Öne Çıkan Yayın 20 Mart 2012 yazım

Erdoğan’a Askeri Darbe?

Yoo hayır bu kez, başka bir “fantezi”i üzerinde düşünmeye çağırıyorum: Cemaat, denetlemeye başladığı TSK’yı, Erdoğan’a karşı kulla...

18 Eylül 2013 Çarşamba

İktidar İçi Savaşlar ..RTE ve Güç Kaybı


Kimileriniz al birini vur öbürüne diyorsunuz, biliyorum... ama biz “iktidar içi savaşlar”da ben gördüğümü yazayım, merak edenler vardır.. Çünkü Türkiye kaynadıkça, iktidar güç kaybına uğradıkça ve seçim süreci ilerledikçe, yeni durumlar ortaya çıkıyor..
“İktidar İçi Savaşlar”, bildiğiniz gibi 3 cephede sürüyor.. Her cephe liderinin hedefi, siyasal iktidarda belirleyici olmak ve böylece “nema”sını yemek.. En büyük cephe RTE cephesidir.. İkincisi Abdullah Gül, üçüncüsü de Fethullah Gülen/Cemaat Cephesi..
RTE’nin en büyük dayanağı seçmenidir. İçeride dayanacağı başka güç, koskoca bir sıfırdır.. Gül ve F.Gülen ise ayrı odaklardır. Aralarında 11 yıldır süren ittifak yarılmıştır. Dahası yer yer dağılmıştır..
Ne etkili olmuştur bu kısmi “dağılma”da?
En büyük ve birinci neden RTE’nin Tek Adam otoriter kimliğidir. İktidarda bütün güçler onun elinde olmalıdır, ancak istediklerine üçüncü ve daha alt derecelerde güç/iktidar paylaşımı öngörür. RTE, Gül’ü tasfiye etmek istedi geçen iki yıl içinde... Ama iktidarda önemli bir güç kaybına uğradığı için, durum şimdi biraz değişti. RTE’nin aslında en büyük rakibi F.Gülen/ Cemaat’tir! Cemaat partisi, RTE’yi esir alamamış, tam tersine RTE, Cemaat’in devlet içinde inşa ettiği ve ele geçirdiği odakları parçalama, buralardan Cemaatçileri tasfiyeye girişmiştir.. MİT üzerinden RTE’ye yönelttikleri büyük operasyon, ipi koparan olaydır.. 
F.Gülen kararlı bir şekilde RTE’yi tasfiyeye yönelmiş durumda, bütün siyasi nutuklarında (dini soslu) RTE’ye bir saldırı/gönderme var. Dün de ağır konuştu: "Eğer dilimde.. 'Yerin dibine batsın!' demeye azıcık açıklık bulunsaydı.. 'millete hizmet ediyoruz' dedikleri halde… ihalelerde kendilerine pay ayıranlar hakkında 'Allah sizi çoluk çocuğunuzla, beklentilerinizle, ümitlerinizle yerin dibine batırsın, mahvetsin!' derdim"...
Diyor zaten!.. Demek ihalelerde iktidar başları kendilerine pay ayırıyor! Zaten halk içinde söylenen ve konuşulan bu olayı en iyi bileceklerden biridir F. Gülen! Bütün iş/siyaset çevresi RTE ile iç içedir, nasıl bilmesin!
***
İkinci önemli neden bu iktidar savaşının alevlenmesinde, RTE’nin büyük güç kaybıdır.. RTE’nin dış desteği tamamen çöktü. Tıpkı, iç destekçileri koskocaman bir sıfır (0) olduğu gibi, dış destekçileri de koskoca bir (0) sıfırdır! Ne  ABD ne Batı ne Arap Dünyası... RTE tam bir yalnız adamdır.. Yakın çevresindeki bazı çekirdek adamlarını bir kenara bırakırsak, çevresinde sadece hiddetinden korkanlar kaldı! İş dünyası dahil! Herkes bir an önce iktidarının son bulmasını istiyor!
ABD ve Batı, RTE’yi sıfırladı.. Onlar için daha makbul insan Gül’dür. AKP’nin yeni yüzlere ihtiyacı var.. Bu yüzler iyice işbirlikçi olmalı.. RTE’nin dışarıda destek bulmasının giderek tek yolu kalıyor: ABD ve Batı’ya resmen karşı çıkmak, hatta onları emperyalistikte suçlamak.. O zaman yeni ittifaklar doğar!? RTE tayfaları, gazetelerinde Gezi Direnişi üzerine yazdıklarıyla biraz bunun zeminini aradılar!
Bir dostum sordu, sıfırladılar diyorsun kanıt ne.. ABD’nin Gezi üzerine üst üste uyarıları.. RTE’nin kendine hegemonik alan yaratmaya yönelik politikaları.. İsrail ile yer yer dalaşma! Mısır! Erdoğan’ın köktendinciliğe yönelik politikalarının yaratacağı tehlikeler..
Bunun dışında, has Amerikancılara bakın anlayın. Mihenk taşlarımdan biri C.Çandar’dır. Brükselli ve daha başkaları. F.Gülen/Cemaat tabii ki! Taraf’ta patlayan iktidar savaşı ve RTE’cilerin tasfiyesi.. Taraf’çıların iktidara böylesine vurmalarının ardında kimler var?! Dünün operasyon gazetesi, bugünün yine bir operasyon gazetesidir, ama arkasındaki güç teke inmiştir.. Şimdi RTE/iktidar ve uygulamalarına karşı “liberal/demokrat” maskesi altında sözde yeni bir hikaye yazma peşindeler! Muhalefet yapmanın uyduruktan büyük hazzı!
***
Gül’e gelince.. 18 Haziran tarihli bu Fotoğraflar Ne Anlatıyor, analizimde, Gül-RTE ittifakından bahsetmiştim... Ama şu not ile: 
Şüphesiz, bu ittifak şimdilik böyle, ama ortaya çıkacak yeni durumlar, halk, ABD-AB ve dünya demokratik güçlerinin baskı ve tepkileri, Suriye, İran, Kürt meselesi ile ekonomideki kötü gidiş, bütün bu ittifakları yerle bir edecek ve yeni oluşumları ortaya çıkartacak güçlü potansiyellerin hepsini barındırıyor.. Hem de şiddetle!” 
Evet bu durum oluştu..
Gül, Gezi ve sonraki olaylarda sessizlikten sonra, şimdi RTE’ye dokunur gibi yapıyor.. Deftere Atatürk’ün yurtta barış dünyada barış cümlesini yazdı.. Bir de demokrasi sadece sandık değildir, demiş. 
RTE’nin Jölelisi de dünkü yazısındaki Turuncu devrimin yeni şifresi: Demokrasi Sandık Değildir!” sözlerinin, Gül’ü de hedef aldığı yorumunu yaptı ODATV..
Şunu derim: RTE, Gül’ün yerine geçecekse, Başbakanlığı artık şartsız Gül’e önerdi: Güç kaybının büyük işareti!
Ama siyasi hava puslu, şiddetli gökgürültülü.. Gül kendi siyasi yararını ençoklaştıracak çözümden yana olacaktır.. 
Hiç kimse, “rakibinin” kendisine kusturduğu kanı unutmaz.. 
Buna Gül de dahildir! Erdoğan da..
Ne dedik? RTE’nin tek gücü, seçmeni kaldı..
 --17 Eylül 2013 Salı / Bilim ve Siyaset- Cumhuriyet

17 Eylül 2013 Salı

RecepLarousse


Eminim hepinizin evinde vardır, üstelik bir kaç set.. Önce Meydan Larousse diye buyurdular evimize.. sonra tekmili birden.. Şimdi çok özel bir yenisi yayına başladı..
Valla A’dan Z’ye her maddeyi doldurmuşlar.. İlk bölümün adı: Recep Bey, Recep Bey’e karşı: Çarklar, Tutarsızlıklar.. Ayrıca sonuna iki ayrı bölüm eklemişler: Argo, Küfür ve Kabadayılık ile Recepgiller.. helal olsun!
 Hepsi belgeli, tarihli, televizyon konuşmalarından, Meclis tutanaklarından, demeçlerinden, propagandalarından seçile süzüle bir araya getirilmiş.. Ciddi bir “ansiklopedik” çalışma! Eee bir insan günde 5 parti konuşursa!..
A maddesi epey zengin, Amerika var, Analar var Atatürkçülük var.. ÖSYM, Suriye, Vekiller, Fişleme.. Dağa çıkmak.. Camii.. Basın...
Mesela Özal’ı eleştiriyor: “Bunlar millete baba olamadılar, azledildiler, uşak bunlar uşak.. Batı’nın uşağı, ABD’nin uşağı...”
Ama,  sonra ABD “dostumuz, stratejik müttefikimiz” olarak övülüyor..
Analara sataşıyor: “Terbiyesizlik etme, hadi ananı da al git buradan.. Anan da ağlasın baban da..
Sonra da bir palavra geliyor: “Bizde cennet anaların ayaklarının altındadır..  Biz onlara yanımızda yaşadıkları sürece, bırakın küfürü, “öf” bile diyemeyiz..”
***
 Bugün ülkeyi İslamlaştırma ve Atatürk’ten arındırma politikasını daha 1990’larda ilan etmiş: “Ben İslamı devlet planı içinde düşünüyorum. Türkiye’nin yarınında Kemalizme ve benzeri rejimlere yer yoktur..”
10 Kasımda yaygara kopartıldı
Ama yağ zamanı geldiğinde ise şöyle diyor: “Atatürk şu anda sağ olup bizim partimize gelse, buyrun kabul ederiz
***
Başkanlık Sistemini emperyalist dayatması olarak görürken: “Başkanlık sistemi.. Türkiye buna hazır değil. Başkanlık siteminin ortaya çıkışı bir özentinin sonucf ya da ABD emperyaziminin bize bir tavsiyesi” (1993)
Şimdi ise nereye koyacağın bilemiyor: “Dünya’da 100’ü aşkın ülkede Başkanlık Sistemi var.. Biz bunları alırız.. Türk tipi bir başkanlık sistemi yaparız..”
***
Evet böyle yüzlerce söz.. Çeşitli başlıklar altında toplanmış..
Bu Recep Larousse’u üreten CHP Başkanlığı! İlk cildi 209 sayfa, büyük boy beyaz kağıda güzel bir baskı! Eminim, evlerde diğer ansiklopedilerden daha çok okunacaktır! Karıştırılacaktır, bak bak burada da ne demiş diye sık sık alıntılanacaktır.. Türkiye’den, özel ve kişisel ansiklopedi yayıncılığına ilk büyük katkı!
 RecepLarousse, Gezi Direnişçilerine adanmış.. “Bir gün / Bir nar ağacının dibinde / Bir başka çocuklar / Yine Türkiye’yi konuşacaklar.” (B. Aysan)
Şüphesiz her ansiklopedi eksiktir! RecepLarousse da! CHP Başkanlığına öneriyorum: RecepLarousse’u izin verin halk katılımı ile genişlesin, zenginleşsin.. Bir internet sitesine koyun, halkın çeşitli maddelere, gözden kaçan katkıları olsun.. öneriler gelsin, sizler de uygun gördüklerinize onay verin..

İki Kitap Daha
Bu Daha Başlangıç”.. Gazeteci arkadaşımız, eski bir Cumhuriyet çalışanı, şimdi tv programcısı ve haber sunucusu Yalçın Çakır’ın, gazeteci gözüyle Gezi olaylarının kitabı... Gezi’nin hep içinde olduğu için kitap aynı zamanda belgesel nitelikte.. renkli fotoğraflarla, yaşadıklarıyla, gördükleri ve duyduklarıyla.. Kırmızı Kedi Yayınevi
Direniş Günleri- Gezi’den Tahrir’e”: Türkiye’nin yakından tanıdığı, televizyonlarda akıcı, durmak bilmez, zengin, renkli ve ülkesine sonuna kadar sahip çıkan konuşmaları ve söylemiyle, AKP’yi karşı direnişin bir başka adı olan, romancı Nihat Genç’in, yine Kırmızı Kedi’den yayınlanan kitabı...
Bu günlük böyle, iyi okumalar hepinize..
---16 Eylül 2013 Pazartesi / Bilim ve Siyaset- Cumhuriyet 

15 Eylül 2013 Pazar

Dedi mi Demedi mi!? Bir Doktora Görüneyim!


Büyük derinlik stratejisti (!) Davutoğlu ve Başbakanı, Suriye yönetimine yıkıldı yıkılacak ömrü biçip durdu... İki yıldır saldırıya kışkırtmadıkları dünya lideri kalmadı! Suriye’de son “şansları” kimyasal gaz kullanımı idi. Çünkü Obama bunu kırmızı çizgisi ilan etmişti! Esad güçleri bütün cephelerde üstünlük sağlamaya başladığı tam o sırada, Esad’ın kimyasal silah kullandığı haberleri pompalandı.. Bu söylentiye dört elle sarılan, v etam inanan dünyada belki de tek iktidar oldu Ankara’daki..
O gün bugündür, kimyasal silah kullanıldı mı, kullanıldıysa bunu kim yaptı, hiç belli değil.. Büyük olasılıkla, Obama’yı müdahaleye kışkırtmak için, muhalifler! Ne yazık ki bu entrikada Ankara’dakilerin de adı geçmeye başladı! Bu tezgah aydınlanır ve Ankara’nın şu veya bu şekilde bir dahli saptanırsa, yandı gülüm keten helva! Uluslararası Mahkeme! Dahası, iktidardan kurtulmak isteyenler varsa dışarıda, bulur eder ilişkiyi ortaya çıkartır.. Şimdilik, ÖSO ve köktendincilerin cinayet vahşetleri piyasaya sürülmeye başlandı! Peki bu vahşetin destekçileri kimlerdi? Ülkemizde bunları barındıran, yedirip içirip giydirip sağaltarak ve silahlandırarak yeniden savaşa süren..
***
Obama’nın Esad’a müdahale niyetinden, bizimkiler nasıl da sevinmişlerdi: RTE yetmez, Esad’ı yıkmak hedef alınmalı, dedi. Hatta iktidar saflarında, kara harekatı olmadan Esad’ın işinin bitirilemeyeceği vurgulandı.. Dahası, Suriye’ye karşı oluşturulacak bir gönüllüler savaş-saldırı cephesinde yer almaya hazırız bile dediler!
 Ne kadar çok öldürmeyi seviyorlar! Arınç bile müdahale niyetini duyunca sevinçten gözleri yaşarmıştı.. Davutoğlu, Rusya- ABD ve Suriye arasında kimyasal silah stoklarının belirlenmesi ve teslimi konusunda görüşmeler başlayınca, “savaşsız çözüm oyalamadır” diye barışçı çözüme karşı çıkmıştı!
Arkadaşlar, bütün bunları söylediler mi yoksa ben mi hayal gördüm ve uyduruyorum!
Bir doktora görünmeye hazırım!
Davutoğlu artık barışçı çözümün belki de durdurulmaz bir sürece girdiğini görünce, önceki gün medyanın karşısına çıktı ve bu kez de dedi ki: Biz savaş istemiyoruz.. Türkiye hiç bir zaman savaş çağrısı yapmadı..
Yahu ben kafayı mı yedim!? Yoksa böyle bir şey demedi mi!? Aha şuraya yazıyorum: Şu barış görüşmeleri çıkmaza girer ve Esad’a yeniden askeri müdahale gündeme gelirse, Davutoğlu ve lideri savaşın ön cephesinde yer alacaklar!
Davutoğlu hiç istifa diye bir sözcük duydu mu?
Ama Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bir böyleleri hiç görülmedi! Zaten olay, bu ikilinin, Türkiye tarihindeki o eşsiz insan Atatürk’ün “yurtta barış dünyada barış” sözünün geçersiz olduğunu ilan etmeleriyle başladı!
Peki bu açmaza nasıl düştüler? Çooook sıradan: Çöküşleri, Libya müdahalesinde NATO’nun Libya’da ne işi var, demekle başladı. Ama hemen katıldılar savaşa! Ardından, NATO gözünü bu kez Suriye’ye çevirince, Libya’daki gibi açmaza düşmemek için hemen öne fırladılar, parsayı toplayacaklar ya.. “Stratejik derinlik”, Libya ile Suriye’nin asla kıyaslanamayacağını görememişti!!!!
Türkiye’nin içine düşürüldüğü çukurun hesabı kitabı bu kadar basittir! Şimdi İngiltere’de mutlaka Esad mı önce gider iktidardan RTE mi üzerine bahsi müşterek oynandığına eminim!

27 Mayıs Korkusu
İki notla bitireyim..
a) RTE, Gezi gösterileriyle ilgili dedi ki: 27 Mayıs 1960 ihtilali de böyle öğrencileri kışkırtarak geldi, aynı oyunu deniyorlar.. Gençler şöyle dövülüyor böyle dövülüyor  öğütülüyor diye o zaman da durmadan yayın yapmışlardı, şimdi de tıpatıp aynısı yapılıyor..
RTE’de tarihsel bilincin zerresi yok, aslında Menderes kafasının aynısı.. Menderes’in bu ülkeye yaptıklarına hiç bakılmaz, seçilmiş iktidarın zulmü, yasasızlığı hoş görülür, eh seçilmiştir, hakkıdır (eee kocadır döver de öldürür de) denir. Askerin müdahalesi yerilir ve keyfi diktator Menderes mazluma dönüşür! 27 Mayıs’ı anlamak mi istiyorsun! Öncesine bak! Başka hiç bir ölçü ve bilgi yoktur!
RTE konuşuyor: Gençler şöyle dövülüyor böyle dövülüyormuş…İki TV kanalı ve bazı gazeteler olmasa, Türkiye’yi, ülke çapında hiç bir direniş olmadığına, 6 gencin öldürülmediğine, iktidarın polisinin bütün ülkeyi savaş alanına çevirmediğine ikna edecek!
b) 28 Şubat 1997 soruşturması için, medya ve patronlar niye soruşturulmuyor diye yargıya müdahalesi artık gelenekseldir.. RTE intikamcı duygu ve düşüncelerle Türkiye’yi daha büyük kargaşalığın içine sürüklemeye çalışıyor.
Durdurun şu ülkeyi!
--15 Eylül 2013 Pazar / Bilim ve Siyaset- Cumhuriyet

14 Eylül 2013 Cumartesi

Fil Ayaklar Birer Birer Çökerken


Hiç kabul edemiyorum.. Neyi demeyin, bu iktidar döneminde hiç bir şeyi! Biliyorum, bazıları ince ve alaylı sesle, ama yapılan hiç iyi bir şey mi yok.. Mesela... veyaset mesayet yollar mollar ekonomi mekonomi.. Hepsine: Hadi oradan!
Bu iktidarın tek yaptığı, hukuksuzluğu, ahlaksızlığı, üç kağıtçılığı, üç kuruşluk namussuz insan tipi yaratmayı, para vererek tv ve gazetelerde besleme insanlar türetmeyi.. ülkeye yerleştirmek oldu. Sandıktan çıkınca kendisine itiraz eden, gösteri yapan, yürüyen herkesi öldürme hakkını elde ettiğine inanan bir iktidar tipi..
Bütün bunların toplumda yarattığı tahribatı düşünün...
İktidar, siyasal islam hançeriyle de ülkeyi ikiye üçe böldü.. Bakın, bunun acısını çok çekeceğiz, çok yaşayacağız toplum olarak.. Bir kısım Talibanlar gelişiyor ve ürüyor. İktidar’da zaten Mursicilik ve Mısır darbeciliği oturuyor... Türkiye’ye eski rayına değil, ama geleceğin demokrasi, özgürlük, bağımsızlık, ulusal yararını gözeten rayına oturtacak büyük bir restorasyon mümkün olabilir mi? Başka hiç bir şey Türkiye’yi, kendi içinde bölünüp birbirinin gözünü oyanların sıradan İslami ülkesi olmaktan kurtaramaz...
***
Ahlaksızlığa bakın: Akşam Gazetesi ve grubun diğer iki televizyonu, dengeli yayın yapan medya organlarıydı.. Birden yüzleri, içerikleri değişti.. İktidarcı, Erdoğancı, yandaş oldular.. Ne oldu? Erdoğan’ın adamları bu yayınları satın mı aldılar? Daha önce Sabah Grubu için yaptıkları gibi? Hayır!
Orada, ellerindeki TMSF’yi kullandılar. Çukurova’nın borcu var diye, hepsine önce el koydular. Ne zaman? Seçim sürecine girince.. Akıllarınca ortasınıfı etkileyecekler.. Sonra başlarına adamlarını oturttular. Yayın politikasını değiştirdiler.. En son Gezi’yi bahane ederek Ali Ekber Ertürk’ü işten attılar..
Oraları senin malın mı? Yooo... Sadece alacakların var, tahsil edeceksin.. İçeriğine karışma hakkın olabilir mi? Kendi mülkün gibi istediğini yapabilir misin? Hayır yapamazsın, ahlak böyle der..  Ama yaptığın bütün kötülüklerin bir parçası olarak, aslında mülkiyet hırsızlığı da yapıyorsun bir anlamda.
Tabii en önemli noktayı kaçırmayalım: Medyayı güdersem bütün halkı, en azından seçmenin çoğunluğunu da gütmüş olurum.. Oyu sandıktan çıkardığım sürece, bana karşı herşey gayri meşrudur, herkesi ezer geçerim... Türkiye’nin ilk uzun zamanlı Siyasal İslami İdeolojik İktidarının geldiği nokta budur! Boşuna siyasal islamdan demokrasi asla çıkmaz demiyorlar.. Zaten, “ne demokrasisi” görüşünde değiller mi?
Gayri meşruluğun sandıkla ilgisi yok, iktidarda yaptıklarınla ilgisi var.. Medyayı her tüm aracı kullanarak devşirmen? Ve kamu oyunu tek yanlı şartlama politikaların vb? Gayri meşruluk, böyle başlar.. Sonra, seçilmiş ama zamanını doldurmuş bir iktidar olarak hala orada oturuyor gibi olursun.
Sonra itiraz edenleri öldürmeye başlarsın.. En son Mustafa Atakan’ın kanı kimin üzerinde?
Vatan ve Milliyet? Vatan’ın manşetine baktım, tam olmuş... Maşallah! O güzelim muhalif insan Mustafa Mutlu’yu kapı önüne koydular.. Tabi daha önce Can Ataklı da gönderilmişti ve Çiğdem Toker.. Ruhat Mengi orada mı? Ve daha tanınmamışlar?.. Başbakanım için gerekirse Milliyet’i kapatırım diyen patronlar.. Can Dündar kapı dışarı.. Tabii yayın yönetmeni ve yakın zamana kadar iktidara hayran ayran budalaları..
***
Hükümetle tutucağı işlere, bunca yıllık medyasını peşkeş çekmek, nasıl bir etik anlayış? Tabii bunun daha önceleri var, anlı şanlı televizyon patronları yolu açtı.. O bulvardan yürüyen yürüyene.. Bütün bunlar iktidarın gayri meşruluğu hanesine büyük kayıtlarla düştü..
Ülkeyi topyekün bir RTE ülkesine dönüştürme içindeler.. Bütün mallar şirketler benimdir.. Şimdi sizin üzerinizde gibi görünüyorsa da, bu geçici bir mal sahipliğidir.. bana biad ettin ettin..
Bu durumdayız, tek yaptığı bu iktidarın, yüzmilyarca doları borçlanmak, insanlara bol harcama fırsatı sunmak.. Şaşkın seçmen hala bunun sarhoşluğu içinde.. Oysa saadet zinciri çoktan koptu ve tüketimi geri ödeme zamanı başladı.. AKP ekonomi bundan ibarettir..
İktidar, herkesin gördüğü ve duyduğu, kendisini orada tutan bütün fil ayaklarının birer birer yıkıldığını ve yıkılmakta olduğunun ayırdında değil..
İpi çekildi...
---12 Eylül 2013 Perşembe / Bilim ve Siyaset- Cumhuriyet

13 Eylül 2013 Cuma

YÖK’ün İlahiyat Fakültelerinden Felsefeyi Kaldırma Kararı


CBT Gündem, Sayı 1382, 13 Eylül 2013


YÖK ve İlahiyattan Felsefeye Tekme

YÖK Başkanı Gökhan Çetinsaya’yı bilmem tanımam. Aslında 40 yıldır (27 yıl!) Türkiye’nin ilk ve tek haftalık bilim ve teknoloji haberleri, kültürü, düşüncesi dergisinin yöneticisi olarak tanımıyor olmak ve aralarımızda bir ilişkinin olmaması şüphesiz eksiklik.. Aynı şekilde TÜBİTAK Başkanı’nıyla da tanışıklığım yoktur. Kapılarını çalsak, belki de açmazlar, sorularımızdan rahatsız olurlar.. Ne de olsa onlar ve biz ayrı dünyaların insanlarıyız. Farklı ülkelerde yaşıyoruz.. Binlerce km mesafeleri aşmak pahalı bir iş.. Onların bize ihtiyacı hiç yok, biz derken Türkiye kamuoyununu kastediyorum. Her iki kurum da sırtını hükümete ve köşke dayamış, oradan aldıkları güçle istedikleri kararları alıyor uyguluyorlar.. Ama bizler onları izliyoruz, yakından..
YÖK bu hafta iki güncel konuyla ilgiyi üzerine çekti. İlki, ODTÜ’de türbanlı cemaatçiler ile diğer öğrenciler arasında olan ve kamuoyuna tamamen yanlış yansıtılan olay... İkincisi de YÖK’ün ilahiyat fakültelerinde ders içeriğinde yaptığı değişiklikle felsefeyi kaldırıp çöpe atması ve üstelik din felsefesini de gözden düşürerek kredi notunu azaltması..
YÖK yönetim kurulunda kimler var diye baktım. Çok sayıda insan.. Aralarında Galatasaray Üniversitesi’nden Beril Dedeoğlu herhalde nazar boncuğu kadın olarak aralarında..  Merak ettiğim, acaba felsefeye tekme atılmasına karşı çıkan oldu mu, bunu çok büyük bir ayıp ve felaket bir şey olduğunu düşünüp de bu karara karşı görüş düşen oldu mu.. umarım yanılırım ama hiç mi hiç sanmıyorum.. Nedenine gelince..
YÖK yönetim kurulu üyeliği fasafisodandır. Yani, yasa, Başkan dahil 21 üyeden oluşur dediği için, oraya birileri atanır. Onlar da neden atandıklarını bilirler, bizim insanımız eğitimlidir bu konuda, bunu ikidar tarafından omuza takılan bir apolet olarak görürler.. YÖK demek, Gökhan Çetinsaya demektir, yani Başkan. Başkan demek, Cumhurbaşkanı ve hükümet demektir..  Yanına iki başkan yardımcısı veya vekili alır. Onlar da Başkan gibi davranırlar.. Bir de 6 kişilik yürütme kurulu oluşturur kendine, burası da alınacak kararların hepsini tartışmasız –veya öze değil şekle ilişkin minik düzeltmelerle- kabul edecek kimselerden kurulmuştur... Düz yönetim kurulu üyeleri de genellikle onaylayıcıdırlar..
Sayın üyeler, biz yanlışım varsa, düzeltin lütfiye eroğluen!
Yani demek istediğim, YÖK siyasal yönetime bağlı, onun kararlarını uygulayıcı, ve siyasal yönetimin düşüncesi doğrultusunda davranan, kararlar alan ve uygulayan katı merkeziyetçi yapıda bir birimdir. Üniversitelerimizi bu nedenle boğmaktadır..
***
Şimdi yeniden soruyorum: İlahiyatta felsefeyi çöpe atan YÖK kararına itiraz eden kimse var mı?
İlahiyatın bizzat kendisi felsefedir, bütüncül felsefeden “din felsefesi” olarak ayrılır. Felsefe olmadan ilahiyat olur mu? Olur tabi, camiye imam yetiştirirsiniz! Felsefesi olmayan imam olur mu? Olur, yüzde 99’u öyledir. Bizde bunca yıldır ilahiyat okutulur, bizim ilahiyatçılar arasında, ilahiyata uluslararası katkıda bulunarak temayüz etmiş bir kimse var mıdır, meraktan soruyorum! 
Dine felsefi olarak yaklaşarak, toplumların bugün geldikleri noktada ortaya çıkan dönemsel tıkanıklıkları, hadi diyelim ki din ile toplum ve inanan bireyler arasındaki sorunları, küresel olarak da aşmalarına katkıda bulunan kimse var mıdır? Sorun çözen!? 
Bizde bazı ilahiyatçıların en önemli ve takdir edilecek çabası, din üzerinden siyaset ticareti yapılmasına karşı çıkarak doğruya yakın yorumlarla dini kendi ayakları üzerine oturtmaktır. Diyanet ise,  bugün tamamen siyasi iktidarın anlayışı ve yönlendirişi doğrultusunda, siyasi bir kuruluşa dönüşmüştür.
Felsefe olmadan ilahiyat ha! Allah derim sadece! Ama YÖK kafasına uygundur ve bu kararın altında yönetim kurulunun bütününü görmeliyiz.. Sorumlulukları büyüktür ve YÖK yönetiminden derhal istifa etme yürekliliğinin gösterilmesini gerektirir.. Eğer öyle kimse aralarında varsa tabii... 
İlahiyat fakültesi adının da İslami Bilimler Fakültesi olarak değişitirilmesi konuşuluyormuş! Eh, uygun düşer bu karara! YÖK kararıyla ilgili dışa sızan başka şeyler de var: “Felsefe okurlarsa modernist olurlar; Batı’da doktora yaparlarsa kafaları karışır.. bu nedenle dışarıya master ve doktora öğrencisi gönderilmesine taş koyuyorlar..” 
İslam felsefesi biraz okuyacaklar ya, nelerine yemiyor! İslam felsefesini, felsefe olmadan nasıl anlayacaklar merak ediyorum.. Çünkü İslam felsefesi denen içerik, tamamen Batı felsefesi süreci içinde okunarak öğrenilerek bilinerek geliştirilmiştir.. Başkü türlüsü mümkün mü?
Bu kafa, İslamın altın çağını yaşatan islam bilimcileri ve bilginlerini, daha sonraki uluslararası büyük İslam felesfecilerini, tıp bilimcilerini reddeden kafadır. Türkiye’yi kapsaması açısından bakarsak, 700 yıldır iktidardadır.. Ülkenin yobaz ve toplumun önünü tıkayan kafadır.. İlahiyatçı, bilimle felsefeyle ilişkisi olmadan ancak müezzin olur!
Soruyorum: Bu kararı kimler aldı? Başkan mı, yanındaki iki kişiyle mi, daha geniş 6 kişiyle mi, birileri mi ellerine tutuşturdu, böyleyse kimdir bunlar... Yok yok yobazın da yobazını tanımamız gerekir..
Bu olay YÖK’ün bütün üniversitelere dayattığı böylesine merkezi zırva kararlarla, üniversitelerin bütün özgürlüklerinin aslında tam sıfır olduğunun da çok güzel bir anlatıyor.. Bırakn kardeşim, üniversiteler kendieri belirlesin.. Asker mi yetiştiriyorsun? Evet asker yetiştiriyor, bu kararı kimler dayattıysa onlara asker! YÖK YÖK olası bu kadar dayatmacı ve askeri merkezi bir yapıya sahip olmamıştı! Kemal Gürüz’ün gel de kulaklarını çınlatma! (Bu arada özgürlüğe hoş geldi diyelim..)
Diğer konuya gelince.. Çetinsaya ODTÜ’deki olay için esip gürlemiş, türbana dokunulmazmış.. hesabını sorarlarmış falan filan.. türbanlıya ses mi çıkartılabilir! Ama orada meselenin türban ile zerre kadar ilgisi olmadığını herkes biliyor!  Çetinsaya mı bilmiyor! ODTÜ yurtları için türbanlılarınızın yaydığı yalanları bir soruştursanız öncelikle..
***
Celal Şengör, dayanamadı ve “solcu” dergiye gelerek yeniden yazmaya başladı. Celal’i hoş görüyorum, onunla solculuk tartışmasına hiç girişmem, sosyolojik yönü eksiktir... Bu konuya araştırıcı ve sorgulayıcı bir bilim insanı tavrıyla yaklaşamıyor. İdeolojik bagajları var veya bunların farkında değil. Ama bunlar hiç önemli değil, ben Celal’in büyük doğa bilimcisi ve bilim tarihçisi yönüyle ilişki kurdum hep. Ve köşesini de açık tuttum, istediğin zaman yazabilirsin dedim. Çıktı geldi yeniden, sağolsun, o da böyle bir insan, dergimize katkısını sürdüreceği için memnunum. Ülkemizin bilim kültürü birikimine ihtiyacı var.. Celal, bu açıdan evrensel önemde bir insandır.. Bizler de böyle socularız ve böyle Cumhuriyetçileriz..
Gelecek Cuma yeniden birlikte olmak dileğiyle..

11 Eylül 2013 Çarşamba

Zenginlerin Adamı Yoksulları Sürüyor, Kasımpaşalılar!


Behiç Ak ile denizotobüsü boyunca sohbet ediyoruz. Tabii yakıcı konu olimpiyatlar ve İstanbul.. İyi sıyırdık diyoruz ikimiz de. Önce İstanbul sonra Türkiye olarak! İstanbul bir kez daha mahvolacak, yoksullar da oturdukları mahallelerden sürülecekti..
Arjantin’de olimpiyat savaşını kazanmak için “meydan muharebesi” verildi. Komutan, tim’inin başında Rusya’dan doğrudan Arjantin’e uçtu! Sonuç belli.. Apoletini takamadan döndü! Yoo hayır, sanmayın ki iktidara karşı olduğum için böyle yazıyorum ve olimpiyatların İstanbul’a gelmemesine seviniyorum! Şunu hiç unutmayın: Ülkemin yararına olacak önemli herşeyi desteklerim! İster RTE başta olsun! Ülke sevgisi ile siyasi karşıtlığı ayırabildiğimiz ölçüde inandırıcı ve tutarlı olabiliriz..
1.    Olimpiyatlar maliyetleriyle ülkelere önemli yıkım getiriyor. Atina olimpiyatları, ülke ekonomik krizinin derinleşmesine ne kadar katkıda bulundu, hesabını gören var mı?
2.    Olimpiyatların ilk maliyet hesapları, iki-dört kat fazlasıyla gerçekleşiyor. Neden? Bir şirket diyelim ki kendine inşaat yapacak.. gerçekleşebilecek maliyetin 1,5 katı bile aşması mümkün mü? Ama olimpiyatları devlet yapıyor, yani cebimizden çıkıyor paralar.. Neden üç dört kat? Olimpiyat yapıyoruz diye, hazinenin bir kaç katıyla yağmalanacağı ve bu kez çok büyük paraların inşaatçılarla siyasi iktidar arasında kırışılmayacağını mı sanalım!?
3.    Olimpiyatların gerçekleştirildiği büyük kentlere verdikleri ağır zararı, Melis Alphan dünkü Hürriyet’te köşesine taşıdı, biz yazıp söylesek herkese vızgelir tırıs giderdi ama uzman söylüyor: “Eski Birleşmiş Milletler Konut Hakkı Raportörü Miloon Kothari’nin tespitleri beni Olimpiyat fikrinden soğutmuştu. Demişti ki Kothari:
Dünyada Olimpiyatlar ve Dünya Kupası gibi büyük spor organizasyonlarının yapıldığı kentlerin hep negatif etkilendiğini düşünüyoruz. Bütün örnekleri inceledik, olumlu katkısının olduğu tek bir yer yok.”
4.    Behiç, olimpiyatlara da karşı. Ama ben değilim, dünyayı dostlukla yarıştırıyor. Ama Olimpiyatlar bu qşekliyle sürdürülebilir değil. Fikri kalmalı ama konsepti değişmeli.. Neden bütün yük bir ülkeye, bir kente yıkılsın? Örneğin dağıtılabilir oyunlar.. Böylece ülkeler/kentler arasındaki bu yıkıcı yarış da sona erer.. Futbol bir yerde, atletizm başka bir ülkede..
5.    Hatta şu yapılabilir: Ülke veya kent değil olimpiyat bölgesi seçilir! Mesela Akdeniz’in birbirine yakın ülkeleri arasında bölüşülür, isteyen ülkeden ülkeye gider ve seyreder, bu yolculuğu kolaylaştıracak önlemler alınır...
6.    Olimpiyatların siyasal rant olarak da kullanılmasının önüne geçilmiş olur! Seçimleri kazanmak için büyük gösterilerle kitlelerin gözünü boyayacak.. Üstelik, ülkeyi ve kenti batırarak! Hele bu kişi bir de diktatör eğilimliyse! Avrupa’nın en geri en az eğitimli ve din tüccarlığının siyasetin temel aracı olduğu bir ülkede mesela, olimpiyat gibi büyük gösteriler neye hizmet eder?
***
Gelelim şu zenginlerin adamı konusuna! Evet olimpiyatlarla İstanbul’un yine “gecekondu” diyebileceğimiz mahallelisi sürülecek, toplumsal ve ekonomik ilişkileri paramparça edilecek.. Yoksul değil mi vur ensesine, çek altından evini toprağını ve zengine peşkeş çek!
Behiç anlattı. Güney Afrika’da (Mandela kepazeliği!) Johannesburg’da yoksul bir gecekondu bölgesi, kentin göz zevkini köreltiyor diye buldozerlerle yıkılıp bitirilmiş.. Şüpheniz olmasın, zenginler gelip konmuştur oraya..
Kentlerin rant alanında kalan (arsası ve evleri pahalanan) yoksul semtleri, “kent dönüşüm projeleri” yaldızlı yasalarla yokediliyor. Orada oturanlar uzak yerlere sürülüyor.. Kentle kurdukları bütün sosyolojik ve ekonomik bağları darmadağın ediliyor. Tam bir sürgün yaşıyor hepsi.. Veee yerlerine zenginler gelip oturuyor..  Hadi adını verelim: Tarlabaşı Projesi böyle bir şey!
Oysa, yıkıp yeniden pahalı mekanlar yapmaktansa, küçük kredilerle uluslararası fonlarla binaların iyileştirilmesi sağlanabilir, ekonomik gücü az insanların yaşam kaliteleri iyileştirilebilir ve yükseltilebilir!
Behiç’e sordum, Johannesburg’da gecekondu bölgesini yıkacaklarına, gecekonduların yeni bir planla iyileştirilerek “yoksul” villalarına dönüştürülmesi en kolay ve ucuz yol değil mi? İnsanları sürerek aslında dağınık ve çok büyük kriminal yaşam alanları yaratmaya teşvik ediyorsunuz! İnsanlara, insanca bir çevrede yaşamalarına yardımcı olacağınıza.. Yardım edin sonra da satış yasağı koyun!
***
Şimdi Haliç Tersanesi bölgesini de marinalara ve zenginlere pahalı bir mekana dönüştürüyor bu iktidar.. 
Kasımpaşalılar, sürgüne hazır olun, hepiniz 10 yıl içinde çil yavrusu gibi dağıtılacaksınız!
Üstelik adamınız bir Kasımpaşalı marifetiyle..
--10 Eylül 2013 Salı / Bilim ve Siyaset- Cumhuriyet

10 Eylül 2013 Salı

Milleti İsyana Teşvik Suçu


Türkiye düne kadar Gezi Parkı için ayaktaydı, ya şimdi? Sondan başlarsak, Aleviler ve demokratik güçler, Cemevi’nin ham edilmesine karşı ayakta; Mamak Tuzluçayır, polis şiddeti ve plastik mermilerle cayır cayır! Ondan önceki, ODTÜ ormanından otoyol geçirilmesine karşı direnişe Türkiye çapında destek.. Daha önceki ve hala sürmekte olan, üçüncü köprü için allahsız kitapsız insafsız bir orman kesimine karşı derinden protesto!
Türkiye’ye savaşa sürüklemek istiyen militarist ruh ve düşünce, hemen her alanda kendini dışa vuruyor:
-Neee, bana karşı, görüşlerime karşı, kararlarıma karşı haaa!
-Halkın yanıtı: Evet, sana, görüşlerine, kararlarına, komplolarına, savaşlarına, yalanlarına, dolanlarına karşıyız...
- O zaman al sana kimyasal gaz, plastik mermi, gerçek mermi, TOMA, çevik kuvvet.. ezerim hepinizi!
Olacak şey değil!
Suriye’deki, Gezi’de, Türkiye’nin dört bir yanındaki Militarist ruh, önce gece Arjantin’de, olimpiyatların barışçı ruhunu satın alma girişiminde bulundu, kimse kanmadı!
***
11 yıldır yalan dolan propaganrdası yapılan “Alevi açılımı”nın çocuğu, Cemevi-Cami ortak inşaatıdır! Alevilerden paralı pullu bir adam kalkıyor Gülen Cemaati ile birlikte ve iktidarın desteğiyle, sözde “hoşgörü anıtı” olacak bir Cemevi-Cami ortak inşaatı planlıyor.
Hoşgörü? Türkiye’de kullanılan en aptal, en şaşkın, en yalan, en politik, en içeriksiz ve en iktidar oyunu kavramlardan birisidir... İğfal edilmiştir. İçeriğine sahtekarlıklar yüklenmiştir ve bu yeni haliyle pazarlanmaktadır.. en “takiyye” sözcüklerin başında gelir. Kavramı bu haliyle ilk pazarlayıcılardan olan da Cemaat kültürüdür. Kendisine durmadan yeni genişleme ve iktidar alanları yaratmanın araçlarındandır. Arkadan da, en acımasız hançerini dayatır “hoşgörüsüne” kananların sırtına.. Türlü çeşit kumpaslar tuzaklar polisiye ve yargısal oyunlar ve cezaevi... en hafifi itibarsızlaştırmadır..
***
Cemevi, bir ibadet evi midir? İktidara ve Cemaate göre “hayır, birer kültür yeridir.. İbadet yeri müslümanlar için camidir, cemevini bir tür geleneksel eğlence yeri olarak kullanabilirsiniz!
Alevi köylerine camiler diker durur bu iktidarlar, kimsenin gitmeyeceğini bile bile.. imamlar Alevilerle kahvede pişpirik mi oynarlar yoksa tavla mı?!
Cemevi-camii kompleksi de bunun gibi bir şeydir. İbadet evi oarak kabul edilmeyen cemevleri, camilerin içine sokulmaktadır! Cemevlerini camileştirme projesi!
Neymiş? Hoşgörü olacakmış! Hadi canım!
Önce söyleyin, duyalım: Cemevleri birer ibadethanedir! Alevilerin bütün ibadetlerine saygılıyız, camilerin yararlandığı bütün haklardan cemevleri de yararlanır.. Alevilere hiç bir dini eşitsizlik yapılamaz.. devlette ayrımcılık yapılamaz.. Alevileri sünnileştirme politikası güdülümez, yasaktır.. Bu insan hak ve özgürlüklerine aykırıdır vb.
Hoşgörü budur! Bunu yapmayacaksın, cemevini camiinin içine koyarak sözde bir hoşgörü uydurukluğu göstereceksin..
***
İktidar, yurttaşların görüşlerini açıklama, iktidar kararlarını protesto etme, itiraz etme, gösteri yapma, miting yapma anayasal hak ve özgürlüklerini engelleyerek suç işliyor..
Bu suçu başka şekilde de işliyor: Yurttaşları, bu haklarını gaspederek, isyana teşvik ediyor! Bugün Türkiye neredeyse hemen her önemli konuda bir savaş alanı görünümündeyse, tek nedeni anayasayı rafa kaldıran iktidardır!
Ses verin ODTÜ’ye! Oturup düşünün, acaba haklı olabilirler mi? ODTÜ ormanını parçalayarak vereceğiniz zarara ve bu zararı yaratmak için halka karşı verdiğiniz savaşa değer mi.. başka yol ve seçenekleri düşünseniz daha iyi olmaz mı..
Ses verin İstanbulun kuzeyinin, ormanlarının sularının havasının doğasının mahvedilmesine karşı çıkanlara.. Acaba diye bir soru işareti dolaşsın beyniniz kıvrımlarında!
En kötü şey, kafasında hiç bir soru işareti olmayan ve her yaptığını doğru, her konuda kendini haklı gören iktidar sahiplerinin varlığıdır..
***
Hayır, Türkiye’yi siz tek başınıza, istediğiniz gibi yakıp yıkarak inşa edemezsiniz.. Türkiye ancak halkın katılımıyla, halka kulak vererek, halkla birlikte inşa edilebilir!
Türkiye’nin Gezi’den beri öğrendiği en önemli ders budur.
Sizin de bir türlü öğrenmek istemediğiniz ve öğrenemeyeceğiniz..
Toplumun her kesiminde diktatoryal politikalarınızla, ezeriz yakarız yokederiz kafanızla, nefret ekiyorsunuz..
Bunun karşılığını eninde sonunda biçeceksiniz..
Hiç unutmayın:
Devlet siz değilsiniz, devlet olan gerçekte, halkın ta kendisidir..
----9 Eylül 2013 Pazartesi / Bilim ve Siyaset- Cumhuriyet

8 Eylül 2013 Pazar

ODTÜ Ağaçları Direnin / Türban Terörü


Hiç bir ağaca sarılıp öyle kaldınız, kulağınızı dayadınız ve ağacı dinlediniz mi? Geçen gün Büyükada’da orman yolunda yürürken bunu ilk kez bilinçli olarak yaptım. Bir ağaçla yapışık yaşamak nasıl bir şey? Onun bir parçası olabilir miyim gibi düşünceler aktı durdu. Topraktan aldığı besini yerçekimine meydan okurcasına taaa tepelerine taşıyan ince damarlarını dinlemeye çalıştım.. Bu yolculuğu duyar gibi oldum.. Antremanlı ve deneyimli olsam, ağaç içindeki su ve besin yükselişlerini mutlaka net duyarım! Olmazsa, aletle, cihazla! 
Acaba bu damarlar suyu ve besini nasıl tepelere taşıyor?
Hemen araştırdım: Köklerde su yoğunluğu daha az olduğu için kök basıncı oluşuyormuş ve 30 metre yukarıya taşınabiliyormuş. Peki 100 metrenin üzerinde ağaçlar susuz mu kalıyor? Hayır, ağaç ona da çare bulmuş: iki kuvvet daha devreye giriyor; ilki kılcal odun boruları, kılcallık olayı nedeniyle, suyu 20 metre yukarı taşıyabiliyormuş.. etti 50 metre.. Üçüncüsü de yapraklarda buharlaşma nedeniyle oluşan emme kuvveti/kohezyen gerilimi imiş. Bu gerilim de suyu kesintisiz 100 metreye kadar yukarıya çekebilecek bir kuvvet oluşturuyormuş! Etti 150 metre!
Eminim, 250 metreye kadar büyeyecek ağaç olsa, dördüncü ve beşinci kuvvetlerini de oluşturur! Bunu yapmaması, ayakları topraktan kesilmesin, toprağa iyi bassın diyedir! Ne de olsa evi toprak ana, hepimizin gibi! Çok yukarılarda başları döner belki de! Belki de ağaçlarda da yükseklik korkusu oluşur, kimbilir?
110 metre boyunda ağaç saptanmış, 4000 yaşını bulan ağaçlar da varmış.. Bir kayın ağacının sıcak zamanlarda su ihtiyacı günde 250 litre, ayçiçeğinin ise 1 litreymiş.. Eh yağmurlu ve sıcak bölgelerde ağaçların devasa boyutlara ulaşmasının nedenini de anladık!
Ağacın sıkı sarılınca, kabuklarının izleri kollarımda bedenimde şekillendi. Kabuklarının en önemli işlevi, ağacın suyunun zinhar dışarı sızmasını buharlaşmasını engellemek! Gramını bile gövdesinden bırakmazmış! Su, en tepeye ulaşmak için kabuklarınca korunurmuş! Ağaçlar yüzlerce börtü böceğe canlıya ev sahiplii yapıyor. Bizlere de! Dallarında yaşamıyor muyuz?
***
TV’lerde gözyaşı akıtıp yeşile ne kadar büyük aşkla bağlı olduklarını anlatanların önlerine, hemen hergün bir samimiyet testi çıkıyor.. Ama hepsini de birbir kaybediyorlar!
İlk büyük test Gezi Parkı’ydı. İstanbul’un merkezini ve çevresini durmadan ve milyonlarca ton çimentolayan, kapatan, kent ve insandan nefes alacak geniş alanları ve yeşillikleri çekip alan RTE ve belediyesi, çimentolanacak ve kapatılacak başka hiç bir yer kalmamış gibi, bir avuç Taksim yeşilini de yok etmeye, hangi yeşil, ağaç park sevdasıyla girişti acaba?
Televizonda yeşile tutkunum palavrasının sıkıldığı sıralarda, ODTÜ ağaçları katledilmeye başlanmıştı! Yeşile ağaca doğaya tutkunluk, ali kıran başkesen belediye yöneticisine dur demeyi gerektirmez miydi! Oysa o kişi, devleti ve hükümeti arkasına almış, tomasıyla ağaçları koruyan direnişçileri kimyasal gazlıyor!
Ağaçlara sarılın! Nerede o zincirli Greenpeace’liler?
Bırakın ODTÜ ormanını katletmeyi, heeeeeyyy İstanbul’u yokediyorsunuz, Kuzey ormanlarını oduna dönüştürerek, yerlerde istif istif!
Bu sevda, aşırı aşktan kaynaklanan kıskançlık nöbetine tutularak sevgilisini parçalayıp öldüren katillerin kara aşkına benziyor..
Yeşile doğaya tutkunum dedikçe, yeşil ve doğa parça parça öldürülüyor..
Tutkun olmayın, normal bir insan ve normal bir yeşil sevginiz olsun sadece, belki duyarlı olursunuz; gözleriniz görür, kulaklarınız işitir!
Türban Terörü
Üniversiteye girecek gençleri Cemaat ve diğerleri “avlamak” için, üniversitelerde tezgah açıyorlar.. Sadece üniversitelerde olsa! Otobüs garajlarında bile! Yatacak yer vaadiyle. Orada, Cemaatin düzenine uyacaksınız, namaza kalkacaksınız, kafa yıkama seanslarına katılacaksınız, elinize tutuşturulan kitapları risaleleri okuyacaksınız, herhalde anladın mı sınavlarına da gireceksiniz! Görevleri yapmazsanız, kapının önündesiniz!  Zorunluluktan kapana kısılan bazı öğrenciler, vakıf üniversitelerinde bizi kurtarın bu kapandan, yurt yapın diye çırpınıyor!
ODTÜ’de bu amaçla tezgahlarını kuranları, ODTÜ’lü öğrenciler kışkışlamak istemiş. Tezgahta duranlar da türbanlıymış.. İktidarın ve yüzsüz yandaşlarının yalanı dolanı biter mi! Vay okuldan türbanlı öğrencileri kovmuşlarmış!
Türbana dokunmak kimin ne haddine! Bütün türbanlılar derslerde, dokunan mı var? Anayasa Mahkemesi’nin kararına uymaya kalkan tek ve son “kızılderili” Rennan Pekünlü’nün başına gelenleri gördükten sonra! Rennan’ın, derslere sokmamak için değil, “anayasal görevini” yaparak, öğrencinin sadece türbanlı girdiğini tespit edip rektörlüğe bildirmek için fotoğraf çekmesi, “dokunan yanar” tezgahını işletti derhal ve hemen! 
İşin ilginci Yargıtay’ın da bu kararı onaması.. Düşünüyorum da, bu karar AİHM’den vb cezayla geri dönerse, yüksek hakimlerimizin yüzünde herhangi bir belirti olacak mı olmayacak mı?
Türban konusunda kimseyle aynı düşünmek zorunda değil insanlar. Türban kadın özgürlüğünün değil, “ruhban” erkeklerin kadınlar üzerindeki baskısının nişanıdır..
Ama, kimsenin türbanına ilişmeyi de hiç düşünmem! Bana ne!
--8 Eylül 2013 Pazar / Bilim ve Siyaset- Cumhuriyet