Öne Çıkan Yayın 20 Mart 2012 yazım

Erdoğan’a Askeri Darbe?

Yoo hayır bu kez, başka bir “fantezi”i üzerinde düşünmeye çağırıyorum: Cemaat, denetlemeye başladığı TSK’yı, Erdoğan’a karşı kulla...

17 Şubat 2014 Pazartesi

Bir Yalanın Anatomisi / Kabataş Provokasyonu

“Üstleri çıplak, başları siyah bantlı 100 kadar kişi, bebekli kadına saldırdılar, üzerine işediler” Kabataş yalanını, Gezi Parkı direnişinden ayırt edemeyiz.. Tıpkı “Camii’de içki içtiler” yalanı gibi. Zaten her ikisi de arka arkaya piyasaya sürülmüştü.. İki yalan da, Gezi Parkı direnişini kötülemek, toplum dışına itelemek, iktidarın cinayetler işleyen büyük şiddetini haklı göstermek, ve bütün bunların ötesinde, halkı kışkırtmak amacını taşıyordu.
En büyük yalanlar, ısrarla, en tepeden dillendirildiklerinde inandırıcılığı daha yüksek olur. “Baksana.. Başbakan bile…”
***
Mizansende kullanılacak olan, tabii ki türbanlı olacaktı.. Çünkü turban 30 yıldır bu ülkede iktidar malzemesi olarak kullanıldı. RTE’nin tanıdığı bir belediye başkanının gelini olması, da inandırıcılıkta yüksek atlama amaçlıydı.. Ve, bir de bebek arabası sürüyor olmalıydı “mağdur” ki, toplum “kadın, bebekli, türbanlı, ah zavallım…” masalıyla yüreğinden vurulsun! Medyadaki evet eveeet eveeeeeet’çiler mizanseni tamamlayacaktı..
Bir de, Türkiye’de bugüne kadar görülmemiş bir “saldırı güruhu” tarifi yapılması gerekiyordu, bakın hele: “Belden yukarıları çıplak, ellerinde deri eldivenler, başlarında siyah bandanalar bulunan 80-100 kişilik bir grup..” Bunlar, bebeğiyle birlikte durakta bekleyen genç kadını dövecek ve üstelik üzerine idrarlarını yapacaklar, hatta bebeği bile tırmalayacaklardı!!...
Üstleri çıplak 100 kişilik bir gurup orada dolaşacak da, kimsenin dikkatini çekmeyecek, onları kimse görmeyecek, ne bir tanık ne polis olacak..
Daha o gün %95 büyük bir yalan diye konuştuk aramızda. Çünkü provokasyonun bütün unsurlarını içeriyordu. “Kamera – mobese görüntüleri var” iddiasının amacı da, yalanı yazacakları susturmak (ya doğruysa korkusuyla!) ve yalanın gerçek olduğuna ilişkin kamuoyunda güçlü bir algı yaratmaktı…
Yalanı “en üst makamdan” dile getirmek ve yalanı ortaya çıkartanlara daha büyük saldırılarda bulunmak, inandırıcılığı artırma yöntemidir.
Dün, “ya adli tıp raporunu nereye..” sözleri de, aldatmaya yönelik, çünkü, rapor “Kabataş’ta saldırıya uğrayan..” diye bir tanımlama yapmaz. Raporun üzerine istediğiniz öyküyü yazabilirsiniz. Kabataş, koca dayağı, düşmek, hırsızların saldırısına uğrayıp parasını çaldırmak.. Raporu Kabataş’a bağlamak, milleti enayi yerine koymanın örneklerinden biridir! Rapor, siyasetin isteği üzerine uyduruktan da verilmiş olabilir (Kurum onlara bağlı, ayrıca bu kurumdan ne siyasi raporlar, ne sahte imzalara doğrudur kararları çıktı!)
***
Yalçın Bayer’in köşesinden alayım:
“Dr. Goebbels’in kuramlarından bazıları...
 İnsanların beyin tembelliğine dayanarak hareket edin...
Yalan söyleyin, mutlaka inanan çıkacaktır.
 Bir söylemi sürekli tekrarlarsanız, halk o söylemin nereden geldiğini unutur ve kendi fikri gibi benimser. Söylediğiniz yalan ne kadar büyük olursa o kadar etkili olur.
 Halk büyük yalanlara, küçük yalanlara göre daha çabuk inanır.
 Hatalı olduğunuzu ya da yanlış yaptığınızı asla kabul etmeyin.
 Asla kabahat ve suç üstlenmeyin.
 Kendinizi savunmak yerine karşınızdakileri sürekli savunmada bırakın.”
***
Kabataş yalanının üzerinden bir kaç gün geçmeye başlayınca, hani kamera görüntüleri sesleri çıktı.. Onlar hiç bir zaman yoktu ki! Tıpkı Camii’de içki içtiler yalanının olmayan görüntüleri gibi (İçki içilmedi, diyen Müezzin’e yaptıkları, din ve allah konusundaki gerçek düşüncelerini yansıtıyor!) Ama önemli değil.. Varmış gibi davranmaya devam.. Tıpkı Kabataş’ta saldırı olmuş gibi.. Gezi Parkı’na büyük şiddet uygulaması ile tüm Türkiye’de köşeye sıkışan iktidar, sürekli olarak bu iki yalan senaryonun arkasında oldu.
***
Dün gazetemizde derli toplu vardı.. İ. Berkan “görüntüleri seyrettim” demişti. İnsan gördüklerini nasıl göremez! 
E. Can “Bir kadını sırf başörtülü olduğu için uğradığı tacizden dolayı ispata çağırmak ne demek?”, “Yaşadığı saldırıyı anlatan insana ‘ispatla bakalım, yoksa inanmayız’ diyenlere saldıran M. Akyol’a kadar..
A. Aydıntaşbaş: “70-100 arası üstü çıplak, elleri deri eldivenli adam, bölümünün abartılı olduğunu düşünsem de, ortada bir taciz vakası olduğuna pek şüphe etmemiştim. Haklıymışım..” 
B. İlter: “Kalabalık bir grup tarafından darp edilen, tacize uğrayan, bebeği ve kendisi için ölümüne korkan… Morluklarını da gördüm, ille de meraklıysanız, ama benim tanıklığıma ihtiyaç yok ki, raporu var zaten.”
Basit soru: Birisinde gördüğü bir morluğun acaba nereden kaynaklandığı konusunda bir soru gelmez mi insanın aklına?

Hepimiz Başkomiser Nevzat’tan, şüphe etme sanatı üzerine ders almalıyız. Haberi bilerek çarpıtanlara mesleki etik cezası önermeli.. (Not: Bu yazı, ortada dövülme görüntüsü olmadığı savı üzerine yazıldı.. Gösterirlerse, yazdıklarım geçersizdir.)
16 Şubat Pazar, 2014 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

15 Şubat 2014 Cumartesi

YÖK’ü Unuttuk mu? Üniversiteliye: Konuşma !

YÖK’ü unutmak ne mümkün.. Siyasi iktidarın düşüncesinin üniversitelerde baş uygulayıcısı olan bu kurumun, özgür üniversite üzerinde güçlü bir gölge olduğunu her adımda bize anımsatıyor.. Biz “unutsak” bile, kendini anımsatıyor: ben buradayım!
An son kendini anımsatması “Öğretim Elemanı ve Memurları Disiplin Yönetmeliği”nde YÖK, 20 maddede değişiklikler yaptı. Artık öğretim üyesi sadece “Uzmanlık alanı” konularında medyaya çıkabilecek, demeç verebilecek, tv programlarına katılabilecek… Yoksa kınama cezası alacak. Eylemlerinin “bilimsel tartışma” çerçevesi içinde olduğunu kanıtlaması gerekir!
Daha önce “Kademe ilerlemesinin durdurulması” cezası verilen “Bilimsel tartışma ve açıklamalar dışında, yetkili olmadığı halde basına, haber ajanslarına veya radyo ve televizyon kurumlarına resmi konularda bilgi veya demeç vermek”, kınama cezasına dönüştürüldü.
Oysa akademisyenler kendi uzmanlık alanları dışında aynı zamanda aydın insanlar olarak sayılırlar ve toplum kendilerinden eleştiri, tanıtım, görüş bekler. Bu beklenti tamamen siyasi de olabilir.. Aslında bu karar akademisyenlere bir tür siyaset yasağı olarak da algılanmalı.. Örneğin bir siyaset uzmanı akademisyen her türlü siyasi konuda görüş açıklarken, diğer akademisyenler ise “siyaset” uzmanlık alanı olmadığı için susacak mı?
İntihal, yani bilimsel hırsızlık konusu dana önce “Üniversite öğretim mesleğinden çıkarma” suçuna giriyordu. Artık hem intihal yapabilir hem de öğretim üyesi niteliğini koruyabilirsin. Çünkü “Bir başkasının bilimsel eserinin veya çalışmasının tümünü veya bir kısmını kaynak belirtmeden kendi eseri gibi göstermek”, sadece kamu görevinden çıkarma cezası alacak.
Kamu görevinden çıkarma cezasını düzenleyen maddenin ilk bendindeki “Cumhuriyetin niteliklerinden herhangi birini değiştirmeye veya ortadan kaldırmaya yönelik eylem yapmak” ifadesi kaldırıldı
Sadece bu kadar olsa: Hem öğretim üyelerine, tabii ki daha çok öğrencilere de sopa gösteriyor YÖK: Hak arama eylemlerinde mi bulundun, greve mi katıldın, iş yavaşlatma eylemi mi yaptın: Üniversiteden atılabilirsin.. Oysaki bu hakların büyük çoğunluğu Anayasal güvence altında bulunuyor. YÖK böylece kendini Anayasa’nın üzerine koyduğu gibi, örgütsüz dayanışmasız bir çalışan sınıfı yaratmak istiyor.
Kademe ilerlemesi cezası getirilen bu madde şöyle: “Ders, seminer, konferans, laboratuvar, grafik çalışma, sınav gibi öğretim çalışmalarının yapılmasına engel olmak, görevlileri, öğrencileri eğitim-öğretim alanı dışına çıkartmak, görev yapılmasına engel olmak, öğrencileri bu tür davranışlara teşvik etmek veya zorlamak ya da bu maksatla yapılacak hareketlere her ne suretle olursa olsun iştirak etmek.”
Eğitimcilerin sendikası Eğitim Sen, “yıllardır iş yavaşlatma, grev gibi eylemlere katılmak, ideolojik eylemlerde bulunulmak, siyasi bildiri, afiş, pankart, bant ve benzerlerini asmak, çoğaltmak ve dağıtmak” en temel hak ve özgürlüklerdir, demokratik haklar, ifade ve örgütlenme özgürlüğü suç sayılmaya devam ediyor” dedi.
Üniversitelerden öğretim üyeleri, “sadece onlar konuşsun, başka kimse konuşmasın istiyorlar” diye tepkilerini dile getirdiler. Üniversite herşeyin konuşulduğu bir yer. Prof. Dr. Nejla Kurul, basın verdiği demeçte, “disiplin yönetmenliği akademik özgürlüğü kısıtlıyor, konuşmayan, duymayan, 3 maymunu oynayan bir üniversite amaçlanıyor, bizler sürekli baskı altındayız. Akademik özgürlük dediğimiz üniversitenin kendi kendini yönetmesidir” dedi.
Üniversiteler, artık iktidar siyasetlerinin bir aracı kurumlarına dönüştürüldü. YÖK de bunun uygulayıcısı. Zaten büyük çoğunluk açısından kalite dibe vurdu. AKP ve Cemaat yönetimleri neredeyse her kademede etkili. Zaten Rektörlüğe birini getirip koydun mu, gerisini merak etme, hemen aşağı kademelere doğru bütün yönetim kadroları yenileniyor.. Yeni açılanlardaki kaliteli öğretim üyesi eksikliği, ceplerinde salt diploma görmek isteyen önemli bir üniversite öğrenci çoğunluğuna da uygun bir durum.
Gelecek Cuma yeniden birlikte olmak umuduyla…

İTÜ-DER VE DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ

İTÜ-DER'den Açıklama: “Üniversite mensupları için en temel gereksinim olan düşünce ve ifade özgürlüğünü kısıtlayıcı uygulamalardan bir yenisi, izinsiz afiş astığı suçlamasıyla bir araştırma görevlimiz için açılan soruşturmadır.
Hukukun şekli yerine özüne bakarak karar alabilen yargıçların, temel hak ve özgürlüklerle çelişen davalarda uluslararası normlara ve AİHM kararlarına atıfta bulunarak beraat kararları vermekte olduğu bir ülkede, üniversiteleri geriye götürdüğü YÖK Başkanı tarafından bizzat ifade edilen bir yönetmeliğe dayanarak soruşturma yapmak, İTÜ'ye ve onurlu geçmişine yakışmamaktadır.

12 Eylül darbesi sırasında dahi "1402'lik" onursuzluğunu yaşamamış olan İstanbul Teknik Üniversitesi'nde bu tür baskıların derhal sona erdirilmesini talep ediyoruz.
 http://www.ituder.org/”

13 Şubat 2014 Perşembe

Sanki Mahkeme Önünde “Suçunu” Hafifletiyor / Hodri Medya

Başbakan itiraf ediyor, evet Habertürk’e telefon ettim ve onlar da gereğini yaptılar... Adeta “mahkeme” önünde, dinlemelerde “suç üstü” yakalanmış da, suçunu hafifletmek için savunmaya geçen sanıklar gibi adeta. Fas’tayken gerçeklerle ilgili olmayan sözler söylenmiş.. neymiş onlar? Bahçeli’nin Cumhurbaşkanını göreve çağırması.. Bu çağrı, Başbakana bir hakaretmiş.. O da müdahale ederek “düzeltmiş”.. Ne var bunda? “Doğal hak”kı.
Acaba kendisinin bugüne kadar örneğin CHP’ye yaptığı polemikler içinde bir tane doğru var mı? Ama CHP’den teevizyonlara müdahale edilip de RTE’nin sözlerini “sildiren” veya “ortadan kaldıran” bir girişim mi olmuş? Kimin haddine!
Ama Başbakanın haddi hududu yok. Bir telefonla, nedir o kaldırın o bantardan akan sözleri diyebiliyor. Medyaya müdahale mi? Asla! RTE’nin “doğal hakkı”.
Yaptığının, “basın hürdür sansür edilemez” diyen Anayasa’yı çiğnemek olduğunun farkında değil mi? Otoriter, neyin suç neyin suç olmadığına ancak kendisi karar verir. Bunun için kendisine Anayasa gerekmez, mahkeme gerekmez, yasa gerekmez.. O ne diyorsa o! Tabii iktidarda olduğu sürece.. Tersini hiç düşünüyor mu? Hayır.. Çünkü Başbakan için “iktidardan düşmek” olabilecek bir olay değil. Böyle bir olay, doğal olamaz. Kendisini iktidardan düşürebilecek herşey, ancak ve ancak “darbe” olabilir..
Zaten, kendine yönelik herşey “darbe”, herşey “milli irade hınrsızlığı”, herşey “karanlık güçlerin” girişimi, herşey “fazi lobisi”, herşey “dış güçlerin tertibi”..
Tabii iktidarının karıştığı yolsuzluk ve rüşvet delilleri ve savları da “darbe girişimi”.. “Oğlum evde ne kadar para var” “Çok az baba, 1 trilyon”, “tamam onlara de ki gayri resmi danışmanık yapıyorum, falan filan...”
Ben diyorum ki, istifa eden, ancak Başbakanını koruyucu kanatları altına aldığı bakanlar, RTE’yi kurulan “cemaat komplosu”nun birer aletleriydi. Onların hepsi esasında Cemaatçi.. RTE ve iktidarını yerle bir etmek için, reel rüşvet ve yolsuzluk olayları gerçekleştirdiler, yani kendilerini feda ettiler! Cemaat, herhalde Ordu’ya karşı kurduğu sahte CD’ler tezgahını Başbakan’a karşı kuramazdı. Başbakan olayında, “canlı, belgeli, rüşvet ve yolsuzluk” olaylarını sahnelediler.. Başbakan ve akil adamlarının olaya bir de bu açıdan bakmalarında yarar var! Hiç düşünemediniz bunu, değil mi!?
Bakın, Bahçeli bunu yine yapıyor ve Gül’ü, RTE’nin İnternet sansürü yasasını veto etmeye çağırıyor..
***
Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün son “Basın Özgürlüğü Raporu” yayımlandı. Türkiye 180 ülke arasında 154’ncü. Hey Türkiye Nasılsın kitabımdaki bilgilere bakıyorum: Geçen yılla aynıyız. Ama medya üzerindeki yeni yaşadığmız ve İnternet yasasıyla yaşayacağımız son sansürleme girişimleriyle, 2014 raporunu daha da olumsuz olacağını şimdiden görüyoruz. İşte AKP’nin “İleri Demokrasi” düzeninde, medya özgürlüğünün nasıl adım adım gerilediğinin resmi kanıtı:
2005’te       98.
2006’da       100.
2007’de      101.
2008’de      103.
2009’da      123.
2010’da      138.
2011’de      148.
2012’de      154.
2013’te      154.
Ayrıca Türkiye, İnternet özgürlüğünde de zaten ötedenberi yarı özgür ülke, kategorisinde. Freedom House’un Ekim 2013’te yayımladığı rapor, 60 ülkeyi inceliyordu ve Türkiye puanını kötüleştirerek 38. sıraya düşmüştü.. Şimdi yeni yasa ile bakalım hangi çukura ineceğiz!? Cumhurbaşkanı Gül, ya ülkenin diktatörlüğe gidişi yönünde davranacak, ya da özgürlüklerden yana..
***
Haluk Şahin: Hodri Medya
Gazete, yazar, şair dostum Haluk Şahin “Türkiye’de medyanın yükselişi, çöküşü ve geleceği”ni incelediği yazılarını “Hodri Medya” isimi yeni kitabında bir araya getirdi (ka-kitap). Halük Şahin, bir kitle iletişimi profesörüdür. Biz “gazetecilik damarı”ndan yazarız, o ayrıca hem gazetecilik hem de buna ek olarak “akademik damar”dan yazar! Kitabını imzalarken demiş ki “Haklı çıktığımız o malum hikayenin kilometre taşları.”
Haluk kitabının önsözünde bir saptama yapıyor: “Önce sessizlik vardı.. Sonra gazeteler, dergiler, sinema, tiyatro, televziyon sökün etti. Medya dendi adına, kitlelerle mesaj üreticileri arasında, ‘ortada’ yer aldığı için.”
Hodri Medya, kaleminin ucunu medyaya yöneltecek kadar da dengeli yazılarla dolu. Aynı zamanda, sosyal medyanın ortaya çıkışı ile, medyanın eski tekel havasının kırıldığını, medyanın bu kez hitap ettiği kitle ile karılıklı iletişime de geçtiğini anlatıyor.
Medya’nın çöküşü ve geleceği peki? Şahin’in kitabını okumalısınız.
Medya artık salt gazetecilerin, televizyoncuların işi değil.. Sadece Twitter’da boy göstererek, düşünce gücü ve görüşleriyle olayları etkileme yarışına giren herkesin!
Herkes “medya elemanı” ise, buyurun kitaba..
---13 Şubat 2014 Perşembe / Bilim ve Siyaset – cumhuriyet 


12 Şubat 2014 Çarşamba

İki Büyük Kazanç / Hakikat Hep Kazanır

İkisi de kaybetti.. Türkiye kaybetti.. Bir an önce aralarındaki bu savaşa son versinler.. Savaştıkça kaybediyorlar.. İslam kaybetti.. İslami partiler kaybetti.. Kazan kazan, kaybet kaybet oyununa dönüştü..
Bu laflar gırla.. Patronlar katından tutun, pek çok gazeteciye kadar.. Neredeyse hüngür hüngür oturup ağlayacaklar... “Bize bunu nasıl yaparlar..?”
İktidardan yana yazar, bugüne kadar asla görmeyeceğim bir kâbus bu çatışma, diyor. Kimisi Siyasal İslamın karizması çizildi, diyor...
Yani şu mu: Kardeşim ne güzel, devletin, muhalefetin, ülkenin defterini düre düre gidiyorsunuz.. Biz de besleniyordu bu durumda, çanak çömlek patlatmanın alemi var mıydı?
***
Düzgün gitmeyen, yanlış olan herşeyin çanağı çömleği patlar. Önce siyasette bunun en doğal ve normal bir durum olduğunu herkes bilecek!
Daha önce kısmen yazmıştım: Bu savaştan Türkiye kazandı, kötüler kaybetti, görmüyor musunuz? Hakikat kazanıyor.. Pis siyaset, yolsuz siyaset, şüşvet ve yolsuzluk ağı kaybediyor.. Devlet içinde emniyet, yargı vb yi bizzat kendi adamlarıyla denetleyerek, kendine yeni iktidar alanları açmak ve “düşmanları”nı mahvetmek için kullanan çeteler kaybediyor.. Görmüyor musunuz?!
Bu duruma bakarak üzülenler şunu mu istiyorlar: Yolsuzluk ve rüşvet sürsün.. Devletin polisi ve yargısı büyük sahtekarlıklara alet edilsin.. Yarım demokrasi de tamamen yokedilsin.. Cemaat ve Tayyip Erdoğan büyük hanedanlığı el birliği ile bu ülkeyi yiyip yiyip bitirsinler.
***
Rüşvet ve yolsuzluklarla, kayırmalarla, arsa rantlarıyla, aile vakıflarına bu milletin arsalarını aktarmakla ve peşkeş çekmekle, içinde bulunduğumuz dünyanın gidişatına aykırı bir siyasal iktidar yaratmakla, yalana ve demagojiye dayalı bir iktidar söylemiyle... özgürlükleri sürekli kısmakla... suçsuz insanları hapiste tutmakla...
...Bir iktidar varlığını sürdürebilir mi? Sürdürülebilir bir ekonomi yaratabilir mi? Toplumu bir arada tutabilir mi? Temel soru budur...
Cemaat dediklerine gelince.. Hizmet hizmet diye diye, aslında tamamen bir siyasi iktidar savaşı veren Cemaat Siyasal Hareketi, bir dini toplumsal hizmet örgütlenmesi olarak kalabilir mi? Hâlâ kendini bir sivil toplum olarak nitelendirebilir mi? Silivri yargılamalarında tamamen sahte delillere ve düzenbazlıklara dayalı bir yargılama yapmaya nasıl cesaret edebilir?
Siyaset ve iktidar savaşı böyle bir şeydir.
Sanır ki yediğim haltları kimse görmeyecek.. Yaptığım sahtekarlıklar ve hırsızlıklar ebedi olarak hasır altı edilecek ve bunları sadece ben bileceğim!
Dünyanın neresinde böyle bir şey vardı ve var olabilir?
Sadece ve sadece, eninde sonunda hakikatlerin kazanacağını, şu kadarcık hayatınızda hiç mi öğrenemediniz? O zaman kafalarınıza dağların yıkılmasını da normal karşılayacaksınız..
***
Siyasal İslam uzun zamandır iktidar olmak için yanıp tutuşuyordu.. 2001 öncesinde Türkiye’yi yöneten merkez sağın, Türkiye’yi tamamen talan edip 20 kez çökertmesi ve ortadan yokolması sonucu, Siyasal İslamın partisi iktidara geldi..
Hem de bonusuyla: Cemaat!
Sonrası: Bir yiyicilik, bir yolsuzluk, bir rüşvet.. yandaş ihaleleri...
Bu politikalarıyla, 12 yıl içinde koskoca bir orta sınıf yarattılar.. Sormuştum: Acaba, mesela 10 milyonluk bir islami orta sınıf yaratmak için, kaç yüz milyar lira aktarılmak zorunda kalındı?
12 yıl içinde ortaya çıktı: Siyasal İslamın kuruluşları, eskilerden de kötü çıktı. Anası rütşvetçi, bonusu da, sahteci, baskıcı...
Bu gerçeklerin ortaya çıkması kötü mü oldu!? Türkiye için çok iyi oldu.. Hatta onlar için iyi bile oldu:
İşte diyorum, ne AKP sırtındaki bu rüşvet ve yolsuzluk yükü ve bunlar ortaya çıkmasın diye baskıcı bir rejimle bundan sonra birlikte yaşayabilir..
Ne de Cemaat, küfesindeki binlerce insanın haksızlığa feryadı ile..
Siz kendinizi temizlemezseniz, sırtlarınızdaki yükler sizleri fena halde temizleyecek, haberiniz olsun..
***
Hocam Doğan Kuban ile dün sabah telefonla sohbet ediyorduk... Bu ülkede herşey sil baştan olmak zorunda artık, dedi..
Evet. Sil baştan! Geldiğimiz nokta budur.

--11 Şubat 2014 Salı / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

11 Şubat 2014 Salı

İktidar, Gizlenme Peşinde / Neyin Özel Hayatı / Gül Veto?

Yine “demokratik paket” diye ortalığı yıkıyor hazretler. İktidar, attığı her adımın, yaptığı her yasanın ne kadar üstün demokratik nitelikte oduğunu söyler ve buna da ad takar: İleri Demokrasi! Ama bakmışsınız, attıkları her adımda iki basamak daha düşmüşüz, milletin boğazına biraz daha sıkmışlar, beyinlere düşüncelere yeni kelepçeler takmışlar..
Neymiş şimdi de, efendim “özel hayatı” koruyacaklarmış.
Siz mi! Siz mi özel hayatı koruyacaksınız.. RTE iktidarı mı? Silivri davalarında özel hayatları paramparça etmek için, F-Tipi savcı ve yargıçlarınızla birlikte, bütün Türkiye’yi allak bullak ettiniz.. Ne yasa dinlediniz ne ahlak, ne namus dediniz ne vicdan.. İnsanları intihar ettirdiniz! Kılınız kıpırdamadı! Arka planda kahkaha sesleriniz yükseliyordu! Zıkkımlanıyordunuz, bir-üç beş-yetmez-villalarınızı Türkiye’nin her yerine dikiyordunuz! Medyadaki tetikçi utanmazları, milletvekili yaptınız üstelik..
Özel hayat mı?
Hayır efendim ne özel hayatı! Ülkeyi yönetenlerin, milletimizin paralarını istedikleri gibi harcayanların, Hazine’yi kontrdol edenlerin, ülkenin – insanların kaderi konusuhnda söz sahili olanların ösel haatı mı olurmuş.. Politikacı, halkın karısında bütün yaptıklarıyla çıpyak, saydam olmalıdır öyle görünmelidir, halk her adımınızı bilmelidir, ne yaptığınızı ne içtiğinizi ve ne …
Çünkü burası Türkiye, çalanların çırpanların ülkesi.. Ütülenlerin, soyulanların ve Türkiye’nin “Analarının a… koyacağız” diyenlerin.. Dolarlarla dolu ayakkabı kutularının.. danışmanlık büroları açarak iktidarla işi olanların paralarını cebe dolduran bakan çocuklarının…
***
Özel hayatmış.. Bu ne zaman akıllarına geliyor? İktidarları, bakanları tepeden tırnağa yolsuzluk iddialarıyla sarsılmaya başlayınca (Bravo Cemaaat! Kırk yılda ilk kez Türkiye için iyi bir şey yaptın! Ama unutma, günahlarını temizlemek için daha çoook ekmek yemen gerek!).. RTE ailesinin vakfına belediye ve hazineden kamu arsaları malları yağdığı ortaya çıkınca.. Bakanlarının yasa dışı işler çeviren telefon konuşmaları sapır sapır dökülünce İnternet’e.. Bakanlarına yönelik soruşturmaları sürdüren tüm savcı ve polisler görevden alınınca.. Yolsuz ve rüşvet konularını örtbas etmek, iktidarın bir nolu zorunlu acil işi haline gelince..
Tak, İnternet yasası..
Bir telefon mu dinlenecek.. Üç yargıçın üçü de evet diyecek.. Ülen, üç kişilik bir mahkeme heyeti, 2/3 oyla ömür boyu hapis kararı veriyor..  Hiç kimse, yahu bu kadar ağır ceza için yargıçların oybirliği gerekmeli, demiyor! Ama bir telefon dinlenecek, oybirliği istenecek! Artık buna sadece çüşş diyebiliriz.. Bir yargıç karşı çıkarsa, uyuşturucu, hırsızlık, cinayet, bakan suçları, vatan hainliği, yolsuzluk.. hiç bir şey için dinleme karar alınamayacak..
Anımsayan var mı, 1998-1999 adli yıl açılış konuşmasında ö dönemde Yargıtay 1. Başkanı olan Mehmet Uygun, "yargıç vicdanı ile cüzdanı arasında sıkışabiliyor" demişti. O sırada bu sözler, maaş yetersizlikleri nedeniyle yargıçların içinde bulundukları durumu anlatılıyondu.. 
Şimdi ise, buna cemaat yargıçları ve iktidar yargıçları eklenince, yargının nasıl, siyasi, dini ve  ideolojik kanaatlarıyla hukuk/yasa arasında da sıkışıp kaldığını görüyorsunuz. Söylüyorum: Siyasetin dinlemeyin dediği bir telefon için, yasal dinleme kararı verilmesi zordur..
***
Özetle, Türkiye tamamen yamuk bir diktatörlük yönetimine giriyor.. Hiç bir şeyi izlemek mümkün olmayacak. Yeni bir mücadele dönemi başlayacak.. Yasal olmayan dinlemelerin önüne geçilecek ve özel hayatlar korunacakmış.
Hayatlarımız ve ülkemiz için karar veren politikacıların yasadışı bütün konuşmalarını açıklamak, saydamlaşmaya hizmettir ve kamu yararınadır. ABD’yi sarsan ve bütün dünyayı saydamlaştıran belgelerin yayını, bütün dünyaya ve açıklığa hizmet etti..
Siyasi yöneticilerin, kamusal vakıf ve derneklerin, devletle iş tutanların faaliyetlerindeki her türlü yamukluğu açıklamak, demokratik bir haktır, özgürlüğe yarar. Tam da yolsuzluk ve rüşvetin örtbas edilmek istendiği sırada dayatılan İnternet yasası, hırsızlığı yasallaştırmayı amaçlıyor. Bu kadar açık seçik her şey…
Başbakanın önceki günkü konuşmasını okuyorum: “Türkiye’yi kasetler yoluyla kayıtlar yoluyla hukuk ihlallerinin olduğu bir ülke konumundan çıkartıyoruz.” 
Vay vay.. Son 5 yılda bu engellemeye tek bir örnek gösterin de inanalım! Baykal’a ve MHP’lilere yönelik kaset şantajlarını da “onlar önlemiş”ler.. 
Bu kasetleri seçim alanlarında kullanan kendileriydi! Kılıçdaroğlu ile ilgili “SSK’yı batırdı, Rahşan Affı ile kurtuldu” demesi ne kadar doğruysa, kasetleri biz durdurduk lafı da o kadar doğrudur.

GÜL VETO EDER Mİ
Cumhurbaşkanı, Türkiye’nin ve dünyanın özgürlük taleplerine kulak verir ve İnternet yasasını geri çevirir mi?

Bence bu, Cumhurbaşkanlığı, seçimler, parti başkanlığı, başbakanlık konusunda RTE ile bir anlaşma yapıp yapmadığı ile yakından ilgilidir. Henüz aralarında anlaşma yoksa bile, eğer kendi siyasi geleceğini bizzat kendisi çizmeyecekse, gerekirse RTE’yi karşısına almayacaksa,kendi kariyeri için bir plan ve programı yoksa, bu yasayı onaylar diye düşünüyorum..
10 Şubat 2014 Pazartesi / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

10 Şubat 2014 Pazartesi

Prof. Dr. Aykut Kence'nin ardından

Şubat'ın ilk gününde, Ankara'yı çevreleyen tepelerde güneşin ilk ışıkları görülürken, Aykut hocamın kalbi son bir kez daha attı ve durdu. ODTÜ Biyolojik Bilimler Bölümünden daha bir kaç ay kadar önce emekli olan Prof. Dr. Aykut Kence, pırıl pırıl güneşli bir gün bıraktı Ankara'ya, ve erkenden aramızdan ayrıldı.
Ne yazık ki, gericiliğin ve bilim düşmanlığının her renginin verimli toprak bulduğu bu ülkede değeri bilindi mi; sanmıyorum. Bilim ve akıl, hep bir lüks oldu insanımız için. Aydınlanma, ya uğramadı buralara ya da pek fazla kalmak istemedi galiba.
Aykut hocam, bize doğadaki yerimizi, nereden ve nasıl buraya geldiğimizi, bir tür olarak, çok daha mütevazı atalarımızla yadsınamaz bağlantılarımızı anlatan bilimin en büyük başarısı, Evrim bilimi, Evrimsel biyoloji konusunda çalışıyordu. O sakin mizacı ve sesi, kıvrak zekasıyla, sağlığı iyi olmasa da, Evrim Bilimini tanıtmak için düzenlenen toplantılara katıldı, yazılar yazdı, müfredatlarda bilimin bu anıtsal başarısının sansürlenmemesi için çaba gösterdi.
Aykut hocamla ilk kez 80'lerin ikinci yarısında, 12 Eylül'ün karanlığı hüküm sürerken, binbir baskı altında yayınlanan toplumcu popüler bilim dergilerinde bir araya geldik. Zamanın milli eğitim bakanı, beş para etmez evrim karşıtı bir dökümanı, alel acele, bir üniversitedeki akademik ünvanlı memuruna tercüme ettirip, bütün liselere dağıtılmasını emretmişti. 
Cumhuriyet gazetesini 15 günlük gecikmeyle A.B.D.'de bir üniversite kütüphanesinde okuyarak bu vahim durumu izliyordum. Amerikan Bilimler Akademisi'nin sözünü ettiğim dökümanla ilgili görüşü yayınlanmıştı, ben de hemen bunu tercüme ettim, yayınlanmasını sağladım. Yazdığım önsözden alıntılar ve Aykut hocamın görüşleri, işte bu sayede sözünü ettiğim dergilerde buluştu.
Daha sonra, 1995'te ODTÜ'de göreve başlayınca kendisiyle tanışma şansını bulabildim. Geçen yıllar boyunca, bilimle ilgili, ama özellikle evrim alanındaki cehaletle mücadelenin ne kadar zor olduğunu zaman zaman birlikte gördük. Çeşitli medya organlarında boy gösteren soytarıların, bilim adamları karşısında ne kadar zavallı ve aciz durumu düştüklerini, evrimin en temel ilkelerini bile anlamaktan ne kadar uzak olduklarını gördük.
Ancak, ne acıdır ki, yapılan bir araştırmaya göre, A.B.D., Japonya ve 32 Avrupa ülkesi arasında, Türkiye’nin evrime "inanmayan"ların orantısal olarak en fazla olduğu ülke olduğu gerçeği de duruyor ortada. İnanmayan'ın altı çizili. Nedeni mi? Bilim "inanç" ya da dogma üzerine kurulmamıştır da ondan. Bilimin sonuçları sürekli bir sorgulama, sınama, doğrulama ya da eleme sürecinden sonra elde kalanlardır. 
Darwin'in bu çarpıcı kuramıyla ilgili 1860 yılındaki ilk tartışmanın sonunda söylendiği rivayet edilen şu sözü hep ilginç bulurum: "Maymunlarla akrabalık mı? Umarım yanlıştır, ama doğruysa da, dua edelim fazla duyulmasın". Worcester piskoposunun karısına atfedilen bu sözde, hamımefendinin umudu boşa çıkıyor, ama en azından bizim ülkemiz için, belki sadece şimdilik, duası kabul edilmiş gibi gözüküyor.
Prof. Dr. Aykut Kence, sevgili eşi Doç. Dr. Meral Kence'yle birlikte çocuklarını iki güzel insan olarak yetiştirdiler. Ama bunun dışında çocukları kadar sevdikleri son derece başarılı öğrencileri oldu, bunların bir kısmı yurdumuzun çeşitli yerlerinde, ODTÜ de dahil olmak üzere, öğretim üyesi oldular. Önemli başarılar kazandılar. Aykut hocamı sevgi, saygı ve hatta minnetle hatırlayacak her yaştan dostları, öğrencileri ve meslektaşları var oldukça, o hep yaşayacak. Makaleleri okunacak, yazıları tartışılacak. Ve bir gün bu ülkede bilimin tarihi gerçek uzmanlarca yazılırken, bilim ve aydınlanma için fedakar çabaları takdir edilecek. İşte bu ölümsüzlüktür. Ekmek kadar temiz, su gibi aydın Aykut hocama sonsuz saygılarımla.
Prof. Dr. Engin Umut Akkaya, FRSC
Bilkent Üniversitesi, Kimya Bölümü


Prof. Dr. Aykut KENCE
Ortadoğu Teknik Üniversitesi Biyoloji Bölümü emekli öğretim üyesi ve Türkiye’de Evrimsel Biyolojinin en önde gelen isimlerinden değerli bilim insanı Prof. Dr. Aykut Kence’yi yakalandığı gripal bir enfeksiyon sonucu ne yazık ki zamansız kaybettik. 
Prof. Dr. Kence, Türkiye’de Popülasyon Genetiği ve Evrim alanında yüzlerce eser üretmiş, birçok akademisyen yetiştirmiş, evrensel düzeyde bilime katkı sunmuş, özellikle evrim konusunun doğru şekilde öğrenilmesi ve anlaşılması için hem akademik hem de halk düzeyinde çok önemli faaliyetlerde bulunmuş bir bilim insanı idi. Bunun sonucu olarak zaman zaman evrim karşıtı çevreler tarafından da hedef gösterilen isimlerin hep başında gelmişti.
Her koşulda dik durmayı başarmış bir bilim insanı oldu. Sayın Kence’yi lisans eğitimimi tamamlayıp İnönü Üniversitesinde araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladığım yıllarda tanıma şansına kavuştum. Çok çalışkan bir bilim insanı idi. Son yıllarda yaşadığı birçok sağlık sorununa karşın araştırmalarını zor arazi koşullarında sürdürmeye devam ediyordu. Özellikle Türkiye yerli arı ırkları ile ilgili yaptığı çalışmalar sırasında birkaç kez Malatya’dan geçerken Bölümümüzü ve bizleri de ziyaret etmişti.
2007de Prof. Dr. Kence’nin de içerisinde bulunduğu bir ekip ile Türkiye’de ilk kez, hem de bir Doğu Anadolu Üniversitesinde “Biyoloji Eğitiminde Evrim” adı ile iki gün süren bir sempozyum gerçekleştirdik. Bu sempozyum o yıllarda tam bir kültür ve sanat merkezi haline gelmiş olan İnönü Üniversite’nin bitmez tükenmez çok önemli bilimsel ve kültürel aktiviteleri içerisinde adeta parlayan bir etkinlik olmuştu. 
Türkiye’nin evrimsel biyoloji konusunda uzmanlaşmış on yedi çağrılı konuşmacısından biri ve düzenleme kurulu üyesi olarak bulunan Prof. Dr. Kence 300’e yakın katılımcıya “Biyoloji Eğitiminde Evrim ve Yaratılışçılık” başlıklı bir konuşma yapmış, daha sonra sempozyumda sunulan tüm konuşmalar Sayın Rektör Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu’nun talebi ile bir kitap halinde ölümsüzleştirilmişti.
Murat Özmen, 
İnönü Üniversitesi Öğretim Üyesi


Sarsılmaya Devam...Milli İrade Hırsızlığı

Saptama yapalım:
1)                İktidarbaşı’nın 12 yıldır en önemli işlerinden birinin “medyayı düzenlemek” olduğu bir kez daha net olarak ortaya çıktı.
2)                Bugünkü üçüncü saptamam da, iktidarbaşının durmadan tekrar ettiği ve gündemden düşürmediği “milli irade hırsızlığı”nı, kamuoyunun demokratik bilinçlenmesini, bilgilenmesini, doğru haber almasını ve bütün bunlardan bir kanaat oluşturarak oyunu kullanmasını engelleyerek bizzat kendisinin işi olduğu net oharak ortaya çıktı.
3)                İktidarbaşının, son “demokratik düzenleme”sinin de, aslında demokratik hak ve özgürlükleri bir kez daha boğmak ve iktidarına yönelik tüm muhalefeti baskı altına alıp yoketmek olduğu ortaya çıktı..
Hepsi birkaç makale konusu, hangisinden nasıl başlasa bilemiyor insan. 1. ve 2. maddedeki olguları birleştirelim önce..
***
“Basın özgürlüğü”, gazetecilerin haber ve yorum yazma özgürlüğü müdür? Konuya ilk yaklaşım öyle. Gazetecilik bir meslektir. Profesyonel gazeteciler mesleklerini çok iyi yapmak için yanar tutuşurlar. Tabii, olayları çarpıtmak, yanlış ve kasıtlı yorum yazmak, haberleri gizlemek, siyasi patronların veya mafya babalarının yönlendirmesiyle ve onların hizmetinde yayıncılık yapmak için kolları sıvayanları, bu kategoriye ben koymam.
Fakat gazetecilik, bundan da öte, halkın özgürce doğru haber alma ve bilgilenme özgürlüğüdür. Gazeteciler, çeşitli alanlarda uzmanlaşmış kişiler, siyasi ve kültürel analizleriyle, kamuoyunun görüş ve kanaat oluşturmasına hizmet ederler. Haberde özgürlük, yorumda öznellik.. Yorumculuk, siyasal ve toplumsal olayları ve haberleri mümkün olduğunca bilimsel bir analize tabi tutmaktan, belirli siyasal ve ideolojik görüş doğrultusunda yorumlamaya kadar çeşitlilik gösterir.
***
Bu bildiğimiz şeyleri neden anımsatıyorum?
Şunun için: Açık bir iletişim ve haberleşme ortamıyla, halkın, kamuoyunun, ve tabii ki Seçmen’in doğru bilgilendirilerek bir kanaat edinmesinin önemini vurgulamak için.
Çünkü, seçmenler, sandıkta oy kullanarak, ülkeyi kimin yöneteceğini belirliyor.
Çok yönlü, doğru haberlerle iyi bilgilendirilmiş bir seçmenin varlığı, demokratik toplumun, parlamenter rejimin, demokrasinin vazgeçilmezi ve idealidir.. Ve tabii ki sandığa atılacak oyların, seçmenin özgün kararını yansıtması için de vazgeçilmezdir (*).
Eğer seçmeni yanlış haberlerle, haberlere sansür uygulayarak ve yönlendirilmiş kasıtlı yorumlarla karşı karşıya bırakırsanız, seçmenin iradesini manipüle edersiniz, sandıktaki seçmenin oyunu da etkilemiş olursunuz.
***
Şimdi düşünün: Bir Başbakan “milli irade hırsızlığı” lafını ağzınden eksik etmiyor.
Ama, başbakanlığı boyunca “medya”yı yönlendirmeyi ilke olarak sürdürüyor.. Ses kayıtları doğruysa, taaa Fas’dan Habertürk televizyonunun ekran altından akan haber bantlarına bile müdahale ediyor, onları kaldırın diyor. Bir kamuoyu araştırma şirketinin sonuçları kendisine gidiyor, bu sonuçlar üzerinde Başbakanı memnun edecek ne gibi manipülasyonlar yapılabilir üzerine konuşmalar yapılıyor..
Sadece bu kadar değil. 12 yıllık iktidar dönemi, medyayı yönlendirmek ve “dizayn etmek” için onlarca olayla dolu. Düşünün, Sabah adındaki büyük medya kuruluşu bizzat  yandaş iş adamlarına bir kez satılıyor.. Sonra ikinci kez satılması gündeme gelince, devletten büyük ihaleler verilmiş yine yandaş iş adamlarına “verin 100’er milyon” denerek satılıyor.. Epey de zorla! Bir utanmaz “halkın anasını …” diyor..
Bir siyasal iktidar, doğrudan kamuoyu oluşturma, iletişim ve haber verme ağını kendi yararına etkilemek için büyük bir çaba içine giriyorsa… Basını tirtir titretiyorsa.. Devletin vergi uzmanlarını medyanın üzerine salıyorsa.. Devletle zorunlu ilişkilerini, işadamlarına karşı bir koz olarak kullanıyorsa…
Orada namuslu bir millet iradesi oluşmaz. Orada namuslu bir sandık ve sonuçları oluşmaz..
 Tabii İnternete konan yasaklar da, medyaya, iletişim özgürlüğüne yapılan ve sonuçta, milli iradeyi ve sandık sonuçlarını manipüle etmeye yönelik büyük planın bir parçasıdır..
Başbakan kendisine yönelik rüşvet ve yolsuzluk savlarını, iktkidarına karyı bir darbe olarak gösteriyor ve bunu da “milli irade hırsızlığı” olarak anlatıyor.
***
Yaşadıklarımızın bütününe baktığımızda esas MİLLİ İRADE HIRSIZLIĞI, halkın gerçekleri farklı haber ve fikirleri yolsuzuk rüşvetleri öğrenmesini ve kanaat oluşturmasını önlemektir. Bunu kim yapıyorsa, sandığa yanlış oyların atılmasını sağlıyor demektir..
Milletin iradesinin özgürce oluşmasını önlemek, en .üük milli irade hırsızılğıdır, demokrasiyle, demokartik toplumla zerre kadar ilgisi yoktur..
Pardon, ben zaten hiç bir zaman Türkiye’nin demokratik bir siyaset ve yönetime sahip olmadığını hep yazar ve söylerim…
Diktatör eğilimli bir insandan hiç bir zaman demokratik bir bakış çıkmaz.
Bu kadarını, Türkiye hiç görmemişti ve iktidarın oluşturmaya çalıştığı “kapalı rejim”in, kendi üzerine yıkılacağını öngörmek için de falcı olmak gerekmiyor.
--

 (*) Hey Türkiye Nasılsın?, kitabımda, Türkiye’deki rejimin ve yönetimin demokrasi ile ilişkisi, basın özgürlüğü ile demokrasi arasındaki ilişki ve bu konudaki büyük eksiklikleri ele alan ve yorumlayan yazılar, araştırmalar ve derecelendirmeler bulacaksınız.. Cumhuriyet Kitapları.
9 Şubat 2014 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet