Öne Çıkan Yayın 20 Mart 2012 yazım

Erdoğan’a Askeri Darbe?

Yoo hayır bu kez, başka bir “fantezi”i üzerinde düşünmeye çağırıyorum: Cemaat, denetlemeye başladığı TSK’yı, Erdoğan’a karşı kulla...

28 Kasım 2021 Pazar

‘Tezkere’ye hayır’ doğru mu?

 Orhan Bursalı

Orhan Bursalıobursali@cumhuriyet.com.trSon Yazısı / Tüm Yazıları

‘Tezkere’ye hayır’ doğru mu?

09 Kasım 2021 Salı

Bir başka Suriye politikası olan bir partinin, iktidarın kuyruğuna takılarak, üstelik iki yıllık ve içinde “yabancı askerlere ülkede yer açmayı” öneren tezkereye evet demesi, kendisiyle derin çelişkiler içerirdi.

CHP ve lideri, bir başka Suriye politikası öneriyor. “Şam ile konuşacağız, ülkesinin coğrafi ve siyasi bütünlüğünü sağlaması için işbirliği yapacağız, bölgede barış ve işbirliği politikalarına öncelik vereceğiz, yabancı güçlerin Suriye’den ellerini ayaklarını çekmesini istiyoruz” biçiminde açıklamalar yaparken öte yandan ülkesini Suriye çıkmazı içine sokan bir iktidara, tezkere onayı ile bu politikalarını aynen sürdürmesi için destek vermesi beklenemez.

Bu bakımdan CHP’nin tezkereye hayır demesi politikalarıyla tutarlıdır.

Kaldı ki AKP hep dayatma peşindedir.

Bir ulusal konu olarak tezkereyi gündeme getirmemiş, Meclis’teki partilerle bu konuda görüşme yapmaya ve uzlaşı sağlamaya tevessül bile etmemiş, kendi belirlediği tezkerenin içeriğini dayatmıştır.

YENİ BİR SURİYE POLİTİKASI

Şu andan itibaren ülkenin yeni bir Suriye politikasına şiddetle ihtiyacı var.

İktidar, bir yandan PKK-YPG’nin Amerikan şemsiyesi altında bir özerk - devletçik yapılanmasından şikâyet ediyor. Öte yandan Suriye’nin parçalanmış haline destek veriyor.

Türkiye’nın sınır güvenliği ancak güçlü bir Suriye hükümetinin siyasi ve coğrafi olarak ülkesinde tek otorite olmasıyla sağlanabilir. İktidar bunu bilmiyor mu? Biliyor.

Sınırlarımızda PKK- PYD değil, Suriye ordusunun güvenliği sağlamaya başladığı zaman işler yoluna giriyor demektir. Suriye’de bir merkezi otorite olmadığı sürece, Türkiye terör ile karşı karşı kalacaktır, ABD’nin Suriye’yi parçalama, orada İsrail ve kendisi için bir güvenli kale yaratma politikasına hizmet edecektir.

İktidarın, ABD’nin bir PKK devletçiği yaratmasını engellemenin tek yolu, Şam ile işbirliği yapmak ve Şam’ı zayıflatmak değil güçlendirme politikasına dönmesidir. ABD yalnız kalır.

Ama iktidar bunu istemiyor. ABD’ye, gel Suriye’ye daha kesin ve bizimle birlikte gir, ikimiz de hedeflerimize ulaşalım, diyor.

Bu hele, çok tehlikeli bir politikadır. ABD’nin Suriye’ye daha büyük müdahalesi Rusya ile ABD’yi (Türkiye desteğiyle) karşı karşıya getirmek anlamına gelir. Bu, bir savaş tehlikesini hemen yanı başımızda tırmandırmaya götürür.

EKONOMİK KAZANÇ VE BÜYÜK KAYIPLAR

Şam ile anlaşarak yeni bir politikaya başlangıç yapmak, Suriye’nin yeniden inşası, işbirliği, ortaklık ve dayanışma kapısını hızla aralayacaktır. Tıpkı, Suriye’ye savaş ilan etmeden önceki kardeş ülkeler ilişkileri çerçevesinde gelişen ticari, siyasi, sosyal ve bilimsel ilişkiler gibi.

Ortadoğu’da barışın inşası, Suriye’de savaşın bitirilmesi ve bu ülkenin yeniden ayağa kalmasından geçiyor.

Mültecilerin de yavaş yavaş inşa edilmekte olan ülkelerine gönüllü geri dönüş kapısını aralar.

Kendi komşularıyla ilişkilerini adeta donduran bir iktidarın, ülkeye bir yardımı olamaz, sadece her şey kayıp yazar.

Ayrıca, iktidarın Suriye’de sürdürdüğü askeri politikanın, Suriye’de kontrol altında tutulan bölgelerdeki büyük harcamaların, uyduruk “Suriye Milli Ordusu”na yapılan harcamaların ülkeye maliyetinin ne kadar olduğu konusunda herhangi bir bilgi var mı?

Yılda 25 mi, 50 mi yoksa 100 milyar TL mi?

Türkiye’nin teröre karşı yeni bir Suriye politikasına şiddetle ihtiyacı var.

Suriye, iktidarın seçim kazanma, var olma aracı olamaz, bu nedenle yeni bir Suriye politikasının kapısını açan CHP’nin tezkereye ret oyu anlamlıdır.

CHP, bu politikasını çok açık seçik anlatmalı... Anlatamazsa, iktidar üzerlerine daha güçlü gelir.

Ekrem İmamoğlu ve Cumhurbaşkanlığı adaylığı

 Orhan Bursalı

Orhan Bursalıobursali@cumhuriyet.com.trSon Yazısı / Tüm Yazıları

Ekrem İmamoğlu ve Cumhurbaşkanlığı adaylığı

08 Kasım 2021 Pazartesi

Gündemi meşgul eden en önemli siyasi konular arasında Ekrem İmamoğlu’nun cumhurbaşkanı adaylığı. Tartıştıran, ilk sırada anket şirketleri... ve ikinci sırada iktidar silahşorları. Ekrem Bey’in çevresinde de adaylığa olumlu bakılmanın ötesinde bir davranış var.. Ekrem Bey’in gönlünde de böyle bir adaylık yatmadığını doğrusu söyleyemem. Güzel bir mevki!.. Hele bugünkü Cumhurbaşkanlığı yetkileriyle olursa, müthiş bir güç..

Ekrem Bey, güçlendirilmiş parlamenter sistemi ister mi, hiç haberim yok, belki açıklama yapmıştır, görememiş olabilirim. Ama bugün Millet İttifakı’nın öngördüğü ve hemen hemen üzerinde anlaştıkları sistemde güçlü başbakan olmak ister..

Ekrem Bey konusu sadece anket şirketlerinin ve iktidar silahşorlarının odağında olsa, neyse. CHP içinde de parti meclisinde de biraz yankı bulduğunu duyuyorum. Ayrıca Meral Akşener biliyorsunuz, “CHP eğer aday gösterirse destekleriz” anlamında açıklama da yaptı. Ama parti içinden duyumların farklı olduğunu belirteyim.

ANKETÇİLER TARTIŞTIRIYOR

Anket şirketlerini anlarım. Seçimlerde beğenilme ölçümlerini yapıyor müşterilerine. “Kim cumhurbaşkanı adayı olsun” cazip bir soru. Öne çıkan ve halk içinde de konuşulan insanları gündeme getiriyorlar. Bir yılı aşkın süredir bu tür anketler yapılıyor. En çok öne çıkanlardan biri de Mansur Yavaş.

İktidar silahşorları da İmamoğlu’nun CHP içinde ciddi sorun ve ayrılıklar yaratabileceği ve bunun bir şekilde seçim sürecinde Millet İttifakı aleyhine bir sonuç vereceği beklentisi içinde yazıp çiziyorlar. Bir, “İmamoğlu Cumhurbaşkanlığı’na adaylığını bağımsız olarak koyacak” yazmadıkları kaldı! Yoksa bunu da yazdılar mı?!

Yavaş’ı da İmamoğlu’nu da bulup iki büyük kentin başına oturtan Kılıçdaroğlu. Aday seçimleri çok iyi ve hatasız. Çokbilmiş bazı yazarlar mesela “Kim tanır İmamoğlu’nu, büyük hata..” diye yazıp durmuşlardı. Bu yazdıklarını kendileri de unutmuştur.. İkisi de doğrusu çok iyi gidiyor; dahası gördüğüm kadar Mansur Bey bir-iki adım önde destek buluyor.

Ankara, nüfus olarak İstanbul’un beşte biri gibi. İyi bir politika ile tüm Ankaralıları kapsaması daha kolay. İstanbul’un zorluk derecesi, nüfus ve yüzölçümü olarak çok büyük. Dolayısıyla Ekrem Bey’in işi katbekat zor. Herkese ulaşması kolay değil. Çok çalışılması gerek, şimdiki durum üzerine hayallere kapılmadan.

KILIÇDAROĞLU’NUN AÇIKLAMASI

İstanbul da Ankara da genel seçimler ve iktidar vizyonu açısından çok önemli kentler. Ankara ve İstanbul üzerine çöken 25’er yıllık AKP kâbusları (hele Ankara! Adam hesap verme korkusu içinde, hiç sevmediği liderin kanatları altına sığınmış durumda!), iktidarın ülke çapında çöküşe gitmesiyle sona erdi. Ama kâbus kapı arkasında hâlâ. Belediye meclislerinde çoğunluğu sağlamış değiller.

Kılıçdaroğlu bu kez çok net olarak, belediye başkanlarının yerlerinde kalması gerektiğini söyledi ve hem de tartışmaları bitirdi gibi. İşaret ettiği de bu durumda büyükşehirlerin AKP’ye geçeceği. Evet, bu net! Büyükşehir başkanlarından kimse görevini terk etmeyecek ve milletvekili adaylığı bile beklemeyecek anlaşılan.

YAĞMACILARA TESLİM EDİLEMEZ

Şüphesiz ki milletin en önemli iki büyük kentini bütün gelirleriyle yeniden aç kurtların kucağına bırakmak, yağmaların sürmesi, Yavaş ve İmamoğlu’na ve yarattıkları karizmalara teslim edilen belediyeleri belki de yeniden kaybetmek demek olur.

Büyük kentler bir daha yağmacılara teslim edilemeyecek şekilde millet kazanılmalı. Buradaki başarı, ülkemizde bir halk iktidarını da güçlendirici büyük etki yapacaktır. Her açıdan tarihsel bir dönüm noktasındayız.

Ekrem Bey’in önünde daha büyük fırsatlar var... Sırayla... Şu İstanbul’un durumunu net bir şekilde görelim önce... İmamoğlu, “Şu an amacım, İstanbul’da görevini en iyi yapan bir belediye başkanı olmaktır. Dahası hedefim, İstanbul’da tarihin en başarılı belediye başkanı olmaktır, daha ötesi yok” dediğine göre, spekülasyona gerek yok.

Başarı, kendisine çok daha güçlü kapılar açacaktır. 

Muhalefet panikliyor... İktidarın korkusu ise HDP’deki ılımlaşma

 Orhan Bursalı

Orhan Bursalıobursali@cumhuriyet.com.trSon Yazısı / Tüm Yazıları

Muhalefet panikliyor... İktidarın korkusu ise HDP’deki ılımlaşma

07 Kasım 2021 Pazar

İktidar, tüm silahlarını altı parçalı muhalefete, Millet İttifakı’na yöneltmiş durumda. Özellikle İYİ Parti, tabii ki CHP üzerinde, zayıf gördükleri açılardan böğre vurma çalışmaları yapıyor. Mesele şüphesiz ki Millet İttifakı’nı, ittifak dışı destek vermesi muhtemel HDP’yi iyice şeytanlaştırıp başta İYİ Parti’yi şaşkınlığa uğratmak.

Şu sıralarda İYİ Parti ile HDP’yi birbirine kırdırma çalışmalarını üst düzeyde izliyoruz.

İYİ Parti, örgütüyle, lideriyle yalpaladı. Akşener, HDP’yi PKK ile aynı gördüğünü söyleyip şeytanlaştırma programına katılmak zorunda kaldı. Demek beklenmedik iktidar darbeleri karşısında sağlam ilkeli duruşlarında denge bozukluklarına uğrayacaklar.

Aytun Çıray epeydir HDP’ye karşı, hem partiyi hem de HDP’yi başarılı “yumuşatıcı” politikalar izliyordu, birden sıfır noktasına düştüler. Tabii, burada HDP’nin de kendilerine yönelen bu “beklenmedik” saldırı karşısında derhal gardını almasıyla iki partiyi ringde boks yaparken seyreder olduk.

İYİ Parti’nin yumuşak karnı, özellikle şu seçim sürecinde üst düzey politika yapmada zayıf oldukları net ortaya çıkan MHP kökenlilerin bir kısmı. Oradan çalışıyorlar, başkan sendeliyor.

Oysa AKP’nin bırakın HDP’yi, özellikle PKK ve Öcalan konusunda, hem de yakın geçmişte o kadar sarmaş dolaşmışlığı var ki! Politika üretiminde şaşkınlık...

Türkiye’yi çökertmiş bir parti - iktidar karşısında ayakta durmakta zorlanmanın bir politika, kararlılık, iktidara yürüyüşte her şeyden önce kendine güvende büyük bir eksiklikle ilgisi olsa gerek. İYİ Parti’yi herkes bir kenarından çekiştirip duracak olursa, bir bakmışsınız iktidarın kucağına düşmüş.

İKTİDARIN HDP’Yİ PKK’LEŞTİRME PROGRAMI

Kılıçdaroğlu da yaratılan atmosfer karşısında şehvete geldi ve Kandil’i yerle bir etti. Şüphesiz ki iki partinin de terörizm ile mücadelede bir sorunu yok. Bunun farkında mı değiller de MHP’nin dümen suyuna giriveriyorlar? 

Türkiye’nin başına bela olan terörizm, demokratik bir topluma adım atmanın önünde de en büyük engel. Son aylarda HDP de bunun farkında ve ılımlı bir politik rayda ilerlemeye başlamıştı. 

İktidar ve ortağının en büyük endişesi, HDP’nin Türkiye partisi olma yolunda demokratik hak ve özgürlükler ve milletin temel sorunları çerçevesinde bir politika izlemeye başlaması...

Bu nedenle de HDP’yi “PKK’leştirme” çalışmalarına hız vermiş gözüküyorlar: Heyyy, yanlış yolda yürüyorsun! Bahçeli, bir yandan hapisten çıkarılan suç örgütü liderleriyle boy boy fotoğraflar çektirirken (neden acaba?!), öte yandan açtığı HDP’yi kapatma davasını bir an önce sonuçlandırması için Anayasa Mahkemesi’ne baskılarını artırıyor.

Aslında kapatılmış HDP seçmenlerinin artan bir çoğunlukla Millet İttifakı’nı oy vereceğini hesaplayamıyorlar mı? AKP ise bu konuda daha dikkatli ama küçük ortağını dizginleme iradesi yok. İpler küçüğün elinde.

HEP ZAYIF YERLER ARIYORLAR

İktidarın Millet İttifakı’nı bölerek işlevsiz ve iktidarsız bırakma çabaları, bir yandan da aklı havalarda bazı köşe yazarlarının durmadan CHP içinde kimin aday olacağı konusunda “ayrılıklar yaratma”ya yönelik umutsuz çabalarıyla sürüyor. Daha çok Ekrem İmamoğlu üzerinde çalışıyorlar.

İşledikleri konu, İmamoğlu’na hem Meral Hanım’dan hem de HDP’den yoğun destek olduğu. İYİ Parti tarafından aldığım haberler, böyle olmadığını söylüyor.

İki “çekirdek parti”, uzlaştıkları demokratik parlamenter düzene hızla geri dönüşü gerçekleştirelebilmek konusunda büyük bir fikir birliği içinde ve bu uzlaşmalarının şu veya bu şekilde bozulmasına neden olacak oluşumlardan kaçınıyorlar.

Ekrem Bey de çok dikkatli ve adaylık tartışmaları içinde olmadığını ve İstanbul’a hizmet yarışında olduğunu söylüyor.

Ekrem Bey, genç bir politikacı ve önü açık. Erken zorlamaların zamanlama hatalarıyla dolu olduğunu umarım yakın çevresi de görüyordur. Büyük fırsat olarak gözüken durumların, henüz zamanı gelmemiş adımlarla dolu olabiliyor.

İki parti ve diğer küçüklerin eğer ciddi iktidar politikası yapacaklar ve ülkeyi yöneteceklerse şansları bir tane.

No panic!

24 Kasım 2021 Çarşamba

Cumhurbaşkanı, rektör atama sistemini hemen değiştirmeli

 Orhan Bursalı

Orhan Bursalıobursali@cumhuriyet.com.trSon Yazısı / Tüm Yazıları

Cumhurbaşkanı, rektör atama sistemini hemen değiştirmeli

04 Kasım 2021 Perşembe

Rektörler ve uygulamaları konusunu açınca durmadan bilgi, iddia, kötü yönetime örnekler, kayırma, ideolojik saplantılara yönetim, yandaşlık, kendine evet diyecek insanları atama, liyakate hiç önem vermemek vb. gibi konularda yoğun bir iletişim akışı oluyor. 

Bu yazımda yine bol bol örnek vermektense, olayın kökenine ilişkin gelen yanıtlardan paylaşımlar yapacağım.

Çünkü ülkemizin çok ciddi rektör sorunu var, bu rektör atama yönteminin ülkemiz ve geleceğimiz açısından hızla değişimi zorunlu ve bu bir vatanseverlik görevi olarak öne çıkıyor. Tek adamla atamalar bir okurumun söylediği gibi ülkede binlerce tek adam sisteminin yayılmasına vesile oluyor. Bu durum, üniversite gibi farklı işleyişe sahip bir kurum için kötünün de kötüsü sonuç veriyor.

Cumhurbaşkanı bu sistemi isterse çok kolay değiştirebilir ve seçimle değil, ama üniversite senatolarına yasal olarak görev vererek, üniversite içinden veya dışından, (tıpkı çoğu Avrupa ülkesinde ve ABD’nin iyi üniversitelerinde ve bizim bazı vakıf üniversitelerimizde olduğu gibi) bir arama komitesi (mesela üniversite senatoları) aracılığıyla arayışa çıkılmasını sağlayabilir. Sonunda buralarda ideolojik eğitim değil araştırma yapılacak ülkeye en iyi hizmet verilmeye çalışılacak.. Bir de hesap verme mekanizması kurulabilir. 

Şimdi üç özet katkı. Kendilerinden izin almadığım için isimlerini belirtmiyorum.

ATAMA İÇİN EVRENSEL ÖLÇÜTLER

“Çalıştığım iki üniversitedeki rektörlerin biri hariç, aslında alanları/branşları dışında fazla bir şey bilmediklerini, üniversiteyi yönetebilecek disiplinler arası bilgi birikimi gerektiren (eğitim yönetimi, ekonomi, planlama, denetleme, örgüt yönetimi, insan kaynakları yönetimi, misyon farklılaşması, kapasite geliştirme ve kullanma vs.) konulardan habersiz olduklarını rahatlıkla söyleyebilirim... ”

“Rektörler genellikle atandıktan sonra öncelikle kendi ideolojisinden adamlarınca bir çember gibi kuşatılır.. Üniversitede nasıl bir politika izleneceğine, kimlere kadro verilmeyeceğine ve tabii ki ihalelerin kimlere verileceğine dair onlar belirleyici olur. Özellikle Anadolu’nun küçük şehirdeki rektörün aynı şehirden olması üniversitede kent milliyetçiliğini hortlatıyor.”

Çözümöncelikle rektör atama sürecinin bilimsel ve evrensel ölçütlere göre yapılmasında. Rektör atanmadan önce yönetim bilimi, etkili iletişim, ekonomi, planlama, örgüt yönetimi vs. konularında bir hizmet içi eğitime katılmaları ve sertifikalandırılmaları kriteri konulabilir. Mesela biyoloji bilimini 18 alt dalından biri olan bir viroloji profesörü üniversiteyi hangi bilgi birikimi ile nasıl yönetebilir?”

AKP, ÜZERİNE TÜY DİKTİ

“Zaten son cümlenizle her şeyi söylüyorsunuz. Dün de bugün de üniversitenin varlığına aykırı bir üniversite yönetim sistemimiz var. Böyle olunca üniversiteyi yönetecek olanları da yanlış yöntemle seçiyoruz. Rektörler kendilerini ‘scientific manager’ değil, milyarlarca parayı yöneten ‘CEO’ gibi görüyor.”  

“Üniversitede sadece bilim, yani yeni bilgi üretimi yapılmıyor. Sonra gelsin clientalism, patrimonyal vesayet. Tabii ‘AKP de üstüne tüy dikti, çok mu şaşırmalıyız’ diye sormak gerekir. Biz eski sistemin sonucu olan AKP’yi yaşıyoruz. AKP’nin sonuçlarını daha yaşamadık.” 

‘ESKİ SİSTEM İYİ SONUÇ VERMEMİŞTİ’

“Yaşadığımız sorunların kökeninde, ülkemiz siyasi ve sosyoekonomik gelişmeleri ve bu gelişmelerin yönlendirdiği üniversite yaşamı kadar, geçmişte dönemin üniversite ve akademisyenlerinin aday belirleme süreci gibi örneklerde iyi sınav verememesi yatıyor. Üniversitenin topluma örnek olması yerine siyasi iklime özenmesi yaşanan vakadır.”

“Üniversiteleri yurdum siyaset ve partiler (ister sağ, ister sol) ortamına dönüştüren bu aday belirleme sürecinde, adayların büyük bölümünün düşük profilli, siyasi ve çeşitli kesimlerle kapalı kapılar ardında yapılan siyasi manevralar ve gruplaşmalar, aday belirleme sürecinde üniversitelerdeki yaşamın seçimlere kilitlenmesi vb. bugünlere varan yolun temel taşlarını döşedi.” 

“Mevcut rektör atamaları ve üniversitelerimizin hali üzüntü vericidir, üniversitelerimizin sesi soluğu daha fazla kesilmiştir. Bu arada ortamdan nemalananlar, çıkar ilişkileri ciddi ölçüde artış gösterdi. Boğaziçi, İTÜ ve ODTÜ gibi üniversiteler kalmıştı sürüden ayrı duran, şimdi onlar da ‘yurdum üniversiteleri’ haline dönüştürülmeye çalışılıyor..”

Bir ‘şahsımın rektörü’nün yarattığı durum: Mimar Sinan Üniversitesi

 Orhan Bursalı

Orhan Bursalıobursali@cumhuriyet.com.trSon Yazısı / Tüm Yazıları

Bir ‘şahsımın rektörü’nün yarattığı durum: Mimar Sinan Üniversitesi

02 Kasım 2021 Salı

Üniversitelere atanan rektörlerin nasıl liyakatten uzak, adeta üniversitenin tüm geleneklerini ve işleyişini bozacak bir işleve dönüştüğünü anlatacak tipik bir örnek duruyor önümüzde: Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi.

Orada kazan uzun süredir kaynıyor. Sorup soruşturdukça inanması zor bir atama öyküsü ve sonuçta üniversite için de çok kötü bir atmosferle karşılaştım. Zaten araştırdığınızda çok sayıda öykü önünüze geliyor ama ben içeriden dinledim.

Şimdiki Rektör Hanım, Ocak 2019’da Cumhurbaşkanı tarafından atandı.

YÖK LİSTESİNDE YOKKEN...

Fakat atanma sürecinde ilginçlikler var: YÖK’ün Cumhurbaşkanı’na sunduğu üç aday arasında ismi yoktu. Cumhurbaşkanı, bu üç isimden hiçbirini atamadı. 15 gün bekleyince, üç kişilik liste düşmüş oldu ve Cumhurbaşkanı, rektörlükle ilgili çıkardığı kanun hükmünde kararnamesi gereği, kendi belirlediği birini rektör olarak atadı.

Seçtiği kişi ne güzel sanatlar ne de mimarlık bölümünden biriydi. Türk dili ve edebiyatı bölümünden Prof. Handan İnci Elçi’yi üniversitenin başına getirdi. Handan Hanım, Cumhurbaşkanı’nın, 2015’te vefat eden eski avukatı Münci İnci’nin yeğeni olarak belirtiliyor.

Mimar Sinan, bir güzel sanatlar üniversitesi. Dolayısıyla bugüne kadar rektörler hep görsel sanatlar ve mimarlık bölümlerinden seçilmişti. İşin doğası gereği.

Cumhurbaşkanı bu konuyu hiç dikkate almadı. Kendisini, kararname gereği bağlayan hiçbir şey yok. Üniversitenin başına dışarıdan üç yıllık bir meteoroloji profesörünü de atayabilirdi.

İLGİNÇ BİR DURUM DAHA

Fakat başka bir ilginç durum daha vardı: Rektör Hanım atanmadan önce, 2018 yılında sahte belge ile öğretim elemanı aldığı gerekçesiyle hakkında üniversitesince soruşturma açılmıştı. O zamanki rektör, yine o dönemin üç dekanını soruşturma komisyonunda durumu incelemekle görevlendirdi. Komisyon, tanıkların ifadeleri ve belgeler doğrultusunda Prof. Dr. Handan İnci Elçi’ye “kademe ilerlemesinin durdurulması” cezası verilmesi önerisini üniversite yönetim kuruluna (ÜYK) sundu; ÜYK, ceza önerisini oyçokluğu ile kabul etti.

Rektör olunca anladığım kadarıyla “öç alma” durumu ortaya çıktı. Soruşturma komisyonunda yer alan üç dekan, görev süreleri boyunca mobbinge maruz kalmış. Üniversite yönetim kurulunda önerilen cezaya olumlu oy veren iki ÜYK üyesi de istifaya zorlanmış. Her türlü etkinlikte protokol dışı bırakıldılar..

Bir şey daha var: Aralık 2019’da yapılan üniversite yönetim kurulu toplantısında soruşturma komisyonunda görevli üç dekana aşağılayıcı hakaretlerde bulunmuş, “Emekli olsanız dahi kurtulamayacaksınız” benzeri sözler sarf etmiş. Toplantının ses kayıtlarında bu hakaretlerin incelenebileceği belirtiliyor.

Tabii üç dekan da rektör hakkında hakaret davası açtı.

Rektör Hanım, kendisine verilen kademe durdurma cezasını sanırım mahkemeye başvurarak durdurmuş! Eh, “şahsımın rektörü” olunca!

Bir grup öğretim üyesi, durumu YÖK’e yazılı olarak bildirdi, şüphesiz ki RTE’nin kendilerini atlayarak özel olarak atadığı rektör hakkında bir işlem yapması söz konusu bile olamaz.

BAŞKA NELER OLDU?

Üç dekanın görev süresi dolduktan sonra üniversitenin teamüllerine aykırı olarak seçim yapmadan fakülte dekanlarını atıyor Rektör Hanım. Üniversite yönetim kurulu ve senatoya kendi belirlediği öğretim üyelerini atıyor. Atanmış üyeler ve dekanlar hatta enstitü ve merkez müdürlerinin, rektörün onayını almadan hiçbir iş yapamadıkları, üniversite içinde konuşuluyor.

İdari personelin sürekli yerlerinin değiştirildiği, işten çıkarılan sözleşmeli personelin tazminatlarının ödenmediği ve onların da dava açtıkları belirtiliyor. Sayıştay raporlarından üniversitenin büyük maddi zararlara uğratıldığı söylenmekte. Usulsüz olarak kendisine mali danışman ve koruma atamış, ödemeleri üniversite bütçesinden karşılanmış.

Bir üniversite öğretim üyesi diyor ki: “Şu an için rektör hakkında intihal de dahil olmak üzere YÖK’te en az 30-40 şikâyet ve çok sayıda açılmış dava var. Üniversite ne yazık ki kin ve nefretle yönetilmekte, eski rektörün adamı olarak nitelendirilen kişiler cezalandırılmaktadır...”

Üniversitelerin tümü ülkenin malı ve geleceğidir, “şahsımın” değil..