Öne Çıkan Yayın 20 Mart 2012 yazım

Erdoğan’a Askeri Darbe?

Yoo hayır bu kez, başka bir “fantezi”i üzerinde düşünmeye çağırıyorum: Cemaat, denetlemeye başladığı TSK’yı, Erdoğan’a karşı kulla...

9 Şubat 2012 Perşembe

Nereye Kadar, Usta?


Hayır, birleştirici değil, kesinlikli ayrımcı.
Ülkeyi, ulusu kucaklayıcı değil, önemli bir kısmını dışlayıcı.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan, dahası kuruluş öncesinden bugüne ve geleceğe kalın bir çizgi çekiyor…
Ve diyor ki, bu taraf benim, o taraf ise yok, yıkılmalı, dağılmalı, benim olmalı, bana gelmeli, boyun etmeli…
Tek kesin ve doğru görüş var. O da benim savunduğum..
Bu çizgiyi giderek netleştiriyor.
Konuşmaların ruhu, içeriği, kendisi dışındakilerle, bu ülkenin yarısından fazlası ile, bir arada ve hoşgörü içinde asla yaşamak istemediğinin bütün unsurlarını içeriyor.
20 Ekim törenlerini iptal etti. 19 Mayıs’ı halka yasakladı (stadyumlarda resmi kutlamalara izin yok) !
Partisi ve yandaşları Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ne sadırdı!
İşi, Osmanlı’da 31 Mart vakasına kadar uzattı. Menemen’e uğradı. Türkiye’nin yüzakı, çağdaşlaşmaya evrensel ve büyük katkısı olan Köy Enstitülerine saldırdı.. Onları formatlanmış insanlar yetiştiriyor, diye yaftaladı!
İnsanın artık şeyyy, yani, bu kadarı ayıptır, diyesi geliyor..
Dersim’de CHP’ye saldırıyor, ama Uludere’de Kürtleri bombalatıyor!
Ülkeyi demokrasiye geçirten İnönü’ye bindiriyor! O sözde demokrasi ki, kendisi de onun ürünü!
Dur durak yok..
Bütün bunlar, çağımızın en büyük, en belirleyici olgusu olan ulusu, ulus devleti, ulus varlığını, ulus birliğini ufalayıp çözme sürecinin unsurlarıdır.
Bunun ayırdında mı…
Ülkenin bütünlüğünü savunuyor sözde.. Kafası sadece din, ümmet gibi kavramlarla “formatlı” olanlar, ulusun nasıl oluştuğu konusunda fikir sahibi olmakta zorlanırlar.
Ulusu, geldiği noktada sırtlayıp daha ileriye taşıyacaklarına, bunu yapamazlar; omuzlarına ağır gelir, bu nedenle ulusu bölerler, yarısını dışlarlar, sadece taşıyabilecekleri kesimi alırlar…
***
Nasıl olsa Anayasa da, Anayasa Mahkemesi de, adalet ve yargı da, özel mahkemeler bile ve yasaların uygulanma biçimi de kendisine bağlı olduğu için, en önemlisi de tek adam ve tartışılmaz iktidar olduğu için, korkacağı bir şey yok.
Gençleri dindar yetiştireceğiz, diyerek anayasal suç işlemiş, umurunda mı..
Camiinin kubbelerini miğfer, minarelerini süngü yapmış ve din tüccarlığı ve inanç sömürüsü ile siyaset yapmış bir lider, geçmişiyle uyumlu bir çizgide daha ileri hedeflere doğru ilerlemekte..
Önüne bir rapor geliyor, bakıyor ki:
Ooooo halkım uçmuş, yüzde 50’yi aşmışım, ben de dersem onaylıyor, ne konuşsam doğru diyor, kime saldırsam alkışlıyor, medyayı ne kadar sustursam memnun oluyor, ne kadar vursam ses getiriyor, yanlış da söylesem büyüyorum…
O halde, konuşmalarında vur, saldır, ez, dağıt, parçala…
***
Bu gücü, ABD’ye Ortadoğu’da verdiği, vaadettiği hizmetten alıyor.
ABD için, Türkiye’de iktidarın muhalefete, yurttaşa, ulusa ne yaptığı umurunda değil.. Önemli olan ABD için “iktidar benim için ne yapıyor?”
Ne kadar parçalanmış, birbirine düşürülmüş bir ülke, bölgesel amaçları için o kadar daha iyi kullanılacak bir yönetim..
ABD İslam ülkelerini darmadağın ettikçe, ona göre “mazlumun ahı çıkıyor”..
ABD karşıtlığı, ABD hizmetkarlığına dönüşüyor.. Çünkü iktidarda kalabilmenin yolu yordamı bu..
ABD’ye önce Libya’de ne işin var dedi, sonra hızaya geldi..
Suriye’yi yıkacağız dedi ABD, hemen uygun pozisyon aldı, mevzilere yattı..
Bu “işbirliği”, iktidarının ve ülkede yapılan ve yapılacak her türlü zulmün garantisi..
***
Büyük bir demokrasi, cumhuriyet ve kazanımları mücadelesinin içine yuvarlanıyor Türkiye..
Bir savaş görünümü egemen ülkeye…
Kılıçdaroğlu, ya demokrasi, cumhuriyet, insan hak ve özgürlükleri, ulus ve ulusal devlet, ülkenin çıkarları cephenin “komutanı” olacak…
Ya da teslim olacak..
--9 Şubat 2012 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

7 Şubat 2012 Salı

Korkulu Günlere Doğru: Kaç Suriyeli Ölmeli?


Haberleri dinliyorum, “sınırımıza yakın bölgede çatışma, köylerimize mermiler düşüyor..” Mermilerin İran’a düşecek hali yok tabii ki, çünkü Ankara’nın destek verdiği, topraklarında barındırıp bağrına bastığı, ABD ve CİA’nın örgütlediği Hür Suriye Ordusu’nun elemanları, Suriye Ordusu kovalayınca bize kaçıyorlar! Onları kovalayan mermilerle birlikte!
Biz içe döndük, ama hemen yanıbaşımızda korku dolu gelişmeler var. ABD (ve Batı) Ortadoğu ve İslam ülkeleri arasından 2 “diken”i “temizlemeye” çalışıyor: Suriye ve İran..
Tıpkı Irak işgali döneminde olduğu gibi, batının kara propagandası dünyayı ve dolayısıyla Türkiye’yi sardı: Kanlı Suriye yönetimi.. Yaz yazabildiğin kadar..
Ankara, tam angajman oldu, Fransa- ABD ve İngiltere’nin öncelikle Suriye’ye yönelik operasyonlarına.. Soykırım konusunda Fransa ile çatışıyor Ankara, ama Suriye’ye karşı kankalar! Ankara diyor ki: Nasıl Libya’yı kararlılıkla devirdiler ve biz geç uyandık, bu kez de Suriye’ye devirecekler, bu kez zamanında pozisyon alalım!
Bütün o büyük hacimli insan hakları vb gibi açıklamalarının ardında yatan, basit politik düşünce şeması budur..
***
Güvenlik Konseyi’nde Suriye’yi işgale yol açacak yaptırımlara Çin ve Rusya hayır dediler. Ankara hemen “bu soğuk dönem poltikası” açıklamasını yaptı!
Büyük ulus devletlerin küresel çıkar çatışmasıyla karşı karşıyayız bölgemizde.. Tıpkı eskisi gibi! Değişen bir şey yok!
Petrol bölgelerini denetime.. iç pazarlarına ve siyasal yönetimlerine yeteri kadar nüfuz edemedikleri ülke rejimlerini devirip yerlerine kendi adamlarını getirme politikalarına karşı çıkarsanız… soğuk savaş politikacısı olursunuz!! Davutoğlu için ne kadar şanssız bir açıklama!
***
Kim önce acaba, sorusunu tartışıyorduk.. Suriye mi İran mı?
Suriye daha kolay bir yem, önce onu haklayıp İran’ı yalnızlaştırma politikası öncelik kazanır derken.. Birdenbire “İsrail 6 ay içinde İran’ı vurabilir” kehaneti başımıza düştü. İsrail’in İran’a saldırı planları yeni değil, dünya bu hazırlığı biliyor, ama takvimi veren Washington Post’un ünlü yazarı David Ignatius..
Bu kişiyi Davos’ta Başbakan Erdoğan’ın “one minute” dediği toplantıdan anımsayacaksınız.. Oturumu yönetiyordu ve Başbakanın hışmına da uğramıştı!
Şimdi öyle görünüyor ki, sanki “iki takvim” çakıştırıldı.
İkisinin de birden “halledileceği” bir süreç işlemeye başladı sanki..
Bu bir yeni Ortadoğu Savaşı demektir. Kanlı, büyük bombaların sivil halkları dövdüğü bir savaş..
Ortadoğu’nun bitmeyen kaderi, savaşlar altında ezilip yokolmak… hep yoksul, hep başı ezilmiş, hep esir..
***
İran’in nükleer tesisleri yerin altında olduğu için, imha edilmesi zor, diyor Amerikan kaynakları: Eldeki hazır bombaları, o kadar da diplere işlemiyormuş.. Ama kısa zamanda o tür bombaları imal edebilecek duruma geleceklermiş..
İran’a karşı küçük çaplı, etkileri sınırlı, atom bombaları kullanabilirler mi?
Ama her durumda, İran’a karşı bir uyduruk senaryo ile, önce İsrail’in saldırısı tartışılıyor. Bunu izleyen anlarda da, Obama’nın saldırısı devreye girecek.. Bu adam dünyaya, İslam dünyasına ne vaadlerle gelmişti, şimdi ise, Bush’larla aynı mevzide dünyaya ateş ediyor!
***
Suriye’ye müdahale için, Batının ağır savaş güçlerini cepheye sürmesi için, her türlü düzenbazlık, her türlü kirli propaganda, her türlü kışkırcılık yapılıyor. Bunların en büyüğü de, şimdilik, Güvenlik Konseyi’ndeki oylamadan hemen önce sahneye kondu ve ellerindeki çapulcu ordusunu Suriye kentlerine ve Suriye’nin üzerine saldırttılar..
Ki, çok insan ölsün!
Suriye’de ne kadar çok katliam olursa, yaparlarsa, Esad ile kendi çapulcu ordularını kışkırtılarsa, ülkeye müdahaleleri o kadar “meşruluk” kazanacak!
O nedenle, 100-200 yetmez…
500’er - 1000’er desteler halinde ölmeli Suriyeliler..
5000’er … 10.000’er ölmeliler!!!
---7 Şubat 2012 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

6 Şubat 2012 Pazartesi

En Büyük “Toplum Mühendisi” Madalyası


“Dindar bir gençlik yetiştireceğiz” diyerek, “Büyük Puzzle”ın adını koydu Erdoğan. Duvarda asılı olan fotoğrafın içine parçalar tek tek yerleştirilirken, ortaya çıkacak fotoğrafı, Büyük Otoriteri’in amacı olarak görüyor ve yazıyorduk.
Sanıyorduk ki, Erdoğan’ın gönlünde yatan “otoriter yönetim”.. Yanıldık, Dindar Gençlik arzusu dışa vurdu ki, ne otoriteri, totaliter yönetim!
Muhafazakar demokratlık bir yafta. İktidarbaşının lügatında, bu tanımın tek karşılığı var: Din kıskacı altına alınmış, bunun dışında herşeyin boğulduğu bir toplum düzeni.
Gençliği dindar yetiştirebilir mi, yetiştiremez mi, bu ikincil bir tartışma…Bence de yetiştir(il)emez…
Ama bu hedefe kilitlenmiş otoriter bir lider ülkeyi yönetiyorsa.. O zaman mesele, “yetiştirilebilir mi” biçimindeki akademik-sosyolojik tartışmanın ötesine geçer… Erdoğan, dinci bir gazetede yazan sıradan bir “köşe yazarı” değil ki, gençlik için bir görüş dile getirsin.. O bir karar alıcı, uygulayıcı..
Tamam, bu çabasının sonucunda görebilir ki, başarısız olmuş.. Bunun bedelini de siyaseten üstlenmiş.
Ama bu sonucu görene kadar yapacakları önemli: Bölünmüş, birbirine girmiş bir gençlik.. Bölünmüş aileler ve bir toplum.. Direnen ve çatışan bir toplum.. Ortalık kan revan içinde!
Bir köşe yazarının dileği ile, iktidarbaşının dileği arasında böyle bir fark var!
Ona ancak şöyle seslenebiliriz: Çocuklarımıza dokunma!
***
AKP lideri büyük mugalatacı. Sanki ortalıkta, gençliğin ateist mi yoksa dindar mı yetiştirileceği diye bir tartışma var; sanki karşısında ateist gençlik savunuculuğu yapan karşı kamp, siyasi parti ve lideri var.
Ama hayır, gençliğin ve toplumun nasıl olması gerektiği konusunda 10 yıldır fikri ve uygulaması olan bir otokratla karşı karşıyayız.
Bu tür liderlerin hepsi aynı teraneyi söyler: Önce bir hayali düşman yaratır (bu örnekte ateizm) ve “büyük tehlike”yi gösterir, sonra da gençliği (milleti, toplumu, ülkeyi) kurtarmaya soyunur! Yapacaklarının sözde “meşru zeminini” yaratmaya koyulur!
***
Ne diyordu dünün liberalleri, ikinci cumhuriyetçiler, AKP’nin peşine takılanlar, yetmez ama evetçiler: Ordu ve kemalistler tek tip gençlik (insan-toplum) yetiştiriyor.
Bu onların AKP’nin, Erdoğan’ın peşine takılmaları için yarattıkları “meşru gerekçe” idi. AKP iktidarıyla liberal bir ülke olacaktık falan filan…
AKP liderleri de onlara gaz veriyor ve destek çıkıyorlardı: Eveeett, hem de en özgürlükçü tarafındaaaan!
AKP’ye kadar toplum mühendisliği iş başındaydı! Şimdi ise gerçek özgürlükler dönemi başlamıştı, toplum mühendisliği sona erecekti!
Yahu madem toplum mühendisliği programı-yönetimi işbaşındaydı bunca yıl, ortalık neden dinci-imamcı, cemaatçi, huuuucu, sağcı, düzenbaz, hilebaz.. kaynıyor? Az buz değil sayıları!
Demek ki, varsa bile mühendislik, sonucu büyük başarısızlık! Yani öyle bir şey yok!
***
Şimdi esas en büyük toplum mühendisi ile karşı karşıyayız.. Toplumu hesap ediyor, çiziyor, biçiyor, fazlasını kesip atıyor, eksiğini tamamlıyor, biçimlendiriyor..
Makası elinde..
Üniversite gençliğine yönelik büyük siyasi ve yargısal düşmanlık, bu mühendisliğin sonucu..
Eleştiri yok! Protesto yok! Yan bakma yok! İktidarı sevmeme yok! Direnme yok! Bilet satma da yok! Kadınları desteklemek te!
Sadece boyun eğme var.. İki elini önünde iç içe birleştireceksin ve öne doğru güçlü bir eğilme içinde olacaksın…
Tıpkı 12 Eylülcülerin yaptığı gibi!
Bu iktidar, 12 Eylülün yarım bıraktığına veya tamamlayamadığına veya gerçekleştiremediğine soyunmuş durumda.
En büyük toplum mühendisi madalyasını hakkediyor!
--6 Şubat 2012 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

5 Şubat 2012 Pazar

Şu Vikiliks Var ya! Seni Yemez miyim!


Ulan Asanj (Assanga) ben seni yemez miyim! Yüzyılın, İnternet ve Bilgi Çağının medya kahramanısın sen! Bütün “özel haber”ler, “araştırmacı-soruşturmacı” gazetecilik ürünleri, senin yanında nal topladı! Bir vuruşta, bütün yılların gazetecilik ödüllerini toplayıp bir kovaya koyup duvara astın!
Şu vikiliks (Wikileaks) deşifreleri var ya! Onlarla herşeyi şeffaflaştırdın...
Başka ülkeleri bilmem.. Onlar çam sakızı..
Ama, Türkiye ABD arasındaki ilişkilerinın ıcığını cıcığını çıkarttın, bağırsaklarını deldin, irinleri akıttın, pislikleri sergiledin..
Helal sana bu hayat! O ayağında taşıdığın, hâlâ varsalar, esir dünya içinde bir özgürlük kelepçesi!..
***
Bunları bilmiyor muyduk? Şüphesiz ki, kestirebiliyorduk..
Ülkemizdeki Amerikan tapınaklarının, ülkenin çeşitli kurumlarından, en tepedeki “hukukçu-gugukçu”sundan tutun, “solcu” kılıklarının da uğrayıp ifade verdikleri, dua ettikleri yerler olduklarını bilmiyor muyduk..  Amerikancılığın her yeri sarıp sarmaladığını bilmiyor muyduk.. Yazıp çizdiklerine bakarak, uygulamalarını ve kimleri hedef aldıklarını görerek, hepsini biliyorduk.
Ama kestirmek, büyük olasılıkla doğru değerlendirmelerde bulunmak başka, gerçeği görmek başka.. diyoruz ki aha işte bu!
***
Odatv davasıyla Ergenekon’a bağlanan Barışlar, Barış Pehlivan ve Barış Terkoğlu “SIZINTI-Wikileaks’te Ünlü Türkler” incelemesini yayımladılar (Kırmızı Kedi Yayıevi, 414 sayfa).
Kitaplarına da güzel bir adama yazdılar:
“Karanlığın çöktüğa topraklarda
En inatçı çiçekler hapishanelerde açar
Başını dikenli tellere uzatır
Ülkemizin günahsız açan çiçeklerine
Bizimkisine su verenlere
Aysel’e ve Özge’ye
Ruhu omuzlarımızda yükselen Güngör Yurdakul’a”
***
Hayır bu bir Vikiliks doğrudan yayını değil. Zaten yazılıp çizilen belgeleri açıklamıyor Barışlar. Bu kez Vikiliks belgelerindeki kişiler ve olaylar üzerinden gidiyorlar; Amerikan elçilik görevlerinin yazdıkları “kripto”ları o günün ilişkileri içinde değerlendiriyor, isimleri bilinmeyenler üzerinde kestirimler yapıyor ve bugüne ilişkin de önemli ipuçları üzerine değerlendirmeler yapıyorlar.
Emniyet de Başbakanlık da “yalanlama” yaptı, ama Emniyetten bir takım polislerin Amerikan elçiliklerine etraflıca açıklamalar yaptıklarını, örneğin Büyükanıt’ın kızının porno fotoğraflarının ellerinde olduklarını belirttiklerini öğreniyoruz..
Kim bu polisiye güçler diyeceksiniz, gerek var mı, Silivri oyununun 32 tekmili birden sahipleri olduğunu kestirebilirsiniz..
***
Kitaptan: “Halil Berktay, Şevket Pamuk ve Murat Belge gibi isimlerin kendilerini “solcu” olarak tanıtmalarına rağmen AKP’yi olumlu bulduğu ifade ediliyor. Her üç ismin de AKP’nin başarılı olmasının Türkiye’nin AB’ye kabulünü sağlayacağını..”
AKP iktidarı konusunda hayal içinde yüzenler arasında, bugün hayal kırıklığı yaşayanlar çıkmaya başladı. Yukarıdaki isimlerin ne düşündüklerini bilemem, bazılarının AKP’ye destek çıktıklarını biliyoruz, ama Mehmet Altan örneğin, derin hayal kırıklığını çok net ve sert dile getiriyor..
Hele iktidarbaşının “dindar bir gençlik yetiştireceğiz..” açıklamasıyla toplum mühendisliğine soyunması, toplum mühendisliğine karşı olan bu liberal grubun tüylerini diken diken etmesi beklenir!
***
Amerikanın kriptolarında, 2008 Kasımında, “Türk Emniyetinin Büyükelçiliğe verdiği Ergenekon Brifingi notları yer alıyor. FBI yetkililerinin de katıldığı toplantıda Türk Emniyet Teşkilatı’nın yetkilileri Ergenekon’u ‘aşırı milliyetçi çevrelerden taraftar bulabilmek için Batı karşıtı ve ABD karşıtı propagandaya güvenen, mafyayı, İBDA-C, DHKP-C ve Hizbuttahrir gibi örgütleri kontrol eden, gelişkin bir ekonomisi ve örgütlenmesi olan devasa bir şebeke’ olarak tarif ediyor.. Başka hiç bir ülkeye de bu kadar ayrıntılı brifing vermediklerini söylüyorlar..”
Barış’lar not düşüyor: Brifingin Amerikalılara, operasyonun ABD muhaliflerini temizlediği düşüncesini benimsetmeyi hedeflediği aşıkar..
Tabii Amerikan büyükelçiliğine gidip de durumlar hakkında bilgi veren yüksek yargı üyeleri de bulunuyor! Her ne kadar kendileri “gitmedim, söylemedim, konuşmadım” siçiminde üç maymunları oynasalar da.. O zaman şunu kabul edeceğiz. Amerikalılar hükümetlerine devletlerine durmadan yalan yanlış bilgiler geçip duruyor! Eğer buna mantığınız basmıyorsa, belgeler doğru söylüyor, demektir..
İki Barış, Ergenekon, Hrant Dink cinayeti, Cumhuriyet’e atılan bomba konularında da, Vikiliks belgeleri ve Emniyetin Amerikalılara sunduğu brifing bağlamında sonuçlar çıkartıyor.. Hrant’ın öldürülmesiyle ilgili, cinayet tezgahlayanların cemaatle ilişkilerinin polis raporlarına yansımasına rağmen,  cinayetin Ergenekon’la ilişkilendirilme çabalarına dikkat çekiliyor..
Ne diyelim, ulan Asanj herşeyi ortaya döktün, ben seni yemez miyim?
Barışlara da: yorumlarınıza, ilişkilendirmelerinize, beyninize sağlık...
Ben sizi yanaklarınızdan öpmez miyim!
--5 Şubat 2012 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

4 Şubat 2012 Cumartesi

TÜBİTAK’ta İstenmeyen Çalışanlar Yıldırılıyor mu?


TÜBİTAK önemli bir ulusal bir kuruluşumuz. Kendi amaç ve hedeflerine odaklanmış olarak görevini en iyi yerine getirmesi için destekleneceğine, siyasi iktidarların siyasi amaçlı icraatları, bu kurumda hiç eksik olmadı. Dolayısıyla sürekli bir tedirginlik, benim adamım-senin adamın ayrımcılığı, insanların yeteneklerine göre değil de bu ayrıma göre görevlendirilmeleri, kurumun çalışmalarına her zaman sekte vurmuştur.
TÜBİTAK’ta yeni yönetim değişikliğinden sonra yine büyük bir tedirginlik yaşandığı görülüyor. İçeriden bilgiler akıyor, ayrıca Meclis’de de soru önergesi veriliyor.
TÜBİTAK yönetimi saydam olmalı, bütün icraatıyla, atamalarıyla, personel politikasıyla saydam olmalı. Kurumun Türkiye’nin bir kurumu olduğunu kabul ederek politikalar izlemeli. “Cemaat kurumu”, “iktidar çiftliği” imajı yaratmamalı..
Saydamlık ilkesine inandığımız için, aşağıda kurum içinden akan bazı bilgilere ayrıca bu bağlamda Meclis’te verilen soru önergesine yer veriyoruz.
***
“Tübitak-Bilgem'de Ağustos 2011 sonrasında gerçekleşen yönetim değişikliğinden sonra, Tubitak çalışanlarından 10-15 kişi kadar, gerekçesiz bir şekilde görevlerinden alınıp daha önceden zaten ici boşaltılan Feza Gürsey Temel Bilimler Enstitüsüne kaydırıldı.
Bunlar genellikle Bilgem'de Kripto, Ürün geliştirme, Avrupa Birliği Çerçeve Programları gibi önemli projelerin yöneticiliğini yapıyordu ve hemen hepsi elektronik / bilgisayar mühendisi. İçeriden gelen yorumlara göre, bu çalışanlar  F. Gürsey Enstitüsü’ne kaydırılarak pratikte işsiz bırakılmış oldu, daha önce aldıkları proje ek ödemeleri de kesildi. Onların yerine hemen yeni atamalar yapıldı. Bazıları istifa edip ayrıldı. Söz konusu çalışanların genellikle yönetimle ayrı dünya görüşünü paylaştıkları belirtiliyor.
“Bazı çalışanlar geçici görevlendirmelerle Antalya, Bursa, Ankara gibi değişik illerdeki Tübitak birimlerine gönderildi, insanlar ailelerinden ayrılmak durumunda kaldılar.
Bazı çalışanların maaşlarındaki ek ödemelerde gerekçe belirtilmeden kesinti yapılmaya başlandı.
İçeriden gelen bilgilere göre, istenmeyen bir kısım çalışan bu şekilde taciz edilmekte, yıldırılarak işten ayrılmaya zorlanmakta.
Yorum: “Bilimi bir cemaat anlayışıyla yönetenler kendilerinden olmayanlara haksız uygulamalar yapıyor.”
“Süreç düşündüğümüzden daha hızlı işliyor, şu sıralarda bu tür uygulamalar alt kademelere de inmeye başladı. Hiçbir gerekçe göstermeden insanlar il dışındaki Tübitak birimlerine kaydırılıyor, BİLGEM'de yaklaşık 30-50 kişinin ek ödemesi kesildi.
“Acaba yerlerine cemaatin adamları mı getiriliyor?  Şüphesiz bu kesin olarak bilinmiyor, çünkü yeni gelenleri tanıyan yok. Ama, mesela, Çetin Doğan'ın Balyoz davasında, dijital delillerin gerçek olduğu hakkında uyduruk rapor yazan bilirkişilerin yönetici konumuna getirildiği belirtilmekte.”
***
CHP Mersin Milletvekili Ali Rıza Öztürk de bu bağlamda, Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Nihat Ergün’e, TÜBİTAK’taki değişikliklerle ilgili sorular sordu:
“TÜBİTAK Başkanı Prof. Dr. Yücel Altunbaşak göreve başladığından bu zamana kadar kaç kişi, bulundukları illerden başka illere atandı? Bu atananların içerisinde kaçı evli ve çocuklu? Atanma gerekçeleri nelerdir?
Altunbaşak döneminde kurum içerisinde kaç personelin görev yeri değiştirildi? Gerekçeleri nelerdir?
Ve bu süre içerisinde kuruma dışarıdan kaç kişi ve hangi görevlere atandı? Kurum içerisinde personel azaltılmasına gitmek için çalışanların emekliliğe zorlandığı doğru mu? Altunbaşak göreve geldikten sonra kuruma kaç danışman, hangi kurumlardan ve hangi kriterler göz önünde tutularak atandı? Kaç personelin görevine son verildi?”
“Dr. Kıvanç Dinçer hangi kriterler göz önünde tutularak TUBİTAK Başkan Yardımcılığına getirildi? Dr Kıvanç Dinçer’in Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Ali Babacan ile akrabalık ilişkisi var mı
“ARDEP’e bağlı, Nevzat Yavuz dışındaki tüm sekreterlerin tamamının görevden alınacağı doğru mudur? Doğru ise gerekçeleri nelerdir?
“Sağlık Bakanlığı personeli Tuncer Berber’in TÜBİTAK’ın hukuk müşavirliğine getirileceği doğru mu?
“Başkan Yücel Altunbaşak göreve geldiğinden bu zamana kadar kuruma dışarıdan atanan kişilerde ne gibi kriterler arandı? Atanan bu kişilerin eğitim, öğretim seviyeleri ve iş tecrübelerine ilişkin bilgiler nelerdir?
***
Gelecek Cuma günü yeniden birlikte olmak dileğiyle..
CBT SAYI 1298, 3 ŞUBAT 2012, GÜNDEM

3 Şubat 2012 Cuma

Medya’dan İki Türk Büyüğü Meclis’te


Medya’dan İki Türk Büyüğü Meclis’te

AKP’nin gazetecilikten devşirerek milletvekili yaptığı, düşünce / bakış olarak sorunlu iki milletvekili var.
Biri ekrandan devşirildi, bakan yapıldı, üstelik gençlik ve spordan sorumlu..
Bu “sorumlu kişi”, Suat Kılıç, Trabzon’da cemaat liderinden yarım bir “şiir” okuyor, öğrencilerden de gerisini tamamlamalarını istiyor. Arkadaşımız Ahmet Şefik’in yazdığına göre, şiirin sahibi edebiyatımızın büyük ismi imiş, nasıl bilinmezmiş, ne olacakmış bu eğitimin, öğrencinin hali!
Türk Büyükleri’nin kökü ülkemizde hiç bir zaman kurumaz! Birileri onları nerede olurlarsa olsunlar keşfeder ve ülkenin başına salar! Onların da pirince döktükeri taşları, yüzyıl ayıklarsınız!
***
İkinci Türk Büyüğü gazeteci milletvekili ise, Şamil Tayyar!
Arkadaşımız Erdem Gül’ün haberine göre, Meclis’e sevkedilen “Yargı Reformu” paketine, tutukluluk sürelerinin 1-2 yıl indirilmesi için bir ekleme yapılması tartışılmış AKP Merkez Yönetim Kurulu’nda.
Böylece, çok eleştirilen uzun tutukluluk sürelerinin azaltılarak “hukuk vicdanını” rahatlatılmasını savunmuş bazı AKP’liler.
Biliyorsunuz, özel yetkili mahkemelerin hukuklarındaki bir garabet sonucu, görev alanlarına giren “suç atımları”nda, insanlar, yargı sonuçlanmasa bile 10 yıla kadar hapishanede çürütülebiliyor..
Suçsuz bulunur ve serbest kalırlarsa “pardon” deniyor!
Böylesine insafsız ve Amerikalıların Guantanamo toplama kampı uygulamasına sahne oluyor Türkiye!
Bu yasaya bir madde eklenmesine karşı itirazın nedeni önemli: AKP’nin yargı politikalarına destek veren taban ve çevresi bize küser!
Kim bu taban ve çevre?
Söyleyelim: Esas olarak Cemaatçiler!
Ve aralarında, adı geçen o Büyük Türk Milletvekili ve Gazeteci!
Adalet Bakanından “tutukluluk süreleriyle ilgili bir düzenlemenin pakete girmeyeceği konusunda kendilerine söz verilmesini” istemişler, iyi mi!
Kendisi, savcı iddialarını çarşaf çarşaf yayınlayarak hem suç işledi hem para kazandı hem de bunlar üzerinden milletvekili oldu!
Bunlar yetmedi, yeni yasa tasarısıyla, hakkında açılan gizliliği çiğneme suçlarından da kurtuluyor!
Medyada iken sürdürdüğü misyonuna Meclis’te devam!
Şimdilik hepsini hapishanede öldürmenin kabul edilebilir ve kolay yolu olarak, 10 yıl üstelik hücrede tutukluğu deldirmemeye çalışıyor!
Ama bu yetmez, yanına Türköne adlı, insanları yağlı kazığa oturtma uzmanını da almalı...
İkili olarak müthiş iş yaparlar, 32 kısım tekmili birden filmlere konu olurlar!
***
Ünlü yazar Paul Auster “Hapiste yatan yazar ve gazeteciler yüzünden Türkiye’ye gelmeyi reddediyorum! Kaç kişi oldu? 100’ü geçti mi?” demişti ya, Başbakan da ona maşallah bir yanıt veriyor “gelsen ne olur gelmesen ne olur!”
Adını bile ilk kez duymuştur!
Ama Türkiye’deki garabeti sonuna kadar savunmaktan geri kalmıyor.
***
Dikta hukukun savunucusu, sahibi ve uygulayıcısı iktidarbaşıdır.
Kendi iktidar etekleri altına uzanan Deniz Feneri davasının savcılarını, iktidarının hukuk sistemi, sürüm sürüm süründürme yoluna gitmiştir.
Ne diyor bakar mısınız: “Yargı sizin militanlarınızdan arındırılıyor!”
Kılıçdaroğlu’nun söze yerindedir:
“Ahlak ve İnsanlık iflas etmiştir! Savcılar hırsızların peşinde, siz de savcıların peşinde..”
Sadece “yargıyı arındırmak”la yetinmiyorlar..
Bütün Türkiye’ye AKP alehtarlığından arındırıyorlar, ellerindeki yargıyla..
1000’i aşkın HES protestocusunun tepesine polis ve iktidarın yargısı bindiyse hele..
Mare Nostrum, demişti önce Romalılar, sonra adını anımsamadığım bir italyan, Akdeniz için..
Herşey muktedir için...
---2 Şubat 2012, Perşembe / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet


1 Şubat 2012 Çarşamba

Sadullah Ergin, Bakan, Hukukçu / Kadın: Tahrik İndirimi Saçmalığı


Sadullah Ergin, Türkiye’de hukuk garabetinden baş sorumlu bakandır.
Hukuk, ülkemizde bir zulüm hukukuna dönüştü, insanlar içeride boşuna yatırılıyor, tutukluluk bir ceza oldu, diyeceğiz..
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Türkiye’de adaleti yerden yere vuruyor, en çok ceza alan ülke Türkiye, en fazla parayı ödeyen ülke Türkiye diye yazıp çizeceğiz..
Gazeteci tutuklamalarına Amerikan Büyükelçisi bile veryansın etti, Türkiye 148.sıraya düştü manşetleri atacağız....
Sonra kalkıp Adalet Bakanı için, efendi, konuşulabilir, herşeyi tartışmaya açık, yanlışları değiştirmeye hazır bir insan diyeceğiz...
Bu ikisinin bir arada olması zor.
Şüphesiz ki, Adalet Bakanı, Erdoğan’ın dili, kulağı, uygulayıcısıdır. Aynı zamanda cemaatin de eşgüdümcüsüdür! Kendi başına ne kadar bir varlıktır, bilemeyiz. Ama bakanlığı ilgilendiren bütün uygulamalardan görünüşte o sorumludur.
Silivri’deki hücre hapislerinden tutun, Deniz Feneri savcılarının başlarına ğelen bütün garabetlere ve HSYK’nın bütün tasarruflarına kadar...
Bir kadının İzmir’de yediği polis dayağına ve darp izlerine rağmen, “sağlamdır” raporu veren doktor kılığındaki zulüm mekanizmasının uzantısı görev yeri nöbetçisine kadar..
Otobüste dayak yiyen gençler için, dayak atan polislerden daha çok ceza istenmesine kadar..
Doğa direnişlerini terör örgütü üyesi suçlaması yapanlara ve gazetecilere hukuk terörü uygulayıcılarına kadar..
Hepsinin başında kendileri bulunuyor!
***
“Hukuk reformu” diye yutturulan yeni düzenleme, yanlış hukuku özünde hiç düzeltmeyecektir. “Gazeteciler hakkında 5000 dava düşecek” bir yandaş propagandasıdır! Bu davaların büyük çoğunluğu, Ergenekon vb gibi siyasi davaların yasak olan soruşturma aşamasındaki “gizli” dosyalarını, sanıkları yerden yere vurmak ve savcıların bütün ididalarını gerçekmiş gibi topluma sunmak tetikçiliğiyle ilgilidir!
Hepsini içeri tıkmanın zeminini yaratan kara propagandaydı bu. Bu propagandanın Balyoz ayağındaki tetikçinin göğsünde, ayrıca bir de Gazeteciler Cemiyeti ödülü asılıyor, iyi mi!
Onlara “hadi evlatlarım, suçmuş gibi görünse de merak etme, sonra sizleri kurtaracağız..” denildi.. En büyük tetikçileri milletvekili yaptılar, büyük Ödül olarak. Diğer yandaş tetikçileri de şimdi kurtarıyorlar. Tabii ki, arada güme gitmiş gazeteciler de bundan yararlanacak..
Sadullah Ergin, yaşadığımız bütün hukuksal garabetlerin baş mimarı rolündedir; gülümsemesiyle, dışarıya verdiği efendilik izenimiyle, herşeyı tartışabiliriz havasıyla, gerekirse düzeltiriz söylemiyle!
Herşeyi yapın, onunla bir milim ilerleyemezsiniz.. Emirlerin uygulayıcısıdır, gülümser yüzünün ardında da bu vardır.


“TAHRİK” İNDİRİMİNİN DELİLİ VAR MI?

Adalet kadınlar sözkonusu olduğunda da kötü işliyor..
Önümde bir gazete haberi: 
“Korkunç cinayete tahrik indirimi.. kaçırdığı sevgilini ailesi istemeyince boğup bahçeye göömdü. Mahkemede, cinayetten önce tartıştıklarını söyledi ve cezası müebbetten 15 yıla indirildi..”
Mahkeme, hangi verilerle ve delillerle katilin cinayeti “tahrik altında işlediği”ne kanaat getirdi? Eldeki tek “delil”, katilin mahkeme heyetine söyledikleri! Ve “iyi hali”!
Bütün katiller, mahkeme önünde “pişman”dır. “İyi hallidir”. “Tahrik” edilmiştir... Üstelik çoğu hayatında takmadığı kravatla “iyi izlenim” vermeye kalkışır. Amacı, işlediği büyük suçtan paçayı sıyırmadır..
Ama “Tahrik delili” ise ortalıkta yoktur. Çünkü bunu teyit edecek tek kişi öldürülmüştür.
Mahkeme, “yaşasaydı, tahrik ettiğini söylerdi” gibi, öldürülmüş kadının yerine kendini koyup delilsiz karar veremez ve delil üretemez..
Kızın kafasını suya sokup boğarak öldüren (ve üstelik çok sevdiği elma ağıcının altına gömdüm, diyen) insan kılığındaki ve ülkemizde mebzül miktarda bulunan bu alt insan türünün tek yeteneği, sahip olduğu kas gücüdür. Bu gücünü de, yararlı bir iş için değil, kendisinden zayıf insanları öldürmek için kullanmaktadır.
Beş on yıl sonra çıkacak ve yine kas gücüyle zayıf insanlara zarar verecektir..
Mahkemelerin bu tür kararları sayesinde!
--- 31 Ocak 2012, Salı / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet