Öne Çıkan Yayın 20 Mart 2012 yazım

Erdoğan’a Askeri Darbe?

Yoo hayır bu kez, başka bir “fantezi”i üzerinde düşünmeye çağırıyorum: Cemaat, denetlemeye başladığı TSK’yı, Erdoğan’a karşı kulla...

13 Temmuz 2015 Pazartesi

Almanya, Tehcir, Bağdat Demiryolu, İslam Cihadı: “Evet Halk Katliamı Yaptık!”


Ankara’ya ilişkin “yüksek siyaset”i bugün değiştirelim. Önemli gördüğüm bir konu içine sokuyorum sizi: Almanya resmen, İkinci Dünya Savaşı öncesi, 1904-1908 arası, bir “geç gelen” saldırgan sömürgeci olarak işgal ettiği Afrika Namibya’da (o zamanki adı Alman-Güneybatı Afrikası) “halk katliamı -soykırım” yaptığını resmen kabul etti. Bu konuda Namibya hükümeti ile ortak bir açıklama yapacaklar.
O tarihte, Namibya’nın Herero ve Nama kabileleri, Alman işgaline isyan ederler. Vahşi sömürgeci olarak Alman ordusu, başlarında general Lothan von Trotha, en az 85 bin insanı öldürür ve çöle sürer. Çöl’de aç bırakarak öldürmek de bir Alman yöntemi olur (*).
Almanlar kabilelere karşı yaptıkları kırımı bir “ırk savaşı” olarak da nitelendirdi.
***
Kerem ÇalışkanAlman Cihadı ve Ermeni Sürgünü” başlıklı kitabında (Remzi Kitabevi), Ermeni sürgününde Almanların çok önemli rolünü incelerken, Almanların “yoketme” politikası çerçevesinde Afrika’daki katliamlarına da kısaca yer verir. Alman General Trotha’nın “ırklar savaşırsa, birisi yokolur” dediğini öğreniyoruz (s.104). Almanlar Doğu Afrika’da Göller Bölgesi’nde de, ayaklanan Mau Mau yerlilerini öldürmüş ve sürmüştür (100 bin kadar).
Hitler’in ırkçı-soykırımcı görüşlerinin kökenleri, Kayzer II.Wilhelm zamanında özellikle sömürgecilik dönemine gider. “Üstün-Irk” Almanlar, Afrikalı geri ve “insansı” yaratıkları ortadan kaldırmaktalar.
 Kerem yazıyor: “1. Dünya Savaşı öncesi Alman askeri geleneği sömürgelerde tehcir (deportation), isyan bastırma ve toplu imha konusunda geniş bir deneyim ve sertlik kazanmıştır. Prusya askeri kültürü Çin ve Afrika’daki sömürge savaşlarında kendisiyle eşit görmediği ve ırksal nefret duyduğu yerli halkları acımasızca ve topluca yok etmekten çekinmemiştir.”
***
Almanlar serttir, Prusyalı lakabı bunu anlatır. II. Wilhelm “kan akmalıdır, çok kan” diyen adamdır! Çin’de, Alman elçinin de öldürüldüğü Boxer ayaklanmasını (1900) bastırmak için Batılıların ortak askeri gücüne katılmış, II.Wilhelm, askerlerine “Bu bir intikam operasyonudur, Pardon yok. Esir alma yok... Çinliler üzerinde öyle bir etki bırakın ki bir daha hiç bir Çinli dönüp bir Alman’a yan bakmasın..” demişti. (s.103)
Boxer isyanı bu tarife uygun bastırılır!
Birinci Dünya Savaşında Almanya’ya dayatılan koşullardan biri de sömürgelerini devretmek olmuştu.

Sürgün, bir Alman yöntemi
İBirinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Ordusunu güden Almanların da Namibya’da pratiği yaptıkları Sürgün yöntemini dayattılar. Almanya, başlıca rakipleri İngiltere’ye karşı ta Hindistan’a kadar planladıkları Bağdat demiryolu ile, ve İslam Cihadı politikası ile emperyalist paylaşım savaşında yerlerini almıştı.
Ermeni isyanı ve Rusya’nın Anadolu’ya inişleri, Kayzer Almanyası’nın planlarını bozuyordu. Ermeni tehciri meselesini gündeme getirdiler. Ermenilere karşı “tedbir” alınmasını dayattılar. Onların bölgeden uzaklaştırılması gerekiyordu aynı zamanda. Almanların bu taleplerini Talat Paşa anlatır. “Alman imzalı tehcir emirleri de var” diyor Çalışkan.
Kerem Çalışkan’ın bu konuyu gündeme getiren kitabı, bir başlangıç olarak önemlidir. Anadolu üzerindeki İngiliz oyunlarının yanısıra, geç atağa kalkan sömürgeci Almanya’nın Anadolu üzerindeki stratejilerinin ana hatlarını görüyoruz.
***
Hitler durup dururken doğmadı. Irk düşmanlığı emperyalist saldırganlığın, emellerin bir parçası ve aracı olarak geliştirildi ve kullanıldı. Almanyanın ilk büyük savaşta Müslümanların hamisiyiz politikasıyla uygulamaya koyduğu İslami Cihad ile, bugünkü İslami Cihad’ın anası veya babası ilişkisine de işaret ediyor Kereml kitabında. Tabii günümüz İslami Cihadının İkiz Kulelere saldırı ile başladığını anımsatarak..
Şu Almanlar ilginç bir millet..
Yunanistan’a dayattıklarına da bakarak, kızmayalım mı..
Namibya bağlamında, daha sonrası için daha pek çok şeyi tartışmalıdır Almanlar.

--12 Temmuz 2015 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

10 Temmuz 2015 Cuma

RTE Hiç Bu Kadar Yalnız Kalmamıştı

Hepsi birer birer kenara çekiliyor ve genellikle Ahmet Davutoğlu’nun arkasında yer alıyor. Ali Bayramoğlu bile RTE’yi eleştirmeye yöneldi.
Hepsi, şimdi Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan RTE’nin kale gibi sonuna kadar arkasında duran ve her yaptığını toplu olarak savunan kimselerdi.
RTE’ye yöneltilen her eleştiri, adeta kendilerine yönelikti, o kadar yani!
Akademisyeni, yazarı, çizeri, medya yüzü, tartışmacısı, konuşmacısı, köşe yazarı, tv’de program yapımcısı..
Kalemlerinden kan damlıyor, sözleri ekran camlarını çatlatıyordu..
O kadar keskindiler..
Şüphesiz bu desteklerinin karşılığını çok çok fazlasıyla aldılar. İyi para kazandılar, böylesine destek karşısında az bile aldılar, helal olsun!
RTE koltuk değiştirince, küçük sallanmalar başladı. RTE medyasında patron değişimlerinde bazıları kapı önüne kondu, gazeteler arası yer değiştirmeler oldu, şüphesiz ki AKP’yi savunuyorlar, bazıları Davutoğlu safına geçti.

Yıldız “alçalan” olunca..
7 Haziran seçimlerinden sonra ise saflarını daha net ayırdılar.
Bunun nedeni, RTE’nin “yükselen yıldızı” “alçalan yıldıza” dönüşmesiydi.
Başkanlığı artık Kaf Dağının ardında bile gözükmüyordu.
Bu şu demekti: Evet, parti içinde bir olaydı, seçmende de olay olarak varlığını sürdürüyordu, ama itibarına özellikle sarayı büyük darbeyi indirmişti.. Milletin hazinesini istediği gibi kullanıyordu, 17 milyon yoksulun olduğu ülkede Karun gibi yaşıyordu.. Danışmanları da büyük tepki çekiyordu.
Önümüzdeki 4 yıl içinde seçim yoktu gerçi. Koalisyon kurulabilirse, bu süreç içinde Davutoğlu’nun güçlenme olasılığı da doğaldı.
Yasal konumu itibariyle de, Parti içinde gücünü kaybetmesi mukadderdi.
Parti’de iktidar adım adım yer değiştiriyordu. Koalisyon kurulursa, RTE’den güç kaybı hızlanacaktı.

Davutoğlu’nun Fahri Danışman ilan ettikleri
Bu saptama karşısında, RTE’nin arkasındaki medya yüzlerinin, akademisyenin, yazarın çizerin desteğini de etkilemesini ve saflardaki bu dönüşümü tetiklemesini normal karşılamak gerek.
AKP’nin medya yüzlerinden biri açıkça “Sarayına, yasal konumuna çekilsin, partiyi rahat bıraksın, partiyi de oradan gütmeye kalkışması problem yaratıyor,” dedi resmen.
Parti içinde güç, şimdilik Davutoğlu’nun çevresinde birikiyor.
Davutoğlu, AKP’nin bu medya güçlerinden bir kısmına iftar yemeği verdi, kimlar katıldı, Abdulkadir Selvi’nin yazısından öğreniyoruz: “Alev Alatlı, Prof. Şükrü Hanioğlu, Prof. Süleyman Seyfi Öğün, Prof. Cemil Oktay, Halil Berktay, Prof. Erol Göka, Prof. Ömer Çaha, Prof. Beril Dedeoğlu, Prof. Berat Özipek, Prof. Atilla Yayla ve Prof. Mesut Yeğen..”
Davutoğlu, katılanları dinledi, çoğu “yeni Türkiye ama yeni AKP” istemiş. Başbakan hepsini de “fahri danışmanı” ilan etti. Bu eleştirilerinin partide karşılığı olacağını söylemiş. En önemli mesele olarak da AKP’den uzaklaşan yüzde 4’e varan Kürt seçmenlerin nasıl geri döndürüleceği imiş.
Diyeceğim şu: geçmiş olsun!
Davutoğlu ile RTE arasında bir “gedik açılmasına” uğraşanlara da yanıt olarak, Davutoğlu RTE’ye sahip çıkılacağını “hissettirmiş”.

Üç güç çarpışıyor
AKP’ye kimin “esasta” sahip olacağı, bu yıl içinde ön önemli siyasi konulardan biri olacak.
RTE: erken seçime zorlayarak, eskisi gibi bir “seçim zaferi” ile Parti’nin kendisine ait olduğunu göstermek istiyor. Bence hayal artık, bu iş bitti.
Davutoğlu: Koalisyon hükümeti kurarak, seçime gidilecekse, kendi koşullarında ve kendisini güçlendirecek bir erken seçimi tercih edeceğe benziyor.
Ve Gül... Bu yılın sonuna kadar Parti’de ve iktidarda yaşanacaklar, Abdullah Gül’e çok önemli bir fırsat yaratabilir.
Parti içindeki “babalar’, Parti’deki, tıpkı ANAP vb’deki gibi seçmen erimesini ve iktidar yitiminini önlemede sadece Gül’ün başarılı olabileceğine inanıyorlar.
Evet, bu dördüncü AKP analizi ile, artık yeni konulara geçebiliriz.

--9  Temmuz 2015 Perşembe / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

8 Temmuz 2015 Çarşamba

Rennan Pekünlü olayı: Bir komplo daha AİHM’de / Magna Carta’nın 800. Yılı ve Türkiye

CBT Gündem yazısı, Sayı 1476,  3 Temmuz 2015

Başları türbanlı olduğu için hocanın kendilerini derslere sokmadığı yalanıyla bir kaç kız öğrencinin şikayet ettiği Astrofizik profesörü Rennan Pekünlü, İzmir’de mahkum edilmiş ve 4 ay hapis yatmıştı. Oysa Pekünlü, Rektörlüğün talimatı gereğince türbanlarıyla derslere giren öğrencileri sadece fotoğrafla saptıyordu. Derse sokulmayan kimse de yoktu. Uyduruk iddialarla verilen mahkumiyet kararı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne götürüldü. Mahkeme başvuruyu kabul etti ve Türk Hükümeti'nden savunma istedi (17 Temmuza kadar!).
Pekünlü’nün avukatı Murat Fatih Ülkü, Halen yürürlükte olan Anayasa Mahkemesi’nin 3 kararına göre, türbanlı öğrencilerin üniversiteye girmesi, buna izin veren düzenlemeler ve uygulamalar Anayasa’ya aykırı. Bu durumun eğriliği-doğruluğu ayrı bir konu. Hukuksal gerçek bu. Prof. Esat Rennan Pekünlü, Anayasa’yı, Anayasa Mahkemesi kararlarını uygulamak istedi,  türbanla üniversitelere girmek isteyen öğrencileri uyardı ve tutanak tuttu diye, 2 yıl 1 ay hapis cezası almış, karar kesinleşmiş, sonrasında da Prof. Pekünlü cezaevine girmişti,” diyor.
Ülkü, bireysel başvuru yaptıkları Anayasa Mahkemesi’nin “bu olayın benim içtihatlarımla ilgisi yok” dediğini ve kendi içtihadını yok saydığını anlattı: “AİHM, yapılan başvuruyu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 7. md.si (cezaların yasallığı/kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesi) ve 8. md.si (özel hayatın ve aile hayatının korunması) çerçevesinde kabul edilebilir olduğuna karar verdi…”
AİHM’de bir kez daha Türkiye’ye hukuk, a’dan z’ye tartıya çıkıyor!
Üniversite siyasetin boyunduruğuna vurulunca, böyle olaylar yaşıyoruz. Öncelikle siyasetin üniversitelerde rektör atamalarına son vermeli ve üniversiteleri özgürleştirmeli..
***
Magna Carta’nın 800. Yılı ve Türkiye

Mesele hukuk ve insan haklarından açılmışken: Magna Carta’nın (Büyük Ferman) 800.yılına değinelim:
15 Haziran 1215, siyasi ve toplumsal tarihte bir dönüm-dönüşüm noktasıdır. O tarihte İngiltere’de asillerin krala isyan etmesi sonucu, kralın yetkileri yeniden düzenleniyor, asiller sınıfı siyasi hak ve özgürlükler kazanıyor.. Kralın yetkileri ilk kez bir anlaşma ile kısıtlanıyor. Kral yasalara uygun davranma sözünü veriyor. Ferman’da yer alan bir maddeye göre, Kral bu anlaşmanın herhangi bir maddesine uymadığı taktirde, bütün mal varlığına el konacaktı.
39.madde en önemli maddelerden biridir çünkü bugünkü hukuk sisteminin temelleri atıldı: “Özgür hiç kimse kendi benzerleri tarafından ülke kanunlarına göre yasal bir şekilde muhakeme edilip hüküm giymeden tutuklanmayacak, hapsedilmeyecek, mal ve mülkünden yoksun bırakılmayacak, kanun dışı ilan edilmeyecek, sürgün edilmeyecek veya hangi şekilde olursa olsun zarara uğratılmayacaktır.”
Kral John, Magna Carta’yı kabulden bir ay sonra Papalığa başvurarak, bu anlaşmaya uymasının mümkün olmadığını belirterek, anlaşmayı iptal etmesini isteyecekti. Papa da Magna Carta’yı iki ay sonra yok hükmünde sayacaktı!
Magna Carta, şüphesiz yüzyıllar boyunca gündemde olmadı, ama toplumların gelişim süreci içinde bugünkü insan hak ve özgürlüklerinin, modern demokrasinin anası sayılıyor. Ingiltere anayasal hukukunun bugün en önemli kaynaklarından biridir. 1948’de Birleşmiş Milletler’in insan hakları bildirgesi de, Magna Carta’nın tüm insanlığa ait olduğunu ilan eder. Avrupa İnsan Hakları Anlaşması da, Magna Carta’ya gönderme yapar.
Türkiye’de ise, anayasada bulunmasına ragmen, insan hak ve özgürlüklerinin pratikte gerçekleşmesi bile hala siyasal iktidar tarafından engellenmektedir.
Siyasal iktidarı seçimle bile olsa ele geçirdikten sonra, anayasayı hiçe sayarak keyfi bir şekilde ülkeyi yönetmeye kalkışan muktedirlere karşı mücadele edilen bir ülke konumundadır Türkiye.
Gelecek Cuma yeniden birlikte olmak dileğiyle..


Düzeltme: Dergimizin 1474’üncü sayısında yayınlanan Prof. Dr. Ayhan Ulubelen, Prof. Metin Balcı’nın emekliliği üzerine yazısında yanlışlıkla “Hacettepe Üniversitesi” yazmıştır. Doğrusu ODTÜ olacaktır. Düzeltir özür dileriz.

RTE’nin aradığı çıkış yolları çıkmazlarda bitiyor. Üçlemenin sonuncusu

RTE-Davutoğlu Çatışması üzerine, Davutoğlu’nun karşı çıkışları-3

Şimdilik bu son analizde bazı noktalara değineceğim.
İlki, RTE-Davutoğlu arasındaki çekişme-çatışma, aynı zamanda AKP’nin “özgürleşmesi” açısından da büyük önem taşıyor. Tek Adam’ın yanlış çıkan, ülkeyi zor durumda bırakan politika ve kararlarından özgürleşmiş bir parti, hem “AKP” için hem de “ülke” için önemli. AKP, son 7-8 yıldır RTE ile özdeşleşmiş, “RTE partisi” olarak nitelik ve biçim değiştirmiştir. Ülke dost-düşman olarak bölünmüştür ve RTE’den nefret eden bir ülke çoğunluğu oluşmuştur. Belki de hiç bir lider bugüne kadar bunu başaramamıştı!
AKP, parti olarak varoluşunu kanıtlamak zorunda.
Bu nedenle, parti ve hükümetle yasal-hukuki-resmi bir bağının olmadığı ve son seçimde de önemli yenilgi aldığı bu süreçte, RTE ile Parti tüzel kişiliğinin farklılaşması için ortam uygundur.
Ahmet Davutoğlu, Parti liderliğine ve Hükümetin başına geldikten hemen sonra önemli çıkışlar yapmıştır. Bu makamlara RTE’ce getirilmesine rağmen, bir “emanetçi” havasına girmedi. Önemli farklı davranışlarını anımsayalım:
1) Yolsuzluk ve rüşvet suçlamasıyla karşı karşıya kalan 4 eski bakanın Yüce Divan’da yargılanmasının yolunu açmak istedi; RTE son anda engelledi, Meclis’te siyasi aklanmalarını sağladı. Davutoğlu, rüşvet ve yolsuzluğa karşı çok konuştu, elleri keseriz bile dedi. RTE ise bu konuda ağzını açmadı.
2) Kamuda Şeffaflık Paketi hazırdları, RTE “2010’da biz bunu yaptık, ne gerek var” diyerek Meclis’e getirilmesini önledi.
3) Parti il ilçe başkanlarının mal durumlarının açıklamasını istedi. RTE ise “hayır gerekmiyor, ilçe yönetimlerine getirecek adam bulamayız” diyerek engelledi. Aslında yağmanın da bir itirafı ile karşı karşıya kalmıştık.
4) RTE’nin hükümete periyodik başkanlık etmesi konusunda anlaşmazlık çıktı. Davutoğlu – Arınç RTE’nin özel siyasi danışmanı Binali Yıldırım ile atıştı. Davutoğlu, Yıldırım’a: İcrai yetki, anayasal, yasal, hiçbir tereddüt olmadan Bakanlar Kurulu’nda. Öyle gölge bakanlar kuruluymuş gibi, gazeteye yansıtanlar bir başka oyunun içindeler… Böyle bir toplantı olabilir ama istisnai mahiyette ve gerekli görüldüğü zaman.”
5) RTE şikayet etti “Cumhurbaşkanlığı ile Başbakanlık arasında, istişare ve danışma mekanizması yeterince işletilemiyor…” Davutoğlu: “Cumhurbaşkanı’mız bizim 6 ay önceki başbakanımız, bunu doğallık içinde değerlendirmek lazım.”
6) Tabi Hakan Fidan'ı hükümete almak istedi Davutoğlu, ama RTE şiddetle karşı çıkıp MİT'e geri gönderdi.. Bu da büyük çatışma konusu oldu..

Yeni dönem başlatmak istedi, ama
Davutoğlu, RTE döneminin arşıalaya çıkmış iddia, olgu, söylenti, ortaya serilen yolsuzluk-rüşvet olayları ve mekanizmalarının, bilgi-belge, mahkeme vb.leri devamcısı, sürdürücüsü bir dönemin lideri, hükümeti olmak istemediğini daha başından ortaya koydu.. Kendisiyle başlayan yeni bir dönemin lideri olmak istedi..
Ama RTE, hayır, sen bizim devamızsın dayatması içinde. (*)
***
Koalisyon görüşmelerinin başlaması için de bir türlü görevlendirme yapmıyor Cumhurbaşkanı. Seçime gitme kararını ve Meclis’te yeniden çoğunluğu sağlayacak bir ortamı nasıl yaratacağının hesabı kitabı içinde. Bu kendisini yeniden anka-kuşu havasına sokabilir tabii.
Ama RTE bence imkansızı istiyor, arıyor, deniyor.
Ama şimdilik her yol sanki çıkmaz sokak...
--
(*) Eskiden RTE’nin çok yakınında bulunmuş bazı gazeteci-yazarlar, RTE’nin çevresinin RTE’yi yanlış yere sürüklediklerini belirtiyor (Akif Beki, mesela). RTE kendi kafasıyla uyum içinde olanları yanına topladı ve onlarla beraber bu yolculuğu sürdürüyor. Zamanı gelince de, hepsini silkeleyip atmakta tereddüt etmez..

NOT: Yunanistan’da halk, evet’i de hayır’ı da çıkmazlar ve zorluklarla dolu bir süreçte, ‘hayır’ diyerek, kendi yolunu çizdi ve yazgısını nihayet ele aldı. Merkel’ler, Yunanistan’ın bu duruşu, demokratik kararı karşısında uzlaşmacı tutum alır mı? Yoksa “kendi çukurunuzu kazdınız, belanızı bulunuz” mu der.. Bakacağız.

--7 Temmuz 2015 Salı / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet