Öne Çıkan Yayın 20 Mart 2012 yazım

Erdoğan’a Askeri Darbe?

Yoo hayır bu kez, başka bir “fantezi”i üzerinde düşünmeye çağırıyorum: Cemaat, denetlemeye başladığı TSK’yı, Erdoğan’a karşı kulla...

26 Nisan 2022 Salı

Seçimlerde hangi egemenlik gerçekleşecek? Milletin mi yoksa...

 obursali@cumhuriyet.com.tr

Seçimlerde hangi egemenlik gerçekleşecek? Milletin mi yoksa...

24 Nisan 2022 Pazar


Dün Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun çok önemli bir gününü kutladık. 23 Nisan 1920, Meclis’in Ankara’da kuruluş ve açılışı, daha sonra o büyük insanın bu günü Çocuk Bayramı olması fikrinin kabulü.

Bence, Meclis’in açılışı kurtuluş ve kuruluşun bir numaralı adımıdır, başlangıcıdır. Atatürk ordu kurmadan önce Meclis’i kuruyor. Kurulacak ordu kişinin değil Meclis’in ordusudur. Meclis, halkın temsilcilerinden oluşmuştur. Milletin Meclisi’dir. Dolayısıyla ordu da milletin ordusu olacaktır. Ülke işgal altındadır ve vatan kurtuluşu söz konusudur. Millet olmadan kurtuluş mümkün müdür?! 

DOĞRU KURULAN HİYERARŞİ

Atatürk tamamen doğru, gerçek ve büyük bir hiyerarşi kurmaktadır. Ankara’da kurulan Meclis önce milletle bütünleşmektedir. Öncelik orada... Hem fikrin hem mantığın hem liderin büyüklüğüne bakar mısınız!

Henüz ülke işgal altında, ordu yok ama Meclis var.

Millet ile Meclis arasında aidiyetini kuruyor Atatürk.

Millet tabii ki Meclisinin verdiği kararlara uyacak, varını yoğunu, gencini, karısını kocasını, buğdayını, yeteneğini nesi var nesi yoksa Meclisinin ve ordusunun emrine verecek, seferber olacaktır.

İlk adımı doğru atmanın adıdır Meclis.

Sonuç Büyük Zafer’dir...

VAROLUŞUN DÖRT TEMELİ BUDANIYOR

Türkiye’nin kuruluşunun temelinde özetle Millet Meclisi, milletin iradesi vardır.

Evet, büyük lideri de vardır. Ama Meclis ve milletle birlikte hareket eden.

Bugün de ülkenin yönetim biçimi ulusal egemenliğe dayanır.

Meclis de var seçimler de sandık da anayasa da...

Fakat yeni başkanlık anayasası ve lider yönetimi dört yıldır hepsini de tırpanladı.

Bu tırpanlamanın tarihi, başkanlık anayasasını kabulden önceki dönemlerde başladı: Seçimlerde sahip olduğu çoğunluğa dayanarak Meclis’i de diğer siyasi partileri de ana muhalefeti ve azınlık fikirleri de yok sayan bir yönetim biçimi uygulamaya konuldu.

Dahası, anayasa ve yasalar bile yer yer, siyasi iktidarın ve liderinin keyfine göre yok sayıldı, çiğnendi.

‘BEĞENMİYORSA SEÇMESİN’

Öyle ki, bu yönetimin yasaları hiçe saydığını söylediğimizde, “İktidarın ekran sesleri ve medya kalemleri, iktidarın uygulamalarını millet - seçmen beğenmiyorsa seçimlerde oyunu vermesin, hesap sorsun” yanıtını veriyorlardı.

Yani hukuksuzluğu, adaletsizliği öne alan keyfe göre ülkeyi yöneten bir rejimin başlangıcı, başkanlık anayasasına geçmeden önce başlamıştı; iktidar ve reisi, kendisinden hesap sorulamayacak bir yargı - hukuk düzeni yaratmıştı..

Başkanlık rejimi anayasası ise bu kişisel yönetim biçimini meşrulaştırmanın kılıfıydı.

MECLİS İRADESİNE İPOTEK

Tabii bu yeni anayasa ile başka şeyler de oldu:

Meclis’in yetkileri budandı, bu yetkilerin önemli bir kısmı reise verildi.

Meclis tamamen liderce güdülen bir niteliğe büründü. Meclis milletin düşüncelerinin iradesinin yansıdığı ve tartışıldığı, dikkate alındığı bir yer olmaktan çıktı. Çoğunluk diktası egemenliği içinde yaşamaya başladık. 20 yıldır muhalefetin tek bir yasası, düşüncesi, maddesi ne çıkarılan yasalara ne uygulamalara yansıdı. 

Böyle meclislere ha var ha yok meclisleri denir. Peki anayasa? Ona da hâlâ keyfi muamele yapılıyor. 

Anayasa demek, bir hukuk ve yasa düzeni demek. Eğer hukuku, adaleti, yasaları tek başınıza keyfi güdüyorsanız, anayasal düzeni de göstermelik kılıyorsunuz.

Peki seçimler? Milletin iradesinin içinden çıktığı sandık?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder