Öne Çıkan Yayın 20 Mart 2012 yazım

Erdoğan’a Askeri Darbe?

Yoo hayır bu kez, başka bir “fantezi”i üzerinde düşünmeye çağırıyorum: Cemaat, denetlemeye başladığı TSK’yı, Erdoğan’a karşı kulla...

BİLİM, METİNLER, TARTIŞMALAR

Bu sayfada neler var?
1) Cemil Koçak üzerine 8 yazı


2) “Bir yazı Adamı Olarak Erdal İnönü” (İnönü'nün kitapları üzerine derinlemeine bir inceleme, Kültür Üniversitesi'nde sunulan bildiri)


***


Cemil Koçak adlı Tarihçi Prof. ile Tartışma



1. yazı:

 Kurtuluş Savaşı Yoktu


Anadolu’da bir Kurtuluş Savaşı oldu mu? Türkiye Kurtuluş savaşı sonunda mı kuruldu, yoksa zaten ezelden beri mi vardı? İstanbul ve Anadolu işgale uğradı mı? Yoksa İngilizler, Fransızlar, Yunanlılar, İtalyanlar Anadolu’ya hiç mi ayak basmadılar? Aslında mücadele kime karşı olmuştu?
Bütün bildiklerinizi çöpe atın! Bugüne kadar Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile ilgili bildiğinizi sandığınız hemen her şey yalan.
Hepsi resmi tarih palavraları!  Bugüne kadar bu millet uyutuldu, ona gerçekle ilgisi olmayan bir “zafer” armağan edildi, ki bir millet olduğunu sansın!
Ama artık gerçeklerin üzerindeki örtüyü çekmenin zamanı geldi! Bugüne kadar bu önemli görevi yerine getirecek birisi aranıp duruyordu. Nihayet beklenen derviş, tarihçi akademisyen kılığında zuhur etti!  Ve kendisiyle yapılan söyleşi de zaten “Cumhuriyet döneminin sırları” olarak takdim edildi!
Vavvvv!
***
“Tarihçi”miz diyor ki: “İstanbul'da işgal altında çıkan gazeteler Mustafa Kemal'i alkışlıyor, Anadolu hareketini destekliyor. Yayımladıkları karikatürlerde Yunan subaylarıyla, diğer yabancı askerlerle dalga geçiliyor. Normal koşullarda işgal altında bunlar mümkün değildir. Demek ki o kadar da bir işgal yok. Eğer hakiki bir işgal olsa, insana nefes aldırmazlar.” (*)
Tarihçimizin elinde bir “işgal skalası” var anlaşılan. O ölçüte soruyor, düğmeye basıyor ve çıktıya bakıyor: İşgal yok, veya “sahte işgal”!  işgal ölçünüz veya “hakiki işgaliniz” nedir? Nazilerinki gibi “adam gibi işgal” mi işgal sayılacak? Binlerce kişinin fırına atılması, öldürülmesi mi gerekir, “tam işgal” için? İstanbul’da kaç kişi tutuklandı? Bir terör estirildi mi? Yoksa, İngiliz yönetimi ve uşak olarak kullandığı bir saray bile yoktu mu İstanbul’da!
Tarihçi ‘İstanbul’a yüzbin kişi ile geldiler, ama savaşılmadı’ diyor! İstanbul’da çok kanlı savaşlar olsaydı, demek o zaman işgalden sayacaktı!
***
Sıkı durun devamı var:
“Anadolu (da) çok büyük bir işgal yaşamadı. İşgal asıl Güneydoğu'da Fransızlar tarafından Gaziantep, Kahramanmaraş ve Urfa'da yaşandı. Batı Anadolu'da da Yunan işgaline karşı savaşıldı.”
Bir takım hurafe işleri! İşgal yaşamadık ama savaştık. Asıl işgal Güney’de olmuş, ama Batıda da Yunanlılara karşı savaşılmış! Tam turşu!
İtalyanlar papucu pahalı görünce tam kaçtılar. Fransızlar Anadolu ayvasını ısırıp bir dişlerini kırınca pılı pırtılarını topladılar. İngilizler ve diğerleri, esas Yunanlıları kullanmadılar mıydı, yoksa ne?
Demek Ankara önlerinde savaş da olmamış, sadece batıdan bahsettiğine göre büyük tarihçimiz! Turgut Özakman, sana aşkolsun, şu Çılgın türkler palavra kitabıyla bu milleti hayal alemi içine soktun! (Adam, doğrusu tam zamanında piyasaya sürülüyor, her zmanki gibi!)
***
Devam ediyor: “Kurtuluş Savaşı üç yıl sürdü ve şehit-yaralı toplam 30 bin kişilik zaiyatımız oldu. Kurtuluş Savaşı'nın pırıltılı hale getirilmesinin nedeni, Cumhuriyet'e ve Cumhuriyet'le birlikte yapılanlara bir meşruiyet kazandırmak içindir.”
Gördünüz mü? Savaş topu topu üç yıl sürmüş! Nerede görülmüş bu kadar kısa kurtulmak! Tam Kurtuluş Savaşı olabilmesi için, şöyle on-onbeş yıl sürmesi gerekirdi herhalde? Anlıyoruz ki yine tarihçimizin elinde bir Kurtuluş savaşı “zaman ölçeği” var, bizimki bu ölçeğin dışında kalıyor! Fakat ölçek çok boyutlu: “Ben ancak 500 bin- 1 milyon ölülüye Kurtuluş Savaşı derim!” havalarında!
Hem, adam gibi işgal yok, hem üç yıl sürmüş, hem de 30 bin kişi ölmüş sadece!.. “Buna Kurtuluş Savaşı demek için bin şahit lazım”dır tezini ileri sürüyor tarihçi! Tabii, bu “uydurukluğu” kurtuluş savaşı diye yutturmak ve Cumhuriyet ile birlikte “yenen herzeleri” örtbas etmek için, yaldızlayıp bize yutturuldğunu düşünüyor!
Artık şu son diyaloga bakın. Soru: “Toplum yakın geçmişin gerçeklerini öğrenirse çok mu şaşırır?” Yanıt: “Şaşırır fakat çok rahatlar. Bu toplum rahatlamaya ihtiyacı olan bir toplum.”
Rahatladınız mı? Öyleyse üstüne şöyle bir de geğirin, gaz mı yoksa tarihçi mi çıkartırsınız, size kalmış!
Bu yazıyı da artık Pazar çerezi olarak mı alırsınız, yoksa karabasanı mı, o da ruhsal durumunuza bağlı!
---
 (*) Sabancı Üniversitesi’nde öğrencilere “Tarih” öğreten Doç. Cemil Koçak; söyleşiyi yapan Neşe Düzel, Radikal, 13 Kasım 2006
(**) Böyle serbest atmalar, Türkiye gibi bilimin az geliştiği, bilim kültürünün yerleşmediği ülkelerde “akademik özgürlük” kılıfı altında gerçekleşiyor hem de. Bilimin gelişkin ülkelerinde ideolojik temelli kasıtlı yorumları, “bilim adamı”, “tarihçi” ve “akademisyen” titri, söylemi ile yaptınız mı, bilim dışı toplum katında belki taraftar toplarsınız, ama bilim katında “asaletiniz” sıfırı tüketir. Türkiye’de ise şanınız alır yürür, hatta yeni kapılar açılır. Akademisyenin özgürlüğü sorunu olarak görülür... Tarihçi, herşeyi kendi bakışına göre yeniden kurana mı deniyor? O zaman bir tarih biliminden bahsetmek mümkün mü! Veya bahsedenler varsa, durumu açıklığa kavuşturmalılar!
--
Yayın:  Cumhuriyet, 19 Kasım 06; Orhan Bursalı


2. Yazı: 

İçi Kof Cumhuriyet!

Sabancı Üniversitesinde tarih doçenti Cemil Koçak’la yapılan söyleşi, bilim dışı değerlendirmelerin sadece Kurtuluş Savaşı’nı ve Türkiye’nin işgalini küçültmeyle sınırlı değil. Söyleşi, hemen her paragrafı, olgulara aykırı düşüncelerle dolu. Bu bakımdan Pazar yazımı sürdürecek, bu söyleşiden, insanı kışkırtan bir paragrafın sadece bir kısmıyla ilgileneceğim:
“Bugün Atatürkçülerin dile getirdiği bir 'cumhuriyet ilkesi' var. Oysa cumhuriyetçilik, devlet başkanının hanedan üyesi olmayıp, bir şekilde seçimle gelmiş olmasından ibaret bir yönetim şeklidir. Yani saltanata son vermektir. Cumhuriyeti bu şekilde tanımlarsanız, 'cumhuriyetçi' olmanın manası pek yok. Ama bizde bir de 'cumhuriyetin temel ilkeleri, değerleri' diye bir lakırdı var. Cumhuriyetin içi, kendisiyle ilgili olmayan laiklik meselesiyle doldurulmaya çalışılıyor. Aslında Atatürkçülük, laiklik meselesidir. Bugün Atatürkçülük'ten geriye ne kaldı derseniz, laiklik meselesi kaldı. Atatürkçülüğün içinde demokratik bir mesele hiç yok.”
***
Tarihçi’nin Cumhuriyet kavramı, “devlet başkanının bir şekilde seçimle gelmiş olmasından ibaret bir yönetim şekli”. Tanımınız böyle olursa, her siyasal-ideolojik hareket Cumhuriyet’in içini kendi dolduracaktır. Nitekim yeryüzünde türlü çeşitli Cumhuriyetler var. Bizim Cumhuriyetin içi de, ülkemizin kendi tarihsel gelişmesi içinde doldurulmuş ve bir bakıma ülkemizin yönetim içeriği belirlenmiştir: “Laik, demokratik. Sosyal bir hukuk devleti”. En “kemalist”, “Atatürkçü” kurum olarak Ordu’yu ele alacak olursak, komutanların dile getirdikleri, tartışmaya açık “Atatürkçü Düşünce Sistemi”nin bu niteliklere sık sık gönderme yaptığını görürsünüz. 
Fakat dönemsel ve aktüel olarak, Cumhuriyetin bu niteliklerinden birinin tehlikeye girdiği savı kaumoyunda öne çıkabilir.  Nitekim, örneğin “demokrasi”, demokartik hak ve özgürlükler  çok tartışıldı ve hala tartışılıyor. Demokrasi kadar önemli, aslında temelini oluşturduğu için daha önemli olan laiklik ilkesinin (laikliğin olmadığı bir demokrasi örneği yoktur!), mezara gömecek gelişmelerin bugünkü gibi ön plana çıkması ve buna karşı duyarlığın artıtılması da çok doğal.
Gözü sadece “demokrasi”yi gören, ama laikliği görmeyen, laiklik hassasiyetini vurgulayanları ise “cumhuriyetçi diktatörler” olarak niteleyen bir aydın, tarihçi, köşe yazarı “sınıfı” türedi!
Aslında, cumhuriyetin yukarıda saydığımız niteliklerinden “sosyal” ve “hukuk” da diğerleri kadar önemli. Hukuk devleti, demokrasi kadar, duruma göre daha çok tartışılmalıdır.
Devletin sosyal niteliği mezara gömüldü! O halde demokrasi de tehlikededir! Ülkemizdeki müthiş sosyal erozyon, işsizlik, gelir uçurumları, yoksulluğun artması, demokrasiyi tehlikeye sokuyor. Çünkü yoksul kitleler, demokrasiyi tali gören cemaatçiliğin ağında!
***
Cemil Koçak, iyi bir bilimci mi? Bilim, bir takım belgeleri bulup yayınlamak değil. Bu teknik bir konu! Akademisyenlik, olgular arasında doğru ve sistematik bağlantılar kurmak, bütünü gözönünde bulundurarak, doğruya yakın yorumlar, degerlendirmeler yapabilmek, tezler, teoriler ortaya atabilmektir!
Cumhuriyetin doğuşu, laiklikle birliktedir. Halkın egemenliği ve kiliseden bağımsızlıktır özü. Cumhuriyet ve laiklik, birlikte gelişerek demokrasiyi yarattı. Yani demokrasi, bu ikilinin bir çocuğu! “Tarihçimiz”, Cumhuriyet kavramını bu tarihsel kökeninden kopartarak “devlet başkanının oyla seçimi” derekesine indiriyor!
Koçak, Atatürk için şöyle diyor: “Din hâkimiyetini yok etmeden demokratik bir düzenin kurulamayacağını düşünüyor. Dinin insanlar üzerindeki baskısının ancak otoriter bir düzende ortadan kaldırabileceğine inanıyor. Atatürkçülük esas itibarıyla budur ve tipik bir aydınlanma felsefesidir. Atatürkçülük siyasi felsefe olarak otoriterliğin dışında asla tanımlanamaz.”
Koçak’ın Atatürkü zerre kadar öğrenemediğini, araştırmadığını, bilgi edinemediği için de çok yüzeysel yargılara vardığını görüyoruz. Bir bilimci bunu yapamaz. 
1) Toplumda din hakimiyetini yok etmeden demokrasi mi kurulabilirmiş?! 2) Ayrıca Atatürk, aklı hep demokraside bir lider oldu! Bunu gösteren sayısız olgu var. Atatürk durmadan parti kurdurdu, ancak her defasında Cumhuriyetin dincilerin eline geçeceğini gördü ve önlem aldı! Yüzde 90’ı okuma yazma bilmeyen, bilimsel bilgi ile tanışmamış bir halk, ve Osmanlı şeriatı düşüncesinin egemen olduğu bir toplum yapısı! Acaba böyle bir toplamda doğabilir miydi?  Cumhuriyet derhal hangi rengi, niteliği kazanırdı?
Mustafa Kemal’in ideolojisi vardır: “Milli egemenlik” ve “bilime dayalı bir Cumhuriyet”. Hedef demokratik cumhuriyettir. Kuruluş aşaması, demokratik yurttaş yaratma projesidir. Demokratik yurttaş, yani akli ve eleştirel düşünen birey, demokrasinin ve Cumhuriyetin vazgeçilmez unsurlarıdır..
Koçak, neci ve ne istiyor? Neden bu söyleşiyi bu kadar önemsedim? Perşembe yazımda açıklayacağım!
Yayın: Cumhuriyet, 21 Kasım 06; Orhan Bursalı


