Öne Çıkan Yayın 20 Mart 2012 yazım

Erdoğan’a Askeri Darbe?

Yoo hayır bu kez, başka bir “fantezi”i üzerinde düşünmeye çağırıyorum: Cemaat, denetlemeye başladığı TSK’yı, Erdoğan’a karşı kulla...

16 Nisan 2024 Salı

Soğan parti üzerine-2: Kimse istemez!

 Orhan Bursalı

Orhan Bursalıobursali@cumhuriyet.com.tr

Soğan parti üzerine-2: Kimse istemez!

Soğan parti önerisi üzerine parti içinde bir tartışma olacağını sanmıyorum. Burada amaç, siyasi partinin dalga dalga toplum katmanlarını sarması, sürekli ve düzenli bir büyüme modeli oluşturması. Bir suya uzaktan bir taş atarsınız, dairesel dalgalar merkezden dışa doğru yayılır... Bunu toplumu dalga dalga kucaklama olarak değerlendirebilirsiniz.

Her bir parti (soğan) katmanında toplumun hangi zümrelerinin olacağı konusunda istediği bir çalışma yapabilir. Bir düzen partisinin böyle yeniden bir yapılanmaya gitmesi gerçekten zor belki de imkânsızdır. Çünkü bu katmanlar işlevsiz değil, partiyi etkileyecek işlevlere de sahip olabilirler. Bir yenilenme ve sürekli enerji, 40 yıl parti başında, kurullarında oturma hedefli politik zevatı rahatsız eder.

Meğer bazı şirket çalışmalarında da “Soğan Modeli” varmış (Onion Model). Bir teknoloji şirketinde çalışan dostum bilgilendirdi, bu model şirketin geleceğe yönelik öngörüleri için kullanılıyor. Neyse ayrıntıya girmemeyim, bizim derdimiz farklı.

ÜÇ OKUR TEPKİSİ

Soğan parti” modeli ne kadar ilgi çekti bilemem, özellikle parti içindekiler dahil dışındakiler de “Bu da ne?” demiş olabilirler.

Ama bazılarından yanıt aldım. Mustafa Bey örneğin diyor ki: “Soğan sözcüklerinizi dikkate alıp görüş bildirecek öngörülü, vizyonlu, ileri görüşlü CHP sorumluları var mı merak içindeyim. Andığınız gibi CHP sorumlularını, diğer meslek sahiplerini hep siyaset güttü, istisnalar olabilir.

Kendisine yanıtım hayır oldu.

Bir akademisyenBugün tam da uzun zamandır yakındığım bir konuda yazmışsınız. Ben de bir üniversitede öğretim üyesi olarak çalışıyorum. CHP’li değilim ama elbette CHP benim için de önemli. Ve buradaki il örgütü yaşadığım son 20 yıl boyunca sadece bir kez benimle ilişki kurdu. Kimi başkan seçip seçmeyecekleri vs. tabii ki kendi kararları, ancak bunca yıllık öğretim üyeliği deneyiminden sonra tabii ki benim de söyleyeceğim, katkıda bulunabileceğim çok şey olduğunu düşünüyorum. Akademiye, yerele, genele ilişkin... Ama sanki görünmez bir duvar var aramızda, iletişim kurmakta zorluk çekiyoruz. Bu durum tabii ki sadece CHP özelinde değil, diğer siyasi yapılar da hiç arayıp sormazlar. Elinize emeğinize sağlık, iyi çalışmalar diliyorum.

Bilim Kurulu çöpe: “Soğan parti” konulu yazınızı okudum. Çok önemli bir tespitte bulunmuşsunuz. Geçtiğimiz senenin sonuna kadar varlığını koruyan Çanakkale il başkanlığına bağlı Çanakkale Bilim Kurulu’nu kurmuştuk. O dönemin il başkanı Sn. Metin Ümit Ural’ın isteğiyle bir iki rapor ve pandemi döneminde bir sosyal sorumluluk projesi yazıp uygulamıştık. Ancak il yönetimi dahil CHP’li hiçbir siyasetçi bu kuruldan yararlanmadı ve bizi yok saydı. CHP’deki malum değişimden sonra da arayan soran olmadı. Biz de kendimizi feshettik. Kısacası, soğanı doğrayıp, yemeğe bile katmadılar. Doğrudan çöpe attılar.

Dinlediğim onlarca hikâye, partiye katkıda bulunmak isteyenlerin tüm girişimlerinin havada kaldığını anlatır.

Neden derseniz, çünkü partinin onları kucaklayıp işe yarar hale getireceği bir yapılanması yoktur. Ayrıca başka şeyler de vardır, ama esası budur.

Parti üyeliği pasiftir. Pasiflik yine partinin yapısından kaynaklanır.

Neyse bu konunun zamanı mı derseniz, size belediyeler ve adaylar üzerinde gevezelik mi yapsaydım, hoşunuza giderdi, derim.



Yeni bir siyasi yapılanmaya, bir siyasi soğana ihtiyaç var

 Orhan Bursalı

Orhan Bursalıobursali@cumhuriyet.com.tr

Soğan inanılmaz bir sebze. Soğansız yemek, mutfak düşünülemez. Mutfağın kraliçesi sayılabilir. Dünyanın her yerinde her yemektedir.

Bu kadar övgüyü onu soğan olmaktan alıp başka bir yere konumlandırmak için yapıyorum.

Önceki gün dostlarla bir sohbette bir partiye dışarıdan özel bir konuda -hadi söyleyelim- güvenlik ve dış politik ilişkiler konusunda bir uzmanlık destek konferansı üzerine bilgi aldığımda, ağzımdan çıkıverdi: Yapılan aslında partiye bir soğan kabuğu eklemek gibi.

Herhalde partiyi bir soğana benzetmek pek akla gelen bir benzetme olmaz, dahası gülünç bile karşılanabilir.

PARTİ SOĞANA BENZEMELİ 

Ama hayır, parti ile soğan arasında bence çok anlamlı bir ilişki kurulabilir.

Soğan katman katmandır. Kabukları bir bir kaldırdığınızda öze ulaşırsınız. Yani merkezine.

Parti de bir soğana benzemeli.

Soğanın her bir katmanı, partinin bir yapısal bilgi katmanı olarak görülebilir.

Soğanın kaç katmanı var bilmiyorum ama bir parti için yeterli sayıdadır.

Partinin merkezinden dışa doğru çok farklı konularda bilgi katmanlarıyla donatıldığını ve her bir katmanın birbiriyle ilişki etkileşim içinde yenilikler ürettiğini ve merkezi beslediğini düşünün.

Klasik parti yapısını düşünün, yukarıda anlatmak istediğim yeni bir yapısal örgütlenmenin ne kadar çok uzağındalar, dahası sokağın yapısı ile ne kadar uzaktalar. Soğanın katmanları merkezi korur. Merkez soğanı yeniden üreten en canlı, genetik olarak tüm bilgileri içeren bölümüdür.

TEK RENK SİYASİ FİGÜRLER

Klasik partileri düşünün. Mesela CHP. Başkanı, seçtiği merkez komitesi ve daha geniş bir parti meclisi var.

Dışa doğru parti örgütleri, delegeler, kurultay var. Bunlar örgütsel yapı. Bunun dışında da gönül verenleri, seçmenleri var.

Fakat tüm bu yapının rengi tektir: Siyasi.

Dıştan içeriye doğru bu tek renk siyasi figürler merkeze doğru ilerlemeye çalışır.

Evet kimi avukattır, kimi doktor, kimi müteahhit, kimi profesör... Yani bu siyasi figürlerin her birinin meslekleri vardır. Ama hepsini güdüleyen siyasettir.

Bu bakımdan, partiler renk yoksunluğu içindedir.

Partinin içinde bazı uzmanların olması, partiyi renkli yapmaz.

ARADA SIRADA DEĞİL... 

Arada sırada CHP, 40 yılda bir kendine yakın uzmanları çağırır. Birkaç saat görüş alışverişi yapar. Bunlar sanatçı da olabilir, savunma uzmanları veya ekonomistler de...

Fakat uzmanlardan oluşanlar partinin bir katmanını oluşturmazlar.

Gelirler konuşur ve dağılırlar. Söyledikleri ne kadar partiye, merkeze nüfuz eder bilinmez. Havada uçuşur söyledikleri.

Burada yeni bir yapı olarak bir “soğan-parti”den bahsediyorum.

Yani mesela 10-15 katmanı ile partiye zırh gibi saran bir yapıdan.

Partinin çok farklı alanlarda, partide söz sahibi, bir parçası bir yapısal ilişkiden.

Bu katmanlar, sosyal hizmetlerden tutun emekli ve işçi katmanına uzman kadrolara, kooperatif ve tarım uzmanlarına kadar da diyelim iki ayda üç ayrı bir toplanırlar. Politikalar önerirler. İtilen kakılan değil partiye can veren ana katmanlar.

***

Böyle bir şey mümkün mü?

Türkiye’yi değiştirecek klasik, dışarıdan kimsenin içine nüfuz edemediği, parsellenmiş, kimseyi içine sokmayan klasik bir CHP (ve diğerleri) bence bitmiş siyasi yapılardır.

Bizim bir ciddi “soğan parti”ye gereksinimimiz var.

Yetenekleri yok etmek, ülkeyi dışa peşkeş çeker

 Orhan Bursalı

Orhan Bursalıobursali@cumhuriyet.com.tr

Yetenekleri yok etmek, ülkeyi dışa peşkeş çeker

İktidarın bilim güçlerimize yönelik vurdumduymaz, keyfi, bir yandan “giderlerse gitsinler” öte yandan gitmeleri için de elinden geleni ardına koymayan anlayış ve politikaları şüphesiz en çok tartışma konularından biri.

Ülkenin büyük kesimi bunun acısını yüreklerinden duyar ve tepki verirken yüzde 35’lik AKP seçmeni, yanlarında MHP’ye oy verenler ve iktidar etekleri altında Meclis’e giren ideolojik saplantılılar seslerini çıkarmıyorlar.

Bu vurdumduymazlığın, ülke sevgisizliğinin ve gelecek düşüncesizliğinin yaygın paylaşımıdır.

Toplumda derin kök salan cehaletin dışa vurumudur.

Siyasi iktidarların çoğunda, hele sağcı aşırı sağcı iktidarların hiçbirinde ülkenin beyin güçlerini geliştirme politikaları, hevesleri olmadı.

Ülkenin bilim kurumları siyasi ideolojik saplantılarla gasp edildi, dağıtıldı, güdüldü, sesleri kısıldı.

DÜŞMAN OLSA NE YAPAR?

Cumhuriyet kurulduğunda bilge, bilim, düşünce, sanat, edebiyat, mühendis insan yokluğundan kırılıyordu. Bunlar olmadan, yani bir ülkeyi her yönden ileri taşıyacak her açıdan seçkin güçlü bir insan sınıfı olmadan, gelişme, özgürleşme, üretim ve çağdaşlaşma mümkün değildir.

Bu konuya ideolojik yaklaşımların tümünün Allah belasını versin. Çünkü keskin ideolojik benim-senin, ben-sen, senin adamın-benim adamım türünden yaklaşımların hepsi ülke düşmanlığıdır; sevmediğin insanları yok etme, ülkede yaşamı dar etme amaçlıdır.

Ülkeye düşmanlıktır.

Bir ülkeyi işgal eden yabancı güçlerin ilk yaptığı entelektüel kesimi biçmek yok etmektir.

Irak’ta, Afganistan’da, Suriye’de ve işgal edilen tüm ülkelerde böyle oldu. İşgalcilerin tüm karanlık örgütleri bunun için seferber edilir. İsrail kaç İranlı mühendisi suikastla öldürdü? Bu işin ustalarından biridir, tabii yanı başında CIA.

Bu, ülkeyi cahil, tepkisiz, isyansız, örgütsüz, güçsüz bırakmanın en etkili yöntemidir.

HERKES KAÇIYOR

En yetişkin genç beyinlerde büyük göç var. Alman Lisesi mezunlarından geride iki kişi kalmış (124 mezundan 122). Avusturya Lisesi’nden 166 mezundan 133’ü gitmiş.

Türkiye’de iktidar bu ülkede güçlü beyinlerin yaşama olasılıklarını söndürmüş.

Atatürk ise seçkin gençleri gönderirken “kıvılcım olarak gidip alev olarak dönmelerini” şart koşmuştu... Hepsi dönerek ülkeyi sırtlamışlardı.

Şimdi gidenler yabancı ülkeleri sırtlıyorlar. Üstelik bizim emeğimizle, milyarlarımızla, varımızı yoğumuzu uğurlarına feda ettiğimiz filizlerimiz arkalarına bile bakmadan kendilerini bekleyen yeni hayatlarına doğru kanat çırpıyorlar.

KIT AKILLI AYDIN DA TEHLİKELİ

Aydın geçinen aklı kıt biri geçenlerde soruyor: “Biz ne yaptık da bu iktidara kaldık...” AKP ve cemaat saflarında neden yer aldığını kendine soracağına! Ülke aydınının özellikle popülerlik peşinde koşan, arkasında hiçbir ciddi bilimsel düşünsel üretim olmayan bu kesim de aslında ülke cehaletinin kopmaz bir parçası. Sormamız gereken: “Biz bu kişileri nasıl yetiştirdik?”

Doğan Kuban diyordu ki bir yazısında, “Güncel yaşamda zeki sandığınız bir adam, dünyanın çoktan çözdüğü sorunlar karşısında, geleneksel bir kültürel tıkanma içine hapsedilmişse, aptallık birikmiş ve koyulaşmış toplumsal cehalete dönüşmüş demektir.”

Ne yapacağız?

Çivisi çıkan toplumlar ve ülkemiz

 Orhan Bursalı

Orhan Bursalıobursali@cumhuriyet.com.tr
Çivisi çıkan toplumlar ve ülkemiz

Toplumun derinliklerinde neler olduğunu anlamak için İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın Twitter adresini izleyin.

Çeteler toplumu tabanda ele geçirmiş. Narko operasyonunda 109 kilo kokain. Bilişim sistemleri üzerinden suç işleyen İstanbul merkezli 10 kentte örgütlenen 21 kişi.

Çocuk müstehcenliği ve tacizi için dijital medyada örgütlenen 35 kişi. Kafes 32 Operasyonu’nda suç örgütü elebaşısı ve 11 çete mensubu. Sonra sahte içki üreticileri. Göçmen kaçakçılığı yapan hemen her ilde onlarca örgüt mensubu. Altı ilde silah imalatı ve silah kaçakçılığı yapanlar. Çember operasyonunda aranan 3 bin 209 kişi. Başka bir operasyonda 59 torbacı. 20 ilde uyuşturucu imalathanesi basıldı, 163 kişi yakalandı

236 yabancı suç örgütü mensubu yakalanmış. Ve Antalya’da sahile dokuz ceset vuruyor. Cinayetlerden vb. bahsetmiyorum. Ve Yerlikaya’nın 15 günlük hesabından aktardıklarım. Bu arada hırsızlıklar, soygunlar vs. gırla...

Aslında size çivisi çıkmış Ekvador ve Haiti örnekleriyle başlayacaktım ki bizim toplum öne çıktı.

ŞİMDİ HAİTİ

Bu tatil ülkesinde çeteler neredeyse tüm toplumu ele geçirdi. Haiti’nin başkenti Port-au-Prince’i çeteler ablukaya aldı. Başkentin Solino Mahallesi, günlük kuşatmanın merkez üssü haline geldi ve yaklaşık 24 kişi öldürüldü. Çetelerin başkentte yüzde 80 egemenliği var. Geçen yıl, ülke genelinde çeteler tarafından 4 bin kişi öldürüldü ve 3 bin kişi daha kaçırıldı. Geçici Haiti Başbakanı Ariel Henry, BM Güvenlik Konseyi tarafından desteklenen Kenya liderliğindeki çokuluslu bir askeri güç planı da dahil şiddeti bastırmak için uluslararası yardım istedi. 

Güvenlik Konseyi bir yıllık bir kuvvet gönderilmesine karar verdi. Çete üyeleri fidye için sivilleri kaçırıyor, çatılardan ayrım gözetmeksizin sivillere saldırıyor, kadın ve çocuklara tecavüz ediyor. Şiddet olayları 130 binden fazla insanı evlerinden etti. Çetelerin ABD’den getirdikleri silahlar polisin gücünü aştı. W. Post: Haiti’yi onlarca yıldır saran yoksulluk ve işlevsizlik, son yıllarda çöküş halindeki bir ülkeye dönüştürdü.

EKVADOR CİNAYET ÜLKESİ

2002’de barış adası ilan edilen Ekvador sadece beş yıl önce, 100 bin kişi başına şiddet sonucu 6.7 ölüm oranıyla hâlâ Latin Amerika’nın en güvenli ülkelerinden biriydi. Bugün 45 ölüm oranına yaklaşıyor. Ülke, Suriye, Irak ve Afganistan’ın yanı sıra dünyada en şiddetle kavrulan 11. ülke. Suç lideri hapishaneden kaçırılıyor, bir TV basıyor ve bildiri okuyor.

Parçalama ve baş kesme gibi vahşetlerin ayrıca köprülerde ve diğer halka açık yerlerde uzuvsuz cesetlerin ve hayati organların teşhir edildiği canlı internet yayınları yaygınlaştı.

Hatta ülkede “Cezaevlerinde yaşamak, sokakta yaşamaktan daha güvenlidir” deniyor; yoksulluk, işsizlik ve eğitim fırsatlarının eksikliği nedeniyle çeşitli mafya grupları için suikastçı olarak çalışmak üzere kolaylıkla işe alınan yüzlerce genç... Ekvador bir narko devletine dönüşüyor. Karapara aklama açısından cazip olan dolarize ekonomi... İşsizlik, artan eşitsizlik ve gelişmemişlik...

Kolombiya ve Meksika’dan bahsetmiyorum bile...

Latin Amerika uzun zamandır gelir ve zenginlik açısından dünyanın en eşitsiz bölgesi oldu. Ancak bu eşitsizlik son yıllarda daha da kötüleşti. Brezilya’nın en zengin yüzde 1’i, 2006’daki yüzde 45 seviyesinden 2021’de ülkenin servetinin yüzde 47’sine sahipti. En üstteki yüzde 0.01’lik kesimin servet payı yüzde 12’den yüzde 18’e yükselerek artış daha da büyüdü.

Latin Amerika’nın çöküşüne şuradan bakın: https://l24.im/eb73W4G

***

ABD’ye göç, Avrupa’ya göç... Türkiye’ye göç... 

Yeryüzünde düzenin çivileri çoktan çıktı ve terör ile narko devletleri oluşmaya başladı. Şimdi başa dönün ve bizim toplumun nasıl ve neden her açıdan örgütlü bir suç toplumuna dönüşmeye başladığını tartışmayın...

Savaş yok ama 20 milyon ölü var

 Orhan Bursalı

Orhan Bursalıobursali@cumhuriyet.com.tr

Savaş yok ama 20 milyon ölü var

ABD 2. Savaş sonrası düzeni korumak istiyor

 Orhan Bursalı

Orhan Bursalıobursali@cumhuriyet.com.tr

ABD 2. Savaş sonrası düzeni korumak istiyor


Evet bazen bugünkü kurulan Amerikancı-Batı çıkarlarına uygun dünya düzenini anlamak için bellek tazelemek gerekiyor. Bu fırsatı, Oxford Üniversitesi’nin yayımladığı ve bir süredir İstanbul Kültür Üniversitesi Yayınları’nca çevrilen ve temel konuları “çok kısa bir başlangıç” olarak sunan kitaplardan “Soğuk Savaş” ile yakaladım. (*)

Ana hatlarıyla bildiğim konu olmakla birlikte, bir tarih profesörünün daha geniş kaynaklara dayanarak öz olarak hazırladığı, şüphesiz Batıcı dil vurguları ağırlıklı ama nesnel olayları çarpıtmadığı kısa araştırma, bugünü daha iyi anlamamıza yardımcı oluyor.

Çok uzun bir dönemi değerlendiriyor cep kitap: 1945-1990 arası. Bugünkü dünya düzeninin kuruluşu, Soğuk Savaş ve sonra yumuşama dönemi bu kadar kısa anlatılabilirdi.

BİR SAVAŞ AĞI

Amerika “gerçek güvenliğini”, aslında tüm dünyayı neredeyse kapsayan ve temel mevziler olarak ilan ettiği ülke bölge ve üslerde kuracağı kara, hava ve denizi kapsayan bütünleşik bir savaş ağı ile sağlayacaktı.

Burada güvenlik diyorlar ama bu dünya çapındaki savaş ağı idi; işgal, zapt, güç aktarma, hükümetler devirme, yandaşları iktidara getirme, CIA’nın iplerinin salınarak gizli saklı cinayet, komplo, kışkırtma operasyonlarıyla siyasi amaçlarına ulaşma amaçlı bir sürekli savaş ve baskıya dayanacaktı. Mesela Türkiye’de askeri darbe yapmak da Amerika’nın güvenliği perdesi altındaydı.

“Amerikan askeri gücü yeni dünya düzeninin temel öğesi” idi. Truman ve Roosevelt yönetimleri “deniz ve hava kuvvetlerinin rakipsiz kalması, Pasifik’te güçlü bir askeri mevcudiyet, Batı yarı kürede egemenlik; mağlup rakipler İtalya, Almanya, Avusturya ve Japonya’nın işgalinde merkezi bir rol ve atom bombasında tekel” politikalarında ısrarcı oldular.

EKONOMİK ÇIKARLARIN BEKÇİSİ

Bu askeri güç egemenliği ABD’nin dünya çapındaki ekonomik çıkarlarının da bekçisi olacaktı. Milliyetçi tüm bariyerler yıkılacak ve tüm dünya tek bir serbest piyasanın egemenliğine girecekti. Dünya Bankası, IMF ve Bretton Woods anlaşmaları bunun için yapıldı. İkinci Dünya Savaşı sırasında bile gayrisafi milli hasılasını iki katına çıkartmıştı ABD ve bütün bu kararlardan ABD yararlanacaktı: “..Bu çok taraflı ticari rejimden dünyanın lider konumundaki kapitalist devleti ve savaş sonunda dünyada mal ve hizmetlerin şaşırtıcı biçimde yüzde 50’sini üreten ABD’nin yararlanacağı kesindi.”

ABD’nin çıkarları ile idealleri bu noktada iç içe geçmişti. İlginç bir şekilde Amerikalılar kültürel anlamda da seçkin olanlar ve olmayanlar ayrımı yapıyor ve tabii ki dünyayı yönetme hakkının kendilerinde olduğunu ileri sürüyordu. Ülkelere refahı kendileri getirebilirdi... Tarihi ele geçirdiklerine göre tarihe boyun eğdireceklerdi... Tek sorun baş düşman Sovyetler Birliği idi.

EN BÜYÜK DÜŞMAN

ABD, dünya zenginliklerine, kaynaklarına erişmesini engelleyecek ve bu kadar uygun savaş koşullarında patlayan Amerikan hizmet ve mal satışını önleyecek her şeyi düşman olarak görüyordu. Solun dünya çapında yükselişi, en büyük düşmandı ve her yerde ezilmeliydi.

1947’de Sovyetler’i her yönden askeri olarak sarma stratejisini uygulamaya koydu ve Yunanistan ile Türkiye’yi Marshall ekonomik ve askeri yardım kapsamına aldı. Bir de tabii petrolleri nedeniyle Ortadoğu’yu da Sovyet tehdidine karşı kontrol altına alacaktı.

Bu uzun bir konu. Dünya yine de ABD’nin tek yönlü askeri tekelinin dışına çıkacak ve iki kutuplu dünya oluşacaktı. Bir de Çin ortaya çıkacaktı...

ABD, 1947 düzenini bir şekilde korumak için çırpınıyor ama boşuna.

(*) Robert J. McMahon, Soğuk Savaş, çeviri: H. Hande Orhon Özdağ, İKÜ Yayınevi, 2023.

Son Yazısı / Tüm Yazılar

Meral Hanım’ın mertçe cinayetleri üzerine

 Orhan Bursalı

Orhan Bursalıobursali@cumhuriyet.com.trSon Yazısı / Tüm Yazıları

Meral Hanım’ın mertçe cinayetleri üzerine


Siyasetçi için ya bir akıl tutulmasıdır ya düşüncenin engelsiz dile gelmesi ya da bilincin derinlerden dışavurumudur.

“Cinayetler eskiden mertçe işleniyordu.” Ne demek bu yahu?

Sanırsınız ki 18. yüzyıl Fransa’sındayız ve namus-onur belası nedeniyle düelloya karar veren iki Fransız beyzadesinin şahitler eşliğinde ve eşit silahlarla bir ormanda yaptıkları düellosunu kastediyor. Sırt sırta geldikten sonra onar adım ileriye doğru yürüyecekler sonra birbirine dönüp ateş edecekler, kim hızlı davranırsa ve daha iyi nişancıysa.

Karşılıklı mertlikten bahsedebiliriz.

Türkiye’deki cinayetlerin hepsi alçakça, haince, pusu kurularak işlenmiştir. Binlerce faili meçhul vardır, infaz çeteleri görev başındadır, kahvehaneler taranmıştır, insanlar kaçırılmış ve işkence edilerek öldürülmüştür.

KOVBOY FİLMLERİ ETKİSİ MI

Meral Akşener’in belleğine göre bu cinayetler şöyle gerçekleşti: Her iki düşman taraf, tıpkı kovboy filmlerindeki gibi sokakta silahlarıyla vaziyet aldılar ve birbirlerine ateş etmeye başladılar.

Bahriye Uçok mu, Muammer Aksoy mu, Çetin Emeç mi, Uğur Mumcu mu, Ahmet Taner Kışlalı mı, Musa Anter mi, Turan Dursun mu ve diğerleri mi?...

Adı üzerinde cinayet. Tek taraflıdır, çekip vuruyorsun. Pusu kuruyorsun. Cinayetin mertçesi mi olur?

MERTÇE ‘İDAMLAR’

Seçim kampanyasında iktidarın size karşı tertipleri uç noktalara tırmansaydı mertçe mi olacaktı? Kılıçdaroğlu’na şehit cenazesindeki iktidar kışkırtmalı büyük linç saldırısı mertçe mi olacaktı?

Akşener aklında varsa eğer bir adet mertçe cinayet göstersin.

Tüm bir faşistçe düşünce ve yaklaşım.

Acaba siyasi kariyerinin hangi aşamasında bu fikir kendinde yer etmiş?

Cinayetlere mertçe yaklaşırsan devrimcileri ve ülkücüleri önce birbiriyle vuruşturup darbe yaptıktan sonra da onlarcasını asan faşist generallerin eylemlerini de mertçe idamlar olarak değerlendirmeye de varırsın.

Yoksa öyle mi?

GERÇEK AKŞENER KARŞIMIZDA

Doğru bir politikadan ayrılırsan cinayetlerin mertçe-mertçe değil diye ayırmaya başlarsın.

Doğru politikadan ayrılırsan kurucusu olduğun, seçmende “Yahu bir şeyler yapacak galiba” duygu ve düşüncesini uyandırdığın partini darmadağın edersin.

Doğru politikadan ayrılırsan CHP’den bile daha şiddetle ve içerikle doğru bir şekilde eleştirdiğin iktidarın kuyruğuna takılır, destekçisi olur, daha güçlenmesini sağlayacak politikalara sarılırsın.

Sanırsın ki İYİ Parti’ye gönül vermiş, iktidardan nefret eden seçmen kitlesini kuyruğuna takıp fareli köyün kavalcısı gibi peşinden sürükleyebileceksin.

İYİ Parti’ye oy verenlerin çoğu ülkenin bilinçli kesiminden, göbeklerini kaşıyan adam-kadın değil.

‘SOYSUZ’ LAFINA ALKIŞ

Meral Akşener’in nasıl bir kimliğe büründüğünü, Sivas Belediyesi başkan adayının Karamollaoğlu’na “soysuz” diye bağırması karşısında eliyle “mükemmelll” diye işareti ve heyecanla ayağa kalkışı (alkışladı mı aklımda kalmadı) sırasında gördük.

Bir liderin hazin çöküşü ile karşı karşıyayız.

Seçim öncesi veya sonrası, partisi içinde kalan birkaç aklı başında insan da büyük bir hayal kırıklığı ile safları terk edecektir.

Bence Özlale de Bilge Yılmaz da...

12 Nisan 2024 Cuma

100 yolsuzluk dosyası ile seçime giren iktida

 Orhan Bursalı

Orhan Bursalıobursali@cumhuriyet.com.trSon Yazısı / Tüm Yazıları

100 yolsuzluk dosyası ile seçime giren iktidar