Öne Çıkan Yayın 20 Mart 2012 yazım

Erdoğan’a Askeri Darbe?

Yoo hayır bu kez, başka bir “fantezi”i üzerinde düşünmeye çağırıyorum: Cemaat, denetlemeye başladığı TSK’yı, Erdoğan’a karşı kulla...

21 Nisan 2024 Pazar

Bizde 70 sayfa, Amerika’da 800 sayfa: İş güvenliği

 Orhan Bursalı

Orhan Bursalıobursali@cumhuriyet.com.trSon Yazısı / Tüm Yazıları

Bizde 70 sayfa, Amerika’da 800 sayfa: İş güvenliği

25Şubat

Mesaj attı, Çöpler Madeni üzerine yazdığım yazı üzerine konuşmak istiyordu. Sonunda WhatsApp üzerinden 1 saate yakın konuştuk. İsim yazma, dedi. 45 yıldır dışarıda, ağırlıklı ABD’de, madencilik üzerine önemli pozisyonlarda bulunmuş ve emekli olmuştu. Türkiye’de konuyu çok yakından izliyordu. Ve pek çok şey de biliyordu. Önce bazı düzeltmeler yaptı:

Anagold her şeyden önce tamamen Amerikan şirketiydi, Kanadalılıkla ilgisi yoktu.

BAŞKA YÖNTEM YOK

Altın, en gelişmiş ülkelerde bile sadece siyanür kullanılarak elde edilebiliyordu. Başka bir yöntemi yoktu. Güney Afrika gibi ender ülkelerde 3 bin metre derinliklerde “altın damarları” vardı ve buralarda damarlar kırılarak, patlatılarak altın çıkarılıyordu.

Yani siyanürün yerini alan başka bir yöntem yoktu.

Siyanürü Avrupa Birliği yasaklamamış, sadece üç ülke Macaristan, Çekya ve Almanya yasaklamış, Avrupa parlamentosunda tartışmalar yaşanmıştı.

Anagold’u bir Amerikalı jeolog kurmuştu. Çöpler bölgesindeki topraklarda altın varlığını keşfeden de oydu. Kendi döneminde işler gayet iyi gidiyordu. Fakat sonra işi devretti ve çekildi, sorunlar ondan sonra başladı...

Anagold’un milyarlarca dolar buradan kâr ettiği de yalan ve abartılıydı.

ŞİRKET TAMAMEN HATALI

Evet bu düzeltmelerden sonra olayın esasına girebiliriz.

Şirket liç dağının çökmesinde tamamen hatalı, dedi.

Radarla, altını alınmış toprakların yığılmasıyla oluşan liç dağında 1 santimlik kayma saptandıktan sonra, orada çalışmaların hemen ve derhal kesilmesi gerekirdi. Bu altın kuraldı. Acaba başka kayma var mı, kayma büyüdü mü gibi merak ve kontrol etmenin zerre bilimsel yanı yoktu. ABD’de 1 santimlik kaymanın görüldüğü madende çalışmalar kesilmiş ve üç gün içinde de kayma meydana gelmişti.

Çöpler Madeni’ndeki olayda suçlu tamamen şirket ve yöneticileriydi. Zaten daha önce de borular patlamış ve çalışmalara ara verilmişti. Bu durum, şirketin kötü yönetildiğinin delilleriydi. Kayma saptandıktan sonra hiçbir çalışan sahaya sürülemezdi. Dokuz can kaybı şirketin kötü yönetiminin kurbanıydı.

70 SAYFALIK İŞ GÜVENLİĞİ ZIRVALIĞI

Geldik iş kazalarına tabii ki. Dedi ki Türkiye’de madenlerde ve işyerlerinde büyük kazalar oluyor. Can ucuz. Bunun bir nedeni, Türkiye’de iş güvenliği ile ilgili alınacak önlemleri anlatan yasaların ve yönergelerin sıradan olmasından kaynaklanıyor. Hepsi topu topu 70 sayfa. ABD’de (ve gelişmiş ülkelerde) ise iş güvenliği ile ilgili uyulması gereken kuralların bütünü 800 sayfa tutar. Her şey çalışanların mümkün olduğunca can güvenliğini sağlamaya yöneliktir. Güvenlikte açık görülürse hemen tamamlanır.

İşveren tüm bunlara uymak zorundadır. Uymadığının saptanması, şirkete çok pahalıya mal olur. Muazzam tazminatlar öder.

KAZA NASIL OLDU BİLE BİLİNMİYOR

Evet biz de ise Soma’da bir kazada 301 madencinin ölümüyle sonuçlanır.

Dedi ki: Soma kazasını inceledim. Bir şey söyleyeyim mi, Soma’da kazanın nasıl olduğu bile bilimsel olarak henüz ortaya çıkarılmış değil.

Düşünebiliyor musun? Devletin başka bir madeninde kaza oluyor, madenin ana hava sisteminin arızalandığı bilindiği halde, çalışmalar sürdürülebiliyor!

Yarın devam: Dananın kuyruğu devlet yönetiminde kopuyor: Uzmanı bile yok!

Trump NATO’ya karşı! Yoksa kazansa mı?!

 Orhan Bursalı

Orhan Bursalıobursali@cumhuriyet.com.trSon Yazısı / Tüm Yazıları

Trump NATO’ya karşı! Yoksa kazansa mı?!

22 Şubat 2024

Tartışılmayan bir konu. Çomak sokayım arı kovanına. Geçen gün bir yemekte “Valla Trump mı kazansa?” diye masaya patlayıcıyı bıraktım.

ABD’de yaşayan demokrat kesim Trump’tan nefret ediyor. Sevilecek bir yanı yok. Bir okurum bir markette pisuvara işenecek yere yerleştirilmiş Trump etiketli fotoğrafı paylaştı. Geçen seçimde demokratların oyları çaldığı yalanlarıyla taraftarlarını isyana sevk etti. Capitol basıldı. Davası sürüyor. Mal varlığı üzerine aldatıcı beyandan dolayı en son 350 milyon dolar ceza yediği gibi oğulları dahil şirketlerinin yönetiminden üç yıl kadar uzaklaştırıldı.

Seçimlere katılabilecek mi, Cumhuriyetçilerin bir numaralı adayı, yerel mahkemelerin cezai kararlarına Yüksek Mahkeme’nin müdahalesi ne olur, tartışılıyor. ABD’yi kapak gibi ikiye bölen bir lider. Bizde de öyle değil mi, belli konularda kumaş benzer.

Neyse, olayın bir Amerika’nın içini ilgilendiren yönü var (hukuk vb.) bir de dış politikada bizi ve dünyayı ilgilendiren yönü.

‘AZ KALSIN NATO’DAN ÇIKIYORDU’

Trump seçim kampanyasında geçen hafta ilginç laflar etti. NATO’nun yükünü ABD’nin çektiğini, aidatını ödemeyen (askeri harcamalarının GSYİH içindeki payı düşük) ülkeleri hedef aldı ve Rusya’yı bu ülkeleri vurması için teşvik edebileceğini söyledi!

İlk başkanlık döneminde de askeri-mali harcamaların yüksekliğinden kıyameti koparmış, Avrupa kendi milli ordusunu kurma noktasına gelmişti. Rusya ile iyi ilişkilerden yana, Suriye’de ne işimiz var diyen bir kişi idi. Ukrayna’ya sonsuz yardıma direniyorlar.

Trump’ın ulusal güvenlik danışmanlığını yapan John Bolton, geçen gün verdiği demeçte “NATO’dan çıkıyordu, zor vazgeçirdik” diyordu.

Trump’a “Aman ha NATO’dan çıkma, biz yoksa ne b.k yeriz” diyecek halim yok!

Keşke gerçekleşse ve Avrupa ile Rusya arasında yeni bir güvenlik dengesi kurulsa!

BIDEN TAM TERSİ

İçeride “Demokrat” olan Biden, dışarıda ise tam bir Soğuk Savaş emperyalisti. NATO’ya ABD’nin çıkarları doğrultusunda bir dünya görevi yükledi üstelik ve Avrupa’yı peşine taktı. Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinde ABD ve Avrupa’nın politikalarıyla ve Rusya’yı tarihsel bir derin güvenlik krizi içine sürüklemelerinde büyük sorumlulukları var. Merkel zamanında Rusya’nın NATO üyeliği tartışılırken, gelinen nokta, İkinci Dünya Savaşı, hele 1960’ların dehşet Soğuk Savaş politikalarının canlanması oldu.

Hadi bakalım, ABD için demokrat mı olacaksınız, yoksa Soğuk Savaş’ın uzantısı mı?

GEMİLERİN KAYMAĞINI YE, SONRA ‘YETİŞ DEVLET!’

Sahibi de bu gemi batacak dediği, Marmara’da bir yerden bir yere mal taşıyan Batuhan A’nın batışı üzerine Meclis’te ilginç bir açıklamayı dinledim. AKP Trabzon Milletvekili Vehbi Koç gemi ticaret filosunun çok eskidiğini söyleyerek devleti yardıma çağırdı.

Batuhan A  53 yaşında imiş. CHP Sivas Milletvekili Ulaş Karasu’nun aldığı bilgilere göre “Son sekiz yılda meydana gelen 3 binin üzerindeki gemi kazasında 677 kişi öldü, 390 kişi kayboldu... Avrupa’da 12 yaş ve üzeri gemiler ‘yaşlı’ sayılırken ülkemizde 150 GT ve üzerinde toplam 2 bin 149 adet gemi/deniz aracı bulunuyor. Bu gemi ve deniz araçlarının sadece 268’i 0-5 yaş aralığında, 307’si ise 6-10 yaş aralığında bulunuyor. Geri kalan 1574’i ise 11-31 ve üzeri yaş aralığında bulunuyor.” 

Batuhan A, 53 yıldır sahip(ler)ine çalışıyor. Sahipler, gemi üzerinden kendi servetini yapıyor. Ama gemiyi yenileme konusunda ne yapmış bilgi yok. Kullan kullan, zamanı gelince denizin dibini boylasın veya hurdaya çıkar, nasılsa devlet var... Filonun eskiliğine bakılınca gemi sahiplerinin genel düşüncesi gibi. Lobileri güçlüdür, Hazine’nin sırtından alabileceklerini alırlar

Çığrından çıkan siyasetin tutar yerini arayış.

 Orhan Bursalı

Orhan Bursalıobursali@cumhuriyet.com.trSon Yazısı / Tüm Yazıları

Çığrından çıkan siyasetin tutar yerini arayış...


Doğan Kuban’ın o çok açıklayıcı yazısı aklıma geldi bugünkü siyaset alanındaki büyük karmaşayı seyrettikçe.

Kuban çok partili hayatın açmazlarını yazarken (Parti=Parça, parçalanma demek; peki hepimizi birleştiren ne var?) başlıklı yazısında, partileri Türkiye için birleştiren nedir sorusunu yöneltiyordu:

Parti, parça demek. Türkçe değil. Partilerin söylemi doğru olamaz. Çünkü başka telden çalan parçalar var olacak demek. Bu da partilerin, toplumu parçalayan kurumlar olduğunu kanıtlar. Politika tarihi de bu parçalanma ve sürekli kavgaların tarihidir. Herkesin ağzında farklı olan şey, ‘doğru’ değildir!

NAMUS VE POLİTİKA

Buradan devam edeyim. Kuban namus sözünü alıyor ve diyor ki:

Türkçede namus sözcüğü yoktur. Namus Arapça. Biz Arapçayı Kuran yoluyla öğrendik, Kuran’da namus kavramı var. Fakat sözlüğe bakınca ‘namus’ kanun ve ırz anlamı taşıyor. Türkçesi ise ‘doğru’. Bizim için, yani Türkçe, Türkler için namuslu olmak doğru olmak demektir. -Diyojen gibi lambayla namuslu adam arıyorum. Ben doğru adama güveniyorum. Namuslu adama güvenmiyorum... Boyuna ‘ırz’dan söz eden adamın da ne doğruluğuna ne de namusuna güvenirim. Doğru adam gerçeği söyleyen, yalancı olmayan, sözüne ve işine güvenilen adamdır.

Partiler için söylediğini açayım biraz:

TEK DOĞRU

Partilerin her biri kendi söyleminin savunucusu olduğu için ‘Doğru’dan değil, kendinden yanadır. Yani namusu, ya da yasası kendi doğrusudur. Bunun toplumun tümünün, dünyanın tümünün gerçekleriyle ilgisi yoktur. Çıkardığı yasalar kendini kollayan yasalardır. Tersini gördünüz mü? Çoğunluk partisinin onayladığı yasadır.

Kuban dünyanın tek bir doğruya doğru gitmek zorunda olduğunu söylüyor:

Çoğunluk sisteminin demokrasi olmadığını Çin de Rusya da Türkiye de bütün dünya sabahtan akşama yineliyor. Pek çok demokratik ülke de tekleyip duruyor.

Ne var ki yakın geleceğin dünyası bunu aşmak zorunda! Çünkü üzerinde yaşadığımız yerkürenin fiziksel geleceğine ilişkin evrensel öngörüler bütün insanlık için tehlike çanı çalıyor. İnsanlık için ortak bir minimum tek bir ‘doğru’ davranış tanımlıyorlar. İnsan odaklı, evrensel ve bilimsel doğrular bütün devletlerin anayasalarının temelini oluşturmak zorunda. Bunlardan birincisi insanların yaşamlarına ilişkin diğeri bütün yerkürenin yaşamını tehdit eden bilimsel öngörülerle ilgili.

GELECEK YOK

Gelecekle ilişkileri kalmamıştır. İnsanın yeryüzünde yaşamını sürdürmesine ilişkin doğrular evrenseldir. Herkesin karnının doyması, aç ve susuz kalmaması, barınma hakkı, okuma hakkı, çalışma hakkı artık tartışma konusu değildir.

Her devletin anayasası bu ilkeler üzerine kurulduğu zaman çağdaş dünyanın kapısı açılabilir. İnsanı tanımlayan bu haklar bugün vurgulanan hak, hukuk, adalet, özgürlük, demokrasi gereksinmelerinden daha önceliklidir. Çünkü insanın hayvandan farklı olan statüsünü tanımlıyorlar. Devlet bağlamında tek ölçüt eşitliktir.

Gazetelerde, televizyonlarda, politikacıların ağzından duyduklarınız neler? Ulaşım, yapı, tüketim ve bunlarla sarmaş dolaş cinayet ve hırsızlık. Devletler, bay ‘X oğlu X’i’ zengin etmek, cinayetleri engelleyememek, İngilizce ve Arapça öğretmek, hapishane, rezidans ve saray yapmak için kurulmuyor.

ÇAĞDAŞ DEVLETİN AMENTÜSÜ

Aç uyuyan, soğuktan donan, okula gidemeyen, iş bulamayan ve hastalığı tedavi görmeyen insan kalmayacak! Çağdaş devletin ve partilerin ‘amentü’sü bu olmak zorundadır. Yoksa nesliniz tükenecek!

Soruna bu açıdan yaklaşan bir söylem işittiniz mi? Dünya toplumları, kuşkusuz Türkiye’de de bu aşamaya ulaşmadan yenilik ve çağdaşlıktan söz edilemez. ‘Doğru’ düzen sadece orada başlar. 21. yüzyıl bunu gerçekleştirmek zorunda.

Parti içi ve dışı söz dalaşları mı, yoksa toplumun tümünü doyuran, barındıran, okutan, iş veren bir rejim mi güncel (sözde) medyanın konusu olmalı? Bunu partilerden beklemeyin!

Medya denilen şey, yani iletişim ağı bu amaca yaklaşan bir içerik kazanmaya doğru bir atılım yapmalı! Acaba ‘nano’nun ne olduğunu bilen bir politikacı var mı? Kaç gazeteci var? Sokaktakilere sormaya cesaret edebilir misiniz? Ama nanoteknoloji doğayı değiştirmeye başladı bile...

*

Bir de böyle Doğan Kuban hocanın yaklaşımı var. Aklımızın bir kenarında dursun.

Milletin köle ruhlu olduğuna mı inanıyorlar?

 Orhan Bursalı

Orhan Bursalıobursali@cumhuriyet.com.trSon Yazısı / Tüm Yazıları

Milletin köle ruhlu olduğuna mı inanıyorlar?

19 Şubat 2024

İdeolojik körlük, bağlılık ve bağımlılık insanoğlunun onmaz dertlerinden biridir. İktidar nasıl bir ağ atıyor beyinlere zaman içinde taşlaşıyor, sosyal psikologların yanıt araması gereken bir konu.

2019 yerel seçimleriydi, AKP Antalya’yı yeniden istiyordu ve ilk iktidar tehditlerini orada gördük. Partinin bazı tanınmış isimleri, oy vereceksiniz yoksa hizmet alamazsınız, tehditleriyle halka yüklendiler. Sökmedi, Muhittin Böcek seçildi.

Bugün ise katmerlisini yaşıyoruz. Üstelik acılar içinde, binlerce ölü vermiş, tüm kent yerle bir olmuş, adeta atom saldırısına uğramış Antakya’yı sanki denek olarak seçti Saraybaşı. Merkez-yerel birlikteliğini gündeme getirerek oyların AKP’ye verilmesini yoksa gördüğünüz gibi kentin hizmet alamayacağını söyledi. Milletin iradesini adeta tehditle satın alma girişimiydi. Çok kötü oldum. Nasıl yani? Bir cumhurbaşkanı milleti ayırıyor, baskıyla oyuna merkezi iktidar adına ipotek koymaya çalışıyordu.

Sonra bu genelleşti, tekrarlandı, daha alt düzeydeki parti adamları ama yine de tanınmış isimler, el kol sallıyor, oy vermezseniz nah alırsınız demeye başlıyorlardı.

Tepeden ayarlanmış bir parti politikası olduğu açık seçik.

BU POLİTİKA HANGİ KOŞULLARDA DEVREYE SOKULDU?

Ülke-toplum ekonomik olarak çökertilmişken. Halk yaşamını yer yer sürdüremeyecek duruma getirildikten sonra. Emeklilerin önemli bir kısmı 10 bin TL ile yaşamaya mahkûm edilmişken. Orta sınıf iyice ezilmiş ve önemli bir kısmı asgari ücret düzeyine itilmişken.

Yani paraya, insanca yaşamaya en çok muhtaç haldeyken.

Para Ankara’da, temsilcileri adeta çuvalla gösteriyor, oy varsa bu da var diyordu. Yoksa sürünürsünüz.

OLABİLİR Mİ?

Düşünülmüş taşınılmış bir politika. Yoksa bu söylemin büyük bir tepki çekeceğine ve bumerang gibi sahibini vuracağına, milletin aç kalırım sana oy vermem tepkisi göstereceğine inansalar, bu politikayı sahaya sürmezlerdi.

Tam zamanı diye düşünmüş olmalılar hazır bir çoğunluk sürünüyorken. Vur ensesine al ağzındaki lokmayı. Tilki bile karganın ağzındaki peyniri almak için güzel sözler söyler.

Büyük güce tapınmak, boyun eğmek ve söyleneni yapmak... Şöyle mi düşünüyorlar: Tam kıvamına getirdik seçmeni... Saray artık bir mutlak güç haline geldiğini ve milleti tebaasına dönüştürdüğünü mü düşünüyor?

Bunlar altyapısı fazla olmayan düşünceler. Sosyal psikolojiye bu nedenle ihtiyaç var.

Büyük güç oluşturmak millette boyun eğme psikolojisi mi yaratıyor? Bilmiyorum.

Ama aşırı yoksulluk ve çaresizliğin böyle bir etki yaratabileceğini sanıyorum. Saray belki de bu seçim politikasında haklıdır.

BAĞIMLILIK DERECESİ YÜKSEK

Bir de şu var: Saray ve adamları millete tarihin en büyük ekonomik çöküntüsünü yaşatıyorlar ama sanki ülke güllük gülistanlık ve hiçbir şey yokmuş gibi davranıyorlar.

Bunu mükemmel beceriyorlar.

En çok söyledikleri, bazı ekonomik sıkıntılar var ama bunları en kısa zamanda aşacağız, laflarıdır.

Saraybaşının dün söyledikleri ile bugün söyledikleri arasında 180 derece zıtlık olması, AKP seçmenini zerre ilgilendirmiyor. Herhalde vardır bir bildiği diyorlardır.

Kök oy tabanı yüzde 35’te, orada duruyor.

Seçmenin kişi tapınmasını parti ve ideolojik bağımlılık derecesini neyle ölçmek gerekir bilmiyorum ama aklıma gelen eroin bağımlılığı sanki. Sigara ile ölçmek çok hafif kalır.

Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki irili ufaklı partilere, kişilere, kavgalara, göz oymalara bakıyorum, ülke ve gerçekleri kimsenin umurunda değil. Kendi siyasi hırsı ve karakteri her şeyin üzerinde.

Millet bunlardan ne kadar daha akıllı bilmiyorum, 31 Mart’ta görürüz

Bir büyük bela bir büyük yarara dönüşmeli

 Orhan Bursalı

Orhan Bursalıobursali@cumhuriyet.com.trSon Yazısı / Tüm Yazıları

Bir büyük bela bir büyük yarara dönüşmeli

18  Şubat 2024

Siyanürle altın ayrıştırma yasağı: Türkiye neredeyse bir haftadır hop oturup hop kalkıyor. Olay büyük. Dokuz madencimizi göz göre göre akan dağın altına gömdüler. Olayın büyüklüğünün boyutları çok farklı. Bir çevre felaketi ki üzerinden nasıl kalkacak bu ülke bilmiyoruz. Fırat’a karışan siyanür-sülfürik asit yok, diyorlar.

Hadi inanalım ama görünürde henüz yok diyebiliriz ancak. Sürekli ölçümler ve orta vadede sürekli gözlemler bunu söyleyecek bize. Ama yeraltı sularına sızmayı hele yağmur mevsiminde ne engelleyebilir?

KÖYLÜLERİ SATIN ALMA KÂĞIDI

Utanmaz AnaGold patronu, daha işin başında olabilecekleri görmüş gibi, yüz otuzar bin lira köylülere vermiş, (bugünün parası ile 3 milyona yakın) dahası bir kısmını ABD’ye gezilere götürmüş, ikna etmiş ve sonra da bir kâğıt (veya senet) imzalatmış. Olabilecekler konusunda şirket aleyhine hiçbir açıklama yapamazsın, hak iddia edemezsin, dava açamazsın.

Yani bugün yaşattığı felaket için köylülerin elini kolunu bağlamış. Topraklarını bir bir satın almış.

Avukatlar iş başına! İlk iş bu belgenin geçersizliğini, içerdiği kötü niyeti mahkemeye taşımak ve belgeyi iptal ettirmek ve geçersizliğini ilan etmek. Köylüleri bağlayan alçak dayatmayı yırtıp atmak ve yöre halkını özgürleştirmek. Ki yöre halkı çeşitli bireysel veya toplu davalar açabilsinler.

MİLYARLIK DAVALAR

Çevre felaketinin tüm etkileri şirkete rücu etmeli.

Dokuz madenci için en az birer milyar liralık tazminat davaları açılmalı. Bu çokuluslu şirkettir ve ABD veya Kanada da yüz milyonlarca dolar ödemek zorunda kalırdı.

Şimdi bizim ülkede de bir ilk yaşanmalı, mahkemeler savcılar cesur olmalı, burada bizlerin yaşamlarının Amerikalının Kanadalının hayatından daha ucuz olmadığını göstermeliler. Mahkemeler bizi mi savunacaklar yoksa Kanadalı şirketin çıkarlarını mı, bu davalar bunu da ortaya koyar.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alpaslan Bayraktar, 400 bin kamyon akan toprağı ancak taşır, dedi.

Bunun tüm maliyeti şirkete fatura edilmeli.

Şüphesiz seferber edilen tüm insan gücünün maliyeti de ve henüz görünmeyen masraflar da. Bakan şirketin çevre iznini iptal etmiş. Bu bir adım. Bu felaketi önleyecek önlemleri almadığı için şirket tamamıyla suçlu. Şirkete izinler verilirken olabilecek felaketleri Türkiye Cumhuriyeti üstlenecek diye bir madde mi var?

SİYANÜRE HAYIR PLATFORMU

Bunun yanı sıra bu büyük beladan ülkemiz için büyük bir fayda üretmek için kolları sıvamalı. Tam zamanı! Türkiye çapında siyanür ile altın ayrıştırmanın yasaklanması. Bunu iktidar elemanları asla yapmayacaklar, yapmazlar. Politikalarına, ruhlarına, çevre, sağlık ve insan anlayışlarına asla uygun değil.

Bu konu partiler üstü ve Türkiye’nin geleceğiyle ilgili.

Tüm muhalif partiler şüphesiz büyük destek vermeli ve bir büyük sivil girişim ortaya konmalı.

Avrupa’da ve bir dizi gelişmiş ülkede yasaklanmış.

İliç köylüleri de zincirlerinden kurtarılıp bu platformda yer almalı.

Diğer bölgelerde siyanürlü altın madenlerinin tehlikesi altında yaşayan tüm insanları kapsayacak gevşeklikte ve genişlikte bir platform.

TEK TEK GİRİŞİMLERİ EZDİLER

Ülkenin dört bir yanında yerel yüzlerce girişim bir araya gelmeli.

İktidar her yerde baskıyla kendisine karşı çıkmayacak bir ortam yarattı.

Jandarma, polis, savcı, mahkeme, kaymakam, vali...

İşi dağıtmadan, genelleştirmeden tek bir amaç tek bir slogan:

Siyanürle Altın Aramaya Hayır!

Anagold’a kayıpları için beş yıllık vergi muafiyeti

 Orhan Bursalı

Orhan Bursalıobursali@cumhuriyet.com.trSon Yazısı / Tüm Yazıları

Anagold’a kayıpları için beş yıllık vergi muafiyeti

15 Şubat 2024

Esas Kanadalı şirketin hisseleri, İliç’te yediği büyük haltın haberi yayılınca yüzde 50’nin üzerinde, 1 milyar dolar değer yitirdi. Amerikan borsasında SSRMining adıyla işlem görüyor. Ana şirketin sitesinde Çöpler de altın üretimi birinci sırada yer alıyor.

Anagold, Çöpler Altın Madeni’ni işleten ülkemizdeki şirketin adı. Çöpler işletmesi o kadar önemli ki ana şirketin faaliyetlerinin yüzde 30’unu oluşturuyor.

Yani İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na aday Kurum’un kapasite artış izinleri sayesinde Çöpler işletmesi çok kazançlı altın basan bir işletmeye dönüşmüş.

‘DÜNYA STANDARTLARINDA’ İMİŞ!

Anagold internet sitesinde “Dünya standartlarındaki Çöpler Altın Madeni’ni işletmekteyiz” diyor ve devam ediyor: “Çöpler Madeni’nde inşaat çalışmalarına 25 Ekim 2009’da düzenlenen açılış töreni ile başlanmış, 22 Aralık 2010 yılında ilk altın dökümü gerçekleşmiştir.”

Yani 14 ay içinde altın basmaya başlamış. Habertürk ekonomi sitesindeki bilgiler doğruysa “Çöpler maden alanında 13 yılda bölgede toplam yaklaşık 85 ton altın üretimi gerçekleşti. 2023 genelinde üretim 6.2 ton oldu.”

ÖVGÜ MÜ YOKSA UTANÇ MADALYASI MI

Ana Kanadalı şirket Los Alamos’ın ceo’su 2018’de Kirazlı’daki işletmeleri için yaptığı açıklamada “Türklerin yaptığı en iyi işlerden biridir, dünyada birinciler. Toprağı taşları bir yerden bir yere taşımak konusunda çok tecrübeliler. Ekipmanları da kendilerinden...”

Taş ve toprak taşımakta birinciyiz abi... Övgüye bakar mısınız? Göğsüm kabardı!

‘BÜROKRASİ FAZLA’

Önceki gün de bir ekonomi kanalında maden işletmelerinin sözcüsü bir bayan, maden araştırmalarında bürokrasinin çok fazla olduğundan şikâyet ediyor, iktidarın başvuruları tek bir paket halinde kabul ederek hızla sonuçlandırması gerektiğinden söz ediyordu.

Şüphesiz patronların söz hakkına sahip olduğu kanalda, maden kazaları üzerine soru sorulmazdı.

Ne doğanın ne çalışanın hakkı ve hukuku söz konusu olabilirdi ne de iş güvenliğinden bahsedilebilirdi.

Ertesi sabah İliç faciasına uyanacaktık. Herhalde Meclis’te ertelenen maden torba yasası patronların istedikleri kolaylıkları içeriyordu.

ÇEVRE FELAKETİNİ KİM ÜSTLENECEK?

Evet, Türkiye devleti, AFAD ve herkes facia içini harekete geçti.

Binlerce insan Anagold’un pisliğini temizlemek için çalışıyor.

En az dokuz çalışan çöken dağın altında.

İşçinin kaderi! Ne diyor bu tür kazalarda ve ölümlerde büyük patron “işin fıtratında var”.

“İktidar bu facianın neresinde” sorusu abes. Ta içinde. Kurum, ta içinde. Takım olarak, ta içindeler hepsi.

Çatlak var diye uyarı var, ilgilenen yok. Duyduğuma göre oradaki taşeron bir şirket çatlak uyarısı üzerine çalışanlarını geri çekmiş.

nayasa cinayeti ve seyredenleri bağlayan totalitarizm

 Orhan Bursalı

Orhan Bursalıobursali@cumhuriyet.com.trSon Yazısı / Tüm Yazıları

Anayasa cinayeti ve seyredenleri bağlayan totalitarizm

01 Şubat 2024 Perşemb

Anayasal emir uygulanmadı. En önemli bağlayıcı hüküm. İşlerine geleni uyguluyor, gelmeyeni boş geçiyorlar. Bu iktidar dönemindeki kadar pervasızlık ülkenin geçmiş tarihinde görülmedi diyeceğim ama zenginleri severim diyor şişkonun “Anayasayı bir defa delmekle bir şey olmaz” lafı derhal burada yazıya girdi. Günahını aldık diyeceğim bugünü görünce.

Yargıtay diye bir kurum çıkıyor, “Ben Anayasa Mahkemesi’nden daha üstünüm” afra tafrası satıyor. Peki bu üstünlüğün anayasada yazılı mı, hayır. Ama Anayasa Mahkemesi’nin üstünlüğü yazılı. Cüppeli birtakım insanlar, Saray’ın görüş ve talimatlarının muhafızı ve uygulayıcısı olarak kendilerine yazılı olmayan yeni bir rol biçiyorlar.

Bunu tarih yazmıştır ve hesabını sorar. Görür müyüm bilmem...

CHP DEĞİL SORACAK OLAN

Onlar anayasaya sahip çıkacak bir mitingi bile yapacak yürekliliği gösteremediler. Bir bahane buldular. Asıl gerekçeleri “Konuyu saptırmayalım, esas meselemiz ekonomi yoksulluk” açıklamasını yaptılar.

Anayasayı savunmazsan yoksullukla da mücadele edemezsin. “Millet anayasa gibi bir üst kurumsal yapıyı anlamaz, tıpkı demokrasiyi anlamadığı ve takmadığı gibi... Mitingi yaparsak üstümüze gelirlerse kendimizi savunamayız...”

Böyle midir? Millete soruyorlar; güçlü olanın, sırtı iktidara dayalı olanın hukuku hep galip geliyor diyor: Hukuksuzluk, adaletsizlik, eşitsizlik... Yani diz boyu batak bu konu millet nezdinde, mahkemelere güven yerlerde sürünüyor.

Anayasa ve hukuk yoksa, sosyal hukuk devleti çöpse millet de yerlerde sürünür.

ANAYASA CİNAYETİNE EVET DİYENLER

Bir süredir yaşadığımız anayasanın derdest edilmesi sürecinde, Saray ve kurumsal yapının en üst yerlerine yerleştirilmiş, siyasi faydalı kişilerin yol açtığı felaket krizin yarattığı derin anayasal boşluğun başka nereleri kapsayacağı önemli bir soru...

Bunu ağır bir kaza ile sonuçlanan bir “test sürüşü” olarak kabul edebiliriz.

AKP içinde tek bir hukuk yalamış insanın bile olmadığı da bu ağır kazada önemli bir saptama olarak kayda geçti.

Hepsi tek adamın adeta kopyaları, suretleri gibi.

Yahu bu kadar mı olur?

Göz göre göre böylesine bir anayasa cinayeti işlenmesini nasıl onaylarlar, buna itiraz etmezler, “Eğer anayasa yoksa bizim varlığımız da tartışma konusu olur, biz bu anayasaya göre seçildik ve yemin ettik, şeklen bile olsa uymak zorundayız, Anayasa Mahkemesi’ni yok sayamayız” demezler, diyemezler.

Totalitarizm budur. Bir tek adamın öncelikle partisinde yönetici kadrosunda ve giderek tüm kurumlarda tüm benlikleri yedeğine almasının ve hiç kimsenin bu kadar açık anayasa hükmü karşısında bile tüm bedenlerin tepeden tırnağa kalın halatla bağlanmış olmasının adıdır totalitarizm.

Tepeden hiçbirine tek tek sus denmemiştir. Ama susmaları gerektiğini öğrenmişlerdir.

Pazar başka bir gündem olmazsa “Bu ülkede demokrasi ve hukuk gerçekleşmez” diyeceğim.

***  

Soğan parti: ‘Yeni bir siyasi yapılanmaya, bir siyasi soğana ihtiyaç var’ başlıklı köşe yazınız beni çok mutlu etti. Nedeni, toplumsal yaşama doğayı örnek almanız. 2007’den bu yana doğanın/evrenin işleyişini ya da işleyiş yasalarını örnek alarak toplumsal yaşamın nasıl olması gerektiği konusunu yakın çevremde işleyip duruyorum. Ancak bugüne kadar beni anlayan tek bir insan dahi olmadı diyebilirim.” İbrahim Gedik

16 Nisan 2024 Salı

Soğan parti üzerine-2: Kimse istemez!

 Orhan Bursalı

Orhan Bursalıobursali@cumhuriyet.com.tr

Soğan parti üzerine-2: Kimse istemez!

Soğan parti önerisi üzerine parti içinde bir tartışma olacağını sanmıyorum. Burada amaç, siyasi partinin dalga dalga toplum katmanlarını sarması, sürekli ve düzenli bir büyüme modeli oluşturması. Bir suya uzaktan bir taş atarsınız, dairesel dalgalar merkezden dışa doğru yayılır... Bunu toplumu dalga dalga kucaklama olarak değerlendirebilirsiniz.

Her bir parti (soğan) katmanında toplumun hangi zümrelerinin olacağı konusunda istediği bir çalışma yapabilir. Bir düzen partisinin böyle yeniden bir yapılanmaya gitmesi gerçekten zor belki de imkânsızdır. Çünkü bu katmanlar işlevsiz değil, partiyi etkileyecek işlevlere de sahip olabilirler. Bir yenilenme ve sürekli enerji, 40 yıl parti başında, kurullarında oturma hedefli politik zevatı rahatsız eder.

Meğer bazı şirket çalışmalarında da “Soğan Modeli” varmış (Onion Model). Bir teknoloji şirketinde çalışan dostum bilgilendirdi, bu model şirketin geleceğe yönelik öngörüleri için kullanılıyor. Neyse ayrıntıya girmemeyim, bizim derdimiz farklı.

ÜÇ OKUR TEPKİSİ

Soğan parti” modeli ne kadar ilgi çekti bilemem, özellikle parti içindekiler dahil dışındakiler de “Bu da ne?” demiş olabilirler.

Ama bazılarından yanıt aldım. Mustafa Bey örneğin diyor ki: “Soğan sözcüklerinizi dikkate alıp görüş bildirecek öngörülü, vizyonlu, ileri görüşlü CHP sorumluları var mı merak içindeyim. Andığınız gibi CHP sorumlularını, diğer meslek sahiplerini hep siyaset güttü, istisnalar olabilir.

Kendisine yanıtım hayır oldu.

Bir akademisyenBugün tam da uzun zamandır yakındığım bir konuda yazmışsınız. Ben de bir üniversitede öğretim üyesi olarak çalışıyorum. CHP’li değilim ama elbette CHP benim için de önemli. Ve buradaki il örgütü yaşadığım son 20 yıl boyunca sadece bir kez benimle ilişki kurdu. Kimi başkan seçip seçmeyecekleri vs. tabii ki kendi kararları, ancak bunca yıllık öğretim üyeliği deneyiminden sonra tabii ki benim de söyleyeceğim, katkıda bulunabileceğim çok şey olduğunu düşünüyorum. Akademiye, yerele, genele ilişkin... Ama sanki görünmez bir duvar var aramızda, iletişim kurmakta zorluk çekiyoruz. Bu durum tabii ki sadece CHP özelinde değil, diğer siyasi yapılar da hiç arayıp sormazlar. Elinize emeğinize sağlık, iyi çalışmalar diliyorum.

Bilim Kurulu çöpe: “Soğan parti” konulu yazınızı okudum. Çok önemli bir tespitte bulunmuşsunuz. Geçtiğimiz senenin sonuna kadar varlığını koruyan Çanakkale il başkanlığına bağlı Çanakkale Bilim Kurulu’nu kurmuştuk. O dönemin il başkanı Sn. Metin Ümit Ural’ın isteğiyle bir iki rapor ve pandemi döneminde bir sosyal sorumluluk projesi yazıp uygulamıştık. Ancak il yönetimi dahil CHP’li hiçbir siyasetçi bu kuruldan yararlanmadı ve bizi yok saydı. CHP’deki malum değişimden sonra da arayan soran olmadı. Biz de kendimizi feshettik. Kısacası, soğanı doğrayıp, yemeğe bile katmadılar. Doğrudan çöpe attılar.

Dinlediğim onlarca hikâye, partiye katkıda bulunmak isteyenlerin tüm girişimlerinin havada kaldığını anlatır.

Neden derseniz, çünkü partinin onları kucaklayıp işe yarar hale getireceği bir yapılanması yoktur. Ayrıca başka şeyler de vardır, ama esası budur.

Parti üyeliği pasiftir. Pasiflik yine partinin yapısından kaynaklanır.

Neyse bu konunun zamanı mı derseniz, size belediyeler ve adaylar üzerinde gevezelik mi yapsaydım, hoşunuza giderdi, derim.



Yeni bir siyasi yapılanmaya, bir siyasi soğana ihtiyaç var

 Orhan Bursalı

Orhan Bursalıobursali@cumhuriyet.com.tr

Soğan inanılmaz bir sebze. Soğansız yemek, mutfak düşünülemez. Mutfağın kraliçesi sayılabilir. Dünyanın her yerinde her yemektedir.

Bu kadar övgüyü onu soğan olmaktan alıp başka bir yere konumlandırmak için yapıyorum.

Önceki gün dostlarla bir sohbette bir partiye dışarıdan özel bir konuda -hadi söyleyelim- güvenlik ve dış politik ilişkiler konusunda bir uzmanlık destek konferansı üzerine bilgi aldığımda, ağzımdan çıkıverdi: Yapılan aslında partiye bir soğan kabuğu eklemek gibi.

Herhalde partiyi bir soğana benzetmek pek akla gelen bir benzetme olmaz, dahası gülünç bile karşılanabilir.

PARTİ SOĞANA BENZEMELİ 

Ama hayır, parti ile soğan arasında bence çok anlamlı bir ilişki kurulabilir.

Soğan katman katmandır. Kabukları bir bir kaldırdığınızda öze ulaşırsınız. Yani merkezine.

Parti de bir soğana benzemeli.

Soğanın her bir katmanı, partinin bir yapısal bilgi katmanı olarak görülebilir.

Soğanın kaç katmanı var bilmiyorum ama bir parti için yeterli sayıdadır.

Partinin merkezinden dışa doğru çok farklı konularda bilgi katmanlarıyla donatıldığını ve her bir katmanın birbiriyle ilişki etkileşim içinde yenilikler ürettiğini ve merkezi beslediğini düşünün.

Klasik parti yapısını düşünün, yukarıda anlatmak istediğim yeni bir yapısal örgütlenmenin ne kadar çok uzağındalar, dahası sokağın yapısı ile ne kadar uzaktalar. Soğanın katmanları merkezi korur. Merkez soğanı yeniden üreten en canlı, genetik olarak tüm bilgileri içeren bölümüdür.

TEK RENK SİYASİ FİGÜRLER

Klasik partileri düşünün. Mesela CHP. Başkanı, seçtiği merkez komitesi ve daha geniş bir parti meclisi var.

Dışa doğru parti örgütleri, delegeler, kurultay var. Bunlar örgütsel yapı. Bunun dışında da gönül verenleri, seçmenleri var.

Fakat tüm bu yapının rengi tektir: Siyasi.

Dıştan içeriye doğru bu tek renk siyasi figürler merkeze doğru ilerlemeye çalışır.

Evet kimi avukattır, kimi doktor, kimi müteahhit, kimi profesör... Yani bu siyasi figürlerin her birinin meslekleri vardır. Ama hepsini güdüleyen siyasettir.

Bu bakımdan, partiler renk yoksunluğu içindedir.

Partinin içinde bazı uzmanların olması, partiyi renkli yapmaz.

ARADA SIRADA DEĞİL... 

Arada sırada CHP, 40 yılda bir kendine yakın uzmanları çağırır. Birkaç saat görüş alışverişi yapar. Bunlar sanatçı da olabilir, savunma uzmanları veya ekonomistler de...

Fakat uzmanlardan oluşanlar partinin bir katmanını oluşturmazlar.

Gelirler konuşur ve dağılırlar. Söyledikleri ne kadar partiye, merkeze nüfuz eder bilinmez. Havada uçuşur söyledikleri.

Burada yeni bir yapı olarak bir “soğan-parti”den bahsediyorum.

Yani mesela 10-15 katmanı ile partiye zırh gibi saran bir yapıdan.

Partinin çok farklı alanlarda, partide söz sahibi, bir parçası bir yapısal ilişkiden.

Bu katmanlar, sosyal hizmetlerden tutun emekli ve işçi katmanına uzman kadrolara, kooperatif ve tarım uzmanlarına kadar da diyelim iki ayda üç ayrı bir toplanırlar. Politikalar önerirler. İtilen kakılan değil partiye can veren ana katmanlar.

***

Böyle bir şey mümkün mü?

Türkiye’yi değiştirecek klasik, dışarıdan kimsenin içine nüfuz edemediği, parsellenmiş, kimseyi içine sokmayan klasik bir CHP (ve diğerleri) bence bitmiş siyasi yapılardır.

Bizim bir ciddi “soğan parti”ye gereksinimimiz var.

Yetenekleri yok etmek, ülkeyi dışa peşkeş çeker

 Orhan Bursalı

Orhan Bursalıobursali@cumhuriyet.com.tr

Yetenekleri yok etmek, ülkeyi dışa peşkeş çeker

İktidarın bilim güçlerimize yönelik vurdumduymaz, keyfi, bir yandan “giderlerse gitsinler” öte yandan gitmeleri için de elinden geleni ardına koymayan anlayış ve politikaları şüphesiz en çok tartışma konularından biri.

Ülkenin büyük kesimi bunun acısını yüreklerinden duyar ve tepki verirken yüzde 35’lik AKP seçmeni, yanlarında MHP’ye oy verenler ve iktidar etekleri altında Meclis’e giren ideolojik saplantılılar seslerini çıkarmıyorlar.

Bu vurdumduymazlığın, ülke sevgisizliğinin ve gelecek düşüncesizliğinin yaygın paylaşımıdır.

Toplumda derin kök salan cehaletin dışa vurumudur.

Siyasi iktidarların çoğunda, hele sağcı aşırı sağcı iktidarların hiçbirinde ülkenin beyin güçlerini geliştirme politikaları, hevesleri olmadı.

Ülkenin bilim kurumları siyasi ideolojik saplantılarla gasp edildi, dağıtıldı, güdüldü, sesleri kısıldı.

DÜŞMAN OLSA NE YAPAR?

Cumhuriyet kurulduğunda bilge, bilim, düşünce, sanat, edebiyat, mühendis insan yokluğundan kırılıyordu. Bunlar olmadan, yani bir ülkeyi her yönden ileri taşıyacak her açıdan seçkin güçlü bir insan sınıfı olmadan, gelişme, özgürleşme, üretim ve çağdaşlaşma mümkün değildir.

Bu konuya ideolojik yaklaşımların tümünün Allah belasını versin. Çünkü keskin ideolojik benim-senin, ben-sen, senin adamın-benim adamım türünden yaklaşımların hepsi ülke düşmanlığıdır; sevmediğin insanları yok etme, ülkede yaşamı dar etme amaçlıdır.

Ülkeye düşmanlıktır.

Bir ülkeyi işgal eden yabancı güçlerin ilk yaptığı entelektüel kesimi biçmek yok etmektir.

Irak’ta, Afganistan’da, Suriye’de ve işgal edilen tüm ülkelerde böyle oldu. İşgalcilerin tüm karanlık örgütleri bunun için seferber edilir. İsrail kaç İranlı mühendisi suikastla öldürdü? Bu işin ustalarından biridir, tabii yanı başında CIA.

Bu, ülkeyi cahil, tepkisiz, isyansız, örgütsüz, güçsüz bırakmanın en etkili yöntemidir.

HERKES KAÇIYOR

En yetişkin genç beyinlerde büyük göç var. Alman Lisesi mezunlarından geride iki kişi kalmış (124 mezundan 122). Avusturya Lisesi’nden 166 mezundan 133’ü gitmiş.

Türkiye’de iktidar bu ülkede güçlü beyinlerin yaşama olasılıklarını söndürmüş.

Atatürk ise seçkin gençleri gönderirken “kıvılcım olarak gidip alev olarak dönmelerini” şart koşmuştu... Hepsi dönerek ülkeyi sırtlamışlardı.

Şimdi gidenler yabancı ülkeleri sırtlıyorlar. Üstelik bizim emeğimizle, milyarlarımızla, varımızı yoğumuzu uğurlarına feda ettiğimiz filizlerimiz arkalarına bile bakmadan kendilerini bekleyen yeni hayatlarına doğru kanat çırpıyorlar.

KIT AKILLI AYDIN DA TEHLİKELİ

Aydın geçinen aklı kıt biri geçenlerde soruyor: “Biz ne yaptık da bu iktidara kaldık...” AKP ve cemaat saflarında neden yer aldığını kendine soracağına! Ülke aydınının özellikle popülerlik peşinde koşan, arkasında hiçbir ciddi bilimsel düşünsel üretim olmayan bu kesim de aslında ülke cehaletinin kopmaz bir parçası. Sormamız gereken: “Biz bu kişileri nasıl yetiştirdik?”

Doğan Kuban diyordu ki bir yazısında, “Güncel yaşamda zeki sandığınız bir adam, dünyanın çoktan çözdüğü sorunlar karşısında, geleneksel bir kültürel tıkanma içine hapsedilmişse, aptallık birikmiş ve koyulaşmış toplumsal cehalete dönüşmüş demektir.”

Ne yapacağız?