümet kurabilirse, hangi koşullarda ve hangi kriterlere göre ve kimlerle kurulacak? Bu soruya yanıt verebilirsek, daha doğru bir kestirimde bulunabilir miyiz?
Olabilir, deneyelim.

Suriye ve “Kürt koridoru”
Türkiye’nin içinde bulunduğu iki güncel ve önemli sorun var. İlki, Suriye’nin parçalanmasının hızlanması ve Suriye komşuluğunun  yerini Suriye Kürdistanı komşuluğunun alması. ABD IŞİD’i bombalıyor, PYD/ PKK silahlı güçleri ilerliyor. Çok sözü edilen bir “Kürt koridoru” kısmen gerçekleşti.
Akdeniz’e açılan topraklarda yaşayan Arap vb nüfusun şu veya bu şekilde Kürtlerin denetimine alınması/girmesi/verilmesi durumunda, bu koridor denizle, Akdeniz’le buluşacak. Güneydoğu Anadolu ile Suriye tarafının kucaklaşmasının önünde “bir fiziksel sınır” kalacak. Ruh, inanç, kültür ve etnik birliğin karşısında bir telörgünün ne kadar dayanır?!
Ankara’nın eteği tutuşmuş durumda. O Ankara ki, Suriye’de 3 yıldır iç savaşı körükleyerek güçsüz bir “merkezi yönetim”in (Esad iktidarı) oluşması kafasızlığını gösterdi. Suriye’ye egemen olabileceği ve “Kürt ilerleyişini engelleyebileceği” gibi bir hayalle, dünyanın büyük nefretini kazanmış IŞİD desteklendi.
Oysa ABD ve Batı, IŞİD’i her durumda kapana kıstırmaya kararlı. Kürtler bu konuda ön cephedeler, yolları açılıyor ve ilerliyorlar. IŞİD “hapsedilince”, savaş meydanının galibi ve pay sahibi kim olur?! Ankara bu duruma karşıysa, tek yapacağı, Esad yönetiminin ülkeye egemen olmasına destek vermekti.
Irak ve Suriye (diğerleri sonra) mezheplere ve etnisitelere dayalı devlet yapılarına dönüşecek yeni bir haritanın ilk kurbanları durumunda. Türkiye’nin Güneydoğusu bu çerçevede, Ankara için “öncelikli güvenlik sorunu” olarak gözüküyor.

Çözüm Süreci başlar mı başlamaz mı
RTE, denetlediği Kürt oylarının önemli ölçüde HDP’ye kaçtığını gördüğü için seçim öncesi “masayı devirdi”. Yeniden nasıl kurar, belli değil. Yazmıştım: “AKP, eh, Kürt seçmenler de benden gittiğine göre, MHP ile koalisyonun bu açıdan bir sakıncası kalmadı” diyebilir. Yukarıda betimlediğim Suriye’deki gelişmeler Türkiye’nin önlem alması gereken bir numaralı sorunu olarak algılanıyorsa RTE/AKP tarafından, MHP ile koalisyon kurar.
MHP, CHP’den kaçıyor, “başbakanlık rüşveti”ni bile reddediyor, çünkü tek amacı var: Çözüm Sürecini koalisyonla AKP’ye bitirtmek. Bahçeli, “Türkiye’nin başındaki büyük tehlike” gerekçesiyle, öne sürdüğü bazı şart ve isteklerinden geri çekilerek, hükümet olmaya hazır. Bu, “üniter birliği” korumayı en önemli sorun olarak gören Ordu’nun da görüşüdür. Öncelikle bir güvenlik koalisyonu.
MHP yine de AKP’yi sıkıştıracaktır. AKP’de çözüm sürecinin sürmesini isteyen önde gelen politikacılar var. Giden Kürt oylarını geri alamazlar, ama desteğini hala aldıkları Kürt seçmenler artık AKP’de kalıcıdır, derlerse, çözüm sürecini ölmeyecek şekilde ayakta tutabilirler. Yok, çözüm süreci hala temel politikadır görüşü AKP’ye egemen olursa, rota, CHP ile koalisyona ve/veya seçimlerin yenilenmesine kırılır.
Öyle görülüyor ki, seçim başlıca etken olacak Çözüm Süreci/ Kürt politikası: “Milliyetçi oylar” üzerinde kavga. Kürt meselesi sertleştikçe, milliyetçilikler büyüyecek. CHP’nin bile buna kurban gitme olasılığı var.

İkinci konu: Ekonomi ve CHP
İkinci önemli konu ise ekonomi. Eğer koalisyon anlayışında ekonomi ön plana çıkarsa, kartlar yeniden karılabilir. CHP ile koalisyon olanağının, ekonomiye rahat nefes aldıracak ve Kürt meselesinin de yumuşak geçiştirilebileceği ana düşünce olarak egemen olursa, AKP-CHP koalisyonu dayatılır.
Her durumda RTE’nin o buyrukçu dedim dedik döneminin sonuna geldik. Hukuk ve daha pek çok şeyin rayına oturma olasılığı yükselir. Yine de, siyasetin sertleşeceği bir döneme giriyoruz.  


BİR KİTAP:

Kerem Çalışkan’ın “Alman Cihadı ve Ermeni Sürgünü" kitabını öneririm.. Tartışmalarda eksik halka. Kerem, 1915 olaylarının hep dile getirilen ve üzerinde fazla durulmayan bir yönünü, Almanların tehcir politikalarını inceleyen ve gündeme getiren kitabını unutmayalım. Bu tehcirde, o sırada Osmanlı üzerinde etki sahibi olan ve Doğu’ya açılma, İngilizlerin Hindistan egemenliğine doğru karadan yönelme politikası izleyen Almanların rolünü görüyoruz. Remzi Kitapevi. 189 sayfa.


--21 Haziran 2015 Pazar / Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet

21 Haziran 2015 Pazar

YÖK’ten Yıldız Falcılığına Hayır, üniversitelere astrolojinin sokulması durduruldu

CBT Gündem, Sayı 1474, 19 Haziran 2015


Telefonda Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Sabri Gökmen.. Geçen sayımızda, üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde “Astrolojik kişilik ve örgütsel bağlılık arasındaki ilişki” başlıklı yüksek lisans tezi üzerine yayınımız için arıyor. Tezin yazılış amacının “insan kaynakları departmanı çalışanlarına astroloji bilgisinin verilmesi veya astroloji eğitimi aldırılması” olarak ilan edildiğini belirtmiş ve bilimsel bilgi yerine fal bilgisi ile işyerlerine insan alınmasının bilimle ne ilgisi olduğunu sormuştuk.
Rektör Bey, böyle bir yüksek lisans tezinden yayınımız nedeniyle haberdar olduğunu belirtiyor. YÖK Başkanı da aramış kendisini. Üniversitede, Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde yapılan tezleri rektörlüğün denetimi gibi bir durumun söz konusu olmadığını belirtiyor. Astrolojiye, bilim tarihinde astronominin ele alınması sırasında bir konu başlığı olarak yer verilebileceğini söylüyor. Bize de teşekkür ediyor. Gerekeni yapacaklar!...
***
Daha sonra da YÖK Başkanı Prof. Yekta Saraç aradı. Aydın Üniversitesi’yle de konuştuğunu ve her iki üniversiteden bu saçmalığa son verilmesini istediğini belirtti. Yekta Bey ile sohbetimiz vardır. Üniversitelerde tez ve sertifika derslerini izlemediklerini, bu alanlarda özerk olduklarını belirtti ve “müdahale etsek işte YÖK’ün merkeziyetçiliği diye eleştiriliriz..” dedi. Ben de “aman kontrol etmeyin, bırakın üniversiteler özgürce davransın, yıldız falcılığı gibi uç noktalarda zırvalıklar ortaya çıkıyor zaten, o zaman gereğinis yaparsınız..” dedim.
Eğer bir bilimsel denetim olacaksa, üniversitelerde bu işle görevli kurulların olmalı; üniversite çatısı altında verilecek dersler, sürekli eğitim konuları, yüksek lisans ve doktora konuları salt “bilimsel mi” açısından bakılabilir. Veya bu bölümlerde yapılabilir. Tabii bir yardımcı doçentin yıldız falcılığına “tez babalığı” yapması, ciddi bir akademik kalite sorununa işaret ediyor. Acaip ve görülmemiş bir hızlı üniversiteleşme ve buna bağlı olarak çok hızlı akademik personel yetiştirme ve atama dayatması, nitelik yerine nicelik meselesini önplana getiriyor.
Burada şüphesiz ki üniversiteyi bitirmiş bir öğrencinin, yıldız falcılığını “bilimsel bir kategori” olarak sanması da var. Hocasına itiraz etmemiş, hocam böyle bir işe kalkışmayalım, dememiş... İÜ’de bilim ve teknoloji gazetecilği üzerine seçmeli ders verdiğim yıllar önce bir dönemde öğrencilerle bu falcılık üzerine tartışmıştım. Bunun bilimle ilgili olmadığını belirtmiş, gazetecilik faaliyeti içinde böyle bir alana yönelmek isteyenlere itiraz etmiştim. Söylediklerime bıyık altından gülen öğrenciler vardı!
Ülkemizde durum budur!
***
 ’Yeni Nesil Biyo-Yapay Pankreas Membranı
Şimdi bir haberi paylaşıyorum: “Diyabetten, pankreas kanserine kadar birçok hastalığa çözüm olan biyo-yapay pankreasın karşılaştığı sorunlara çözüm, Türk bilim insanları Nihan Nugay ile Turgut Nugay’dan geldi. Yapay pankreasın geçirgenlik sorununu, geliştirdikleri yeni yöntemle çözdüler ve ABD’de de patentini aldılar. Boğaziçi Üniversitesi Kimya Bölümü / Polimer Araştırma Merkezi öğretim üyeleri olan Nugay’lar, Prof. Dr. Mükerrem Çakmak ve Prof. Dr. Joseph Kennedy ile birlikte başlatmışlardı bu süreci. 
Uyudu Uyandı ve Dünyaya Günaydın dedi

 Hiç beklenmedik bir anda, kendisine öldü gözüyle bakılırken, hey ben buradayım dedi. Kuyrukluyıldız üzerinden haber veriyordu Philae! 12 Kasım 2014’te uzay aracı Rosetta’nın iniş modülüydü. Philae, kuyrukluyıldız 67P/Churyumov–Gerasimenko’ya inmiş, 3 gün sonra da güneş bataryası bitmiş ve susmuştu. Bulunduğu yer bir tepenin yamacıydı ve güneş almıyordu. Bilim adamları yine de bekliyorlardı bir haber, Güneş ışınlarıyla mutlaka karşılaşacaktı, 7 ay sonra müjde geldi Twitter hesabından: “Merhaba Dünya, beni duyabiliyor musun?”
Avrupa Uzay Ajansı ESA 10 yıllık bir uzay sehayatı sonucunda Mart 2014’te Rosetta’yı kuyrukluyıldızla buluşturmuştu ve bu insanlık tarihinde bir kuyrukluyıldıza yapılan ilk inişti.
Kuyrukluyıldız üzerinde uyanan Philae bakalım başka ne haber gönderecek bizlere.. Bu olay, insanoğlunun uzayı bir örümcek ağı gibi örmesinin yeni bir aşamasıdır.
    Gelecek Cumaya kadar hoşçakalın!

19 Haziran 2015 Cuma

Süleyman Demirel, 40 Yılımızı Etkileyen Siyasetçi


Herşeyi bir yana bırakın, Demirel’i yoğun eleştiren bir tanıdıktan sabah erkenden gelen şu mesaj, Demirel’in eğrisi doğrusu ile bizlerden biri olduğunu anlatır: “Demirel bir Cumhuriyet çocuğuydu”. Geçen yıl “Süleyman Demirel Demokrasi ve Kalkınma Müzesi”nin açılışında, doğduğu köy İslamköy’deki törende yaptığı konuşmada özetle şöyle diyecekti:
Bu köyde doğdum, Cumhuriyetin faziletinden yararlandım, ilkokulu, ortakulu, liseyi burada bitirdim, Cumhuriyet olmasaydı okuyamazdım, devlet olmasaydı okuyamazdım. Mühendis çıkmamı devlet sağladı, bu devlete ülkeye borcumu ödemeliydim, borcumuzu ödedik...” Kişilerin aynı zamanda “ulus-cumhuriyet” açısından da değerlendirmesi var.
  Günümüzde, Cumhuriyet bir reklam arasıydı diyen, Cumhuriyet dönemini Atatürk’ten itibaren kesip atarak ülkeyi Osmanlının satılmış ve çökmüş dönemine yapıştıranları gördükçe, “Atatürk cumhuriyetinin bir ürünüyüm” diyen bir Demirel, bize ne kadar sevimli, gerçekçi, doğru geliyor!
Geçen yıl şöyle diyordu hâlâ: “Büyük Gazi Mustafa Kemal’i rahmetle şükranla anıyorum, onu hergün ansak azdır, herşeyi ona borçluyuz. Gazi M. Kemal’i unuttuğumuz zaman herşeyi kaybederiz, o bizim herşeyimizdir. Şükran minnet borcumuz var, ödemeye devam edeceğiz. 50 yıl bu borcun peşinden gittik..”
***
Bugünün muktedirleri ne kadar medya ve gazeteci düşmanıysa, Demirel, medyanın varlığını, birlikte yaşamanın, demokrasinin olmazsa olmazı olarak içselleştirmiş bir insandı. Gördüğüm tüm gazeteciler bunu teslim ediyor.
Demirel’in sadeliği ile bugünün cafcaflarını mukayese etmek mümkün olamaz. Yeğenleri bile yargılanan bir adam!
Demirel, 40 yılımıza damga vurdu, siyasal ve toplumsal süreci olumlu olumsuz etkiledi.

3 askeri darbenin muhatabı
1960’dan sonraki 3 askeri darbe/müdahale sırasında iktidardaydı. 12 Mart 1971 askeri müdahalesi Demirel hükümetini devirdi. 12 Eylül 1980 askeri darbesi yine Demirel hükümetini devirmekle kalmadı, Anayasa’yı da ortadan kaldırdı, partileri kapattı. Askerlerin 28 Şubat 1997 “post-modern müdahalesi” Demirel’i bu kez Cumhurbaşkanlığı koltuğunda yakalayacaktı!
***
Demirel bir deneyimin adıdır: “Demokratik kaidelere uyulduğu taktirde sonuç alınmaması mümkün değildir, bu kaideler uzun süreli tecrübelerin sonucu ortaya çıkmıştır..” Demirel “iktidar ve demokrasi deneyimlerini” ne kadar yazılı olarak bırakmıştır? Siyasi hayattan çekildikten sonra, 40-50 yılın “eleştirel” bir deneyimini yazılı olarak bırakmamıştır, anımsadığım kadarıyla. İkinci el anlatımlar vardır, yazımlar, biyografiler vardır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin çok önemli bir döneminin baş şahidi, deneyimlerini ve bir dizi gizini beraberinde götürmüş gibidir, eğer 10-15 yıldır kendisi bunları yazmamış veya dikte ettirmemişse..
Deniz’lerin idamlarını bir kenara bırakıyorum, bu kararı anımsamak bile istemiyorum.. Askeri darbelere giden yolu kesebilir miydi? Siyasetçiler, ülkenin “askeri darbe” eşiğine gelmesinde, hele iktidarlardaysa, şüphesiz sorumludurlar.

Büyük siyasi düşence neredeydi?
Mesela 12 Eylül 1980 askeri darbesinin yolunu kesecek önlemleri alamazlar mıydı.. Ecevit ile, her ne pahasına olursa olsun darbeye gidişatı önleyecek büyük bir güç oluşturamazlar mıydı.. 12 Eylül öncesi yaşadığımız büyük katliamları, vuruşmaları denetim altına alacak, en zor zamanlarda olması gereken “büyük siyasi düşünce” niye üretilemedi.. Demirel, vuruşanların bir kanadı ile milliyetçi cephe hükümetlerinde birleşerek, ağır aksak / yaralı bereli demokrasiyi-parlamenter düzeni daha çok çıkmaza sokmadı mı.. askeri darbenin “meşruiyetine” yaradı mı yaramadı mı bu hükümetler.
Darbelerin askeri-siyasi mekanizmalarını, Türkiye’nin ABD/NATO’nun ileri –savaş cephesi olmasından ayrı tutamayız. Türkiye bir “askeri strateji” ülkesiydi. Bizim değil, batının.. ABD’nin Türkiye’yi siyasal askeri eksenler çerçevesinde yönlendirmeleri ile darbeler arasındaki ilişkiler konusunda, acaba Demirel neler anlatırdı?!
***
Yazacak çok şey var, ama şimdi, bir rakam adamına, fötr şapkasını kaptırmamak için yerlerde güreşene, güçlü belleğe, durmadan ayakta kalma ustasına, olabilirlikler adamına, bir “cumhuriyet çocuğu”na güle güle deme zamanı.
--18 Haziran 2015 Perşembe  / Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet 

17 Haziran 2015 Çarşamba

Gül - RTE: Uzun Süren Çatışmanın Son Aşaması

Eski Cumhurbaşkanı Gül’ün danışmanı Ahmet Sever’in “Abdullah Gül ile 12 Yıl” kitabı tam zamanında gündeme düştü. AKP sandıkta iktidarı kaybetti... RTE’nin Başkanlık Anayasası hayalleri çöktü. Öyle ki “başkan gibi” davranmasının da sonuna gelindi. Ve “Başkanlık Sarayı”nı terketmesi bile talep edilir oldu..  RTE’nin inişi, Gül’ün yükselişi mi?!
Kitap seçim öncesi basıldı ama sonrası satışa sunuldu. Henüz okumadım, gazetelerden izliyorum yazılıp çizilenleri.. Gül’ün düşüncelerini ve çeşitli olaylar karşısında tutumlarını öğrenmek açısından da önemlidir. Gül’ün onayından geçmiş olduğunun da altını çizmek gerek.
Gül’ün önünde yeni bir siyasi dönem başladı gibi. Kitap, bunun için ön/yol açıcı niteliği taşıyor. Epey Gül tartışacağız.
Bazıları “Erdoğan dobra adam, gizli saklısı yok, biliyoruz onu; ama Gül öyle değil, saman altından su yürütüyor..” görüşü yaygındır. Ben öyle bakmam, hatta yanlış bulurum.
Erdoğan ne kadar “ilişki kurularak etkilenmesi zor, kendi doğrularında eğilmez bükülmez, uzun vadeli hedeflerine kilitlenmiş, bunun için de ezer geçer-kutuplaştırır.. köklü dini inançları doğrultusunda ne pahasına olursa olsun ülkeyi dönüştürür” bir kimse ise..
Gül ise yeni koşullarda yeniden durum muhasebesi yapabilen, yeni duruma uyum sağlayabilen, toplumsal ve siyasal olarak etkilenebilecek insandır. İslam dünyasında yaşanılanlara bakışı farklı ve reformcudur. Hatta, İslamın ortaçağından bahsetmiştir. Gül’ün toplumsal mutabakata daha yakın bir duruşu var. Erdoğan amacına ulaşmak için ne kadar kutuplaştırıcı ve ayrıştırıcı olmaktan çekinmezse, Gül de o kadar gerektiğinde uzlaşmacı olabilir. Gözlemim ve değerlendirmem bu..
Örneğin Gezi Direnişi’nde RTE Kuzey Afrika’da iken Gül ve diğerleri uzlaşmacı oldu, ama RTE döndü ve adeta savaşı başlattı! Bütün rezaletler ve ölümler birbirardına geldi, acılar yaşandı.
Diyorum ki, AKP içinde Gül döneminin başlangıcına adım atıldı.
En büyük ilk çatışma Şike Yasasında
RTE ile Gül arasındaki siyasi ilişkilerin “kardeşçe” olduğunu hiç düşünmeyin. RTE, Cumhurbaşkanlığı döneminde Gül’e siyasetin kapılarını hep kapamıştır. Bunları adım adım izledim ve yazdım.
2010’un 6 Haziranında “Neden şaşırıyorsunuz?” başlıklı yazımda “Gülen, AKP ile giderek yol ayrımına gelecektir. Kaderleri farklıdır ve herkes kendi kaderini kendi çizmektedir..” saptamasını yapar ve o andan itibaren iktidar – ittifak içindeki tüm gelişmeleri mercek altına alırken, gündemime Gül-Erdoğan ilişkisi/çelişkisi de zorunlu olarak girdi. Çünkü, ortada aslında bir “sacayağı sorunu” vardı: Bu saçağının bir ucunda RTE ve karşısında F. Gülen vardıysa, üçüncü ayakta ta Gül vardı.
Çatışmanın Anatomisi kitabım zorunlu olarak Gülen-RTE kapışmasına odaklanmıştı; ama bu üçlü iktidar oyununu izleyen Cumhuriyet yazılarımda, Gül-Erdoğan arasındaki çekişmenin de tüm izlerini sürüyordum. Özellikle 2011 aralığında üç koltuk boşalıyor  seri yazılarım, sonrasında yaşananları adeta tümüyle haber veriyordu. Arşivimden bakınız, Çatışmanın Anatomisi’ni okuyunuz. İki nokta:
11 Aralık 2011:  “Gül-Erdoğan-Cemaat Kavgası”: “İktidar odakları arasında mücadele ateşlenmiştir. Bu, sorun çözülünhceye kadar sürecektir. Güçlü bir olasılıkla bu mücadele sonunda saflar değişecektir. Eğer Cumhurbaşkmanlığı seçimi engeç 2014 Ağubtosunda yapılacaksa, Türkiye’nin zirvesinde 3 koltuk boşalıyor...
20 Aralık 2011: Temel siyasi gerçek şu: Erdoğan bugünkü liderlik gücüne dayanarak, Cumhurbaş kanlığını, başbakanlığı ve parti başkanlığını öyle bir şekilde bağlamaya çalışacak ki... parti Başkanlığını ve  Başbakanlığı himayesi- vesayeti altına alacak bir bir Köşk.. Bunun en kestirme çözümü ise Başkanlık Sistemine geçiştir..
Gül ile Erdoğan arasındaki ilk önemli olay, Şike Yasasının yeniden düzenlenmesi sırasında patlamıştı. Gül, ikinci şike yasasını ilk kez bütünüyle Meclis’e gönderecek, değiştirilmesini isteyecek, ama Erdoğan yasayı Meclis’ten olduğu gibi geçirerek yeniden Gül’e gönderip yasalaşmasını sağlayacaktı. Bu aralarında ilk ciddi bilek güreşildi.
RTE bununla kalmadı, Gül’ün görev süresini 7 yıl uzattırdı ve Gül’ün yeniden Cumhurbaşkanı seçimini de yasakladı. Tek aday olarak 2014’de seçime girecekti! Ama Anayasa Mahkemesi bu maddeyi iptal etti. Gül’ün en büyük hayal kırıklığı budur. Kitabımda bunun öyküsü var.
RTE Gül’e siyasetin, partinin yolunu hep kapadı. Cumhurbaşkanlığı bitince de, Parti’ye dönmesinin önünü kesti mesela! Gül, RTE’nin en büyük rakibiydi, tek adamlığında Gül’e hiç bir yer yoktu.
Gül, gücünün zirvesinde olan bir kişiyle güreşmek için mindere çıkmayacak ve bekleyecekti.
İşte şimdi  günler geldi. RTE güç ve Partisi iktidarı kaybetti. AKP yeni arayışlarda doğal olarak. Yeniden yapılanmasını ve Kurtuluşunu Gül’de arayacaktır. Nasıl, hangi koşullarda, göreceğiz.

--16 Haziran 2015 Salı / Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet

16 Haziran 2015 Salı

AKP- CHP Koalisyonu Mümkün Olabilir, Eğer...


CHP’nin AKP ile koalisyon yapması için güçlü bir talep yok değil. Burada her zaman, halkın sandıkta dile getirdiği. AKP dışında iktidar seçeneğine öncelik verdim. Sonuna kadar da bu koalisyonun, normalleşme adına en önemli seçenek olduğunu vurguluyorum. Fakat AKP- CHP koalisyonu üzerinde yoğun çalışma var. Bu olabilir mi? Şüphesiz ki olabilir.
Bunun üç olasılığı var:
1) CHP, ufak tefek tavizler alır ve büyük ölçüde teslim olur, artık iktidar olalım yahu bir kez de, diyen görüş ağırlık kazanır. RTE ve AKP’nin bugünkü yapısını esasta kabul eder.
2) AKP içinde ciddi bir liderlik değişimi olur. AKP’de RTE’ye paralel ve eşdeğerde yeni bir liderlik iradesi ortaya çıkar.. AKP ile koalisyon görüşmeleri resmi ve anayasal bir temel kazanır.
3) CHP koşullarını öne sürer. Böylece koalisyonu ilkesel olarak baştan reddetmemiş ve aleyhindeki yayınları önlemiş olur.
 CHP ile AKP arasında koalisyon görüşmeleri yapılacaktır şüphesiz.. Ama ana eğilimin esas olarak CHP-MHP-HDP (veya CHP-MHP) seçeneğini denemek ve tüketmek olacaktır. MHP burada ana sorundur. Hep kritik zamanlarda yaptığı gibi, AKP’ye koltuk çıkma olasılığı ve HDP’ye karşı bir koalisyonu yapılandırması yüksektir.
Bu seçeneği tüketince, CHP AKP ile koalisyonu ele alacaktır. Yukarıda ilk seçenek, CHP’yi bitirir. Burada tekel soru şudur: CHP neden AKP ile iktidar olmak istiyor? Amacı ne? İktidar olalım da, iktidar olanaklarından yararlanalım da... bakışının, seçmeninin talepleriyle ve seçim programıyla bir ilgisi var mı? AKP “tamam gelin 2 maaş ikramiyeye evet, asgari ücreti de arttırırız, böylece seçmene vaadinizi yerine getirmiş olursunuz..” der. Buna benzer kabullerin CHP içinde bakanlık talebi olanlara yetebilir. Ama CHP de biter.
CHP bunları gerçekleştirebilirse
    Soralım:
*RTE’nin hükümet üzerindeki girişimleri sona erdirilecek ve RTE kendi işine döndürülebilecek, başkanlık etme rüyaları dengelenebilecek mi?
*Yolsuzluklar soruşturulabilecek mi? (AKP, 4 eski bakanının yeniden yargılanmasını kabul edebilir, yargı da elinde, böylece “temize çıkma” denemesi yapabilir; 4 bakanı zaten siyaset dışına itti..)
*Eğitim ne olacak? Okulları ve eğitimi imam hatipleştirme sürecini tersine çevirebilecek mi?
*Üniversitelerde dinci yapılanmayı durdurabilecek, üniversitelerin özer yapılanmasına olanak sağlayabilecek mi?
*Şüphesiz ki adalet mekanizması birinci derecede önemli, RTE’nin sulh mahkemelerini değiştirebilecek ki, HSYK’nın hükümetten bağımsızlığını sağlayabilecek mi?
 *Suriye politikasını değiştirebilecek mi? 
*Tabii, gösteri ve medya özgürlüğü tartışmasız bunlara eklenmeli..
Bunlar gerçekleşecekse, Büyük Koalisyon olabilir. Bu zaten Türkiye’nin restorasyonu anlamına gelir.
   ***
AKP bunları kabul edebilir mi? AKP’nin üzerindeki RTE vesayeti kalkarsa, CHP halka vaad ettiği programını gerçekleştirme olanağının asgarisine kavuşabilir. Şu mazeret değil ve olamaz: “Evet seçmenimize söz verdik, ama ne yazık ki tek başına iktidar olamadık, olsaydık eğer...”  Yanıt hazır: O zaman da iktidara ortak olman seçmenini ilgilendirmez. Bir siyasi parti onu vareden programını gerçekleştirmek için iktidara talip olur. Kırmızı plakalı arabalar parti kodamanlarının altına çekilsin diye değil...
4.5 G Teknolojisi ve Huawei
17 ve 18 Mayısta iki yazımda bu konuyu yazmış, RTE’nin 5G’ye geçelim açıklamasının anlamını sorgulamış ve “bu adrese teslim bir durumdur, 4.5G teknolojisine tek adresi Huawei şirketidir” demiştim. Huawei yetkilileri aradılar ve görüştük. 
Kendilerinin dışında 4.5G teknolojisine katkıda bulunan Ericsson, Alcatel gibi şirketlerin de olduğunu, bir ihale onların da teklif vereceğini, kısmi tedarik veya tamamının onlardan da gelebilecğini belirttiler. Doğrudur. Huawei’nin 4,5G teknolojisine en çok katkıda buunan şirket olduğu ise bir gerçek, dolayısıyla bu konumları kendilerine ihale konusunda önemli bir fiyat avantajı sağlıyor. Ama bu durum şirketin ileri aşamada olmasından kaynaklanıyor.

Burada temel sorun, 4.5G ihalesinin, Avrupa ve Dünya düzeyindeki yetkili kurumlar kullanılacak standartları resmileştirmeden önce yapılma durumudur. (interim). Huawei ise, bu uluslararası standartlar resmileşmeden, ürün vermeyeceği görüşünde. Devlet de, resmi standartlar açıklanmadan önce, bir belirsizlik içinde ihaleye çıkmamalı. Huawei yetkililerinden aldığımız izlenim de, şirketin bu durum çerçevesinde davranacağıdır. Böylece Huawei’ye, “kendilerine yapılacak iyiliği unutmayacağı” bir ortamın da doğmayacağı görülüyor. Huawei yetkilileri, Türkiye dahil hiç bir ülkede, önceden anlaşmalı böyle bir ihale çabası içine girmenin kurallarına aykırı olduğunu belirtti.
--15 Haziran 2015 Pazartesi / Bilim ve Siyaset