Öne Çıkan Yayın 20 Mart 2012 yazım

Erdoğan’a Askeri Darbe?

Yoo hayır bu kez, başka bir “fantezi”i üzerinde düşünmeye çağırıyorum: Cemaat, denetlemeye başladığı TSK’yı, Erdoğan’a karşı kulla...

12 Kasım 2012 Pazartesi

YÖK Yasa Tasarısı, Üniversiteleri Bilimselleştirecek mi, Yoksa…


CBT Gündem, Sayı 1338, 9 Kasım 2012

YÖK’ün hazırladığı yasa tasarısı epey bir süredir üniversitelerde tartışılıyordu. Tek tek öğretim üyelerinden bile görüş soruldu. Onbinlerce yanıtı YÖK nasıl ve kimlerle derleyecek toparlayacak da taslağa yansıtacak! Bunu duyduğumda gülümsemiştim! “Görüş soruyoruz”, tutumunun olayın sadece vitrini olduğunu düşünüyorum!
YÖK sitesinde de tartışmaya açılan yasa taslağı önerisinin özünde, yakın geçmişe baktığınızda siyasi iktidarın kalın kalın izlerini görürsünüz. Yıllar önce üniversitelerin nasıl yönetilmesi gerektiği konusunda Ömer Dinçer’den tutun çeşitli üst düzey AKP’lilerin düşünceleri orada!
Bu bakımdan, taslak, tabandan gelen görüşlerden çok, siyasilerin bu konudaki görüşleri esas alınarak YÖK’çe formüle edilmiştir. Zaten AKP’den bağımsız bir yasa tasarısı hazırlanabileceğini düşünmek, eşyanın tabiatına aykırı olur!
YÖK veya yeni adıyla TYK (Türkiye Yükseköğrenim Kurumu) daha büyük bir yetki ile üniversitelerin tepesine konuyor. Feshini öngördüğü Üniversitelerarası Kurul’un da yetkilerini üstleniyor. YÖK Başkanı Gökhan Çetinsaya YÖK’ün “planlama, koordinasyon ve denetleme kurulu”na dönüştürüleceğini belirtiyor ve öğrenci temsili sözü veriyor.
Yükseköğretim ile ilgisi şu ilkeleri saptamışlar: Akademik ve bilimsel özgürlük, kurumsal özerklik, çeşitlilik, şeffaflık, hesap verebilirlik, katılımcılık, rekabet, kalite..
Ama bugüne kadar YÖK’ün neden bu ilkeler çerçevesinde üniversiteleri yönetmediği, hangi kaliteye göre rektörlük ve dekanlık atamalarını gerçekleştirdiği sorulabilir. Bilimsel özgürlük ve çeşitlilik kavramlarından YÖK’ün ne anladığı ve neleri kastettiği sorulabilir.
Bilmiyoruz. Çeşitlilik ne demek? Mesela birbirinden çok farklı, taban tabana zıt “bilim anlayışları” mı? Herkesin kendine göre kullanacağı çeşitlilikte bilim olabilir mi? Bilimin yöntemi, ilkeleri, araştırma etiği vardır..
Örneğin İstanbul Üniversitesi ilahiyatçılarından Prof. Dr. Abdülaziz Bayındır ve heyetinin Kuzey Kutbu’na giderek namaz vakitlerinin nasıl olabileceğini “araştırmaları” ve dünyayı Güneş’in aydınlatmadığı sonucu ile dönmeleri “bilim” midir?
Diyorlar ki:
Norveç’in Tromso kentinde yaptığımız çalışmalar, bize kutuplarda Güneş batmasa da gece, Güneş doğmasa da gündüzün olduğunu gösterdi. Kur’an-ı Kerim’e baktığımız zaman da bunu destekleyen ayetler görüyoruz.. Kur’an-ı Kerim şunu da gösteriyor ki Dünya’yı güneş aydınlatmıyor.. Dünya’yı aydınlatan, Güneş ışınlarını aydınlığa çeviren gündüz dediğimiz varlıktır. Gündüz dediğimiz varlık ufkun altında da olsa, bunu aydınlığa çevirmektedir. Karanlığın oluşması, Güneş’in batmasından değil, gece denilen varlığın ortaya çıkmasıdır. Resim ve belgeseller üzerinde yaptığımız çalışmalarda da Güneş’in tepede olmasına rağmen karanlık olduğunu, Güneş’in yok olmasına rağmen gündüz denilen varlığın ortaya çıktığını görüyoruz…”
Bu sonuç bir “çeşitlilik” midir?
***
Üniversiteleri, en azından 10 yıllık devlet üniversitelerini üniversite konseylerinin yönetmesi öngörülüyor. Bu konseylerde o ilin vergi rekortmenleri de yer alacak. Konsey’in rektör adaylarını belirleme komisyonu da olacak. Bu kurulun başkanı da YÖK genel kurulundan olacak (Doğrudan etkileme!) Konsey’e kesin şeklini de Bakanlar Kurulu verecek. Üç rektör adayından birini ya Cumhurbaşkanı ya da YÖK atayacak..YÖK genel kuruluna Meclis’ten atama yapılabileceği gibi, partiler de Meclis’te temsillerine oranla üye gönderecek. 
Yeni tasarıda  ilk yıl zorunlu okutulan “Atatürk İlkeri ve İnkılap Tarihi, Türk Dili” dersi de kaldırılıyor. Zaten Milli Eğitim Bakanlığı da “Atatürk ilkeleri ve inkılapları doğrultusunda öğrenci yetiştirmek temel amacını milli eğitim mevzuatından çıkarma çalışmaları” sürdürüyormuş!
Açıklanan tasarı eleştirilere açıkmış ve gelen öneri ve eleştirilere göre yeniden şekillenecekmiş. Dergimizde bu yeni tasarı hakkında da görüşlere yer vermiştik. Gelen eleştiri ve önerilerin öz olarak ne kadar dikkate alınacağını merakla bekliyoruz..
Bu haliyle, yeni yasayla üniversitelerin ne kadar çağdaş ve bilimsel olacağı konusunda şüpheler çok yoğun.
***
Gelecek Cumaya kadar hoşçakalın..

11 Kasım 2012 Pazar

Atatürk Yıkıcılığı ve Tek Miras


İktidar 29 Ekim gününün halk çoşkusundan ders çıkardı ve 10 Kasım günü barikatları kaldırdı, Atatürk büstlerine çelenk koyup saygı duruşunda bulunmayı “serbest” bıraktı! Sözde halkın iradesinden neredeyse her konuşmasında dem vuran Bay Muktedir, halkın Atatürk iradesi söz konusu olduğunda, yasaklamacı, darbeci, biber gazcı, copçu, polisçi, hapishaneci neredeyse..
Neden böyle, sorusunu sormadan önce, şu saptamayı yapalım: RTE iktidarı uzun süredir Atatürk’ün “kökünü” toplumdan ve ülkeden kazımak için adım adım çalışıyor. Birileri çetelesini tutuyor olabilir, son bir iki yılda yapılanları rahatça herkes anımsayabilir:
Anma günlerinde Atatürk’e çelenk koymayı yasaklamak, heykel veya büstlerin önüne polis jandarma dikmek, okul girişlerinden Atatürk köşelerini kaldırmaya kalkışmak, okup kitaplarında Atatürk’ten neredeyse bahsetmemeye çalışmak, milletin ulusal bayramları istediği gibi kutlamasını yasaklamaya kalkışmak, bayramların nasıl kutlanacağına ilişkin RTE hükümetinin vereceği kararlara halkın uymasını istemek.. Üniversitelerde alınan önlemlerden yeni YÖK yasa tasarısına kadar...
Özellikle son yıllarda ellerine geçen her fırsatı Mustafa Kemal Yıkıcılığı için fırsat sayan bir iktidar ve adamları..
Bunlar kafayı mı yedi, diyesi geliyor insanın!
***
Bir millet, ülkesinin kurtuluşunu ve kuruluşunu gerçekleştiren ve ileri uygarlığa doğru yola çıkaran liderine gönül borcunu ve saygısını anlamlı günlerde dile getirmek ve yaşamak istiyor. Bunu engellemeye, yasaklamaya kalkışmak ne iş?
Sanıyorlar ki, aldıkları yüzde 49 oy da Atatürk karşıtı! Heyhat ki heyhat! Halkın dünkü o büyük yürüyüşünü, sevgi ve saygısını seyrediyorum bir yandan, ve diyorum ki, kendi ruhlarında ve beyinlerinde esamesi bile olmayan kadirşinaslık ve karşılıksız gerçek vefa duygusu ülke içinde nasıl sel gibi akıyor. Bunu da mı görmüyorlar bilemiyorum. Ne der muktedirler muhaliflerine sık sık: kalpleri var, onlarla kavramazlar; gözleri var, onlarla görmezler; kulakları var, onlarla işitmezler.
Bir ulusun birleşebileceği daha büyük bir olay ne ola ki: Kurtuluş, Kuruluş ve buna önderlik edenden başka? O halde birleşecek hiç bir şey yok demektir ve gelecek de tartışmalıdır..
Bu çok temel varoluşu reddetmeyen ve tartışmayan bir iktidarla herkes ortak bir yön bulabilir, ama bu temel gerçeği reddeden bir iktidarla hiç bir yazgı birliği görmemek de, o derece meşru olur...
Dün sel gibi akan halk bunun ayırdında, iradesine sahip; ama ya iktidar?
***
Bay Muktedir kadar büyük bir iktidar hırsı olan bir insan daha ülkeye geldi mi bilmiyorum. Atatürk’te bile bu hırs yoktu! Atatürk hırsıyla değil, bilgeliğiyle, liderliğiyle ve gerçekleştirdikleriyle halkın gözdesi oldu.
Bay Muktedir ancak Atatürk’ü yıkarak kendisine yeni bir ülke ve yer açabileceğini görüyor. Atatürk’ü ancak böyle aşabilecek! Yeni bir ülke yeni bir rejim, yeni nesiller, yeni bir lider.. Bütün bunlar, ancak geçmişin kökünü kazıyarak yapılabilir. Bu nedenle, ülkede bütün yetkileri, Atatürk’ün sahip olduklarından bile daha büyük bir iktidar gücünü, tek başına üstlenmesi gerek..
Ama bu bir o kadar da imkansızı denemeye kalkışmaktır. 30- 40 yıl, astığım astık kestiğim kestik kanlı bir iktidar dönemi geçse bile, bu başarılabilir mi?
Hayır, ama toplumu daha derinlemesine yarar, böler, parçalar.. Bir siyasetin bu ülkede ne yararı olabilir diye düşünüyorum ve bir yanıt bulamıyorum.. Ancak birleştiricilik siyasete başarı kazandırabilir.. yanılıyor muyum?
29 Ekim’e, 10 Kasım’a ve bu büyük millete baktım.. Hayır yanılmıyorum!
***
Atatürk’ün bize bıraktığı tek miras vardır: Akıl ve bilim.. Atatürk bize ne bir doğma-söz, ne kuran-ayet bıraktı ne de başka bir şey.. Sadece akıl ve bilim.. Bu kadar..
Akıl, sezgi, bilimsel düşünce ve geçmişin bize devrettiği birikimle, sorunları çözebiliriz. Atatürk, sorunları böyle çözerek ilerledi! Ve kalan sorunları, yeni ortaya çıkacak sorunları çözmeyi de sonraki nesillere bıraktı..
Başka çaremiz yok. Yeni bir Atatürk yok.. Durumu bize bıraktığı tek mirasla çözeceğiz..
Büyük sevgi ve saygı; geçmişe, Atatürk’e ve bize bıraktığı mirasa..
--11 Kasım 2012 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

8 Kasım 2012 Perşembe

Sakık, Neden Şimdi?


“Ergenekon” mahkemesinin onlarca gizli tanığından “Deniz” kodlusu, yüzündeki maskeyi sıyırarak açık kimliğiyle konuşmaya başladı..
  İlk soru: Neden açık kimlikle konuşmayı tercih etti? 2) Gizli tanıkların ifadeye çağrılmalarının bir sırası var mı, yoksa savcı ve mahkeme keyfine, duruma, stratejisine göre mi bunları çağırıyor? 3) Açık kimliğiyle konuşmak istemesi kendisinin bir tercihi mi yoksa devletin mi, Savcı+Mahkeme ve bunların bağlı olduğu cemaat güçlerinin mi? 4) Açık kimliğiyle konuşarak, kendisine vaadedilen veya kazanacağı yarar var mı?
***
Şemdin Sakık bulmacasında belki de çözmemiz gereken büyük bir sır yoktur. Yukarıdaki soruların hepsinde gerçeklik payı olduğu da kabul edilebilir.. Sakık, açık kimliğiyle ortaya çıkmaktan bir menfaat de elde etmiş olabilir.. Söylediklerine bakarsak, en büyük yarar iktidaradır! AKP’yi bağrına basan birisi.. İfadesinde PKK’yı suçlamalarıyla, etkin pişmanlığını bir kaç kez artırmıştır! TSK’ne de övgüler düzüyor ve Ah şu 15 yıl hapis geçse de askere gitsem, diyor!
İktidar, izlediği Kürt politikasına destek olarak ve açlık grevlerine karşı, Sakık’ın hemen sahneye çıkarılmasını istemiş olabilir... İktidar+Cemaat yargısı, Sakık’ı 29 Ekim’deki büyük demokratik- cumhuriyetçi direnişine karşı da bir “kırıcı” olarak kullanmak istemiştir. Onları PKK işbirlikçisi göstererek.. Doğu Perinçek, İşçi Partisi, Aydınlık, Ulusal Kanal yöneticileri Ergenekon’dan içeridedir!
İktidarın adamlarının, PKK’yı Ergenekoncuların yarattığı gibi bir zırvalığın peşinde koştuğunu hatırlatırım! Sakık’ın iddiaları üzerine, örneğin Yalçın Küçük hakkında “PKK’yı kurmak”tan yeni bir dava bile açılabilir!!!  “Bunlar ve hepsi ne kadar kirli görüyorsunuz içeri tutulmalılar..”
Garabete bakın ki, Sakık’ın övdüğü TSK ise, eski genel kurmay başkanı ile birlikte iktidarın tutuklusu olarak içeridedir! Tutuklu komutanların mesleki zamanlarının büyük bir bölümü de PKK terörüne karşı savaşla geçti! Şimdi Sakık, onlara karşı tanık durumunda!
***
Aslında Sakık’ın tanıklığı, Ergenekon davasının bütün yönleriyle nasıl traji komik olduğunu bir kez daha ortaya serdi! Bu bakımdan, kimliğini açıklaması iyi de oldu! Belki de ifadesi, Ergenekon davasını sanıklar lehine etkilemiştir?
Sakık, Gaffar Okkan’dan tutun Tuğgeneral Bahtiyar Aydın’ın vurulma olaylarına kadar, devletin parmağı veya işi var iddialarında bulundu. Bunlar yeni değil. Bu iddiaların bugüne kadar savcı ve mahkeme tarafından araştırılmamış olması, mahkemenin ciddiyetten ne kadar uzak olduğunun da başka kanıtıdır.
Mahkeme ve savcılığın bu davalarda temel tutumu şöyledir: “Çamur at izi kalsın, mahkumiyette yararı olur, araştırırsak gerçeğin öyle olmadığı anlaşılır, bize yararı dokunmaz, bu nedenle elleme iddiaları ve gerçeği araştırma!”
Evet, Ergenekon ve diğer Silivri davaları tamamen böyle, hukuka aykırı bir temelde bütün uydurukluğuyla sürüyor.. Silivri’dekilere yargılama demek için binlerce şahit gerekir. Sakık, bunu bir kez daha kanıtladı!
Tabii Sakık’ın tutuklu subaylara karşı tanık olarak çıkartılması, teröre karşı mücadeleyi de olumsuz etkileyecektir, denebilir.
***
Dün sosyal medyada izleyicilere bu konuyu sordum. Gelen yanıtlar:
“Kimliği bir şekilde açığa çıkacaktı.”
Artık takiye gerekmiyor. Kazandıklarından eminler. Ganimet paylaşım kavgaları sürüyor.”
“Bence Sakık'ı tanık olarak dinleme kararını verenlerin, sanıkların dinlenmelerini istedikleri tanıkları ise neden sürekli reddettiklerini ve bunun bir hukuk katliamı olduğunu yazınız.”.
“Vallahi bunu çocuğa bile anlatsan diyecektir ki: ne o yine gündem mi değişecek? Ya da Harala- gürala bir yasa mı geçirilecek?”
Zaten daha önce pek çok kitapta da yeralmış..bayatlamış şeylerden bahsederek gemisini yürütüyor..”
 “Hemen hemen her konuda konuşan Sakık, Çiller, Doğan Güreş dönemine neden girmedi..”
İşte böyle, bütün bunlarda gerçek paylarını düşünmeliyiz..
 --8 Kasım 2012 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

İktidarın Çarmıhında Medya Patronu


Milliyet’te ilgiyle izlediğim iki yazar kapının önüne kondu. E-posta kutularında, yeni genel yayın müdürleri Derya Sazak’tan gelen bir elektronik postayı okuduklarında, artık orada çalışmadıklarını anladılar. İki çalışan daha atıldı, başka birileri daha işlerinden olabilir. Medya plazalarında eskiden, giriş kartlarının bloke edildiğini gördüklerinde, işten atıldıklarını anlardı çalışanlar! Bu ahlâksız uygulama sürüyor mu, bilmiyorum.
 İşini kaybetmek hoş değil. Gazetelerde kimsenin işine son verilmez diye bir da kural yok. Verimsiz çalışma, tembellik, çalışma arkadaşlarının sırtında yük olma, işten atma nedenleri arasında olabilir. Çalışanların vicdanlarına kabul ettirilemeyen işten atmalara şüphesiz kesin karşı çıkmak gerekir. Patron “vay kârım azalıyor” diye de çalışan çıkartamaz, çıkartmamalı. Gazeteciler sendikal örgütlenmemişse, patronun işten atmaları daha kolaydır. “Babiali”de durum budur!
Milliyet’te iştan atılan iki yazarın özelliği farklı. Ne verimsizdiler, ne kaytarmacı. Tam terine, işlerini yazarlık şanına, gazeteci-yazar vicdanına uygun pekâla iyi yapıyorlardı!
Metin Münir, medyanın en özgün ve kaliteli yazarlarından, süzülmüş insanlarından biriydi. Araştırıcı, bilgilendirici, yeri geldiğinde ve gerektiğinde de uyarıcıydı.. içine girdiği konuyu iyi anlamadan, araştırmadan yazmazdı. Metin Münir ne diyor, merak ederdim. Semih İdiz de dış politikayı izlerdi.
Her iki yazarın ortak yönü, özellikle son yazılarında arada sırada iktidara eleştirel yaklaşmalarıydı. Oklarını, dış politikada ülkeyi savaşa sürükleyebilecek ağır hatalara yöneltiyorlardı. Henüz Milliyet’in internet sitesinde varlarken, son bir aylık yazılarına şöyle bir göz atın, ne demek istediğimi anlarsınız.
***
Gazetenin yeni patronu, Beşiktaşı’ı borca harca batırdıktan sonra, ödül olsa gerek, Futbol Federasyonu Başkanlığına seçildi. Futbol Federasyonu sözde özerktir. Ama oraya iktidarın işaret etmediği birisini seçmek, deveye hendek atlatmak kadar imkansızdır.
Milliyetin patronu Demirören bir iş adamıdır! Ne yazık ki iş adamları neredeyse bütün futbol kulüplerini yönetiyor. Futbol ile ticaret arasında ne kadar sıkı bağların olduğunu anımsatmak, okura hakaret olur! Patron, Doğan Medya’dan iki gazeteyi, Milliyet ve Vatan’ı satın alarak medya patronluğuna da soyundu: İş adamlığı, futbol kulübü yöneticiliği, futbol ederasyonu yöneticiliği, medya patronluğu
Bu şu demektir: iktidarla, siyasetle kucak kucağa, al takke ver külah.
Yani iş adamının siyasete bu kadar çok, dahası göbekten bağımlılığının ağır bir faturası vardır: Medyanı iktidarın borusuna göre ayarlamak.. Bu kaçınılmazdır, içinde bulunduğun koşulların emiridir.. Asla dışında kalamazsın...
Kaldı ki, medya patronu olmayan veya doğrudan iktidarın kontrol etmediği sermayenin üzerinde bile bu kadar ağır baskılar varken.. Örneğin bu iktidar TÜSİAD’ı ve patronlarını, bir kaşık suda boğacak ortamı ararken.. Aydın Doğan’ı doğduğuna pişman etmişken.. İktidarın medya üzerinde baskıları sürerken.. Tek bir bağımsız ve özgür program bırakmazken TV’lerde. Medya Mahallesi’ne bir hükümet komiseri atamak durumunda kalırken, korkudan veya emirle.. (Neden Ayşenur’ü özgür bırakmazlar, hükümet komiserine de örneğin ‘karşı mahalle’ gibi tek başına bir “denge programı” yaptırmazlar! Hey CNNTürk!)
Durum böyleyken medyada, FFBaşkanı-iş adamı- medya patronu özgür mü kalacaktı! O FF Başkanlığına sıçrayarak bağımlılığı baştan kabul etmiştir! Dolayısıyla, gazetelerinde yazar ve çizerleri hızaya getirecek önlemlerin alınması, iki vicdanlı yazarın işine son verilmesi ve geri kalanlarına da örnek olması, şaşırtıcı değil. 
Soru şu: Acaba 2+2 işten çıkartma, canavarı doyurmaya yetecek mi? O hep aç geziyor da!
Burada sıradan bir işe son vermekten bahsetmiyoruz; sahneye konan, siyasal kafa kesmecedir!
Yıllardır medyada yaşadıklarımız varken.. içeriye onlarca gazeteci atılmışken..  basın özgürlüğü lafı bir diktatörün kalesinde bayrak olarak sallanırken.. Türkiye dünyada basın özgürlüğü ve demokrasi ölçümünde, çamurlar içinde yuvarlanırken..
Her kim ki, 28 Şubat’ta andıçlanan ama asla işsiz kalmamış ve o günden bugüne krallar gibi eller üzerinde tutulan 3-5 kişinin hesabını hala gündeme sürüyorsa..
Hangi özgürlükler kısıtlanıyormuş, işte Orhan Bursalı istediğini yazmıyor mu, muhalif gazeteler çıkmıyor mu, ülkede hangi demokratik hak ve özgürlük eksik.. diyorsa...
---6 Kasım 2012 / Bilim ve Siyaset –Cumhuriyet

6 Kasım 2012 Salı

CBT Gündem: Merhaba Diyelim Öncelikle..


 Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji, 2 Kasım 2012, Sayı 1337

Yazmayacak mısınız, yazacak mısınız sorularına bir yanıt olarak Gündem’i tekrar açıyorum! Ne güzel burada kitap tanıtımları, haberler yorumlar koyuyorduk.. Siz de rahattınız ben de! Bu arada koca yazı bitirdik ama elimdeki kitabı bitirmedim. Sadece “Ulus Yıkıcılığı Zamanları”nın yeni baskısına bir bölüm ekledim…

Bu arada dergimize baktıkça, ne kadar kışkırtıcı yazılar yayınlıyoruz diyor ve üzerlerine yorum yapmamak için kendimi zor tutuyordum.. Eh, koca bir Rousseau tartışmasıyla geçti yaz. Çok da iyi oldu! Olay tek boyutluluktan çok boyutluluk kazandı! Bu böyledir, hangi açıdan; hangi sınıfsal, toplumsal, rejimsel, ideolojik açıdan konuya, kişiye, olaya baktığınızla ilgili olarak, çok farklı değerlendirmeler ortaya çıkar. J.J.Rousseau ve düşünceleri de böyledir. Suyun kaynama noktası bile farklı koşullarda farklıdır.
Ama bu tartışma sürüyor, bugün de bir yazımız var, sonraki hafta için de! Ama birbirini tekrar edecek yazılar koymayacağız ve konuyu bitireceğiz.. Yoksa Celal Şengör’ü yeniden tepemizde bulabiliriz! En çok hoşuma giden tutumlardan biri, Celal dostumun yazdıklarını tersine çevirecek ciddi düşüncelere kapıyı açmaktır! Bu konuda Celal tek doğru değildir, pek çok doğru vardır.. Ben bu tartışma yazılarından hepsinden bir şeyler öğrendim.. Amaç da bu değil mi? Herkese teşekkür ederim..
En önemli yazılarımızdan birinin, üniversitelerde yapılan tezler üzerinde incelemeydi. Ahmet Murat Eren’e de bu çalışması için teşekkür. Şüphesiz ki inceleme ortalığı karıştırdı. Amaç, bu yolla üniversitelerin, kendi bünyelerinde yapılan tez çalışmalarının orijinalliğine ve bilimsel etik kurallarına dikkat etmelerini sağlamaktı zaten.. 
Eleştiriler aldık. Özellikle “karşı tarafı dinlememek” gibi. Bu araştırma yazımız, bitmiş tezler üzerinde yapıldı. Herşey yazılı çizili.. Olay somut. Belgeli. Ne kadar sıkı denetlense de, en iyi üniversitelerimizde bile kaçaklar olabiliyor. Ama üniversitelere düşen görev, işin özüne dokunmayan gerekçeler ileri sürmek değildir. Bu yayını, üniversitelerimizi suçlamak için de yapmadık. Farkettiğimiz ciddi bir yarayı gündeme getirmek istedik. Bu yolla da, daha iyi bilim için çalıştığımızı düşünüyoruz. Bu konular “kurum için gizlilik” perdesi altında gözden kaçırılmamalı.. örtbas da edilmemeli..
Bu araştırma, tezlerin kamuyouna tamamen açılmasıın ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Tezin kamuya açılıp açılmaması, tez sahibinin inisyatifine bırakılamaz. Şüphesiz patent vb gibi iddialar varsa, belirli bir süre geçiçi olarak ambargo konabilir. Buna da kurul karar verir.. Ama nerede öyle mükemmel tezler?! Bu arada ODTÜ tezlerini en çok kamuya açan üniversite. Teşekkürler ODTÜ! Sen bizim en gözbebeklerimizden birisin! ODTÜ’den iki tezdeki sakatlıkların araştırmaya konu olmasının nedeni, bu yüksek açıklık oranı olabilir tabii. Ama kızmaca yok.. hepimiz daha iyi bilim için uğraşıyoruz!
***
Bu sayımızda makine modelleri konusunda büyük bir ustalığa ulaşan, model makine üreticisi Ersan Doğan’a yer veriyoruz. Bu yazıyı çoktan hakketti. Ona da teşekkür ederiz. Ankara Rahmi M. Koç Sanayi Müzesine kit olarak ürettiği kazanlı buhar makinesinin çalışırken çekilmiş videosunu da şu adresten izleyebilirsiniz: http://youtu.be/vE50qvdDj08

***
Yeniyüzyil üniversitesinde neler oluyor öyle! Rektörü tanımayan mütevelli heyeti üyesi de kim? Öğretim üyelerini öyle bir imzayla kapı önüne koymak da nerede görülmüş. Bu üniversite hangi yasalara göre yönetiliyor? Bu konuya daha ayrıntılı eğilmek zorundayız.. Vakıf üniversiteleri üniversite kimliği ile hareket etmek zorundalar, yoksa kapılarına kilit assınlar.. Ne öğrenciler kurban ve sağılacak inekler ne de bilim insanı kimliğini kazanmış öğretim üyelerinin hayatlarının, parayı bastıranın iki dudağı arasında kalmasına izin verilebilir.. Üniversite Vakıf kimliğini kazandıktan sonra, artık kurucusunun veya parayı koyanın malı olmaktan çıkmıştır.. Öyle değil mi?
***

Bir de İTÜ’de atılmalar var. YÖK’ün bir yasa yorumu ile “yüksek lisansta 3, doktorada 6 yılı tamamlamış ve mezun olmamış 50-d’li araştırma görevlilerinin ilişiklerinin kesilmesi gerektiği konusunda bir görüş yazısı” yayınlamış. YÖK görüşü “İTÜ’de uygulanmaya konmuş ve 10 araştırma görevlisi işten atılmış, 72 araştırma görevlisi bugünlerde, onlarca araştırma görevlisi de önümüzdeki günlerde işini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya.” Bu konu da güncel..
***
Gelecek Cuma’ya kadar sevgi ve dostlukla kalın..

Gül, Kıs Kıs Gülüyor mu?


Erdoğan Berlin’e gitmeden önce Çankaya’ya çıktı, Gül ile 1,5 saat kadar özel görüşme yaptı. Haftalık geleneksel görüşmeymiş. Öyle mi? Bu görüşme, Ulus’taki 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamaları konusunda ikisi arasındaki tutum farklılıkları ve aralarındaki polemiğin ardından gerçekleşti.
Erdoğan iki açıklama yaptı; ilkini, Çankaya’daki Bayram Kabulü’nde yaptı: Emine Hanım ile Hayrünisa hanım arasındaki herhangi bir anlaşmazlık yok, boşuna sorun çıkarmaya ve aramaya çalışmayın. İkinci açıklama, Gül ile görüşmesinden sonra geldi: İkimiz de aynı şeyi söylüyoruz, devlette Çift başlılık yok ve olamaz, bu konuda da sorun aramayın..
Buraya kadar tamam. İki hanım arasında sorun var mı, bilemem, varsa toplumu ilgilendiren tarafı ancak şu olabilir: Liderlerin birbirleriyle ilişkilerini ve kariyer tırmanışlarındaki kararlarını etkiler mi.. Varsa, bu olasılığı gelecek öngörülerine bir parametre olarak sokmak durumundayız..
İlk açıklama tamam, ama ikinci açıklaması çok sorunlu! Küçük sorun, Gül ile aralarında hiç bir sorunun olmadığına bizi inandırmaya çalışıyor olması. Çalışsın, ama konunun bizle doğrudan ilgisi yok! Muhatabı Gül’ü inandırsın! Biz gözlemciyiz… Bu saptamadan sonra, açıklamanın büyük sorunlu yanına gelelim:
***
RTE, devamla, yönetimde çift başlılık yok ama bu sorunun kesin çözümü, Çankaya’da Başkanlık, yarı başkanlık, bunlar olmazsa partili başkanlıkla çözülür, dedi!
İki lider Çankaya’da ne konuştular bilmiyoruz. Ama Erdoğan’ın açıklamasından anlaşılıyor ki, meselenin özüne ilişkin bir çözüm /konuşma yok. Medyanın diline düşmeyelim falan demiş olabilir Erdoğan. Önerdiği çözümlerin üçü de, Erdoğan’ın “kariyeri” ile ilişkili! Çankaya’ya çıkmak istiyor, bir. Çıkarken de Başkanlık- Yarı Başkanlık Sistemi istiyor, iki.
Bu şu demek: Cumhurbaşkanlığı yetkileri üstüne Başbakanlık-hükümet yetkileri.. Başbakanı atayacak ve onun yoluyla hükümeti kuracak ve faaliyetlerini yönlendirecek! Partisini de yönetecek.. İstediği zaman hükümeti görevden alacak, yenilerini atayacak.. Yani ülkeyi her noktadan yönetecek! Nerede bu yağma! Yemede yanında yat! Böylece, devlet içindeki sözde “çift başlılık” sorununu temelden çözecek! RTE, bir çiftbaşlılık sorunu yaratıyor. Sonra da onu bütün yönetim sistemini değiştirecek çözüm öneriyor..
Yersen, yutarsan tabii.. Bu en tehlikeli girişim olur! Erdoğan’ın bu hırsı için minicik bir umut varsa bile engellenmelidir! Bütün yetkileri elinde toplayacak bir diktatörü, bu ülke yaratamaz, kaldıramaz! (*)
Önerdiği üçüncü çözüm olan “Partili Cumhurbaşkanı” da hemen hemen aynı yola çıkar. Çankaya’dan Partisini yönetecek. Bu yolla hükümete başbakan atayacak, bakanlar kurulunu oluşturacak..
***
RTE’nin her 3 çözümü de üç katlı ekmek kadayıfıdır, tabii kendisi, bütün siyasi geleceği ve makamları için. Yakın arkadaşlarını belediye başkanlıklarına falan yolluyor. Beş yıl sonra yeniden siyasete dönmek üzere! Ölme eşeğim ölme! Dışarıdan ithal ettiği Kurtulmuş falanı hooop yerlerine geçiriyor ve onlara ikbal kapılarını açıyor.
Bu RTE Planları’nda, Gül’e yer yok. Daha doğrusu şöyle olabilir: Bütün yetkiler bana geçerse ben de seni belki Başbakanlığa atayabilirim, ama benim başbakanım olarak ve benim siyasetimi uygulamak, dediklerimi yapmak koşuluyla.. Yoksa sana ekmek yok!
Merak ediyorum: Gül, Çankaya’dan bütün bunlara kıs kıs gülüyor mu? Bu arada bilir bilmez kişiler “Gül’ün şansı yok” diye fikir ileri sürüyorlar..  köprünün atından akan suları görmüyorlar!..
Not: RTE’nin Başkanlık şansı nedir? Partinin önde gelenleri için RTE’yi “düz cumhurbaşkanı” olarak Çankaya’ya çıkartmaları, kendi siyasi kariyer ve yararları için en iyi çözüm mü, ne dersiniz? Gündemimde bunlar var..
***
(*) Baksanıza adım adım biçimlendiriyor Türkiye tasarımını: İdamları da geri getirecek..  Şüphesiz, şu idam meselesi, tamamen MHP’ye atılmış bir yem veya kancadır! Hem Anayasa’ya Başkanlık sistemini sokuşturmak hem de Cumhurbaşkanlığı seçimini garantilemek için, MHP ile bir ittifak arayışı / girişimidir!
RTE, MHP desteği olmadan ne başkanlık değişikliği yapabilir ne de büyük olasılıkla Cumhurbaşkanı seçilebilir! RTE, giderek daha fazla MHP’leşecektir! Hem Kürt hem de diğer meselelerde!
2011 genel seçimlerinde de MHP’yi çökertmek, Meclis dışına itmek amaçlı kaset operasyonu boşuna piyasaya sürülmemişti! Ben olsam APO’yu asardım seçim lafını dab u amaçla dile getirmişti..  Bunu başarsaydı, Anayasa’yı Meclis’te değiştirecek çoğunluğa ulaşırdı! Allah korudu veya istemedi, farkında değil mi?!
RTE şimdi aynı idam yolundan gidiyor! MHP’yi kafakollaması mümkün mü, ne kadar, ne karşılığı?
--5 Kasım 2012 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

5 Kasım 2012 Pazartesi

Yaşayınca Şoke Olduk


Dün İstanbul Barosu ile Gazetecilere Özgürlük Platformu uluslararası hukuk konferansı düzenledi: “Evrensel Hukuk Kuralları ve Hukuk Felsefesi Perspektifinden Türkiye Uygulamaları.” Ben de konuşma yaptım. Toplantıyı sonuna kadar izledim, zaten bu yazıyı da oradan yazıyorum. Benim için bir tür hukuk eğitimi vesilesi de oldu.
Önemli uluslararası isimleri sayayım: Avrupa Yargıçlar Birliği Başkanı Vito Monetti, Uluslararası Pen Genel Sekreteri William Nygoord, Uluslararaı PEN Başkanı Eugene Schoulgin, Avrupa Gazeteciler Federasyonu Başkanı Arne König..
Bu isimleri saymamın nedeni, artık Türkiye’deki hem özel yetkili mahkemelerin yani Silivri yargılamalarının hem de basın özgürlüğü üzerindeki iktidar ve yargı işkencesinin, uluslararası gözlem altına alındığını vurgulamak içindir.
***
Uluslararası ilginin Silivri ve medya uygulamaları üzerine çevrilmesi, hükümet ve çevrelerini rahatsız etmektedir. Öyle ki, iktidarın adamları, uluslararası örgütlerin Türkiye’deki medya uygulamaları üzerine raporlarını çöpe atmaya başladılar. Öfkelerini böylesine dışa vurmaları, içinde bulundukları çok zor durumu da gösteriyor.
Avrupa ve Amerika 1-2 yıl yıl öncesine kıyasla, bugün özel yetkili mahkemeler ve uygulamaları konusunda büyük bir aydınlanma yaşıyor! Peki neden böyle geç?
Bu sorunun yanıtını dünkü konuşmalarda, Eugene Schoulgin açık yüreklilikle verdi: Dışarıdan bakıldığında Başbakan ve hükümetin ciddi bir demokratikleşmeyi gerçekleştirdiği sanılıyordu. Yoksa hiç böyle bir niyeti daha baştan yok muydu?
Evet yoktu tabii! Bugün çok büyük bir geniş çevrede RTE’nin daha büyük otorite yolunda ilerlediği olgusu görülüyor.
Türkiye demokrasi güçlerinin, Avrupayı bilgilendirmede geç kaldıklarını mı, yoksa dünyanın, uygulamaları görmeden kendilerine söylenecek olanları anlamaya yatkın olmadıklarını mı söylemeliyiz…
Şunu da not düşelim: Avrupa gazeteciler ve kurumların temsilcileri, Türkiye’de Hükümet ve politikaları üzerine gerekli bilgileri kimlerden alıyordu? Yetmez ama evetçi insanlardan.. hükümete yandaş gazetecilerden.. Cemaat medyasından.. Bunlar doldur-boşalt, kafaları yıkayıp durdular..
Ama bu sürecin sonuna gelindi. Odatv davası, bu süreci bitirdi! Ülkemiz demokratik güçlerinin, Avrupa’ya yönelik gerçekleri dile getirecek, örgütlü ve hedefe yönelik aydınlatma faaliyetlerinin enaz ölçüde olduğunu da burada belirtelim.
***
Şimdi durum tersine döndü. Avrupa ilerleme raporlarına Silivri yargılamalarındaki hukuksuzluklar girdi. Avrupalı yargıçlar, siyasi temsilciler ülkemize gelerek “olay yeri” (cinayet mahalli mi deseydim!) incelemelerinde bulunuyor. Duruşmalara katılıyor. Mahkeme uygulamalarını inceliyor, savunma avukatlarını ve hapishanede sanıkları dinliyor.. Ve raporlar yazıyor..
Gazetecileri tutuklamaları, burada zihin açıcı oldu ve Avrupalılar bu sayede subaylara kurulan kumpas yargılamalarını da incelemeye aldılar. Dünkü konuşmalarda Arne König hepimize soruyordu: AB ilerleme raporunu neden kullanmıyor Türk gazeteleri? Tabii ekliyor da: Bir korku olduğunu görüyoruz.. Ama 29 Ekim Cumhuriyet kutlamalarında halkın büyük tepkisi, demokrasi talebi, bu durumun değişebileceğini gösteriyor.. yeni bir siyasi ortam söz konusu olabilir..
 König dedi ki: Dün Balbay ve Özkan’la görüşme talebimizi Adalet Bakanlığına ilettik. Aodalek Bakanlığı bunu değerlendireceğiz dedi. Yanıt gelmedi, demek ki görüşemeyeceğiz, ama bunun için yeniden geleceğiz.. Ülkem İsveç’te bir bakanın böyle bir duruma müdahale etmesi, resmi devlet görevlilerinin durumuna karışması mümkün değildir. Görevliler izin verir, biter. Bu durum bizim için de ilginç bir deneyim oldu! 6 Kasımda Avrupa Parlamentosu binasında Türk gazeteciler için gösteri yapacağız..
***
PEN Başkanı Schoulgin, dünkü konuşmalarda şöyle dedi: Burada olanları duyan ve bizzat gözlemleyen, araştırıp öğrenen herkes şoke oldu. Ama ne yazık ki Avrupa’dan gelenler ve bu duruma tanıklık edenler fazla değil. Ben diyorum ki, sizlerin de çeşitli guruplar arasında diyaloğunuz yok. Diyalog kurun, birlikte sorunları tartışacağınız forumlarda buluşun ve ortak kararlar alın..
Yabancı konuklardan bir kaç düşünce aktarabildim. Toplantıda çok iyi konuşmalar oldu. Barış Terkoğlu’nun kendi davasını anlattığı konuşması, başlı başına, yargılamaların, her aşamada kesinlikle hukukla ilgisi olmadığını, çok net ortaya koydu. Ümit Kocasakal, Ahmet Abakay, Aysel Çelikel, Timur Demirbaş, Ahmet Çörtoğlu, Celal Ülgen, Ufuk Akkaya, Turgut Kazan, Fikret İlkiz, Sedat Ergin, Yılmaz Yazıcıoğlu,  Vedat Kurşun, Süheyl Batum, hukuksuzlukları ve özel yetkili mahkemelerin serüveni ve daha bir dizi konuda çok açıklayıcı ve önemli katkılarda bulundular..
Haydi hayırlısı!
--4 Kasım 2012 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

2 Kasım 2012 Cuma

Çift Başlılık Olmaz


Bu sözü Başbakan sarfetti, biliyorsunuz. 29 Ekim’de Ulus’taki “yasak” gösteride, polis barikatını kimin kaldırdığı ve yürüyüşe izin verildiği tartışmasına, RTE bu sözlerle noktayı koydu.
Valilik, İçişleri Bakanına ve Başbakana dayanarak, gösteriyi yasaklamıştı. Ama, yürüyüşe izin verilmesiyle iktidarın yumuşadığı sanılırken, Cumhurbaşkanının resepsiyonunda anlaşıldı ki, Gül Valiyi bir gün önce çağırmış ve gösteride çatışmalara meydan verilmemesi konusunda ricada bulunmuş.
Sonuçta, Ulus’ta önce gazlandı millet ve Başbakanın sert tutumu yansıtıldı; ama sonra da barikatların aşılmasına izin verildi ve Cumhurbakanının da ricası yerine getirildi. Sonuçta Gül’ün çatışma olmasın dileği gerçekleşti. Talimatın kaynağını Emniyet Müdürü- Vali ikisinde arayın!
***
RTE, “polis görevini yapmadı” dedi: “Barikatların kaldırılması noktasında, sonra da alanda atılan adımlarda olsun, polisimizin olayı daha ciddi tutması gerekirdi. Orada bir zafiyet göstergesi var”. RTE bu sözlerle aslında olası büyük ve kanlı çatışmayı göze aldığını, herkesi terrorist, illegal örgüt üyesi, holiganlar ilan ederek gözükaralığını belli ederken, konumuz açısından önemli sözler söyledi:
Başbakan olarak benim görevim bellidir, Sayın Cumhurbaşkanımızın da görev alanı bellidir. Kimse de böyle bir gayretin içerisine girerek durumdan vazife çıkarmasın.”
Gül’e, işime karışma diyor. Ulus gösterisi, iki siyasi lider arasında yönetim felsefesindeki farklılığı ve rekabeti net gösterdi.
Bu ve önceki farklı siyasetler, iki yıl sonra ortaya çıkacak yeni durumun habercileridir. RTE, Çankaya’ya çıkmayı başarırsa, Gül’e hükümeti oluşturma yolunu yolunu açacak gözükmüyor. RTE, Başkanlık sisteminin gerçekleştirilmesine öncelik veriyor. Böylece “iki başlı yönetim” de engellenmiş olacak. Tabii, kendisi hem Başkan hem de fiili başbakan olarak!
***
Peki Gül? İki yıl sonra ne yapacak? Temel soru budur. Aynı zamanda, düğümü çözecek soru da.. Birileri sanıyor ki, “işte bir şeyler yapar anlaşırlar, onlar kardeş..” Eğer “kardeşlik” ise konu, RTE, Köşke çıkarken, hükümeti de Gül’e bırakır. Ama hepsini kendisine istiyorsa, orada kardeşlik falan yok, siyaset var, kariyer hırsı var, tekelcilik var, “kardeşi yok sayma” var! Ülke yönetimini kimin üstleneceği konusunda “kardeşçe paylaşım” olabileceği gibi siyaset ve iktidar dışı bir zırvalığı, siyaset literatürüne sokmayalım!
Peki, Erdoğan, iki yıl sonra, hükümeti Gül’e bırakır mı? Olabilir. Zoru görünce, başkanlığı hukuki ve reel olarak gerçekleştiremeyeceğini... veya Gül’ün önemli bir atılımla RTE’ye açmaza düşüreceğini görünce..
Hükümeti Gül’e bırakırsa, Gül tamamen kendi iktidarını kurar. Bu iktidarın bileşimi ve yönetimi de, politikası da, Erdoğan’dan farklı olur. Erdoğan da seyreder! RTE, seyretmeyi kabul edebilir mi?!
***
Herkes kendi siyasi geleceğini inşa ediyor. RTE, Cumhurbaşkanlığına çıkmak istemesiyle, siyasette “topal ördek” durumuna düştü. Ya Anayasa değişikliği ile Başkan olarak çıkmayı deneyecek.. Bu çok zor.. Herkes engelleyecektir! Partisi dahil! Ya da, oradan, hükümeti hukuken olmasa da fiilen yönetecek bir “sistem” kuracaktır. Bir emanetçi politikacı.. Bu iki olasılığı da deniyor. Bu iki olasılık içinde, Gül’e yer yoktur! Ama başkanlık ne kadar imkansızsa, emanetçilik de o kadar zor ve sürdürülebilir değil.
Gül ne yapar? Mesela Cumhurbaşkanlığına adaylığını yeniden koyar. Bu hakkı olduğunu danışmanı Ahmet Sever’e açıklattı. Ama koyar mı? Olasılık çok az.
Şimdiden siyasi olaylar karşısında aldığı tutumlarla, RTE’den farklılıklarını ortaya koyuyor, adeta bir siyasi program ve kişilik inşa ediyor kendisine.. Devamını bekleyelim.
Gül’ün önündeki olasılıklardan biri, siyasetten çekilmektir. Bunu yapar mı? Yapmaz. Niye yapsın? “Kardeşi”nin kellesini almasına neden izin versin? Siyaseti bırakma konusunda hiç bir işaret almadım. Tam tersi durum var.
Diğer olasılık: başbakanlığı, RTE’nin elinden çekip alması.. Bu, parti içinde değişecek dengelerle ilgili. Dengeler değişir mi, tabii ki; siyaset tam da budur. RTE Çankaya’ya çıkarsa, herşey değişir. Bu dengelerde, Cemaatin de Gül’e destek vermesi büyük olasılıktır. Gül’ün Partiyi yönetmesi (ele geçirme!) mümkün. AKP’yi sahada bir arada tutacak bir başka lider şimdilik gözükmüyor.
Eğer bu olmazsa... RTE Gül’ü dışlarsa, parti kontrolünü de bırakmazsa..
Gül, AKP içinden ikinci bir parti bile çıkartabilir. Bu parti, şüphesiz ki, bugün kayıp olan eski merkez sağın (veya ona yakın) partisi olur. Yeni bir kanla. Bu fikir geniş destek bulur. Gül’ün arkasında ABD ve Avrupa da olacaktır!
Bugünkü verilerle olasılıkları tartışıyorum. Hepsi bu.
---1 Kasım 2012 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet