Öne Çıkan Yayın 20 Mart 2012 yazım

Erdoğan’a Askeri Darbe?

Yoo hayır bu kez, başka bir “fantezi”i üzerinde düşünmeye çağırıyorum: Cemaat, denetlemeye başladığı TSK’yı, Erdoğan’a karşı kulla...

19 Şubat 2021 Cuma

Aldatmanın türlü çeşitlisi ve katmanlı masallar, Nerede 500 milyar dolarlık ihracat?!

 Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet, 14 Şubat Pazar, 2021

 

Yoksula yoksulluğunu, geçinemeyecek düzeye düşenlere acısını, işini kaybedenlere şükür etmesini, kazancı dibe vurunca malını mülkünü tefecilere bankalara hacize kaptıranlara üzerine kulhuvallahi ehad ayetini anlamını bilmeseler bile okumasını, velhasıl şu dünyada bir günyüzü görmek isteyenlere kabir ziyaretlerini, ağaçlara çabut bağlamalarını, telli baba veya Aya Yorgiye çıkmalarını..

.... arzularının gerçekleşmesi için yerlere taşlarla ev resimleri yapmalarını, makara iplerini sarmalarını, hocanın kuvvetli üfürüklerine kendilerini teslim etmelerini..

.... zikir törenlerine katılıp kendine geçmelerini ve sisteme ve iktidara karşı kötü duygularından arınmalarını...

....öneren siyasi iktidarın yönettiği toplumsal sistem, özellikle böyle dönemlerde ortalığa saçtıklarıyla, tartıştırdıklarıyla, uzay madenciliği ile ülkenin köşeyi döneceği hayalleriyle, sıfırdan yeni anayasa yapalım masallarıyla, iktidara karşı olan herkesin terörist olduğu ve yedi düvelin bu kadar başarılı bir iktidarı yıkmak için birleştiği palavralarıyla...

... cambaza bak söylemleriyle...

...yandaşlarının ve sadıklarının ve yurttaşın acısına çare ve ortak olduğu halisünasyonlarını mı pompalıyor?

 

Tartıştıkları hiç bir gerçek yok

 

Karl Marx, siyasi iktidarların ikide bir dini söylemleri, kutsallıkları, inançları gündeme getirerek, bunları alabildiğine sömürerek, yurttaşların yaşadıkları acıları adeta bir afyonla dindirme dindirme yöntemine başvurduklarını yazalı 170 yıl oldu.

Marx, bunu sadece dini inançlarla mı sınırlamıştı o zamanlar, genellikle, evet, ama ülkemizde günümüzde bu yetmediği için, yüzlercesi bunun üzerine eklendi.

İktidar ve adamlarının, medyatörlerinin, içinde bulunduğumuz gerçek gündemi yazdığını tartıştığını hiç gören oldu mu?

Hayal satıcılığı gerçekliğin yerini almış durumda, özellikle gitmesini bilmeyen, iktidarını sürdürmenin durmadan bin bir yolunu arayan siyasi yapılar şaşkın.

Mesela, 10 yıl önce sattıkları en büyük palavra hayali irdeleyen var mı?

Neydi o diyeceksiniz, yok, Kanal İstanbul’dan bahsetmeyeceğim, onun suyu da cıcığı da çıktı. Bir dostum anımsattı, biz gündemi izleyen gerektiğinde olay anımsatıcılarını bile geride bırakarak.

 

Rakamlarla aldatmak

 

2010 muydu?

“Güçlü ekonomi Güçlü Türkiye” programının veya masalının millete yuturulması: “2023 yılında GSYH'nın 2 trilyon dolara, kişi başına gelirin 25 bin dolara yükseltilmesi, ihracatın 500 milyar dolara çıkarılması; işsizlik oranının yüzde 5'e düşürülmesi; enflasyonu oranlarının kalıcı bir biçimde düşük ve tek haneli rakamlara indirilmesi hedeflenmektedir.”

Bu 2014’te de programa girmiş sonra ise programlardan çıkartılmıştı. Baktılar ki artık bunun inandırıcılığı sıfır, ısrar etmeyelim dediler.

Tabii bu masalda ilk 10 ekonomi içinde yer almak da ve yüksek gelir grubu ülkelerin arasına girmek te vardı..

Ülkenin 2002’te ihracatı tamam 65 milyar dolar kadardı, bugün 160 milyar doları civarında.

Ama ülke borcu neredeyse 10 kat arttı.

Baktım, Cumhurbaşkanı, 2019 martındaki nutkunda hala 2023’te 500 milyar dolarlık ihracattan bahsediyor! Dedim ki, kendisini 2010 yılında sanıyor olabilir!

 

Yeni şeyler gerekli

 

Kutsallar sömürüsü şüphesiz ki asla vazgeçilebilecek bir şey değil. Hala toplumu bununla dönüştürme cabası Himalayalara çıkmış olsa bile, bu yetmiyor.

Rakamlar bile yetmiyor artık.

Hem inançlar, hem rakamlar... Hem de uzay muzay, Ay may, ve aynı zamanda artık kurtuluşun yeni anayasa ile olacağı ve çağdaşlığa ulaşacağımız masallarına daha geniş yer açma zamanı.

Biraz da CHP’nin bittiği ve tabela partisine dönüştüğü gevelemeleriyle, Millet İttifakının iktidar perspektifini halk nezdinde karartma çabalarıyla, ve bunun için çeşitli aletler de kullanarak, 2023’ün mutlu büyük Türkiye’sine ulaşılacağı hayallerinin daha çok katmanlılarını dinleyeceğiz önümüzdeki 2 yıl içinde.

Daha neler göreceğiz neler...

2011 Kanal, 2023 uzay ve 2071 hayal satıcıları

 Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet, 11 Şubat Perşembe, 2021

 

Göbeklitepe’ye konmuş ve başına da bir jandarma eri dikilmiş üzerinde göğe bak yazılı taş blok üzerine her türlü medyada dönen mavra, ülkenin içinde bulunduğu kültürel düzey hakkında Marslılara epey bir fikir verecek belge niteliğindedir. Sonuçta içinden Cumhurbaşkanının Aya Seyahat masalı çıktı.

Masal dediğime bakmayın. Ciddi bir planlama ile Türkiye’nin bir “uzay programı” şüphesiz ki oluşturulabilir. Ay’a da robot indirilir, Mars’a da.

Bunun için yapmanız gereken, öncelikle bir hedef belirlemenizdir. Ay’a gideceğim ama neden? Mars’ı hedefliyorum, ama neden?

Çin Ay’ın Karanlık Yüzü’ne indi. Hiç gidilmemişti. Araştırılmamıştı! (bunu yazarken Pink Floyd’ın müziğini çalıyorum!) Oraya inmek ayrı bir rafine bilgi, araştırma ve teknoloji gerekiyordu. Çin Ay hedefi ile bunu gerçekleştirdi!

Mars’a da indi.. Kendi fırlatma üssü, kendi fırlatma roketi kendi Ay ve Mars yörüngesine oturan uzay aracı ve gezegen topraklarına inen teknoloji harikası araçları /robotları.. Tüm bunlar onlarca yıl boyunca yapılan araştırmalar, kurduğunuz temel bilim kurumları, onlarca mühendis, teknik insan havuzu sayesinde gerçekleştirildi.

Şüphesiz ki bol para. Bir hedefiniz varsa, paraya acımayacaksınız.

 

 

2023 Masalı

Yukarıdaki bilgileri neden verdim? 2023’ta Ay’a gideceğiz açıklamalarının masal yönünü ortaya koymak için.

Ciddi ülkelerin devletlerin orta ve uzun vadeli programları olur. Uzay bunun bir parçasıdır.

AKP gibi bir partinin ise seçim propagandaları olur. 2023 Cumhuriyetin 100 yılı. Bu yıla özgü bir büyük olay yaratmaları gerekirdi ve buna dayanarak da seçmeni kazanmaları.

Uzay Programını ne zaman açıklıyorlar? 100.Yıla iki yıl kala! Bunu 10 yıl önce hazırlasalardı, bugün ve 2023’de ülke gerçekten ciddi bir uzay programın sonucu uzay bilim ve teknolojilerinde ciddi bir bilgi birikimi ve eylem yapacak bir kapasiteye ulaşabilirdi.

Aferini, kutlamayı da hak ederdi!

Ama nerede o uzak görüş, vizyon!

Ne edelim ne yapalım diye kara kara düşündüler ve Aya Yolculuk fikrini çıkardılar... iki yıl kala!

Ham hayal bile demeyeceğim!

 

2011 Kanal İstanbul

 

2011’de Kanal İstanbul hayalini torbadan çıkarmışlardı. İki seçim boyunca bu hayali sattılar. Bugün Kanal İstanbul İstanbul’a mahvedecek, bir inşaat ve rant projesine dönüştü. Zaten baştan bir rant olarak projelendirmişti. İstanbul’a ihanet ettik diyorlardı, ama bu ihanet yetmedi Kanal İstanbul ile ikinci ve daha büyük bir ihanete dönüştü proje. Kanal İstanbul hayali çevresindeki tüm arsalar büyük büyük satıldı, iktidar sahiplerince de kapatılarak. Bire yüz, bire beşyüz!

AKP 2023 sonunda Aya ineceğiz diyerek 2023 büyük seçimlerine yatırım yapıyor.

Ne yaparlar? Tamamen yabancı taşeronları büyük paralarla harekete geçirerek Ay üzerine bir “Anadolu taşı” atarlar! Bizim bayrağımızı da kullanarak.

Bu aya gidiş mi olur?

Ay yolculuğu ciddi bir bilim programıdır. Siyasi propaganda aracı değil, monolit kayalar, uzay giysileri armaları vb tamamen reklama yönelik siyasi propaganda.

Ama bunun bir seçim yatırımı oy karşılığı olabilir mı?

Ülkenin haline bakın, işsizlik ve yoksullaşmaya, iflaslara, yatırımsızlıklara, inanılmaz yüksek faizlere, para gelsin dişe sıcak dolara ödenen dünyanın faizlerine... tarihinde hiç böyle büyük bir düşüş yaşamamıştı ülke.

İş veremiyoruz, para veremiyoruz, size Ay Hayali verelim!

Bunu kimse yemez. Buradan iktidara oy ekmeği çıkmaz.

 

Boş hayal satışı

Bırakın 2023’ü, 2030- 2040 için hedef koyalım.

Yetkin bilim insanlarımızı geliştirelim.

Birleşik Arap Emirlikleri’ni sevmezsiniz, müthiş bir bilimsel iş başardılar. 2014’de Mars programlarını açıkladılar, paraları akıttılar, NASA’dan emekli bilimcileri transfer ettiler, bu amaçla üniversitelerini kurdular, İleri Teknoloji Bakanlığı dahil! Olağanüstü bir 6 yılın sonunda, 50. Kuruluş yıldönümlerinde hedefledikleri Mars hayallerini gerçekleştirdiler.

Türkiye’nin İslam dünyasında yapması gerekeni gerçekleştirdiler.

BAE bizden 10 yıl ileride seyrediyor şimdi

2023 için için iktidarın sattığı ise boş hayaldir!

İnce, Kılıçdaroğlu ve 2023 seçimleri

 Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet, 9 Şubat Salı, 2021

 

 


Muharrem İnce bir bölen mi olur bir destekleyen mi? Uzun süredir politik hayatında liderlik vizyonu koyan İnce, bunu CHP’de gerçekleştiremeyince parti kurmaktan başka bir seçeneği olmadığını da biliyordu. Yolunu ayıralı çok oldu aslında. 

Şimdi acaba bölen mi olacak tartışması gündemde. Şüphesiz CHP’yi bölecektir. Kılıçdaroğlu’nu beğenmeyen CHP seçmeninden bir azınlık İnce’ye yönelecektir. İnce’nin “seçmen oranı” ne olur bilmiyorum, ama üçüncü dördüncü parti yakıştırmalarını şimdilik hayal görüyorum.

 

İnce’nin büyük engeli

 

Kılıçdaroğlu’nun ittifak politikasının başarıyla yürüdüğü, özellikle yerel seçimlerde AKP’ye büyük darbe vurduğu ve şimdi ise Millet İttifakı’nın 2023 seçimlerine büyük bir güvenle gittiği ve başarıya ulaşacakmış ve iktidarı devralacakmış gibi göründüğü bugünkü koşullar, İnce’nin önünde en büyük handikap.

Öyle ya, bu umudu uzakta gören büyük kitle, sırası mı diyecektir. Ve İnce’ye yanaşmayacaktır.

İnce’nin “Mustafa Kemal diyen ama Atatürk diyemeyenler” gibi, günümüz siyasal tartışmasında, ihtiyaçlarında ve hedeflerinde, ülkenin içinde bulunduğu ağır koşullarında ancak tüy kadar bir yeri olabilecek gerekçelerinin bir seçmen karşılığı olabileceğini düşünmek, siyaset bilmemektir.

Ama, İnce kendine gerekçeler geliştirmek zorundadır.

CHP lideri olsaydı, bu gerekçelerin zerresini dile getirmiyecek olsa bile!

 

Partisi için en uygun zaman

 

Peki İnce 2023 seçim sonuçlarını bekleyemez miydi?

Hayır.

Bekleseydi: Kılıçdaroğlu politikalarının başarısızlığı, şüphesiz CHP’de yeni lider – iktidar kapıları açar. Büyük olasılıkla Kılıçdaroğlu yerini bırakır, CHP yeni bir lider bulur. İnce o koşullarda CHP’nin olası en büyük parti lideri adayı olur. Eğer Kılıçdaroğlu başarısız olursa, CHP içinden dışından, İnce’nin de dahil olabileceği yeni olasılıklar ortaya çıkar.

Ama bugün başarısızlıktan çok başarılı olma olasılığının epey ağırlık kazandığı koşullarda, 2023’ten sonra İnce’nin Parti Başkanlığı hayali tamamen sönecektir. O koşullarda ayrı bir parti kurma şansı da olmayacaktır. Zaman geçecek ve İnce’nin şu veya bu şekilde liderlik şansı da sıfırı tüketecektir.

İnce bunun hesabını yaptı ve liderlik için en iyi zaman bu zamandır diyerek partisini kurdu.

 

Bir bölen mi olur?

 

CHP’den üç milletvekili kopardı, belki bir kaç yeni giden daha olabilir. Parti örgütünden de memnuniyetsizlerden giden olur. Dediğimiz gibi parti örgütünde rolü olmayan seçmenlerin azınlık kısmından da destekçi bulur. Bu açıdan bakıldığında partiyi “bölen” olacağı kesin.

Ama CHP’nin iktidar vizyonu kararmamışken, bu ayrılıkların CHP içinde ve üzerinde fazla bir etkisi olmaz.

Burada önemli olan Cumhurbaşkanlığı seçimidir.

İnce bu noktada bir bölen olur mu?

Yani Millet İttifakının ortak adayını desteklemekten kaçınır, kendisi aday çıkartır veya başka bir adayı destekler mi?

Böyle bir politika, hele AKP iktidarının seçimi kazanmasına yararsa, partisiyle birlikte İnce’yi de tarihin çöplüğüne atar.

İnce’nin bunu aklından bile geçireceğini sanmam.

 

İttifak içinde yer arayacak

 

İnce iki yıl içinde partisini güçlendirerek Millet İttifakı’nın içinde kendine yer bulacak bir politikayı hedefliyor.

Yüzde 2-3 lük seçmen payı olsa, bunu CHP’den almış olsa bile, bu oranın milletvekili seçimlerinde bir kontenjana denk düşeceğini hesaplıyor.

Fakat şunu da belirteyim ki, İnce’nin bu koşullarda da pazarlık şansı azdır.

Ne yapacak? “Yoksa İttifakı desteklemeyeceğim” mi diyecek?

***

Peki Kılıçdaroğlu kendisine karşı muhalif cepheleri parti içinde tutamaz mıydı?

10 Şubat 2021 Çarşamba

Cendere! Bize giydirilen deli gömleği, bir çığlık

 Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet, 8 Şubat Pazartesi, 2021

 

Ordu’nun Ünye ilçesinde oldu, manşetlere çıktı, ortalığı kasıp kavurdu haber, yanlış veya yasak yere park etmiş bir arabanın sileceğine 'Arabayı koyduğunuz alan yol geçişi bilginize' yazısını yazan yurttaş, savcının emri üzerine polis tarafından yakalanıp ifadesi alındı. Savcı beyin şikayeti: Arabanın sileceğine zarar verdi!

Eh dedim, pes, dibe vurmanın da bu kadarı olur. Konu Yargı’nın içinde bulunduğu durum!

***

Bir cendere içine sokulmuş toplum, sıkıştırılıp duruyor. Bu cenderenin ne olduğu önemli değil. Türlü çeşitlisi var. Bu cenderenin muadili olarak mesela deli gömleği de diyebilirsiniz. Elinizi kolunuzu, hatta uzunsa ayaklarınızı bile kımıldatmanız mümkün olmaz. Normal bir vatandaş gibi davranan herkesin bir şekilde böyle bir baskı altına sokulmasının mümkün olduğu, ve bunun için de çeşitli “cendere araçlarının” üretildiği bir ülkede yaşıyoruz.

Mesela protestocu öğrencileri veya iktidar aleyhine görü bildirenleri “terörist” olarak suçlamak da o gruptaki insanlar için iktidar tarafından geliştirilmiş bir “terörizm cendere”sidir.

Burada Cendere bir kaynayan kazan da olabiliyor, tarihsel bağlantısı Cadı Kazanı, ama gerçek anlamıyla da kaynayan kazan olarak da kullanırsınız, içine atarsınız insanları pişirmeye başlarsınız, iki anlamda da!

Cendere çeşitlemesi başka bir yazı konusu olabilir, lafı uzatmayalım, kestirdiğiniz gibi evet bugünkü Cendere, Barışların (Terkoğlu- Pehlivan) kitabı.

 

23 bölümlük şamar

 

İki meslektaşım ülkenin içinde bulunduğu güncel yargı görünümünün, mahkeme dosyalarına yansımış öykülerinden, yani nesnel durumlardan yola çıkarak bir fotoğraf önümüze koyuyor. 23 bölümün her biri bir şamar öykü, sarsıcı, isyan ettirici...

Savcı, mahkeme, polis, avukatlar, yani topunun birden oluşturduğu yargı, Adalet Sistemi içinde, yasalara kurallara haklara özgürlüklere, özetle sistemin varoluş ruhuna aykırı içler açısı dolapları, parasal dönme dolapları, suçluları aklamaları, haklıları mahkum etmeleriyle ilgili gerçek öyküleri önümüze koyuyorlar.

Bu kadar değil tabii, sistemin üst düzeyde tepelere HSY’ye, bakanlık ve siyasi ayaklarına kadar uzanan bir zinciri, tüm paydaşların adeta bir resmigeçidini izliyoruz...

Tabii ki siyasete yaslanmış, iktidarın etekleri altında kendine koruma sağlamış görünen, alt düzeyde siyasi- yazar çizer akademik unvanlı mafya ekibinin rollerini de.

Şimdi düşünün, bu ülkeyi yönetenler, ülkenin en önemli kurumu olan adalet mekanizması içindeki bu yasadışılıkları kanunsuzlukları sergileyen bir kitap önlerine geldiği zaman yapmaları gereken, yapacakları nedir?

Derhal ellerinin altındaki “devlet müfettişlerini” kitabın gün yüzüne çıkardığı olayları dosya dosya incelemeleri için görevlendirmek. Öyle mi değil mi?

Ve yazarlara teşekkür etmek.

 

16 soruşturma dosyası

 

Şüphesiz ki normal bir düzen, iyi niyet, neler oluyor devlette, nasıl oluyor bu kadar yasadışılık, nasıl oluyor da tüm bu işlere bulaşmış “memur” hala memur olarak kalabilir, diyebilecek bir iktidar olması gerekir.

Her bir olayın normal bir ülkede kıyamet koparması gerekirken...

Türkiye’de ise karşı kıyamet kopuyor: Sen nasıl böyle şeyler yazarsın?!

Kitap –Barışlar-  hakkında şu ana kadar 16 soruşturma dosyası açılmış, 12 adet de maddi manevi tazminat davası. Açanlar arasında savcı da var, Cumhurbaşkanının eski ve yeni avukatları da.

Bunlar içinde çok ilginç dosyalarda ilginç ilişikler ağı içinde, yargıyı etkileme, yönlendirme vb konularında adı geçen, hala resmi avukat Ahmet Özel de var.

 

Çürümeye karşı bir çığlık

 

Dosyalarda dile gelen ve hepsi adaleti ilgilendiren dosyalar içinde ana unsur, hep para... Tüm devlet içine yuvalanmış, tarikatların, cemaatlerin, çıkar grupların, mafiyöz çetelerin varlık ve faaliyetleri, tüm sistemi çürüttüğü gibi, bu kirli ağ sayesinde milyonlar milyarlarca rant devşiriyorlar.

Bu kirli ilişkilere aracılık eden, sistemin hemen her kademesinde birileri var. Öyle ki, geçenlerde koronadan öldüğü ileri sürülen Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu üyesi BK, uyuşturucu tüccarı Zindaşti’nin serbest bırakılmasını bile sağlıyor. Fakat bu kadar faş olmuş birisini sistem korumuyor ve yargılanmasını da sağlıyor. Ama siyasi unvanına ise dokunmuyor. Peki Zindaşti’den devşirdiği milyon dolarlar kime miras kalıyor?

Fetöcü iş adamlarının büyük paralarla, mallarını servetlerini vererek yargılamalardan kurtulmasını işleyen dosyaları okuyunca düşünüyorum: Acaba Fetöcülerin, kurtulmanın bedeli olarak aktardıkları, el değiştiren servetin miktarının merak eden var mı?

Cendere, Türkiye! Bir çığlık kitap, çürümeyi, yozlaşmayı önleyin, devlet de ülke de batıyor çığlığı.. siyasi çürümüşlüğe karşı da! (Kırmızı Kedi yayını)

***

Şimdi çok basit bir olayı düşünün, Ünye’de sorguya çekilen yurttaşı!

Cumhurbaşkanı Prof. Ayşe Buğra’dan özür diler mi?

Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet, 7 Şubat Pazar, 2021

 

 

Cumhurbaşkanı Prof. Ayşe Buğra’dan özür diler mi?

 

Acaba birisi “Cumhurbaşkanım, Ayşe Buğra’ya bu sözleriniz biraz ağır kaçtı?” dedi mi.. Sanır mısınız? Tabii, ayıp ettiniz ve haksızlık yaptınız Sayın Erdoğan bir düzeltme yapalım” demesini beklemiyorum. Buna, çevresindeki hiç kimse cesaret edemez. Ama yanlışlığı minik bir hissettirme olabilir mi? Diyeceksiniz ki, öğrencileri terörist olarak nitelendiren Erdoğan mı?

Cumhurbaşkanı Kavala için "Soros'un temsilcisi" demiş, Boğaziçi Üniversitesi'ndeki öğrenci protestolarına değinirken de, Kavala'nın eşi Ayşe Buğra için “Bu ülkede Soros'un adeta temsilcisi olan kişinin karısı da aynı şekilde Boğaziçi içinde provokatörlerin içerisinde yer alan bir kadındır” demişti.

Eşi First Leydi Emine Erdoğan, kızları Sümeyye ve Esra hanımefendiler ve en yakın çevresindeki hanımlar, “kişinin karısı da” gibi, kadınları küçülten, cins ayrımcılığı yaparak ötekileştiren, ayrıca ülkemizin çok önemli bir bilim insanına “Kavala’nın karısı” diyerek, Buğra’yı hiçe sayan ifadesini alkışlamışlar mıdır?

Çevresindeki ağızlarını açamazlar, ama ya hanımlar?

 

Erdoğan özür dilemeli

 

Bu ülkenin yöneticisine nefret ve kin egemen olamaz. Hiç bir Türkiye Cumhuriyetinin yurttaşlarına karşı böyle bir ifade kullanma hakkı yoktur. Hele öğrencilere terörist demesi bile başlı başına istifa konusu olur normal ülkelerde.

Cumhurbaşkanı bilimi insanlarına verdiği Tübitak ödül töreninde “2025 yılında Dünya Bilim Forumu’na ev sahipliği yapmaya talip olduk... Diğer yandan, Türkiye’yi kendi vatandaşlarımız yanında dünyadaki tüm bilim insanları için de bir cazibe merkezi hâline getirmeyi hedefliyoruz. Bu kapsamda, Uluslararası Lider Araştırmacılar Programı vasıtasıyla 21 farklı ülkeden 127 üst düzey araştırmacı çalışmalarını Türkiye’ye taşıdı” demişti.

Bir yandan ülkede bilimi geliştirmek için programlar açacaksınız, diğer yandan ise ülkeye gelenler arasında zikrettiğiniz bir kaç üstün bilim adamı düzeyinde ve büyük çoğunluğunun da üzerinde bilim insanı olan Prof. Dr. Ayşe Buğra’ya ise “Soros'un adeta temsilcisi olan kişinin karısı da aynı şekilde Boğaziçi içinde provokatörlerin içerisinde yer alan bir kadındır” diyeceksiniz.

 

Yüksek nitelikli araştırmacı

 

“Ülkem için üzülüyorum esef edici” diye çok nazik ve utandırıcı bir yanıt veren Ayşe Buğra’yı tanıyalım biraz. İktidar tarafının iyi tanıdığı edebiyatçı Tarık Buğra’nın kızıdır. Google Scholar’dan akademik kariyerine bakıyorum (https://scholar.google.com/citations?user=k1UnSfwAAAAJ&hl=en ). Dün itibariyle bilimsel yayınlarına (makale kitap) aldığı yüksek ilgi:

Atıf sayısı            5756

h-indeksi 36

i-indeksi              71

Buğra, büyük çoğunluğu İngilizce bilim dergilerinde yayınlanan 165 bilimsel yayınına sahip. Saygın bilim kitapları yayımlayan yayınevlerindeki kitapları bir kenara. Sosyal bilimler alanında çok az kişinin ulaşabileceği bir başarı grafiği var karşımızda. Uluslararası tanınırlığı, araştırmalarıyla yol açtığı tartışmalar ve fikir üretimleri yüksek. Ülkemizin mutlaka el üstünde tutulması ve desteklenmesi gereken bir güzide bilim insanımıza üstelik “provokatör” denmesini kimse hazmedebilemez. Bu Türkiye’de bilimin ve gerçek ve üstün bilim insanlarının kuyusunu kazmaktır.

Hem bilime bilim insanlarına övgüler düzecek, dünyayı ülkemize çağıracaksınız... Ama bu ülkenin topraklarında yetişen üstün nitelikli bir bilim insanımıza ağzınıza geleni söyleyeceksiniz. Keşke metin yazarlarınız size bilim insanları konusunda nasıl konuşmanız gerektiği konusunda da metin yazsalar diyeceğim.

Sanırım bu tutum, iktidarın bilim konusundaki gerçek fikriyatını yeterince ortaya koyuyor. Buna rağmen gelenler olursa, hükmünüzün geçtiği yerlerde değil, bağımsız, özgür bilim kurumlarına başvururlar. Ki onların sayısı da bir elin parmak sayısını geçmez.

Tam anlamıyla ülke bilimini, evrensel bilimi topa tutmaktır bu.

 

Buğra’yı biraz daha tanıyalım

 

Annesi oyun yazarı Jale Baysal. Ortaöğrenim Robert Kolej. 1970-1973 arasında Boğaziçi Üniversitesi, sonra yüksek öğrenimini Kanada'da Laval Üniversitesi'nde tamamladı, orada yüksek lisansını ve McGill Üniversitesi Ekonomi Bölümünde doktora (1983) derecesini aldı.

Sonra bakıyoruz: İstanbul Üniversitesi, McGill ve Sherbrooke Üniversitelerinde çalıştı. 1985’ten beri Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümünde.

Ulaşabildiğim bazı metinlere göre uzmanlık alanları: İktisadi Düşünce Tarihi ve İktisat Metodolojisi, Karşılaştırmalı Sosyal Politika, Gelişme İktisadı. 1995’te Devlet Ve İnsanlar eseri ile Sosyal Bilimler alanında Sedat Simavi Ödülü'nü kazandı. 2015 yılında ekonomilerde ve küresel düzeyde sosyal politikalar konusundaki araştırmalara katkısı nedeniyle "Celso Furtado Ödülü" olarak da bilinen The World Academy of Sciences (TWAS) Dünya Bilim Akademisi Sosyal Bilimler Ödülü'ne layık görüldü. 2018’de Boğaziçi Üniversitesi Aptullah Kuran Üstün Hizmet Ödülünü aldı. Bilim Akademisi üyesi. Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Politikalar Forumunun ortak kurucu direktörü. Kitaplarını araştırın ve görün.

Cumhurbaşkanının sadece Buğra’ya değil, bilim dünyamıza hepimize bir özür borcu var.

7 Şubat 2021 Pazar

BÜ’ye dönüştürme projesidir Bulu’da ısrar. Neden liyakata, bilime karşılar?

Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet, 4 Şubat Perşembe, 2021

Gençliğinde Boğaziçine rektör olmayı kafaya koymuşmuş... Haliç Üniversitesinde rektör iken, “hayalindeki rektörlük” için başvurmuş... 9 kişi başvurmuş rektör adaylığı için... Kimler olduğunu bilmiyoruz.

Ve içlerinden Bulu atandı..

“Yahu bu adamın gençlik hayali idi, bu hayali gerçekleşsin” diye mi atadılar..

Yoksa, Bulu’ya, “rektörlük adaylığı için başvur, seni atayacağız” diye iktidarca yol göstereni oldu mu..

Hani Fidan beye İstanbul Başsavcısı iken, “seni Anayasa Mahkemesine seçtireceğiz, istifa et, HSK seni Yargıtay üyeliğine atayacak, onlar da seni yüksek mahkemeye seçecekler” dendiği gibi..

Diyeceksiniz ki, orası Anayasa Mahkemesi, niyetleri orada kesin çoğunluğu sağlamak, hatta Fidan’ı Mahkeme Başkanlığına bile seçecekler ve iyi bitirecekler.. Burası ise alt tarafı bir üniversite, her ne kadar Boğaziçi olsa bile...

 

Bulu garantili bir isim

 

Ama pek de öyle değil. Boğaziçi bugüne kadar doğru dürüst kendi düzenlerini kuramadıkları bir üniversite.. Orada kendilerine yakın gördükleri Mehmet Özkan’ı 4 yıl önce atadılar, ama Özkan anlaşılan iktidarın beklentilerine tatmin edici yanıt vermedi ki, yeniden atamasını yapmadılar. Ne de olsa üniversitedendi ve akamedisyenlerle öğrencilerle arasında sorun çıkmadı.

Üniversite Özkan’ın yeniden atanmasını bekliyordu, doğrusu Bulu gibi birinin atanacağını kimse hayal etmedi.

Saray rektör adaylığı için başvuranlar arasından, Boğaziçili birini atamadı (var mıydı, bilmiyoruz), içeriden başka birini de seçmedi, Bulu’yu seçti.

Garantili bir kimse!

 

İstifa beklemeyin

 

Nitekim, protestocu öğrencilerle konuşmasını önerenlere demiş ki “bana dokunurlar, olay çıkar, çünkü bana dokunurlarsa devlete dokunmuş olurlar” yanıtı veriyor. Devlet dediği Cumhurbaşkanı! Göğsünü siper diyor! Ayrıca, atamaya tam bağımlılığını vurguluyor.

Kapı gibi adam!

İstifa eder mi, hayır, kesinlikle.

Peki olayları yatıştırmak için Saray ona “affını dile ve ayrıl” der mi? Hayır. Saray egemeninin böyle bir şey yapmayacağı kesin. Bunu Gezi olaylarından da biliyoruz. Anlayış yansın ortalığa varsa bile. Nitekim beklenen oldu ve öğrencileri teröristlikle suçladı.

 

Bulu neden önemli?

 

Boğaziçi Üniversitesi önemli bir yer. Sıradan başvurulardan birisini seçip atamazlardı. AKP’li, sadık, istenileni yapacak birisini atamaları gerekirdi. Bulu, onlar için iyi bir adaydı. Boğaziçi Üniversitesi’ne atanması hık-mıklar dışında sorun çıkartmazdı, ne de olsa doktorasını oradan almıştı... Siyasi geçmişi, AKP saflarındaki geçmişine itiraz edebilirlerdi biraz, ama sonuçta üniversitenin yapacağı bir şey yoktu! Ama bu beklentileri olmadı!

Saray’ın Boğaziçi Üniversitesi ile hep bir derdi oldu.

İki yıl kadar geriye gidelim.

Cumhurbaşkanı Ocak 2018’de Boğaziçi Mezunları Derneği’nde yaptığı konuşmada, Boğaziçi Üniversitesinin ayaklarının Türkiye’ye basmadığını söyleyecekti.

 

Kapı kime kapatılıyor?

 

Bu milletin milli ve manevi değerlerine dayanmıyordu! Zihin olarak Türkiye’de değildi. Şöyle diyordu:

“Eğitim öğretim özgürlüğü, düşünce özgürlüğü hep konuşulur. Acaba uygulamaya gelindiği zaman... Diyelim ki Boğaziçi Üniversitesi, buradaki hocalarımız acaba nereye kadar pergellerini açıyorlar? Belli bir fikrin savunucusu olanlara kapıyı aç, belli fikrin savunucusu değilse kapıyı kapat, bu mu özgürlük?” Bu nedenle de beklenen başarıya ulaşamamıştı.

Diyordu ki, bir suçlama olarak: “Alim olabilirsin ama arif olamazsın!”

Bu ne demek şimdi, ancak şöyle yorumlayabilirim: Bir ilahiyat fakültesi bile yoktu yani! Acaba hocaların kaçı namaz kılıyordu, camileri var mıydı..

Bilim adamı değil hoca mı lazım?

 

Ariflerin üniversitesi olsun!

 

Aslında iktidarın Boğaziçine duyduğu hıncı tv’de karşımdaki prof. unvanlı iktidarın adamlarının ağzından da dinliyorduk. Hep belli anlayışta insanlar akademisyen olarak alınıyordu. Üniversite Anadolu çocuklarına kapalıydı, onlar oraya giremiyordu.

Yani belirli bilimselliğe liyakata göre öğretim üyesi seçilmesine karşılar. Her tarafa istediğimiz liyakatsız ama bizden insanlar atıyoruz da buraya niye atayamıyoruz, anlayışı vardı bu düşüncenin arkasında.

Bilim mi, liyakat mı, bunlar da ne ola ki?

Zaten Bulu ataması da bunun tipik bir yansımasıydı. Onun koç başlığı ile kapılar kırılacak ve kendi adamları doldurulacak ve üniversite “ariflerin üniversitesi” olacaktı!

Ama bu hesap dirençle karşılandı.

Bu üniversiteyi, bilimi, liyakatı savunma direncidir.

Şimdi ne olur, bilemem, umarım ülkem, üniversite zarar görmez. 

Fırtına öncesi sessizlik mi? Mutant virüs aşının etkisini düşürüyor

 Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet, 2 Şubat Salı, 2021

 

Koronavirüs, (Sars-Cov-2)  insanlar üzerindeki etkisi çok daha fazla hissedilen mutasyonlar geçiriyor ve bunların sayısı çoğalıyor. Ve bu kılık değiştiren virüs bulaşıyı yüzde 70’e varan oranlarda artırdığı gibi aşıların etkililiğini de düşürüyor.

Dünyanın işi, şüphesiz Türkiye’nin de, zorlaşacak. Mutasyon geçirmiş virüs daha hızlı yayılıyorsa, hızla egemen duruma gelecektir ve onun evrildiği virüsün yerine geçmesini önlemek mümkün değil. Nitekim İngiltere’de Irlanda’da sahayı ele geçirdi! Biz dahil 50’yi aşkın ülkeye yayılmış durumda.

Etkililik: Johnson & Johnson şirketi aşı piyasasına tek dozluk güçlü yeni bir aşı ile girdi. Şirket bir açıklama yaptı: güçlü bir koruma sağlıyor, ağır hastalıkların hepsini önlüyor, ancak ABD’de yüzde 72’lik koruma, virüsün B.1.351 varyantına giderek yayıldığı Güney Afrika’da yüzde 57’ye düştü.

 

İki yeni aşı

 

Aynı şekilde faz denemelerini yeni açıklayan Novavax aşısı da ingiltere’de yüzde 89,3’lük bir etkililiği duyurdu, fakat da Güney Afrika’da yayılan virüs varyantı karısında etkililiğini yüzde 67 ve altına düşürüyor.

Türkiye ilk tek doz uygulanan bu aşı ile ilgileniyor mu bilmiyorum. Ama ilgilense de aşı alabileceğini de sanmıyorum. ABD’nin desteklediği ve sanırım üretimini de kapattığı bir aşı.

NYTimes gazetesindeki habere göre, daha hızlı bulaşan virüs Pfizer-BioNTech, Moderna aşılarının etkinliğini de düşürmekte. Böyle giderse, şirketler aşılarını yeni virüse karşı yenilemek durumunda kalabilirler. Ve uzmanlar pandeminin ve onuna mücadelenin giderek daha karmaşık hale geldiğine işaret ediyor. ABD’de bulaşıcı hastalıklar uzmanı Michael Osterholm İngiltere’yi sarsan virüs mutantının ABD’yi bir kasırga gibi kasıp kavuracağını iler sürüyor örneğin.

 

Fırtına öncesi sessizlik mi

 

Ankara Üniversitesi’nden Prof. Dr. Fatih Tank Belçikalı meslektaşı Professor Jan Dhaene ile ortak yayınladığı  yayınladığı araştırmanın duyurusunu yaparken paylaştığı görüşünde: “Fırtına öncesi sessizliği? Mutasyon tüm dünyada katlanarak artan sayıda enfeksiyona, hastane yatışlarına ve sonrasında vefatlara yol açabilir. Önlem alınmazsa, durum yönetilemez bir hale gelebilir” dedi. 

Araştırmada, (https://feb.kuleuven.be/public/u0014274/2021-Dhaene-Tank-2.pdf) daha bulaşıcı mutant koronavirüs B.1.1.7’nin yüzde 30 ile 70 arasında daha bulaşıcı olduğu saptamasından hareket ederek,  iyimser yüzde 30 ve ortalama yüzde 50 senaryosuna göre, bir kişinin başka kişilere bulaştırma oranını 1,3 ve 1, 5 e çıkartacağını, bu durumda bugüne kadar alınan önlemlerin ve kısıtlamaların bulaşının yayılmasını önlemede yetersiz kalacağını, bu virüs tipinin bir iki ay içinde baskın hale geleceğini açıkladılar.

Bu senaryoya göre hasta sayılarıyla birlikte ölüm sayıları da artacak.

 

Bir meydan savaşı

 

Dünya aşılama ile adeta virüsün yeni tiplerinin de egemen olmasına karşı adeta büyük bir savaşa girmiş durumda, ama ortaya çıkan tablo, şimdilik çok parlak değil ve virüs durdurulamaz bir şekilde ilerliyor.

Türkiye açısından bakıldığında, bazı uzmanlarımız Martta yeni bir yükseliş tablosu bekliyor.

Daha sert kısıtlamalar hem Türkiye hem de dünya için gündeme gelebilecek.

Lokantaların kafelerin açılışı için iktidar plan ve program yaparken, hastanelerin yeniden dolup taşmasına da zemin hazırlıyor olabiliriz.

Bireysel olarak alınacak önlemler arasında, artık kalabalık yerlerde marketlerde çift maske şartı önerilmeye başlandı.

Hatta bazı uzmanlar önce N95 maske, üzerine de kurallara uygun üretilmiş cerrahi maske takın diyor.

 

Dünya ikilem içinde

 

Bu arada ülkelerin virüsün yayılmasına karşı aldıkları önlemlerde en büyük başarının virüsü hayattan kesin elimine edecek stratejilerde olduğu görülüyor.

Bu ülkeler virüsün yayılmasını önlemede büyü yol alırken, ekonomileri de diğer ülkelere kıyasla çok daha iyi durumdalar.

Virüsü ortadan kaldırmak mı yoksa bastırmak mı?

Birinci yolu izleyenler bugün çok rahatlar. Örneğin Yeni Zelanda ve benzer ülkeler..