3. Yazı:

Öğrenci ve Hoca


Bir tarih hocasının söyledikleriyle üç yazıdır uğraşıp duruyorum. Değer mi? Çünkü ortalık zırvalarla dolu! 
Üç nedenle yanıt vermek önemli: İlki, karşımızdaki bir akademisyen. İkincisi, üstelik bir hoca, öğrencilere ders veriyor. Üçüncüsü, bazı üniversitelerimizde bilim ile popülerlik karıştırılıyor. Bugün bu üç konu üzerinde duracağım.
1) Ülkemizde bir “akademisyen sorunu” var. Özellikle Tarih (ve sosyal bilimler) alanında. (Bir de jeolojide!) Sadece Doç.Cemil Koçak (Sabancı Üniversitesi) değil tarihi ve olguları ideolojik çarpıtan, veya en namuslusundan bilgi eksikliği veya kavrayış sorunları nedeniyle fahiş değerlendirme yanlışları yapan... Örneğin Fethullahçı gazete yazarı Atilla Yayla adındaki “akademisyen” de (Gazi Üniversitesi), şu günlerde Atatürk’e sövmekle meşgul!  Bu ulusun çıkardığı ender parlak beyini aşağılamaya kalkışan bir düşünce soytarısı arz-ı endam eyledi!  “Bilimsel araştırmaları” gösteriyormuş ki, “Atatürk zamanında Türkiye geri gitmiş”! 
***
Bir “ideolojik bilim adamlığı” türü gelişti. Öyle ki evrensel nitelikteki tarihçilerimizi “onlar tarihçi ise ben değilim” dedirtecek kadar!
Sorunun kökeninde, “bilim” ve “bilim insanı” kavramlarının ülkemizde yerli yerine oturmamış olması var. İdeolojik bilim adamları, “tabuları yıkan”, “cesur” olarak tanıtılıyor. “Kimsenin söylemeye cesaret edemediklerini yiğitçe dile getirdikleri (!)” için, ödüllendiriliyor. Burada, “gerçeğe yakınlık” değil, salakça bile olsa kimsenin söylemediği şeyler söylemek önemli!
Popüler kültür, bilimi batırıyor!
Bir de pazarlamacı bilim adamı türü var. Bunları en çok jeolojide görüyoruz. Bir kısmı, depremin ticaretini yapıyor. Ne yazık ki toplumumuz, basınımız, “bilim” ile safsatayı birbirinden ayırabilecek duruma gelemedi. Profesör titriyle, bilim adamlığını eş tutuyor. Pazarlamacı veya ideolojik... Bu iki tür de bilime müthiş zarar veriyor. Ne yazık ki, bu tür soytarılıkların bir “akademik cezası” yok! Aksine, bir ödüllendirme var! (Dış veya iç, ideolojik ve siyasi çevrelerce!)
Bilim adamı, bilgilerini dikkatlice ve alçakgönüllü olarak aktarır. Söylediklerinin, özellikle tarih, sosyal bilimler vb gibi bilimselleşememiş alanlarda, farklı yorum ve bakışlara açık olduğunu, mutlak gerçeği aktarmadığını bilir. Onlar ne yazık ki çok azlar!
2) Bazı üniversitelerimizde “popülerlik” prim yapıyor. Mesela çok öğrenci çeken bir öğretim üyesi “iyi akademisyen”! Belki de (özel üniversitelerde tabii), maaşına zam bile yapılıyordur!  Çünkü bu tür anlatıcılar “müşteri”yi (öğrenci!) mutlu ediyor. Üniversiteyi pazar vizyonu içinde “işveren- müşteri” ilişkisi temelinde görmekle,  bilim arasında sorun ortaya çıkıyor!
3) Gelelim hoca-öğrenci ilişkisine: Cemil Koçak, Sabancı Üniversitesinde öğrenciler tarafından sevilen bir hoca gibi. En azından “Ekşi Sözlük”e kayıt düşen öğrencilere bakılacak olursa.
Örneğin oradan üç notu buraya alıyorum: “Radikal gazetesinde yayımlanan röportajıyla..., tc devletinin ve kemalistlerin mustafa kemal'in görmedikleri, göstermedikleri yönünü ve tarihini açıklıkla ortaya koymuş tarihçi.”; “tarihçinin işi tarihi olduğu gibi ortaya koymak olduğu, ideolojilere uygun hale getirmek olmadığı için, tarihciliği sebebi ile teşekkürü hak eden insan”; tiyatro sahnesindeymişcesine ders anlatan, her gördüğü öğrenciye tansn tanmasn inanlmaz içten selam veren amfi hocas”.
***
Anlaşılan, Koçak, sahnede canlı bir anlatıcı! Öğrencinin dikkatini konuya çekmeyi başarıyor. 
Fakat, nasıl anlattığından daha önemlisi, neyi nasıl anlattığıdır! Eğer Atatürk, Cumhuriyet, laiklik gibi, önceki iki yazımda eleştirdiğim yanlışlıkları “doğru bilgi” olarak “sahne sanatçısı” rolüyle çok iyi anlatıyorsa, yazık ki yazık!
Öğrenci, ülkemizde ve üniversitelerimizde ne yazık ki tamamen “alıcı” pozisyonundadır. Öğretim üyesi kötü bir malı, çok iyi sunan bir pazarlamacı olabilir, ama bilim yapmaz. En önemli konu, öğrenciye “kötü malı kakalamak” değil, öğrenciye “doğru” ile “yanlışı”, bilim ile bilimsel olmayanı ayırtedebilecek bir eleştirel, akli bakış açısı kazandırmaktır! Aktardığı “bilgileri” öğrencinin araştırmasını ve yeni yorumlar getirmesini sağlamaktır.
Bir tarihçi, yargılarını mutlak bilgi gibi aktarıyorsa, öğrenciye yazık ediyor! Öğrenciler, sözlüğe yazdıklarına bakılacak olursa, görünüşe aldanıyor, içerik konusunda zerre kadar kafa yürütmüyor. Sahne artistliğine ve sokak kucaklamalarına prim veriyor.
Bunlar üstelik “en iyileri”nden ise hele!
Bilimde, üniversitede derin bir sorunla karşı karşıyayız!
Cumhuriyet, 23 Kasım 06; Orhan Bursalı



4. Yazı:

Üniversite, Bilim, Özgürlük

Üniversite ve ifade özgürlüğü... bu iki sözcük yanyana gelince ülkemizde akan suların duruyor!  “Kardeşim fikirler özgürce üniversitede tartışılmayacak da nerede tartışılacak... Eğer üniversitede de ifade özgürlüğü yoksa...”
Üniversite ifade özgürlüğü genel bir doğrudur.  Şüphesiz, akademik özgürlük bunu gerektirir. Fakat bu iki sözcükle,  üniversiteyi tanımlamaya kalkışmak, yanlış ve eksik. Bu tanımlamaya uygun en iyi yer, mesela Londra Hyde Park’taki serbest nutuk çekme köşesidir. Orada herkes aklına geleni söyler. (Bir zamanlar, asılacakların son sözlerini orada söyleme hakkına dayanan bir gelenek.) Ama Hyde Park’ta bile bir sınırlama var: Kraliyet Ailesi’ne sataşmamak kaydıyla! Nedeni: Hyde Park, Kraliyet Ailesi’ne ait!
Gelelim derdimize: Üniversite, Hyde Park’taki “Speakers’ Corner” mıdır? Üniversiteyi salt “ifade özgürlüğü”yle birlikte düşünürsek, böyle bir yanılsamaya düşeriz! Üniversiteyi kurum, içerik, işlev olarak sıradanlaştırır, yok ederiz!
Oysa, üniversiteyi “düşünce-ifade özgürlüğü ve bilim” kavramlarıyla birlikte ele alırsak, içeriği doğru doldurmuş oluruz!  
***
Bilimsiz üniversite olmaz!
Bilim herşeyden önce bir metodolojidir. İncelediği olaylara belirli kurallar, araştırma yöntemleri ile sistematik bakıştır. Bilim, en basitinden, araştırdığı konuda “gerçeğe en yakın”ı bulma çabasıdır! Tezler varsayımlar ortaya atar, yasa tanımlar. Yeni araştırmaları teşvik eder. Ve taş taş üzerine koyar. Bilimsel düşünme, yöntem, araştırma kuralları, eleştirel akıl: Üniversite bütün bunların toplamıdır.
Doğa bilimleri tamamen böyle işler. Ölçüm ve sonuçlar, aynı koşullarda tekrarlanabilirdir.
Fakat sosyal bilimler, doğa bilimlerindeki bu “kesinliğe” uymaz. Nedeni, sosyal bilimcilerin ele aldıkları konunun çok karmaşık, bazen kaotik özelliğidir.
Ancak sosyal bilimler de bilimin ana kuralına bağlıdır: Doğruya en yakını bulma çabası! Yoksa sosyal bilimlerden “sosyal safsatalar” diye bahsetmemiz gerekirdi! Tarihçilik ise sosyal safsataya dönüşme tehlikesinin en çok bulunduğu alandır. Çünkü burada bazı “tarihçi”ler üç-beş olgu ile tarihi “yeniden kurmaya” kalkar! Özellikle, bizim gibi, bilim ve araştırmacılık kültürünün zayıf olduğu ülkelerde, bu tehlike çok daha yakındır!
Sosyal bilimler sadece “toplumu, olayları anlamak”la, toplumsal ve sosyal yasaları ortaya çıkarma cabasıyla sınırlı kalsa, daha hızla bilimselleşecektir. Zaten sosyal bilimleri sosyal bilim yapan da bu “anlama” çabasıdır.
Sosyal bilimlerde “ideoloji”lerin olması, farklı kuramlardan bakışların varlığı, sosyal bilimleri doğa bilimlerinden epey uzaklaştırır. 
***
Gelelim Atila Yayla olayına: Toplum veya bilimsel kamuoyu, Yayla’nın iddia ettiği, Atatürk döneminin gericilik olduğu araştırmasıyla bugüne kadar tanışmadı! Yayla anlaşılan ideolojik olarak (liberaller topluluğunun başkanı) içselleştirdiği, bilimsel dayanakları olmayan, Fethullahçı gazetedeki yazılarında da bu yolda görüş belirten bir öğretim üyesi.
Tıpkı, Tarihçi Cemil Koçak gibi!
Sorun burada, “gerçeği aramamaktan” çıkıyor!
Bilim, Atatürk ve Atatürk dönemi tartışılmaz diyemez şüphesiz. Yanlışlar ve doğrular vardır ve bunları bilimin metodolojisi içinde ortaya çıkarmak ve tartışmaya sunmak zaten bilim insanının görevidir.
Ama, “bugünün önyargıları” ile, ideolojik bakışlar ve inançlarla konuya yaklaşıldı mı, bilim adına problem doğuyor!
Hele öğrencisine üniversitesindeki kürsüsünde bilimsel otorite örtüsü içinde “cesur açıklamalar” yapmak, doğruyu söylemek anlamına gelmez. Bir “akademisyen ünvanlı”nın, bilimsel dayanağı olmayan görüşlerini öğrencilere gerçekler gibi sunması, müthiş sorun yaratır... herkes için! 
Yayla hakkında dava açıldı!
Üniversitelerimizde tek işleyen mekanizma “idari”dir ne yazık ki!
Oysa, üniversite tezlerin yanlışlığının doğruluğunun bilimsel olarak tartışıldığı ve bilimsel olarak görüşlerin  çürütüldüğü ve yanlışların kapı dışarı edildiği yerler olmalıdır. Gazi ve diğer üniversitelerde yapılması gereken budur. 
İdari kararlar, sahte (ve sahtekar) kahramanlar yaratıyor!
Üniversitelere safsata değil bilim egemen olmalı!
Cumhuriyet, 26 Kasım 06; Orhan Bursalı


5. Yazı

Atatürk ve “İdeolojik Paket”

Şu, Atatürk dönemine “gerici” diyen sosyal “bilimci”lerle, Cumhuriyetin kuruluşuna, “Kurtuluş Savaşını o kadar da abartmayalım... Atatürk müthiş eğilen bükülen esnek bir politikacı” düzeyinde yaklaşan, Avrupa’nın Türkiye’ye bakışı çizgisindeki “bilgiç” tarihçilere söylenecek çok söz var.
Tabii, bu düşüncelerin ipliklerini pazara çıkartacak en iyi yaklaşım, “bilimde yöntem meselesi”, üzerine bir kaç yazı yazmaktır!... Bunu sonraya bırakalım ve Atatürk döneminin gericiliğine, Atatürk’ün “ideolojik bir paketi” olmadığına, Atatürk’ün “ayet  düzeyinde” ele alındığı savlarına bir kaç yanıt verelim...
Birilerinin “vay linç girişimi ha!” isterilerine kulak asmadan!
Birileri, hem de “bilimci otoritesi” kılığında ağızına geleni söyleyecek, ideolojik saplantılarını dökecek, ama bunlara yanıt vermeye kalkılınca “linç girişimi” diye feryat figan ortalığı saracak!
Gazi Üniversitesi’nin de “idari yetkilerine” dayanarak bu yaygaraya fırsat vereceğini sanmıyorum... Ama Gazililer, özellikle “yöntem” konusunda bilimsel yetersizlikleri ortaya çıkartacak çok şey yapabilir...  Öğrencilerin de bilimden sapkın “otoriteler” konusunda duyarlılıklarını arttırmak gerekir!
***
Gazili “bilimci”, 1925-1945 dönemini “gerici” ve sonrasını “ilerici”  olarak nitelerken, anlaşılan temel ayıracı “seçim”! Atatürk ve arkadaşlarını “demokrasi getirmedi” diyerek suçluyor, demek Atatürk, 1925’te halkın önüne sandığı koymalıydı! Okuma yazması bile olmayan, bilimsel bilginin sıfır olarak seyrettiği bir yıkık Anadolu’da!
Sormalı:
Bir siyaset veya sosyal bilimcinin “Sandığın, demokrasinin, oyun niteliği” diye bir sorunu veya merakı olmalı mı, olmamalı mı?
Atatürk’ün bir ülkenin varoluşunun temellerini attığını, bir ülke ve millet varetmeye yöneldiğini görmek gerekir mi?
Gazili “bilimci” -ilerici-gerici ayırımını yaparken, 1925-1945 dönemiyle ondan önceki dönemi nasıl niteliyor? 1925-45, sakın 1925 öncesine göre de (Kurtuluş Savaşı ve Osmanlı imparatorluğu) “gerici” olmasın?
Bu dönemi de nitelemeden, yaptığı ayrımın herhangi bir bilimsel anlamı olabilir mi? Yoksa bu konuda bir fikri mi yok?!
1945 sonrası ona göre ilerici! Neden? Ortaya sandık konduğu için mi? Yoksa Yayla, ekonomik olarak da mı 45 sonrasının mükemmel olduğu görüşünde?
Çünkü “muhafazakar demokrat” olarak “kendisini belgelemek” için kitaplar yazdıran AKP’nin fikir ideologları ve yazar destekçileri, bu düşüncede! Yazılarında 1950 döneminden sonraki ekonomik gelişmeyi, traktör vb rakamlar vererek öve öve bitiremezler!
Fakat, 1939- 1945 dünya savaşının bütün dünyada ve Türkiye’de yaptığı ekonomik tahribatı hiç görmezler! Türkiye’ye Marshall Planı ile giren büyük paraların ve bunun ekonomide yarattığı canlılığın da hiç sözünü etmezler!
1945 ve sonrası esas olarak Türkiye ekonomisi için bir yıkımdır: Kendi ayakları üzerinde yükselmekte olan, uçak fabrikası bile kuran bir büyük kalkınma politikasının sonudur! O zamandan bugüne Türkiye’yi bütün alanlarda üretici kılacak ve zirvelere yükseltecek bütün politikaların, bütün araştırma ve bilim politikalarının terkedilişidir, bir uşaklık ve boyun eğme döneminin başlangıcıdır!
Avrupa’nın kıyısında en geri ve yoksul ekonominin ayıbını, toplumun bugünkü sosyal geriliğini ve eğitimin sefaletini araştırmayana, 1950’den bu yana hemen hemen kesintisiz  ülkeyi yöneten iktidarların niteliklerini görmeyene, bilim insanı denebilir mi?
Mustafa Kemal ve dönemine hiç bu kadar kaba, düzeysiz ve “kahvehane hasbihalinden” bile “belden aşağı” yaklaşılmamıştı!
***
Bazı tarihçiler diyor ki “Aslında Atatürkçülük diye bir şey yok. Atatürk var. Atatürkçülük diye bir ideoloji hiçbir zaman olmadı. İdeolojik bir paket hazırlamak aklından hiç geçmedi… Atatürkçülük bir pragmatizmdir.”
Bu “sözcü”, Atatürk’ün “ayetlerle” anılmasına da gönderme yapıyor. Bir doğru yan vardır burada. Bugün binbir Atatürkçülük var, çoğu ruhu anlamaktan uzaktır.
Ama Atatürk’ün bir “ideolojik paketi” var! Bu paketin içinde “bilim” var. Bilimsel düşünce temelinde sorunlara yaklaşım var. “Akıl ve bilim”i miras olarak bırakmak, başlı başına bir  “ideolojik paket”tir! Paketin içinde, akıl ve bilimle uygarlığın en ileri aşamalarına varan bir ülke ideali var! Bunun yanısıra, ekonomik bağımsızlığın, bir ülke için varlık ve yokluk demek olduğu düşüncesi ve buna uygun bir inşa politikası var!  Halkın bütününün genel yararını ve çıkarını gözeten politikalar var!
Tarihçimize sormak gerekir: İdeoloji nedir?
Kaynak: Cumhuriyet, 30 Kasım 06 /Orhan Bursalı


6. yazı

“Yanlış Yanlıştır”daki Yanlışlar!


Tarihçi Cemil Koçak, Neşe Düzel’in Radikal’de kendisiyle yaptığı 13 Kasım 2006 tarihli söyleşide serdettiği düşüncelerine yönelttiğim eleştirilerden üçüne, Radikal-2 sayfalarında (3 Aralık 2006) yanıt verdi. Öncelikle belirteyim: Koçak, yazdıklarıma değil yazmadıklarıma yanıt veriyor, yazdıklarımı yanlış veya istediği gibi okuyor; ayrıca kendisine yönelttiğim çok temel bir eleştiriyi, sanki kendisi yapmış gibi sahipleniyor! Koçak, arşivleri de böyle okuyup kitap yazıyorsa, sandığımdan daha derin bir tarihçi sorunuyla karşı karşıyayız!
Radikal okurlarının doğru bilgilendirilme hakkına saygıılı olmayı bir gazetecilik ve etik konusu olarak gördüğüm için, burada sadece “Yanlış yanlıştır!” başlıklı yazısındaki yanlışlarını düzelteceğim.
Koçak’ın söyleşisi o kadar verimliydi ki, 19, 21, 23, 26 ve 30 Kasım tarihli Cumhuriyet’te 5 köşe yazısı üretti! Kendisine bu “doğurgan söyleşi” için ve bilim, tarihçilik, Atatürk, ideoloji, bilim adamı, üniversite ve özgürlük, öğrenci ve hoca konularını tartıştırdığı ve düşünce gelişimlerine tetikçilik yaptığı için teşekkür borçluyum!
Gelelim Koçak’ın “Yanlış yanlıştır” yazısındaki somut yanlışlara:
1) Koçak: “Bursalı’nın bir de ‘teorilerine’ bakalım: ‘Cumhuriyetin doğuşu laiklikle birliktedir’ diyor. Cumhuriyet ilan edildiğinde hilafet vardı. Kabine’de Şer’iye Vekili de vardı....” Koçak, bir kronolojisi sıralıyor! 
Yanıt: Oysa 21 Kasım tarihli “İçi Kof Cumhuriyet” başlıklı yazımda, Koçak’ın alıntı yaptığı cümlem şöyle:
“Cumhuriyetin doğuşu, laiklikle birliktedir. Halkın egemenliği ve kiliseden bağımsızlıktır özü. Cumhuriyet ve laiklik, birlikte gelişerek demokrasiyi yarattı. Yani demokrasi, bu ikilinin bir çocuğu! ‘Tarihçimiz’, Cumhuriyet kavramını bu tarihsel kökeninden kopartarak “devlet başkanının oyla seçimi” derekesine indiriyor!”
Konu, Cumhuriyet’in ne olduğu, nasıl doğduğu! Koçak ise okura “ülkemizde Cumhuriyet’in nasıl doğduğu” konusunda ders veriyor! Yazdığımın yanlış anlaşılmasını önlemek için, ‘kiliseden bağımsızlıktır özü”, yan cümlesi bile yeterli olmamış!  Koçak havaya kılıç sallıyor! Ya tutarsa, diye! 
2) Koçak yazıyor:Bursalı, ‘Atatürk durmadan parti kurdurdu’ diyor. Bu cümle yazarın Cumhuriyet tanımını ele vermiyor mu? Cumhurbaşkanı, Cumhuriyet’te neden üstelik de ‘durmadan’ parti ‘kurdursun’ ki? Benim bildiğim Cumhuriyette isteyen parti kurar, parti kurdurulmaz! Ayrıca ‘durmadan’ parti kurdurduğu da, Bursalı’nın ‘zırva’sı. Atatürk sadece... SCF’yi (Serbest Cumhuriyet Fırkası) kurdurdu. Bu tek örnek ‘durmadan’ kelimesi ile ifade edilebilir mi? Bursalı ya tarih bilmiyor ya da Türkçesi zayıf. Ya da ikisi birden.”
Yanıta) Benim mi zırvam, tarihin olgusu mu, yoksa Koçak mı zırvalıyor, bir bakalım: Koçak, kendi araştırdığı “Serbest Cumhuriyet Fırkası”ndan başka partiyi görmek istemiyor! Oysa Atatürk ilk partiyi 1920’de kurdurdu! Mete Tuncay, “Türkiye’de Sol Akımlar” kitabında (Cilt 1, 1908-1925, BDS Yayınları, 4.Basım, 1991, sayfa 92) şöyle yazıyor: “Mustafa Kemal Paşa 18 ekim 1920 tarihinde Ankara’da bir Türkiye Komünist Fırkası kurdurmuştur... Türkiye Komünist Fırkası, Mustafa Kemal Paşa tarafından kurdurulduğuna göre, O’nun bu dönemdeki belli bir siyasal görüşünün sonucu olmak gerekir.”
Koçak bu konuyu Mete Tunçay ile tartışsın! Ayrıca, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın 1924’de kuruluşu da Mustafa Kemal Paşa’nın bilgisi ve onayı dahilinde gerçekleşmiştir! İsviçreli Tarihçi Erich Zürcher’in “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası”nı anlatan kitabı bunun belgesidir! Ona bir baksın Koçak! Demek, en az iki parti kurdurdu, bir partiye de onay verdi! Koçak’ın sözlerini kendisine aynen iade ederim!
b) “Durmadan parti kurdurdu” cümlem, benim Cumhuriyet tanımımı ele veriyormuş! Parti kurulurmuş, kurdurulmazmış! Laf salatası! Burada tartıştığımız nokta Koçak’ın Neşe Düzel’le söyleşisindeki“Atatürkçülük siyasi felsefe olarak otoriterliğin dışında asla tanımlanamaz. Atatürkçülük çağdaş demokrasiye izin verir mi? Korkarım vermez.” biçimindeki yargısıdır! Oysa görülüyor ki Atatürk parti kurulmasını teşvik ediyor! Taa 1920’den itibaren çok partili parlamenter sistem var projesinde ve bunun koşullarını ülkede oluşturmak için çaba sarfediyor. Kendi partisi CHP iktidarını denetleyecek sistem arayışında! Bunun kendi döneminde neden gerçekleşemediği ise başka bir tartışma konusu; anlaşılan bu da Koçak’ın inanç alanının dışında bir konu!

Kurtuluş Savaşı ve pırıltı konusu

3) Polemik bile yapılamayacak düzeydeki, bir bilimciye yatkışmayacak ufak tefek başarısız belden aşağı vurmaları bir kenara bırakalım, ve önemli çarpıtmaya gelelim: Milli Mücadele’de ne kadar kayıp verdik? Koçak, Düzel’le söyleşisinde şöyle demişti:
“Anadolu çok büyük bir işgal yaşamadı. İşgal asıl Güneydoğu'da Fransızlar tarafından Gaziantep, Kahramanmaraş ve Urfa'da yaşandı. Batı Anadolu'da da Yunan işgaline karşı savaşıldı…. Kurtuluş Savaşı üç yıl sürdü ve şehit-yaralı toplam 30 bin kişilik zaiyatımız oldu. Kurtuluş Savaşı'nın pırıltılı hale getirilmesinin nedeni, Cumhuriyet'e ve Cumhuriyet'le birlikte yapılanlara bir meşruiyet kazandırmak içindir. Toplum yakın geçmişin gerçeklerini öğrenirse çok mu şaşırır? Şaşırır fakat çok rahatlar. Bu toplum rahatlamaya ihtiyacı olan bir toplum.”
         Koçak, açıkça Anadolu işgalini ve Kurtuluş Savaşı’nı küçümsüyor! Bu Savaşın kasıtlı olarak pırıltılı hale getirildiğini söylüyor...
19 Kasım tarihli polemik yazımda şöyle yazdım: “Nerede görülmüş bu kadar kısa kurtulmak! Tam Kurtuluş Savaşı olabilmesi için, şöyle on-onbeş yıl sürmesi gerekirdi herhalde?... Tarihçimizin elinde bir Kurtuluş savaşı “zaman ölçeği” var, bizimki bu ölçeğin dışında kalıyor! Fakat ölçek çok boyutlu: “Ben ancak 500 bin- 1 milyon ölülüye Kurtuluş Savaşı derim!” havalarında!”.
Yani yazdığımın mantığında, “Bir Kurtuluş Savaşı için ne kadar sürdüğü ve kaç ölüye mal olduğu gibi bir ölçek kullanılamaz” diyorum.
Koçak ise, “Yanlış yanlıştır” yazısında tam bir yavuz hırsız rolüne bürünüyor: “Bu zihniyette başarı ve zafer değil ölüm kutsanıyor. Aslında bu rakam benim değil kendileri için küçük bir rakam olarak algılanıyor...” falan filan... Neşe Düzel’e Kurtuluş Savaşı’nın pırıltısını kazımak ve küçültmek için, Anadolu’nun işgali’nin aslında doğru düzgün işgal olmadığını ve sadece 30 bin kişinin öldüğünü söyle! Bu gerçekleri bilirsek “toplumca rahatlayacağımızı” buyur! Onun bu mantığını ise eleştiren ben... Ama Tarihçimiz hokus pokusla, beni kendi yerine, kendini de benim yerime geçiriyor! Doğrusu Pes! Koçak’ın tarihi doğru okuyabilmesi ve dürüst polemik yapabilmesi için, geçmişin dehlizlerinde ve bilimin düşünce koridorlarında daha çoook koşturması gerekiyor. Bilim insanı veya tarihçi durmadan öğrenen ve doğru metin okuyabilen insandır, önyargılarını olguların yerine geçirmeye çalışan değil. 
 Radikal 2, 10 Aralık 2006.. Orhan Bursalı


7. Yazı

Atatürk ve Demokrasi

İç sayfalarımızda, konusu tarih olan bir tartışma metni bulacaksınız. Metin, Sabancı Üniversitesi’nde tarih öğretmenliği yapan Dr.Cemil Koçak’ın “Belgelerle İktidar ve Serbest Cumhuriyet Fırkası” başlıklı kitabındaki temel tezine bir eleştiri denemesidir. 800 sayfayı aşan bu kitabı okuyarak, gündeme getirmek aslında doğrudan benim işim değildi. Ortada bunca tarihçi varken... 
Bu kitabı okumaya, Koçak’ın 13 kasım tarihli Radikal’de yayımlanan bir söyleşisi ardından başlayan tartışma yol açtı. “Cumhuriyet döneminin sırları” olarak sunulan söyleşide Tarihçi, Kurtuluş Savaşı’nın aslında bir zafer olmadığını, İstanbul’da doğru dürüst bir işgalden bahsedilemeyeceğini ve Anadolu’nun da büyük bir işgal yaşamadığını ileri sürüyordu. Devamla“Kurtuluş Savaşı üç yıl sürdü ve şehit-yaralı toplam 30 bin kişilik zaiyatımız oldu. Kurtuluş Savaşı'nın pırıltılı hale getirilmesinin nedeni, Cumhuriyet'e ve Cumhuriyet'le birlikte yapılanlara bir meşruiyet kazandırmak içindir..”. Toplum yakın geçmişin gerçeklerini öğrenirse şaşırır fakat çok rahatlar. Bu toplum rahatlamaya ihtiyacı olan bir toplum.”
Tarihçi, Kurtuluş Savaşı’nı adeta çelik çomak oyunu derekesine düşürüyor, fakat şunu sormuyordu: Acaba Kurtuluş Savaşı verilmeseydi, Türkiye Cumhuriyeti varolabilir miydi? Bu sorunun kendisini pek de ilgilendirdiğini düşünmüyorum! Çünkü yeni dönemde türemiş pek çok “redçi”nin, Cumhuriyet öncesinde, işgalcilerin dayattıklarının aslında daha tercih edilir olabileceği konusunda düşüncelere sahip olduğunu biliyoruz!
Koçak ayrıca bir tez ileri sürüyordu: Atatürk, Atatürkçülük siyasi felsefe olarak demokrasiye açık değildir!
***
Reddiyecilerin ileri sürdükleri görüşler üzerine, 19, 21, 23, 26 ve 29 kasım 06 tarihlerinde Cumhuriyet’teki köşemde eleştirdim. Bu yanıtlara Koçak, 3 Aralık 06’da, Radikal 2’de “Yanlış yanlıştır” yazısıyla yanıt verdi. Yanıtı, tarihi saptıran çıkarsamalarına uygundu! Bu yazıya verdiğim “Yanlış Yanlıştır’daki Yanlışlar”, 10 Aralık’ta Radikal-2’de yayımlandı... O da, 24 Aralık’ta “Bilgi, Biraz Daha Bilgi”yazısını yazdı...
Baktım, konu bilgi kırıntıları sergilemeye kaydı; tartışılan ana konuya dönmek için, Koçak’ın “Belgelerle İktidar ve Serbest Cumhuriyet Fırkası” kitabına yöneldim. Atatürkçülüğün siyasi felsefi olarak demokrasiye açık olmadığı düşüncesine kaynaklık eden bu kitap üzerine yazdığım eleştiri metnine ise Radikal-2’nin yönetmeni Tuğrul Eryılmaz ilgi göstermedi! Eleştirimi, Koçak’a gönderdiğini ve “bunu yayımlama” yanıtı aldığını söylemek istemem! Tuğrul, özgür karar verecek cin gibi bir insandır. Fakat, Radikal-2’nin genel yayın işlevi olan, daha çok belirli görüşlere yer verme (İkinci Cumhuriyetçi ve benzeri..) ana politikasına bağlı kalmak isteğini de anlamak isterim!..
İşte tartışma sayfalarındaki (aşağıda son yazı olarak yayımlıyorum) metin, bu yayımlanmayan kitap eleştirisinin gözden geçirilmiş biçimidir.
***
Bir kısım politik aydın, Atatürk dönemini kötülemede birbiriyle yarışa girdi. Bunlara bir kısım akademisyen de katıldı. Öyle ki bugün yaşanılan demokrasi sorunlarının kökenlerini Atatürk döneminde aramaya; dönemi ve yaşanılan süreci bilimsel, sosyolojik ve politik olarak anlamak yerine, yerden yere vurmaya başladılar. Öyle ki bazı uçuklar, Mustafa Kemal’i faşist bir diktatör, tek parti dönemini de faşizm olarak nitelendirmeye kadar vardı!
Burada söz konusu kişi ve kitabı da, aslında, bütün bu cenaha bu görüşlerinin altyapısı olarak sözde “bilimsel” bir araştırma sunuyor ve “Atatürk dönemi (Atatürkçülük) siyasi felsefe olarak demokrasiye kapalıdır” tezini ileri sürüyor! Ele aldığı Serbest Cumhuriyet Fırkası (SCF) olayını da tamamen bu açıdan inceliyor ve değerlendiriyor. SCF deneyinin, bir demokratik olgunluğu ve bir gelecek demokrasi inşasını test eden bir laboratuvar olgu olduğu ve olabileceğine ilişkin bütün görüşleri “resmi görüş-resmi tarih” olarak reddediyor ve bu olayı Atatürk- İnönü çekişmesinin bir ürünü, Atatürk’ün İnönü’ye üstünlük sağlama manevrası(!) gibi, müthiş bir “bilimsel bulgu”yu tarihin karanlık dehlizlerinden bulup günışığına çıkartıyor!
***
Acaba, bu karalamacıları-reddiyecileri bu duruma düşüren nedir, sorusu ve yanıtı herşeyden daha önemli olmalı! Bence, Atatürk adına (özellikle 1980’lerde) yapılanların, bugün de kendilerini Atatürk’ün izleyicileri olarak gören ve tanıtan pek çok gurup ve kişinin çağdaş sorunlar karşısında sorun çözme kapasitesine, bilimsel yönteme yeterince sahip olamamaları, onları taaa Atatürk’ü ve Atatürk dönemini karalamaya itiyor olmasın???
Eğer öyleyse, çok ciddi bir “aydın sorunu”muz, bilimsel düşünce sorunumuz var demektir... Sözü sakınmaya gerek görmüyorum: Bu iki sorunumuz gerçekten ciddi olarak had safhada!
 Kaynak: Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji, sayı 1066, 24 Ağustos 2007, Gündem, Orhan Bursalı


8. ve Son Yazı, 
Cemil Koçak'ın büyük iddialı kitabına kökten bir eleştiri:


Atatürk’ün Siyasi Felsefesi, Demokrasiye İzin Vermez miydi?


Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Cemil Koçak, Atatürk yönetiminin ve Atatürkçülüğün siyasi felsefe olarak demokrasiye açık olmadığı düşüncesini savunuyor. Bu düşüncesine da “Belgelerle İktidar ve Serbest Cumhuriyet Fırkası” kitabı kaynaklık ediyor. Bu yazı, bu düşüncenin ve bu kitabın bir eleştirisidir...

Orhan Bursalı

Atatürk’ün ülkede başlattığı modernleşmeyi içeren çok yönlü derin sosyolojik süreç, daha güçlü bir otoriter ve tek parti rejimini değil, ancak, demokratik parlamenter sisteme, demokrasiye geçişi besleyebilecek nitelikteydi! Sadece, Medeni Kanun’un kabulu bile, başlı başına demokrasiye yol açacak süreçleri tetikleyici niteliktedir! Öte yandan 1923 İzmir İktisat Kongresi de, bir kapitalist özel sektöre ve dolayısıyla onun üst yapısı olacak demokratik parlamenter sistem hazırlıklarının nüvesini taşır! 

Koçak’ın kitabındaki belgelere ve içeriğine gelince: Bunlar, Koçak’ın tezini  çürütecek belgelerdir aslında! Hepsi, CHP iktidarının yeni bir parti ve bu partinin iktidar alternatifi olma olasılığına karşı doğal tepkisinin bir yansımasıdır! CHP iktidarı, Fethi Okyar’ın partisinin gelişme ve büyümesini engelleme girişimlerine başlıyor... Devlet gücünü ve otoritesini de kullanarak...
Koçak, kitabında, bir sürü belge sunuyor, bu belgeler o zamanki siyasi atmosfer hakkında bilgi veriyor; ama ana tezini destekleyecek tek bir belge yok! Kitabında ele alıp özetlediği, SCF’nin kuruluşunun bir demokrasi denemesi olabileceğine ilişkin bütün anıları, araştırmaları, kitapları vs “resmi tarih tezi” diye reddediyor.

Cemil Koçak Radikal’de yayımlanan söyleşisinde “Atatürkçülük siyasi felsefe olarak otoriterliğin dışında asla tanımlanamaz. Atatürkçülük çağdaş demokrasiye izin verir mi? Korkarım vermez,” diyordu. Koçak’a bu noktadaki yanıtımın ana fikir şuydu: Atatürk “siyasi felsefe olarak” ülkeyi bir şekilde çoğulcu parlamenter sisteme hazırlamayı düşünüyordu. Bu amaçla dedim ki “Atatürk durmadan parti kurdurdu”. Hay demez olaydım! Koçak ise, hayır sadece bir tane, “Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı kurdurttu” (SCF) dedi. Koçak, TKP’yi saymıyor, bu parti benim ”tezimi” desteklemiyormuş. Onun bir muvazaa partisi olduğunu ima ediyor. Koçak, alıntı yaptığı Mete Tunçay’ın yazısındaki “Ancak T.K.F’nin ‘muvazaa partisi’ diye adlandırılagelmesi pek yerinde değildir” yorumunu ise, işine gelmediği için atlıyor.
Yine de, Koçak’ın itirazı, “kronolojiye uymadığı” ve 1920 tarihli olduğu için belki kısmen kabul edebilir! Fakat burada anımsatmalıyım ki, Atatürk bir de Cumhuriyet Halk Fırkası’nı kurdu! Demek parti kurmak olayı ruhunda var!
Fakat burada niceliği değil niteliği tartışıyorum! Bir veya iki! Vurgum, Atatürk’ün ülkede demokrasiye geçilebilirliği araştırdığıydı. Serbest Cumhuriyet Fırkası denemesi de bunun bir laboratuvarı sayılabilirdi. Her ne kadar Koçak kitabını, bütünüyle bunun reddiyesi üzerine kursa ve “demokrasi denemesi” ile ilgili görüşleri kökten “resmi görüş” olarak kategorize etse de!
Hayrettir ki, Koçak’ın, hem “belgeci” bilim metodolojisi, hem de sosyolojik açıdan tartışılabilir 846 sayfalık reddiyesine ilişkin, Türk tarihçileri veya siyasetbilimcileri arasında herhangi bir tartışmaya ulaşamadım! Umarım gözümden kaçmıştır! Fakat yüzde 99 tartışmayan bir akademik dünyamızın varlığını unutmamak gerekir! Taha Akyol ise Milliyet’teki köşesinde, kitapla ilgili sadece bir tanıtım yazısı ile bir methiye yazdı, tezi ise tartışmadı!

DEMOKRASİ DENEMESİ DEĞİL Mİ?
Cemil Koçak, Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın (SCF) kuruluşunu (1930) bir “demokrasi denemesi” olarak göremiyor; bu önemli olay, “Belgelerle İktidar ve Serbest Cumhuriyet Fırkası” kitabındaki değerlendirmelerinde de sonuç olarak, Atatürk’ün İsmet İnönü’ye karşı kendi iktidarını güçlendirme girişimi olarak kalıyor. Atatürk, “belki de hedeflediği”, Meclis içinde yine kendisine bağlı elit bir siyasi parti daha oluşturma niyetini bile gerçekleştiremeyecek ve İnönü’ye yenik düşecekti!
Koçak, kitabında, bir sürü belge sunuyor, bu belgeler o zamanki siyasi atmosfer hakkında bilgi veriyor; ama ana tezini destekleyecek tek bir belge yok! Kitabında ele alıp özetlediği, SCF’nin kuruluşunun bir demokrasi denemesi olabileceğine ilişkin bütün anıları, araştırmaları, kitapları vs “resmi tarih tezi” diye reddediyor.
Ama Koçak, Atatürk’ün neden böyle bir girişimi başlattığı konusunda sadece bol bol varsayımlarda bulunabiliyor. Bu varsayım ve değerlendirmeleri de çelişkilerle dolu, ileri sürdüğü bir varsayımı, diğer varsayımı reddediyor. Örneğin ilk önce Atatürk’ü okura, herşeyi kestirebilecek mükemmel bir insan olarak sunuyor: “Atatürk gibi usta bir politikacının SCF gibi bir muhalefet partisinin kurulmasına teşebbüs etmesinin sonuçlarını yeterince etraflı bir şekilde düşünmediğini kabullenmek, sanırım gerçekçi ol(a)maz... bu girişimin olumlu-olumsuz bütün ihtimallerini hesap etmiştir” diyor. (s.615-617)
Ancak Koçak, SCF’nin başarısızlığında nedenleri ararken, bu defa “Atatürk’ün bütün siyasi gelişmeleri öngörememiş olduğunu”, Fethi Okyar ve arkadaşlarını kontrol altında tutma konusunda yanıldığını belirtiyor (s.678). Daha da ileri gidiyor: Atatürk, muhalefetin “kendisine ve kendisinin simgelediği iktidara gerçekten bir seçenek olarak belirebileceğini hiç düşünmemiş olmalıdır”... bunu “kavradığında hem şaşırmış hem de sinirlenmiş olmalıdır” diyerek, SCF’nın kapatılma nedenlerini açıklıyor!
Tarihçi, önce kurgusunu “mükemmel bir öngörü”nün üzerine inşa ediyor, ancak bu mükemmel öngörünün içermesi gereken “ciddi bir parti ve iktidar alternatifi” olabilirliğini ise, bu hesabın içinde görmüyor... Tarihe bu subjektif yüklemelerinden, doğaldır ki bir sonuç alamıyor.        

TEK BELGE YOK
Tarihçimizin elinde, Atatürk’ün bu partiyi neden kurduğuna ilişkin tek bir belge yoktur, ama belge yerine neler vardır, bir bakalım: Sonuç bölümü, sayfa 615’den itibaren, “resmi ideoloji” olan demokrasi denemesi tezini çürütmek için yaptığı “somutlaştırmalara” ilişkin bütün cümlelerinin sonu bakın nasıl bitiyor: “sanırım gerçekçi olmaz”.. “Mutlaka ... hesap etmiştir”. “İhtimal vermek çok güçtür”.. Koçak, parti kuruluşuyla ilgili ortaya attığı bütün görüşlerin de zaten hipotezler olduğunu itiraf ediyor. Ama, SCF’nin neden kurulduğu konusunda bütün diğer “demokrasi deneyimi”ni destekleyen tezleri ise akıl yürütmelerle reddediyor.
İnönü anılarında “1930’un büyük siyasal hadisesi, serbest fırka tecrübesidir. Bilindiği gibi bu teşebbüs Atatürk’ün Fethi Bey’le konuşması ile kararlaştırıldı. Bu serbest fırkadan önce Atatürk’le aramızda bazı özel konuşmalar olmuştur... siyasi nüfuz kullanan insanların sebeb oldukları izdırapları önlemek için ne gibi bir tedbir bulunabileceğini araştırıyordu. Ne çare düşündüğümüzü sorduğu vakit şu mütalada bulundum: Meclis kürsüsünde hükümetin karşısına mebuslar çıkıp da ... nüfuz suistimali denilen hadiseleri .. şikayet etmeleri hususu tesis olunmadıkça biz bu nüfuzu kötüye kullanma ve yanlış siyaset yapma hastalığından kurtulamayacaktık. Bunun üzerine Fethi Beyi Yalova’ya çağırdı” der.
Ama Koçak bu “resmi görüş”e de tabii ki itibar etmez... Bunu çürütmek için tarihin dehlizlerinde çelişkiler arar. Ve kendi tezi üzerinde yeni bir tarih inşa eder.
Koçak, “demokrasi denemesi” olgusunu kabul etmediği için SCF’nın kurulma nedenleri arasında olabilecek her türlü görüşü elimine eder ve elinde sadece Atatürk-İnönü çekişmesi kalır! Amaç, Atatürk’ün İnönü’yü etkisizleştirme niyetidir! Fakat işin kötüsü, belgeci tarihçimizin elinde bunu gösterebilecek bir veri de yoktur. Sadece kendi çıkarımları vardır. Öyle ki s.627’de “Atatürk’ün kafasının içinde şöyle bir senaryo olmalıdır..” diye sıralamakta, tezlerini pekiştirmek için sayfalar dolusu “olmalıdır”, “ihtimaldir ki”, “olabilir”, “gösteriyor gibi”, “kabul etmek gerekir”, “o halde şöyle bir siyasi süreç oluşturmak akla yakın geliyor”, “buna neden olmuş olabilir”, “bu sonu hazırlamış olmalıdır..” biçimindeki cümle kuruluşlarıyla “olgusal-belgesel tarihçilik” yapmaktadır!

SİYASAL TARİH YORUMCULUĞU
Bu nokta önemlidir, çünkü bu çıkarımlar, tarihçimizin, ana tartışma konumuz olan “Atatürkçülük siyasi felsefe olarak otoriterliğin dışında asla tanımlanamaz. Atatürkçülük çağdaş demokrasiye izin verir mi? Korkarım vermez” düşüncesinin dayanağıdır!
Ama bunun dışında, kaynak zenginliği bakımından iyi bir çalışma ortaya çıkarmıştır Koçak. Ben yararlandım! Ama Koçak, bu değerlendirmeleriyle, belgesel tarihçilik değil sadece “siyasal tarih yorumculuğu” yapıyor.
Koçak resmi görüşü eleştireceğim diye, ileri sürülen bütün argumanları “çürütmeye” kalkışıyor. Burada ana hedefi de, Maurice Duverger’in tek parti iktidarını açıkladığı (demokrasiye geçişi hazırlayan) “vesayetçi tek parti rejimi” teorisi.
Duverger, Demokrat Parti’nin kuruluşuyla birlikte çok partili rejime geçilmesini, teorisinin doğrulanması olarak görüyor. Koçak ise, hayır, CHP İkinci Dünya Savaşı sonrası koşullarda çoğulcu sisteme geçmek durumunda kaldı, diyor.
Duverger’in tezini çürütmek için, bu teze göre, “bütün sosyalizm modeli de aslında çoğulcu demokrasi öncesinde yaşanan vesayetçi tek parti rejimi olduğu söylenebilir...”, çünkü bu ülkelerin çoğu çok partili sisteme geçtiler, diyor.
Doğu Bloku’nun Berlin Duvarının altında kaldığı, Batı Kapitalizmi karşısında sistemin ekonomik ve teknolojik savaşı kaybederek tam anlamıyla çöktüğü büyük sosyolojik olayı görmek istemiyor! Ayrıca bu ülkelerdeki sosyalist partilerin hepsi, çok partili sistemleri reddetme temelinde kurulmuştu! Öyle bir niyetleri hiç olmamıştı!
Türkiye ile Doğu Bloku’nun çökmesi ve demokrasiye geçilmesi arasında bir benzerlik kurulabilmesi için CHP iktidarının 1945’te en azından savaşın sonucu olarak çöktüğünü ileri sürmesi gerekir!
Koçak’ın, Atatürk dönemi CHP’sinin “vesayetçi tek parti rejimi” olmadığına ilişkin en önemli savlarından biri de şu: CHP tek parti iktidarının geçici olduğunu, ileride çok partili rejime geçmeyi amaçladığını halka ilan etmedi ki! Belgeci tarihçimiz verilmiş bir söz bulamıyor! Bulsaydı eğer, belki de bu kitabı yazmayacaktı! CHP söz vermediğine göre, demek, demokrasiye geçmek gibi bir niyeti de yoktu veya olamazdı! Demek toplumsal ve siyasal tarihi bir takım sözler ve vaadler yönetiyor!!!

SİYASİ İLİŞKİLER TARİHÇİLİĞİ
Koçak’ın tarihçiliği, 1923-1938 arasındaki sürecin bütününü gözardı ediyor. Çünkü kendisi bir “siyasi ilişkiler tarihçisi”! Aslında bunu da doğal karşılamak gerekir. Çünkü toplumbilimcilik başka bir kategorik bakış getirir. Hatta bir sosyolog için “yüksek siyaset”teki ilişkiler, belirleyici değildir. Toplumsal gelişmenin, süreçlerin, “üst ve alt yapıyı” nereye götüreceği önemlidir!
Koçak’ın temel açmazı, tek parti rejimini, uygulamalarını ve gelişmesini “siyasal ilişkiler tarihçiliği” ile açıklamaya kalkışmasıdır! Yani mümkün olmayan bir işe kalkışıyor! Bu rejimin toplum katmanlarını etkileyecek temel süreçler ne doğuracaktır ve üstyapı olarak siyaseti nasıl etkileyecektir, bunlar Koçak’ın ve kitabın sorunu değil! Toplumların, rejimlerin gelişimini, Koçak gibi açıklamaya kalkışsaydı bilim, herhalde hiç bir şeyi izah edemezdi!
Atatürk’ün SCF’yi kendine bağlı ve Meclis’te ikinci bir elit parti niyetiyle kurdurmuş olabileceği, Koçak’ın mesela üzerinde durduğu tezlerden biri. Ama bu tezini de kendisi “çürüterek” reddediyor!
Koçak sonuçta ikinci bir elit parti kurma niyetinin bile, önemli sosyolojik ve siyasal sonuçlarını görmüyor. Bu girişimde bile, Mustafa Kemal’in bir şeyler aradığını, siyasal durumdan memnuniyetsizliğini, tek parti rejimini aşma düşüncesini görürüz. Ama olaya “katakulli” aramak için bakanlar, görmez! Bu girişimin nitekim, kalıcı ve ileriye yönelik sonuçları olur. En önemlilerinden biri de, Atatürk’ün SCF deneyiminden sonra, ülke inşasına daha temel olarak yönelmesidir.

SÜRECİN BÜTÜNÜNE BAKMALI
Şimdi, 1930’lardan sonra, aslında “siyasal felsefe” olarak “demokrasiye açık sonuçlar” doğurması kaçınılmaz olan sosyolojik sürece ilişkin olgular anımsatacağım. Nei yazık ki bunları Koçak da görüyor, ama yorumlamaktan kaçınıyor!
Koçak, SCF olayından sonra, Atatürk’ün “ekonomik sosyal ve mali sorunlara esas ağırlığı tanımak ihtiyacını” (s.680) hissettiğini belirtiyor. “Yönetimin izlediği ekonomik politikanın da kökten değişiklik geçirdiği bilinmektedir” diyor (.s684) Bunu da SCF’nin yaptığı eleştirilerin sonucuna bağlıyor... Güzel, demek Atatürk Laboratuvar deneyinden yaptığı çıkarsamaları pratikte ele alıyor. Ama Koçak 1930’lardan sonraki bu dönüşümü bile “rejimini sağlamlaştırmak ihtiyacı” (Yani tek parti diktatörlüğü) olarak değerlendiriyor!
Oysa Atatürk büyük bir toplumsal dönüştürücü. Ortada bir Devrim İktidarı var! Devrimci, amaçlarını geçekleştirmek istemektedir! Yeni bir ülke, bir millet plan programı var! Bu programının asgarisini bile gerçekleştirmeden, iktidarı başkalarına, eski rejim kalıntılarına devretmesini ve bir geri dünüşün yaşanmasını göze almasını beklemek, eşyanın doğasına aykırıdır. (Ama şüphesiz eleştirilmez değildir!)
Bir askeri deha olarak Kurtuluş Savaşı’nı (Koçak’a göre pırıltılı olmasa da!) kazanmış. Emperyalist işgalcileri (Koçak’a göre öyle ahım şahım bir işgal olmasa da!) kovalamış! Arkasından, toplumsal her alanda, hukukta, bilimde, ticarette, sanayide, eğitimde.. yeni ve modern bir ülkede yapılacak ne varsa birer birer gerçekleştirmeye girişmiş: 1923’te: Cumhuriyet’i ilan etmiş. İzmir İktisat Kongresi’ni toplamış. Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası belgesi Lozan’ı cebine koymuş. Ziya Gökalp’ı Telif ve Tercüme Heyeti Başkanlığına atamış! Sonrasında: Milli Türk Ticaret Birliği Kongresini toplamış. En büyük iki devrim olan, Hilafet ve Şeriye ve Evkaf Bakanlığı kaldırılmış ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu Kabul edilmiş. Şeriye mahkemeleri kapatılmış. Teşkilat-ı Esasiye Kanunu kabul edilmiş. 1925’te Şeker fabrikaları, İş Bankası kurulması, Ticaret ve Sanayi Odaları ve Kadastro Kanunu kabul edilmiş. Ankara’da Birinci Türk Tıp Kongresi toplanmış. 1926’da Ticaret Kanunu çıkartılmış. 27’de: Sanayinin Teşviki Kanunu, Danıştay kuruluşu; 28’de Yeni Türkçe alfabe hazırlıkları başlamış, ilk kadın avukat işe başlamış, Latin harfleri kabul edilmiş; 29’da Millet Mektepleri açılmış, Çocuk Bayramı kabul edilmiş; Dış ülkelere Türk öğrencileri gönderme yasası…

SCF DENEYİNDEN SONRASI
Şimdi de Koçak’ın, SCF’nin kapanmasından sonra fazla bir anlam veremediği, Atatürk’ün veya tek parti yönetiminin yönelişlerine bakalım, çünkü bütün bunlar “Siyasi felsefe olarak” modern devletin ve demokrasiye geçişin alt yapı hazırlıklarıdır:
1930: Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu, Kadınlara belediye seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı tanıyan Belediyeler Kanunu, Umumi Hıfzısıhha Kanunu, Merkez Bankası kurulması… 1931: Ziraat Kongresi, Türk İktisatçıları Cemiyeti ilk toplantısı, İlköğrenimi zorunlu kılan kanun, Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti, Yüksek Sağlık Şûrası, Halkevleri açılışı, İlk kadın hâkim Mürüvvet Hanımın göreve başlaması.. 1932 büyük Üniversite Reformuna doğru: Prof. Albert Malche’in “Darülfünun Raporu”nu Milli Eğitim Bakanlıağı‘na sunması; 1933: Darülfünun yerine İstanbul Üniversitesi kurulması; Çoğu Alman kökenli seçkin bilim adamlarını ülkeye getiren anlaşma; Atatürk’ün Einstein’i da daveti; İlk iki kadın mühendis Melek ve Sabiha hanımların mezun olması; Sümerbank, Halk Bankası, Anıtları Koruma Kanunu; Yüksek Ziraat Enstitüsü, Özel mektep ve hastahane yasaları… 1934: Kayseri Uçak Fabrikası’nda yapılan ilk 6 avcı uçağı; Bursa Belediye Meclisi Zehra Hanım’ı ilk kadın başkan yardımcılığına seçmesi; Bazı kisvelerin giyilemeyeceğine dair kanun; Kadınlara milletvekili seçme ve seçilme hakkı.. 1935: hafta sonu tatilinin kabulü...
Ve 1935: Türkiye'de ikinci genel nüfus sayımı: Nüfus 16.158.018 kişi. Dikkat: 1935’te ülkede okur-yazar oranı % 19,2. 1927'de % 11 idi! Nüfusun % 79'u tarım, % 7,8'i sanayi, % 12,3'ü ise hizmet sektöründe çalışıyor. 1936: Sanayi Kongresinde İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı kabulu...
Nüfusun ancak yüzde 19’unun okuma yazma bildiği bir ülkede, demokrasiye ve çok partili sisteme geçilebilmesi, Cumhuriyet ve laiklik gibi kurumsallığın yerleşebilmesi için yapılacak çok şey var demektir. Ülkede sık sık isyanlar çıkmakta, kıyafet yasasını bile dinciler ve eski rejim artıkları bir dizi bölgede ayaklanmak için fırsat olarak değerlendirmekte. Unutmayalım ki, 1930 Aralığında Menemen dinci ayaklanması, Devrim yönetimine, alınacak daha çok yol olduğunu gösteren bir dönüm noktasıdır!
Yani Atatürk’ün ülkede başlattığı modernleşmeyi içeren çok yönlü derin sosyolojik süreç, acaba daha güçlü bir otoriter ve tek parti rejimini mi beslerdi, yoksa, daha çok demokratik parlamenter sisteme, demokrasiye mi yol açardı!
Bunun yanıtını ne ben ne de siyasi ilişkiler tarihçisi Koçak versin! Soruyu sosyologlara havale edelim!
Sadece, Medeni Kanun’un kabulu bile, başlı başına demokrasiye yol açacak süreçleri tetikleyici niteliktedir! Öte yandan 1923 İzmir İktisat Kongresi de, bir kapitalist özel sektöre ve dolayısıyla onun üst yapısı olacak demokratik parlamenter sistem hazırlıklarının nüvesini taşır! Koçak, sadece bu iki olguyu, savunduğu tezle ilgili olarak, sosyologlarla tartışsın!

CUMHURİYET+ LAİKLİK!
Koçak, sadece Cumhuriyetçi olmanın, rejimi demokrat hale getirmeye yeterli olamayacağını belirtirken (s.642), Atatürk Cumhuriyeti’nin Cumhuriyet kadar önemli diğer bir niteliğinin de laiklik olduğunu dikkate almıyor. Bu nitelik, Koçak’ın değerlendirmelerinde hiç yok! Cumhuriyet ve laikliğin ortak süreçte nasıl bir toplum modeli yaratabileceği konusuna, siyasal ilişkiler tarihçiliğinin dışında kalsa gerek, girmemeyi tercih ediyor!
Şimdi son önemli noktaya daha değineceğim kapatacağım: Duverger otoriter ve totaliter tek parti rejimleri arasında ayırım yapıyor ve CHF’yi (Cumhuriyet Halk Fırkası’nı, CHP) birinci kategoride görüyor. Koçak’a göre ise bunlar arasında fark yok. Ona göre Duverger bu ayrımı şunun için yapıyor: Batı Avrupalı ülkeler, otoriter ülkelerle işbirliği yapabilmek için, otoriter/totaliter ayırımı yapmaya ihtiyaç duyuyorlardı, Duverger bu ayrımı yaparak, Avrupalı ülkelerin vicdanlarını rahatlatıcı görev yaptı! Koçak siyah- beyaz görüyor!
Bunu söylemesine rağmen, Koçak, CHF klasik anlamda tam totaliter parti olamamıştır, bunu örgütsel olarak sağlayamamıştır, rejim içindeki siyasi rolü bakımından olamamıştır, diyor ve bu noktada rejimin “idelolojik zayıflık” gösterdiğini yazıyor. Ama, CHP’nin, totaliterliğin diğer bütün özelliklerini de koruduğunu dile getiriyor.
“İdeolojik zayıflık göstermeyi ve totaliter parti olmamayı”, Atatürk ve CHF‘nin bir tercihi olarak değerlendirmek, daha “bilimsel bir usavurum”dur ve çıkarımdır! Çünkü bu bir olgudur! Ama Koçak olgudan çok, kendi subjektif değerlendirmesine sığınıyor. Çünkü, bu olguyu kabul etmesi CHF’nin demokratik eğilimleri içinde barındırdığını da söylemiş olacaktır!
Ayrıca Atatürk ve CHF, 1938’e kadar, tek parti rejiminin sürekliliğini yasallaştırmadı! 1938’de yasallaştırdı! Neden? Koçak, bu yasallaştırmayı CHF’nin totaliterliğine ve kendi tezine kanıt olarak sunuyor! Burada da yanlış bir çıkarım yapacağına, daha doğru bir gerçeği görmeşye çalışmalı, 1938 gibi çok tarihsel bir aşamada hükümetin neden buna gerek duyduğunu araştırmalı. Atatürk’ün durumuna (1938’de vefat etti) ve kapıda bekleyen İkinci Dünya Savaşı’na bakmalı!

KİTAPTAKİ BELGELER NE?
Koçak’ın kitabındaki belgelere ve içeriğine gelince: Bunlar, Koçak’ın tezini  çürütecek belgelerdir aslında! Hepsi, CHP iktidarının yeni bir parti ve bu partinin iktidar alternatifi olma olasılığına karşı doğal tepkisinin bir yansımasıdır! CHP iktidarı, Fethi Okyar’ın partisinin gelişme ve büyümesini engelleme girişimlerine başlıyor... Devlet gücünü ve otoritesini de kullanarak...
Bu belgeler rekabetin belgeleridir! Şüphesiz, CHP ana eğilim olarak, tek parti olma avantajını kaybetmek istememektedir!
Atatürk’ün;
1) CHP’nin bütün ülkede örgütlü bu tutumunu değiştirecek gücünün belki de olmadığını söylemek; ve/veya
2) Fethi Okyar’ın tetiklediği kitlelerin niteliğinin de devrimleri ilerletecek ve ülkeyi çağdaş olarak daha ileriye taşıyacak bir içerikten yoksun olduğunu saptaması ile, Serbest Cumhuriyet Fırkası deneyimine son vermek gerektiğini düşündüğünü saptamak, gerçeklere uygun düşer...
Mustafa Kemal Paşa, henüz çok partili sisteme geçmek için yapılacak çok şey ve alınacak daha çok yol olduğu gerçeğini gördü ve hemen kolları sıvadı!...
Bence, iyi de yaptı!
Özetlersek: Atatürkçülük bir siyasi felsefe olarak demokrasiyi doğurabilecek, çok partili rejime geçebilecek olguları içinde taşıyordu.
Koçak’ın bundan “korkması” gerekmiyor!
--
Kaynak: Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji, Sayı 1066, 24 Ağustos 2007, Orhan Bursalı


    ---***---



Yazı Adamı Olarak Erdal İnönü

Orhan Bursalı

TC İstanbul Kültür Üniversitesi, 21 Şubat 08; Erdal İnönü Konferansı'nda sunulan bildiri. Bu konuşma, Erdal İnön'nün “Bilimsel Devrim ve Stratejik Anlamı” başlıklı, Cumhuriyet Kitapları'nda yayımlanan kitabında da yer almaktadır...


Geçen yıl tam bugün, Sayın Erdal İnönü’nün konuşması, bize büyük bir keyif vermişti. Pek çoğumuz, Onun varlığının, hayatı keyifli kılan ve yaşamımıza destek veren bir özellik taşıdığını duyumsadık... O hazla buradan ayrıldık.
Bir yıl içinde hepimiz o kadar çok şey yaşadık ki, bunlar arasında en önemlilerinden biri ise Erdal Bey’i kaybetmemizdi... Bu kez derin bir elem ve üzüntü kaynağı...  
Fakat kültür insanları yararcıdır! Üzüntülerini, kayıplarını, bir şekilde sürekli yararlı bir biçime dönüştürmeyi iyi öğrenmişlerdir...
Kültür Üniversitesi’nin her 21 Şubat’ı İnönü’yü Anma Günü kabul etmesi de, değerli bir kaybı, sürekli kazanca, yarara dönüştürmenin iyi bir örneğidir.
***
Evrende hiç bir şeyin kaybolmaz olduğunu, varlığın başka biçimlere dönüştüğünü biliriz.
İnsan da, yaşamı sonlanınca, fiziksel olarak başka varlıklara dönüşüyor.
Evren için bunun bir anlamı olabilirse de, bizler için anlamlı değildir...
Fakat, bizler bu gerçeği tersine çevirmiş durumdayız: İnsanın yokoluşunun fizik için anlamsız, bizim için ise anlamlı olan bir yeni durum yarattık.
Burada, biz özgü, yokoluşun yeni bir varoluş biçimi söz konusudur: Ortak değerlerimizi çoğaltan, varlığıyla kültürümüzü zenginleştiren yokoluşları, bu tür toplantılarla yeni zenginliklere ve varlıklara dönüştürmekteyiz.
Bu yeni varoluş biçimi, kültürümüzle özdeştir! Veya, uygarlığımızın ta kendisidir.
Uygarlığımızın bu yararcılığı şüphesiz ki iyidir; bunu vefa duygusu ile açıklayamayız.
Belki de, yaşarken değerini bildiğimiz kayıplara karşı, eksik kalmış bir “özümseme”, yeniden öğrenme etkinliğini sürdürüyoruz.
Sayın Erdal İnönü, şimdi geride bıraktığı yaşamıyla, bu uygarlık havuzunda, yararcı insanı beklemektedir...
Bu anma gününde bana verilen “Yazar olarak Erdal İnönü”yü anlatma görevini yerine getirme sürecindeki okumalarımda, ilk olarak, bu Erdal İnönü olgusunun farkına vardım.
***
Yazar olarak Erdal İnönü” nasıl anlatılır, bu başlık altında neler anlatılmalıdır?
Burada, kitaplarındaki anlatılarında üstlendiği çeşitli rolleri açısından önemli gördügüm, ve beni etkileyen bazı noktalara dikkat çekeceğim.
Dileğim, Erdal İnönü’yü okumaya, ondan öğrenmeye, olaylara özgün bakışından kendimiz için ve genel davranış modeli olarak dersler çıkarmaya merak uyandırmaktır.
Öncelikle, bir “yazar olarak İnönü”ye ilişkin, anlatılarında bize verdiği ipuçlarından hareketle, Erdal Bey’e özgün bazı noktalara değineceğim.
***
Sayın İnönü anılarını, düşüncelerini 5 değerli kitapta toplamıştır: 3 cilt Anılar ve Düşünceler; Fikirler ve Eylemler ile Üçyüz Yıllık Gecikme.
Anılar ve Düşünceler, Erdal Bey’in çocukluk, aile, okul, arkadaşlık, Cumhuriyet’in gelişimi ve Pembe Köşk’te ülke yönetimi sürecindeki tanıklıkları, siyasal şahsiyetler, bilim yaşamı, bilim kurumlarında yöneticilik görevleri, siyasi yaşamı, öğrenim ve bilim hayatı, tanıştığı kişiler ve arkadaşlarına ilişkin anlatılarından oluşuyor.

ÇOK YÖNLÜ BİR AYDIN
Onu, bazen Kıbrıs Türk kesiminde sorun çözücü; Unesco’da önemli kararların alınmasında etkin bir insan; Felsefeye meraklı bir genç; Babasının demokrasiye geçme kararlığını izleyen bir gözlemci; 1980 sonrası demokrasiye geçiş sürecinin zorluklarını yüklenmiş başarılı bir siyasetçi; büyük siyasi birleşmeleri gerçekleştirmiş ve özverilerin altına girmiş bir parti lideri; başarılı bir doktora ve post doktora çalışmasını gerçekleştirmiş bilim insanı; siyasette yeni bir dilin yorumcusu ve uygulayıcısı; üniversitelerde bitmez tükenmez bir reform eylemcisi; ülkemizin büyük gelecek umutlarıyla temelleri atılmış TÜBİTAK’ın kuruluşunca öncü; Başbakan yardımcılığında ülke siyaseti oluşturucusu; temel bilimsel araştırmaları örgütleyen bir bilim insanı...
...Türkiye Bilimler Akademisi’nin kurucusu; bilimsel öğretilerden, fizik tarihinden ve kuramlarından, felsefeden ve sosyal bilimlerden öğrendiklerini hayatta ve siyasette sorun çözücü olarak sürekli kullanan bir insan; siyasette ve ilişkilerinde çatışmayı sevmeyen ve sinerji arayan bir insancıl; herkesin ölümlü olduğu bu dünyada birbirini yemenin anlamsızlığını kavrayan bir hayat felsefecisi ve daha pek çok rolde görüyoruz...
Merakı, araştırmayı, öğrenmeyi hiç bir zaman elden bırakmamış bir insanla karşı karşıyayız. O, hayatında, irili ufaklı buluşların, keşiflerin keyfini sürerken, bunları bizimle de paylaşıyor.
O, deneyimleri arasında, iyi gözlemciliği sayesinde beklenmedik ilişkiler kuran mantığı ile, bilimi ve hayat öğretilerini siyasetle ve daha bir sürü şeyle birleştirmeyi bir oyun haline getiriyor. Karşımızda bir fikir insanı, bir bilim tarihçisi, kendi deneyimleriyle hayatı yoğuran bir eylemci bulunmaktadır... Bir kaç örnek vereceğim.

OLAYLARA BAKIŞI
* Erdal İnönü, insan ilişkilerinde, konuşmalarda, bir sorun çözme noktasında, tarihsel olaylarda, önemli bazı buluşlarda “anahtar sözcükleri”in ve yöneltilmiş “doğru soruların” oynadığı rollerin altını çizen; bir sözcüğün söyleyiş biçimi, yeri ve zamanlamasının düşüncenin etkisini nasıl arttırdığını saptayan ve somut olaaylarla bunları bize anlatan bir gözlemci-tanımlayıcı rolündedir;
* Kıbrıs’ta yaşadığı ve başrol oynadığı politik bir sorunu çözme eylemi başarıyla sonuçlandıktan sonra, bu deneyimini analiz ederek çok önemli bir sonuç çıkarmakta ve özgün bir tanım yapmaktadır: Kalıcı uzlaşmalar ancak bir “dinamik model” çerçevesinde gerçekleşmektedir! Görüşmelerde, sorunda statik durum veya pozisyonlar bozulamadığı sürece, bir çözüm ve uzlaşı bulmak mümkün değildir. Bu statik durumu bozarak, sorunu dinamik, akışkan bir çerçeveye sokabilirsek, bir uzlaşı-çözüm söz konusu olabilmektedir!  Anlattığı örneklerde gösterdiği  “dinamik durumlar”a geçişin yolunu, bazen anahtar sözcükler açabilmektedir. Bunlar, beklenmedik durumlar yaratıyor, kuralları zorluyor ve beklentilerin dışında bir eyleme götürüyor.
* Erdal Bey’i, otomobil garajında, sadece bir arabalık yere arabayı yerleştirmenin ummadık kolaylığını keşfederken de görüyoruz. Bir arabalık yer, sürücüye sert ve kesin kurallar dayatıyor, dikkati çoğaltıyor ve kısa sürede kesin sonuç sunuyor. İnönü, bu gözlemini, iktidar ile muhalefet partilerin “politika oluşturma” davranışlarına taşırken görüyoruz.
* Erdal Bey, kendisini rahatsız eden ve gerginlik yaratan durumlarda, değişik ve ilginç fikirler yakalayan şaşırtıcı bir özelliğe sahiptir. Özellikle böyle durumlarda konuşmak zorunda kaldığı zamanlarda... Örneğin, bir resim sanatı açılışında bir Alman bakan, Türkiye’i övme amacıyla, ülkemizin doğu-batı arasında bir köprü olduğu beylik laflarını ederken, ona özetle şu yanıtı vermektedir: Köprü, insanların sürekli yaşayabilecekleri bir yer değildir, köprü üzerinde gelip geçenler sizi rahatsız eder, bu açıdan köprü bir barınak olamaz. Biz köprünün Avrupa tarafında yaşayaya karar verdik, ama Asya tarafı ise kültür ve sanatımız için zenginliğimizdir...
* ODTÜ’de bir konuşmasında, kurumların ilerlemesinin, gelişmesinin harcında sadece sevginin değil, aynı zamanda kavganın da önemli bir etken olduğunu, bu kavgalar sayesinde bilim ile uygulama, ulusal ile evrensel arasında sentezlerin gerçekleşebildiğini söyleyecek kadar gerçekçidir.
* Kuzey Irak’la ilgili olarak, Türkiye’nin daha sonra da çok sık karşı karşıya olduğu bir gerçeğin altını şöyle çizmektedir: “Biz kimseye güvenmiyoruz, yalnız kendimize güveniyoruz. PKK terörünü de kendi Silahlı Kuvvetlerimizin ve güvenlik güçlerimizin özverili çalışmaları, halkımızın yurtseverliği ve hep birlikte barış içinde yaşamak kararlığı sayesinde etkisiz hale getireceğiz” (Anılar 3, s.320)

NEDENLERI ARAŞTIRIN
* Fen eğitiminin ülkemiz, kültürümüz ve insanlarımız açısından en büyük öneminin ne olduğu sorusuna şu yanıtı verdiğini görüyoruz: Bize doğadaki nedensellik ilkesini, her olayın bir nedeni olduğunu öğretiyor. Erdal Bey, bu öğretinin, ortak kültürümüz olan kaderciliğe karşı en önemli panzehir olduğunu düşünüyor ve trafik kazalarının yaygınlığını ve deprem konusundaki vurdumduymaz tutumu, kaderciliğin had safhada örnekleri olarak gösteriyor...
Ayrıca siyasette de, örneğin kaybedilen bir seçimin genel nedenlerini, her bölgede kaybın özel nedenlerini nesnel olarak araştırmak yerine, “şansımız iyi değildi, gelecek seçimde inşallah kazanırız” değerlendirmesine çok sık rastladığını, hatta genel yenilgilerin zafer olarak bile gösterildiğini anımsatıyor.
* Bu konuda başka önemli bir saptaması daha var: Kişisel hırs bakımından ülkemiz liderleri ile Avrupadakiler arasında bir fark yoktur. Bizde parti üyelerinin büyük çoğunluğu, seçim kaybında parti liderlerinin etkili olabileceğini düşünmüyor. Partililer “Aman partimiz bu zor günde yara almasın, beraberliği bozulmasın” diyor. Avrupa’da ise, yenilgi, liderin liderliği bırakmasıyla sonuçlanıyor. İki kültür arasındaki davranış ve tutum farklılığı..
* İnönü, bu noktada diğer önemli bir “kültür varlığımıza” da işaret etmekte: Eksikler ve kusurlar üzerine, siyasetçisinden tutun basına ve sokaktaki insana kadar herkes konuşur, eleştirir, çekiştirir; ancak çok az insan bunları ortadan kaldırmak için harekete geçer...
Erdal Bey’i ise, anlatılarında, hayatı boyunca fikrin peşinde bir eylem adamı, reformcu olarak görüyoruz. Özetle, “Fen derslerinde yapılan her deney, çözülen her problem, nedensellik ilkesinin varlığını kanıtlar”.

KEŞİFÇİ ERDAL BEY
* Erdal Bey, iyi bir keşifcidir aynı zamanda. Mustafa Kemal’in Çanakkale’den, İstanbul’da yaşayan Corinna’e yazdığı Fransızca bir mektubun Türkçe çevirisini okurken, iki paragraf arasında bir bağlantı eksikliğini hissederek, orijinalini araştırır. Gerçekten de çeviriyi yapan Peyami Safa’nın, mektubun en anlamlı paragrafını atladığını görüyor.
Atatürk bu paragrafta, askerlerin şehit olmanın güzel anlamını,  bu noktada Peygamberin bilgeliğini vurgularken, aynı zamanda şöyle diyordu: Çok garip bulduğum bir şey var, Hazreti Muhammed erkeklere cennette güzel eğlenceler, huriler vaadederken, kadınlar için hiç bir taahhüde girmiyor, diyor ve “kadınları demek ki zor zamanlar bekliyor” saptamasını yapıyordu! (Anılar 3, s.334)

* Erdal Bey’in ta Kurtuluş Savaşından öncesinden bugüne çizdiği ilginç bir paralelliği de vurgulamak isterim. Pembe Köşk’teki kütüphanesinde Guhr adında bir Alman subayının anılarını bulur. Guhr, Mustafa Kemal’in Orduda sol kanata ait bir subay olduğunu vurgulamaktadır. Şöyle yazıyor Guhr: “Kemal’in hedefi, mevcut devlet kurumlarının birçoğunu tamamen değiştirmekti”.
Erdal İnönü, buradan yola çıkarak şöyle diyor: “Bu değerlendirme, adeta, Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet Halk Partisi’nin ortanın solunda bir partiye doğru evrim göstereceğini haber veren bir işaretti” (Anılar 3, s.336)

* İnönü, siyasetçiler ahlaksızdır, yaygın inanışının da üzerine gidiyor ve şu saptamayı yapıyor:
“Siyasetçinin kişi olarak ahlaklı olup olmamasıyla, siyasetçi olarak davranışlarının  ahlaki değerlendirmesi birbirine karıştırılmaktadır. Kişi olarak ahlaklı, dürüst de olsalar, siyasette yaptığı işler ya da söylediği sözler yüzünden, ahlaksız ve sahtekar insanlar durumuna düşüyorlar”.. Erdal bey buradan yola çıkarak bu nasıl oluyor diye sormakta ve çözümlemeler yapmaktadır...


BİLİM ARAŞTIRMA VE ERDAL BEY
* Erdal Bey, bilim ve araştırma dünyasının sorunlarına da çok sık yönelmektedir kitaplarında. Ele aldığı konulardan biri de, her buluşu öncelikle üstün zekaya ve biraz da şansa bağlama eğiliminin gerçek olmadığını söylemesidir. Örnekler vererek, okulda çok başarılı ve zeki çocukların daha sonra hiç bir buluşa imiza atmadıklarını, ancak ortalama düzeydekilerin ise Nobel bile alabildiklerini göstermektedir.
İnönü’ye göre, bilimsel araştırma sürekli bir emekleme sürecidir. Bilimcinin, ele aldığı bir olayı açıklamak için yeni fikirler, yeni modeller, yeni kuramlar üreteceği bir yaratma işlemini başlatması gerektiğini belirtmekte ve sonuçta şöyle demektedir: Bu süreçte “asıl yaratıcı adımı atan zeka değil yaratma yetisi ya da imgelem”dir... “Bilim adamına buluşlar yaptıran temel araçlar, sarsılmaz  bir irade, canlı bir imgelem ve yeterli bir zeka”dır. Araştırma iradesinin, önüne geçilmez bir merakla arkadan sürekli itmesini şart görmektedir.
* Araştırma iradesi, veya inancının, İnönü’nün üzerinde durduğu en önemli yeteneklerden biri olduğunu anılarında görüyoruz.  Nobel Fizik Ödülü sahibi  Wolfgang Pauli, ünlü fizikçimiz Feza Gürsey’in de yakın dostudur. Gürsey, Pauli’nin bir bilimsel araştırmasına yaptığı bağımsız- özgün katkıyla ismini duyurmuştur. Pauli, Gürsey’e “bundan sonra dinamik özellikler üzerinde çalışmalısınız,” diyor. Feza Bey, bu konuda hiç bir şey bilmediğini söyleyince şu yanıtı veriyor: “Zararı yok, olayın dinamiği üzerine uzun makaleler yazan tanınmış fizikçiler de  ne olduğunu bilmiyorlar. Kimse sizden fazla bir şey bilmiyor. Bildiğini sansa da bilmiyor. Yapmanız gereken şey, bu konuda düşünmeye başlamak, ve bıkmadan usanmadan, hiç yılmadan sürekli düşünmektir”..
Feza Gürsey, bu ögüdün peşinde gidecek ve parçacık etkileşmelerinin dinamiğini kısmen açıklayacaktır.
* Erdal İnönü, bu noktada bilimcilere çok önemli bir başka gerçeğin de içine çekiyor: “Araştırmada başarının olmazsa olmaz koşulu, bu başarıyı en üstün amaç olarak gören bir iradenin varlığıdır. ‘En üstün amaç’ ile kastettiğim, insanın tüm yaşamını bu doğrultuda düzenleyebilme iradesidir.”
İnönü, eğer herşeyden üstün tuttuğunuz bir amacınız varsa ve yaşamınızı buna göre düzenlerseniz, başarıya ulaşırsınız, diyor. İnönü, anlatılarında bu konuda ünlü bilimcilerden, Mozart gibi sanat adamlarına ve Türk bilimcilere uzanan örneklerden zengin bir demet sunuyor bize.
Yaşamını yeniden ve yeniden düzenleme iradesini gösterenler önemli buluşlara imza atarken, bunu yapmayan, bu tercihte bulunmayan, bu iradeyi göstermeyenler, zeki bile olsalar, önemli buluşlar yapamamaktadır.

REFORMCU İNÖNÜ
* Erdal İnönü’nün reformcu kişiliği çok erken öne çıkıyor. Burada reformdan kastettiği, üniversitede araştırma etkinliğinin arttırılmasıdır. 1950’li yıllarda, Ankara Fen Fakültesi’nde büyük uğraşlarla yeniliklere öncülük ediyor. Örneğin Yüksek Fizik Mühendisliği programının açılmasında karşılaşılan engelleri aşıyor.

* İnönü, bilimsel araştırmaların kamuoyuna duyurulmasını da önemli görmekte ve bu yolla üniversitelere araştırma desteğinin artacağını görmektedir. Bu amaçla Akis dergisinde bilim haberleri yazmaktadır. Yine bu amaçla, 1971’de “Cumhuriyet Türkiye’sinin 1966’ya kadar  fizik araştırmalarının yaptığı toplam katkıyı gösteren bir bibliyografya” da hazırlamıştır.
* Üniversitelerde verimli bir araştırma etkinliğinin sürdürülebilmesi için, sağlanması gereken  koşullara da gönderme yapmakta ve reform çalışmalarında buna özen göstermektedir: yalnız kalmamak, benzer konularda çalışan araştırmacılarla konuşup tartışabilimek, canlı bir araştırma ortamı içinde bulunmak,  tüm zamanı ders vermeye ayırmamak.
*Öncülük ettiği bir başka reform girişimi de, güncel bilim konularında eksikliği hissedilen desteği alabilmek için, alanında uzman yabancı konuk profesör getirmek oldu ve bir Japon araştırmacıyla yeni bir uygulamanın ortamını yarattı.
İnönü, üniversitede reform dinamiğinin doğası, engeller, direnmeler ve destekler, iç ve dış dinamikler konusunu da çok iyi analiz etmekte ve deneyimlerinden değerli sonuçlar çıkarmaktadır.

FELSEFE ve ÖZGÜRLÜK
* Erdal İnönü için felsefenin yaşamında önemli bir kılavuz olduğunu görüyoruz. Felsefe ile ilişkisi, örnek alınacak bir düzeydedir. Ünlü düşünürlerin pek çok saptaması, kendisi için yol göstericidir. Örneğin Voltaire’in dostluk için söylediği: “Dostluk, ancak erdemli insanlar rasında oluşan bir ilişkidir. Diktatörlerin ise, adamları ya da uşakları vardır...”
Pascal’ın bir düşüncesi de peşini bırakmaz: “İnsan, doğa karşısında incecik bir saz dalı gibi güçsüzdür; ama düşünme yeteneği olduğu için, bu düşünen saz dalı, doğaya üstündür”.
Hasan Ali Yücel’in şu sözleri de kendisinde hayranlık uyandırmaktadır: Bende sonsuz hayranlık uyandıran iki şey vardır: Üstümdeki yıldızlarla dolu gök ve içimdeki şaşmaz vicdan yasası!”.  (Anılar 1, s. 147)

* Erdal İnönü, gençken, ülkemizin çok değerli bazı bilim adamlarının, Muzaffer Şerif gibi, çeşitli suçlamalarla, solcu düşüncelerinden dolayı, üniversiteden uzaklaştırılmalarından ve ABD’ye gitmek zorunda bırakılmalarından, daha sonra çok temel bir ilke çıkardı ve üniversitede fikir özgürlüğü, üniversite özerkliği için mücadele etti, 12 Mart ve 12 Eylül askeri darbelerinin üniversitelere yönelik baskılarına karşı durdu. İnönü, düşünce özgürlüğüne bağlılığını siyaset yaşamında da öncelikle uyguladı, örneğin Özal’a karşı, 12 aasekri yönetiminin pek çok siyasetçiye koyduğu politika yasaklarının kalkması için uğraştı.

ORTADOĞU’DA DEMOKRASİNİN ŞARTLARI
Erdal İnönü, demokrasiye bağlıdır. Ancak bu konuda gerçekçi saptamalarda bulunmaktan da kaçınmaz: Anılar 1’de (s. 218-219), Lübnan Büyükelçisi ile bir görüşmesini anlatır.
Büyükelçi, Erdal Bey’e “Babanızın dediği çıktı. Bana ‘güzel ülkeniz üzerinde komşularınızın tarihten gelen arzuları vardır. Büyük devletlerin çıkar çatışmaları ülkenizde din ve mezhep farklılıklarını körükleyebilir. Bu tehlikelere karşı Lübnan’ı koruyacak güçlü bir ordunuz ise yok. Bu nedenle geleceğinizi şüpheli görüyorum, çok dikkatli olmalısınız’ demişti. Babanızın dediği çıktı kendimizi bir türlü kurtaramıyoruz.”
Erdal Bey, bütün partilerin yabancılara karşı ortak bir tutum alarak kargaşadan kurtulmak mümkün değil mi, diye sorar. Büyükelçi umutsuzdur.
Bu konuşmadan çıkardığı öğreti şudur İnönü’nün: Demek ki Ortadoğu’da demokrasinin güvenlik içinde yaşayabilmesi için hem güçlü hem de demokrasiye bağlı bir ulusal ordunun varlığı şarttır!
İnönü, bir Arjantinli felsefecinin bir sözünü de aktarıyor: “Aslında askerleri iktidara biz sivil aydınlar getiriyoruz..”
 Şüphesiz, Orduyu darbeye çağırarak değil, ülkede kaos yaratarak ve darbe ortamı oluşturarak!

LAİKLİK VE İNÖNÜ
Erdal İnönü, babasının laiklikle ilgili şu sözlerini benimser: “İmparatorlukta ve Kurtuluş Savaşı’nda geçirdiğimiz deneyimler gösterdi ki, devlet yönetiminde din ulemasına ortaklık hakkı tanımak yanlıştır! Çünkü bu hakkı tanıdıktan sonra artık görevlere gelen insanların makul olup olmadığına, doğru davranıp davranmadığına karar verme yetkisini de elinizden çıkarmış oluyorsunuz.”
Erdal İnönü, bugünkü dinci siyasetin hedefinin de, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ilkesini değiştirmek, bu egemenliğe ortaklık getirmek olduğunu söylemektedir.
Bugün yaşadığımız paradoksa bakın ki, dinci siyaset, “Egemenlik kayıtısız şartsız milletindir” ilkesine dayanarak, ulemayı “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir”e ortak etme çabasındadır...
***
İnönü’nün Fikirler ve Eylemler kitabı, çağrılı konuşmacı olarak hazırladığı bildirilerden oluşuyor. Bu bildiriler “Cumhuriyet tarihi, Bilim tarihi, Siyaset ve Bazı kişisel ve toplumsal konuları” kapsıyor.
Erdal İnönü, bu konuşmalarda, bilimden gelen alışkanlığıyla, hep yeni bir şeyler söylemenin isteği içindedir. Diyor ki, “Tamamen yeni olmasa bile hiç olmazsa benim yeni öğrendiğim noktaları belirtmeye çalıştım”.
Gerçekten de İnönü’nün bildirilerinin hazırlık aşamasında gösterdiği bu çaba, her türlü övgüye layıktır; bu tutumu konuşmalarını değerli ve öğretici kılmakta ve çok geniş kitleler tarafından okunmayı hak eden bir canlılıkta tutmaktadır.
Fikirler ve Eylemler kitabında konulara yaklaşım tarzının ana ilkelerini Anılar kitaplarında da bulmak mümkündür.

BİLİMSEL YAKLAŞIM VE İLKLER
Erdal Bey’in ele aldığı konularda temel tutumu, şüphesiz ki, olaylara, hayata bilimsel yaklaşmaktır.
İnönü’nün bilim, bilimsel araştırma, bilim üretimi, Türkiye’de bilim insanları ve üretimleri konularında hazırladığı çalışmalarda bir çok ilkler vardır. Anlattıkları ve bu konuda araştırmaları, bilim tarihimizin pek çok özelliğini de günışığına çıkarmıştır.
Bu çerçevede, “Bir Eğitim ve Bilim Öncüsü: Mehmet Nadir” kitabını, ilklerden biri olarak anmak gerekir. İnönü, bu çalışmasına, öğrencilerin “yakın geçmişimizde Türkiye’de bilimsel araştırmaları ilk başlatan bilim adamları kimlerdir?” sorusunun yolaçtığını belirtiyor. Nitekim geçen yıl da, Cumhuriyet erken dönem bilim tarihçimiz Osman Bahadır’la birlikte hazırladığı ve Onur doktorası töreninden sonra burada dağıtılan “Türkiye’de Temel Bilimlerde ilk Araştırmacılar” kitabı da, bu çabanın bir ürünüdür.
Erdal Bey, ABD’de tedavi gördüğü sırada bile bu kitabın hazırlığını sürdürdü.
Erdal Bey’in Türkiye Bilimler Akademisi’nde “Bilimsel Devrim ve Stratejik Anlamı” başlıklı konuşması da, TÜBA tarafından yayınlanmıştır. İnönü, bu devrimden bizim ülkemiz için de dersler çıkarıyor ve Osmanlı döneminde bilim kültürü geliştirememiş olmamıza bağlıyor.
Şüphesiz, kitapları arasında en çok dikkati çeken Üçyüz Yıllık Gecikme’yi anımsamak gerekir. Bu kitap da, İnönü’nün Fikirler ve Eylemler kitabı gibi, tarih, bilim, siyaset, kültür üzerine yaptığı konuşmaları kapsamaktadır. Ancak, önsözünde de belirttiği gibi, bu konuşmalar, bu ana konuların tarihsel kökenlerine, yüzlerce yıl öncesine uzanmaktadır.  İnönü, bugünkü durumumuza, pek çok çeşitli alanlarda geri kalmışlığımıza, yoksunluklarımıza, tarihin derinliklerinden nedenler, kanıtlar getirerek önümüze koyuyor...
***
Şimdi, İnönü’nün kitaplarına yeterli ilgiyi çektiğim düşüncesiyle, konuşmamın son bölümüne geliyorum. Ve bana verilen “Yazar olarak İnönü” konusuna ilişkin, bir kaç temel noktada bazı saptamalar yapmak istiyorum.

YAZARLIK KİŞİLİĞİ
İnönü, karşımıza, nitelikli bir bilim insanı, bir siyasi tarih-anı yazarı, bilim tarihçisi, siyaset adamı, fikir ve eylem insanı olarak çıkmaktadır.
Yazılarında ve konuşmalarında ele aldığı konuları berrak, sade dille anlatıyor; konu, vermek istediği mesaja odaklıdır; bu yönüyle de okura okuma sürecinde büyük yardımcı olmaktadır. Fikirlerini, en iyi ve en rahat anlatabildiği bir dille okura iletmektedir.
 Bu bir disiplin gerektirir; bu anlatım disiplinini bilimsel araştırmacı geçmişinden edindiği de açıktır.

İnönü, bilim tarihçisi olarak, titizdir ve bilim tarihinin özüyle ilgilenmekte ve öze ilişkin örnekler vermeyi tercih etmektedir. Bilim tarihi, onun için soyut bir buluşlar tarihi değildir; sürekli Türkiye’ye ilişkin bağlar kurmaktadır İnönü. Eksikliklerimizi bilince çıkarma çabası içindedir.
Siyasi, kişilere ve olaylara yönelik anlatımlarında, sık sık anlatımlarını keserek, bir bilim olayını araya sokmakta ve bilim politikalarıyla ilişki kurmaktadır. Bunu, pek çok konuda, örneğin Atom bombasının yapımını araya sokarak, nükleer enerji tartışmalarını özetleyerek, bir felsefecinin saptamalarını dile getirerek, ünlü bir bilim insanından anekdot aktararak da yapıyor.
Birden, NASA’nın uzaya fırlatırken patlayan ve içinde bir öğretmenin de bulunduğu 6 astronotun yanarak öldüğü olayı incelerken görüyoruz İnönü’yü.  Patlamanın nedenleri konusunda soruşturma kurulllarına sunulan araştırma raporlarının içine dalıyor ve oralardan, kişilerin bireysel hatalarını nasıl örtbas ettiğine ve hataları daha çok kuruma bağlama yanlış eğilimine dikkatimizi çekiyor...
İnönü, bize salt bir anı anlatmıyor, onları tarihsel olgulara yönelik yaptığı okuma ve araştırmalarla örerek bize ulaştırıyor.
Onu bazen bir siyasi olayın veya tarihsel bir geçmişin arşivleri arasında araştırma yaparken görüyoruz.
Anılarında kullandığı okul arkadaşlarının ve öğretmenlerinin isimlerini doğru yazmak ve bir çoğunu anımsamak için, okuduğu okulun arşivinde görüyoruz Erdal Beyi..
Burada, bilimsel titizliğiyle seçkin bir yazarla karşı karşıyayız. Bu nedenle anıları doğruluğu araştırılabilir bir özellik taşıyor, çünkü kişiler ve tarihler, yer ve hatta atmosfer belirtmeye özen gösteriyor.
Burada İnönü, anılarını mümkün olduğunca öznellikten arındırma çabasında. Gerçeği vurgulama, birinci öncelikli. Kendi fikir ve deneyimleriyle ve görüşleriyle de, bu anıları özgünleştiriyor.
Erdal İnönünun tutumu, siyasi yaklaşımı ilerici, reformcu, gelişmeye açık. Şüphesiz bir bilimcinin, “tutucu” olmasını beklemek, bana göre, yaptığı işle çelişir bir özellik taşır.
Erdal Bey, burada bilimci kişiliğiyle tamamen uyumlu bir kişiliğe sahiptir.

ŞEFFAF VE ABARTISIZ
Erdal Bey’in anılarında diğer önemli bir özellik, kendine ve özelliklerine karşı şeffaflığı, etkileyici bir şekilde dikkat çekiyor. Geçen yıl burada yaptığı konuşmada, hocası Winger ile birlikte yaptığı buluşun kendi adıyla anılmasındaki şansı vurguladığını anımsarız. İnönü, Nobel ödülü almış bilim insanlarını tanıdıktan sonra, kendi yeteneğinin böyle büyük buluşlara imza atmaya yetmeyeceğinin farkına vardığını ileri sürüyordu. Ama bilimsel araştırmadan aldığı büyük hazzın, yaşamı boyunca kendisini izlediğini görüyoruz.
 Karşımızda, abartısız, doğru, olaylara olduğu gibi, bilgece, hoşgörü ve alçakgönüllülük ile yaklaşan, adam gibi bir adam bulunuyor!
Erdal Bey’in, yazılarında hep gerçeğe en yakını arama çabasında olması dikkati çekiyor.
Bu özgürlük, demokrasi ve eleştirel düşünceyi de  şüphesiz ki kapsamaktadır.
Erdal Bey’i, bu çerçevede, Bilgi Üniversitesi’nde yapılan ve ülkemizde büyük yankılar yaratan Ermeni sorununun tartışıldığı konferansa, tek başına giderken görüyoruz. Orada atılan yumurtalara aldırmamış, toplantıdan tek başına yürüyerek çıkmış, protestoları göğüslemiş, polis koruması istememiş ve yürüyerek Taksim yolunu tutmuştur.
Erdal İnönü gerçeği öğrenmek için gerektiğinde cesur davranılması gerektiğini bize göstermiştir.
Bu cesareti, 1984 yılında, üniversitelerin özgür ve özerk olduğunu söyleyen Kenan Evren’e karşı da göstermiştir. YÖK’ün özerk olmadığını bir demeçle açıklamış ve Evren’le karşı karşıya gelmiştir. O, demokrasinin bir eylem konusu olduğu düşüncesindedir! O dönemin Aydınlar Dilekçesi’ni de desteklemiştir.
İnönü’nün SODEP’i kurma ve seçime sokma çalışmaları, başlı başına demokrasi mücadelesidir. Babasının “Ortanın Solu”, Ecevit’in “Demokratik sol” geleneğini, SODEP sosyal demokrasisi ile sürdürmüştür. Aynı zamanda, parti içi demokrasinin nasıl işlemesi gerektiği konusunda da, o güne kadar siyasi partilerde, liderlerce pek alışılmamış örnekler vermiştir. Demokrasi sorunlarının çözümü için de vatandaşın katkısını şart gören gerçekçi bir siyaset adamıdır.
***
Son bir cümleyle sözlerimi bitiriyor ve gösterdiğiniz sabır için sizlere teşekkür ediyorum: Bu konuşmayı hazırlamak için bir hafta on gün kadar Erdal Bey’in kitaplarıyla yaşadım. Aralarında üçünü bana imzalamıştı. İmzaladığı kitaplar, bu hazırlık sürecinde, içimi ısıttı, Erdal Bey’in insan olarak sıcaklığını hissettim, bu da bana yardımcı oldu.
Erdal Bey’i sevgi ve saygıyla anıyorum.

--------------------------------****------------------------------------