Öne Çıkan Yayın 20 Mart 2012 yazım

Erdoğan’a Askeri Darbe?

Yoo hayır bu kez, başka bir “fantezi”i üzerinde düşünmeye çağırıyorum: Cemaat, denetlemeye başladığı TSK’yı, Erdoğan’a karşı kulla...

9 Eylül 2020 Çarşamba

İş yok, refah yok, para yok... idam verelim..


Toplumsal sorunlar tepe yapmış. 

Kadın cinayetleri... 

Çocuk istismar ve tecavüzleri, çocuk gelinler, evlilik krizleri, boşanmalar, kavgalar, kapanan işyerleri... Toplumsal bunalımın zirve yaptığı zamanlar.

Hepsi 3-4 yıldır adım adım ve birbiriyle yarışarak zirvelere tırmanıyor. 

Çözüm? 

Çözümü Devlet Bahçeli ortaya attı: İdamı koyalım!

Ortağı AKP kendisine atılan bu halatı hemen yakaladı: Milletimiz istiyorsa bize düşen görev bunu Meclis’te yasalaştırmaktır.

İnsanları, aileleri, toplumu mutlu etmenin, sorunları çözmenin yolu kalın, boyna takılacak bir halat; “suçlu”nun boynuna takacaklar, bastığı sandalyeye tekme vuracaklar, adam sallanacak ve sorun çözülecek.

***

Resmi rakamları bir kenara bırakın. İktidar işsizliğin zirve yaptığı zamanlarda bile işsiz sayısının arttığını ilan etmekten çekinmiyor. 3.8 milyon işsiz ilan ediyorlar. Ama gerçek sayılar hesaplandığında 10 milyon 700 bin işsiz, Faik Öztrak hesabı. Beğenmediniz mi? Yarısını alın.

Peki, iş? Çözüm yok, ama idam verelim, yeter ki işsizlik meselesi tartışılmasın.

***

Kadın cinayetleri önlenemiyor, kadın çığlıkları her gün gazetelerin sayfalarında ve sosyal medya görüntülerinde kulakları, gözleri, beyinleri patlatarak sürüyor. Kadınları ve çocukları koruma dernekleri dayanışma örgütleri işbaşında.. Devlet ise cenaze toplayıcısı ve katilin peşinde koşuyor.

Kadınlar aktif ve etkin koruma istiyor. 

Çözüm? “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi ya da bilinen adıyla İstanbul Sözleşmesi”ni ortadan kaldıralım.”

Bu olmazsa, çözüm olarak idamı getirelim.

***

İdam isteği, iktidarın içinden çıkamadığı sosyal, ekonomik bunalımlar karşısında çözümsüzlüğün belgesidir, sahaya havlu 

atmasıdır.

Bu konuda da MHP liderinin hemen rol kapması normaldir, yadırgatıcı değildir, çünkü bu partinin ülkenin derin sorunları karşısında bir çözümü yoktur, veya vardır: RTE iktidarını desteklemek... Ve sorunları daha da derinleştirmek. Ve idamı ileri sürerek iktidar çevresinde bir koruma zırhı oluşturmak.

Bu isteği kaçıncı kez gündeme getiriyorlar? RTE seçim kürsülerinden sık sık idamı getireceklerini söylüyordu. 

***

Peki, idamın müşterisi var mı? 

İşsizlerin yok. İş ve ekmek arayan insana idamı tartıştırmak çok komik olur. Gücü varsa seni yakalayıp ayaklarının altına alabilir.

Üç kuruş maaş alan ve evini geçindiremeyen yüz binlerce ailenin idama ihtiyacı mı var?

Yüzde 30’ü aşkın işsiz olan genç işsiz ve üniversite mezunlarını, iş şok ama idam verelim diyerek mi geçiştirecek, uyutacaksınız?

Adalet isteyen, mahkemelere güveni tükenmekte olana insanlara, adil yargılama, hukukun üstünlüğü ve tarafsızlığı yerine idam mı sunacaksınız?

İdamı getirmek iktidarın palavrasıdır. Lafı evirip çevirmedir, gerçekleri örtbas etmektir. Çözümsüzlüklere teslim olmaktır.

Peki, bunu bilmeme rağmen, bir cümle ile geçiştirmem gerekirken idam üzerine bu kadar lafı da niye ettim?

Gazetecilerimizi özgür bırakın!

Hukuken içi boş, on para etmez bir suçlama ile gazeteciliğe karşı açılan siyasi intikam davasının yarın duruşması var. Dava gazeteciliğe karşı açılmıştır, hiç şüphem yok, bu bir “gazetecilik yapmayın” davasıdır. 

Barış Terkoğlu’nu serbest bıraktılar, ama Barış Pehlivan kardeşim içeride... Murat Ağırel, Hülya Kılıç kardeşlerim içeride...

Tabii intikam davasının kurbanı olarak da Müyesser Yıldız kardeşim içeride.

Mahkeme başkanı serbest bırakılsınlar diyor; tutuklu yargılanmaları için gerekli inandırıcı iddia ve belgelerin ortada olmadığını söylüyor hâkim vicdanı. Ama siyasi ve devleti elinde tutan intikamcıların eli kolu dava dosyasının içinde.

Yarın gönlüm yollarda meslektaşlarımla beraber olacak.

Gazeteciliğin sürekli yasaklanmak istenmesi karşısında, onların yerlerinde bizler de olabilirdik. Suçun olmadığı yerde, gazeteciliğin yargılandığı ve zindana tıkıldığı bugünlerde, tüm gazeteciler, hepimiz de kendimizin zindana tıkıldığını duyumsamaktan kurtulamayız.

Gazeteciliğe özgürlük, arkadaşlarımıza özgürlük!!!

ERBİL TUŞALP

Çok değerli, artık nesilleri tükenmekte olan değerli bir gazeteci yazar arkadaşımızı daha kaybettik. Erbil Tuşalp, Cumhuriyet’te de yazıişleri müdürü olarak görev yapmıştı.

Araştırmacı özelliği ve niteliğini belgeleyen kitaplarıyla ülkemize, gerçeklerin aydınlatılmasında büyük katkıları oldu.

Kitaplarını anımsayalım:

Bin İnsan, Bin Tanık, Bin Belge, Eylül İmparatorluğu Doğuşu ve Yükselişi, Artık Demokrasi İsteyin, Ben Tarihim Bay Başkan, Paşa ile General, Önce Çocuklar Öldü, Evreninki mi Özalınki mi?, Çürüme, Plastik Papatya Kokusu, Şeriatı Beklerken, Demokrasi Sizin Neyinize, Şeriat A.Ş, Sen Sofi’nin Oğlusun, İslam Faşizmi, Bozkurtlar, Çete Parti Mafya, Aldanma, Kuklaturka, İslam İmparatorluğu..

Güle güle dostum, uzaktan yazışmalarımızı çok özleyeceğim. Biraz daha yoksullaştı dünyamız.

08 Eylül 2020 Salı

RTE’nin cemaatlerle dansı salt oy amaçlı değil, gönül ve inanç ilişkisi de var...

 

07 Eylül 2020 Pazartesi

Sağ siyasetçiler dini kullanacaklar ve cemaatleri kullanmayacaklar... Bu, eşyanın tabiatına aykırı olur. Halkı şeyhlere, şıhlara artık ne kadar varsa, hepsinin cenderesine teslim etmeleri işlerine gelir.

Bu cemaatleri iktidara ilk en yakın taşıyan, o dönem Refah Partisi ve Başkanı Necmettin Erbakan’dı, iktidarda olduğu 1997’de ne kadar cüppeli, şeyh- meyh varsa hepsine Başbakanlık’ta davet veren.. Rejimin (laiklik temelinde Cumhuriyet) değişeceğini, fakat bunun kanlı mı kansız mı olacağı lafını ortaya atan da oydu.

Erbakan adeta cemaatlerin ortak iktidarı durumundaydı! Onun döneminde hepsi dal budak saldı. Devlette de zaten irili ufaklı hep vardılar.

İlk büyük zarar

Bu aymazlık 1997’de postmodern müdahaleye yol açtı. Erbakan, siyaseti yasal anayasal kurallar çerçevesinde, laik sosyal bir hukuk devleti ve Cumhuriyet ilkeleri temelinde oynasaydı, bu kötü müdahale olmazdı ve demokratik siyaset kesintiye uğramazdı. Tabii başka yönleri de var olayın, İslam ülkeleri, ümmetçilik vb.

Bu, cemaatlerin iktidarla olan ilişkileri ve siyasetin cemaat - tarikat ilişkileri nedeniyle ülkeye verdikleri ilk büyük zarardı! Erbakan, adeta toplam tarikatların ortak şeyhi gibiydi!

Fakat bir tane cemaat vardı ki hepsinden farklıydı: Fethullah Gülen Hareketi.

Başka bir cemaat: FETÖ

F.G., devletin her alanda kılcal damarlarına girmeyi ilke edinmişti ve çok da başarılıydı bu konuda. Türkçeyi ve okullarını, devleti, siyaseti ve liderleri paralize etmek ve siyasi amaçlarını ve iktidar yürüyüşünü saklamak amacıyla çok başarılı bir şekilde kullanıyordu.

Tüm diğer klasik cemaat / tarikatlarla sıfır ilişkisi vardı. Onlara karşıydı, dahası Şeyh Erbakan’a da! 1997 müdahalesinde üstelik askerlerin yanında yer aldı!

Erdoğan ve arkadaşları Erbakan ile yollarını ayırırken, sanki demokratik bir ülkenin yeni siyasi güçleri havasını bastılar. Muhafazakâr demokrat gibi kitaplar da yazdırdılar.

Ama geldikleri yer ve kendileri, cemaat - tarikat dünyasıydı. Fakat bunlara ilk dönemlerde ihtiyaçları yoktu, iktidarda kalmaları ve iktidarlarını sürdürmeleri, merkez demokrat sağ politikacıları, solcu eskileri ve liberallerle birlikte yürümelerine bağlıydı.

İkinci büyük zarar, FETÖ

FETÖ ile iktidarda / devlet içinde kucaklaştılar. Diğer cemaat - tarikatlara ve üyelerine karşı da herhangi bir hareketini anımsayan var mı? 2004’te Milli Güvenlik Kurulu’nda FETÖ’cülerin tehlikesine dikkat çeken kararın altında imzaları vardı, fakat şimdi açıklıyorlar ki, “biz bu kararı sumenaltı ettik.” Zaten böyle olduğu biliniyordu.

Erdoğan, Gülen ile 2012’ye kadar dans etti. Onların alınlarının secdeye değdiğini söyledi.. Öve öve bitiremedi Gülen’i ve FETÖ hareketini.

Gülen ile bu dans, ordunun önemli kesimlerinde parlak subayların tasfiyesi sonucu 15 Temmuz 2016 kanlı askeri darbe girişimiyle son buldu. Türkiye’ye maliyeti çok yüksek oldu. Cemaatleri kullanmak Türkiye’nin her zaman canına okuyucu sonuçlar vermiştir.

Dansı seviyor

Devlet kapıları, kurumları Gülencilerden temizlendi, temizleniyor ama kapıları diğerlerine açılıyor. Sağlık Bakanlığı’ndan tutun pek çok bakanlık ve kurum müritlerle dolu.

Protokollerde yer alıyorlar, Cumhurbaşkanı tarafından bizzat ziyaret ediliyor ve özendiriliyorlar.

Uşşakilerde olduğu gibi bir dizi şeyh, şıhhın kızlara, erkek çocuklarına yönelik cinsel sapkınlık ve tecavüz olaylarına karışmış olmaları ile umurunda değil iktidarın.

RTE, köktendinci cemaatlerle, tarikatlarla dansı seven bir lider. Bu açıdan aslında rahle-i tedrisinden geçtiği Erbakan’dan çok da farklı değil. Cemaat ve tarikatların sevdiği bir insan. Çünkü iktidar onların gelişip serpilmelerine en büyük destekçi.

Bu dans, salt politik bir dans da değil. Bir gönül, inanç dansı da!

Her ne kadar geçmişte merkez sağ partilerin yöneticileri de tarikatlarla hep bir ilişki içinde olmuşsa da (Ecevit de kapıldı bir ara), tarikat ve cemaatlerin RTE iktidarı dönemindeki kadar bu ülkeye zararı olmamıştır.

Hem sosyal hem de ekonomik bakımdan..

Elde var bir de askeri darbe girişimi, 250 insan kaybı, binlerce yaralı, acı ve gözyaşı...

Ve biri giderken, diğerleri örümcek ağı gibi devlet ve kurumlarında yuva yapmayı sürdürüyor...


ktidar cemaatsiz-tarikatsız yapar mı yapamaz mı?

Uşşaki mi nedir, baş sapığının 12 yaşında bir kızımıza tecavüz olayı ile bu kez açık saçık ve ayıp siyasi ilişkilerinin (kirli çamaşır mı deseydim!) ortalığa dökülmesi, iktidarın çevresinin, içinin dışının nelerle sarılı ve iç içe olduğunu bir kez daha gösterdi.

Tarikat ve cemaatler, büyük bir adanmışlıkla devlete, siyasete, siyasi partilere, belediyelere, iktidara sülük gibi kene gibi yapışmış durumdalar. İki yönü var bu yapışmışlığın:

Birincisi, tabandaki müritleri ile siyasete ve liderine oy taşıdıklarını varsayıyorlar ve buna karşılık da yasal kayrılma, koruma elde ediyorlar. İkincisi, müritlerini devletin içine sokuyorlar ve buradan da menfaat ve kayrılma elde ediyorlar. Hadi bunlara bir de ihale alma, belediyelerden kaynak, arsa vs. aktarmayı da ekleyelim.

Bunun sonucu, cemaat ve tarikatların milletin ve devletin sırtından büyümesidir. Müritleri de mal ve zenginlik, şeyhlerine taşır babam taşır.

Dışavuran cinsel sapkınlıkları

Buradan tek kazançlı çıkan, bu ülkenin inşasına tek tuğla taşımamış bir büyük sülük takımıdır; durmadan büyür ve ortalığı sarar.

Ülke kaynakları boşa akıp gider. Demokratik bir siyaset ve toplum oluşumu engellenir.

Bir de şu yönü var: Hepsi köleci kadın sisteminin unsurları olan çoğu sapkın erkekler güruhundan oluştuğu için her türlü kadın düşmanlığının, cinayetlerinin, tecavüzlerinin, saldırılarının artmasını besliyorlar.

Bakın, çoğu cinsel sapkınlıklarıyla da öne çıkıyor. Din meselesini kadın cinsiyetine kadar indirdikleri için de kafaları dumanlıdır. Erkek, kız, kadın demeden. Bu yönleriyle deşifre olanlardan bahsediyorum. Deşifre olmamışlara bir şey diyemem!

Sağ siyasetlerin kazancı ne?

Peki, siyasetin bunlarla al ver kazancı nedir? Onların yarattıkları oy, reklam, tanıtma faaliyetlerinden yararlanma dışında? Bir de acaba verdikleriyle aldıklarını oranlarsanız, buna değer mi diye sorsak?

Fakat özellikle sağ siyasetlerin beklentileri ve politikaları bunun dışında bir amaca yönelik: Tarikatların, cemaatlerin toplumun en azından bir kısmını tarafsızlaştırıp aslı astarı olmayan söylentilerle, siyasetin toplumsal kontrol mekanizması olarak hizmet verdiklerini unutmayın. Bu siyasete, özgür düşünen ve davranan birey değil, güdülen insan yığınları gerekli.

Bu, çok bilinen bir toplumu gütme yöntemidir. Din de bu yöntemin en önemli aracıdır bizim gibi ülkelerde.

Atatürk, ulus ve yurttaş

Hıristiyanlar da bir zamanlar güdülen ümmetti. Demokratik devrimler ve kiliseden bağımsızlaşma, bu ümmeti parçaladı ve ulus devletlerin yurttaşlarına dönüştürdü.

Ulus devletleri yücelten ve yüceltecek olan özgür bireylerdir.

Ümmet fikri ve onun bir parçası olmak ise ortalıkta gördüğümüz İslam ülkeleri manzarasını doğurdu; aynı zamanda Batı tarafından ve ülkelerdeki işbirlikçilerince güdülen, sömürülen, bastırılan, savaştırılan ve bir türlü ulus ve özgür yurttaşlar olamamış, ayakları üzerinde duramayan ümmet ülkeleri.

Atatürk, bu ülkenin kaderini değiştirmeye girişti, ulus ve yurttaş oluşturma politikalarıyla. Çünkü Osmanlı bir ulus değildi, ulus devletler çağı başlayınca dolayısıyla parçalandı ve battı. İmparatorluk içinde kimliksiz olan Türkler, köklerini ve varlıklarını anımsadılar, bu uğurda verdikleri büyük savaş ile Türkiye Cumhuriyeti’ni doğurdular.

Ülkemizde, iktidarın dışında, kendine Atatürkçü diyen pek çok kişi bile hâlâ bunun ayırdında değil ve Osmanlıdan ayrılanlara “bizim parçamız” gözüyle bakıyor! Rezalet!

Atatürk aslında başardı

Atatürk, ulus yaratmayı da aslında çok başardı!

Tarikatları, tekkeleri yasaklamasının nedeni de buydu. Bugün bunlar hâlâ yasak.

Tarikat-cemaat, tekke vb. giderek ufalanarak toplumda azınlık kalabilirlerdi. Bence hâlâ öyleler. Onları büyütüp toplum içinde örümcek ağı gibi yayılmalarını sağlayan ve öne çıkaran ise iktidar siyasetleri..

Demokratik ve refah toplumu yaratamayınca, iktidarlarını sürdürmenin en kolay yolu olarak cehaleti ayakta tutmayı yeğlediler.

Fakat cehaleti ayakta tutma araçları, cinsel sapkınlıklarını dışavurmaya yönelince, ellerindeki araç zayıfladı ve geleceklerinin olamayacağı görüldü.

1997 öncesine kadar toplumun okul bitirme yaşı 4 yıldı. İlkokul bile değil.

Şimdi 7-8 yıla ulaştı. Şüphesiz çok çok yetersiz!

Siyasetin cemaatlerle oyunu, bu ülkeye her zaman pahalıya patladı.

Peki, soralım yarınki yazı için: RTE cemaatlerle dansı bırakabilir mi?

6 EYLÜL PAZAR


5 Eylül 2020 Cumartesi

Ülkenin gençlere verdiği umut: İlahiyat oku! Ama iktidarın geleceği yok

 Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet, 3 Eylül Perşembe, 2020

 

Yüksek Öğretim Kurulu Sınavları (YKS) siyah- beyaz bir ayrımı sergiledi. Öğrencilerin tercihi, ülkenin siyasi bölünmesine ve iktidarın ülke gençlerine gösterdiği üretimsiz, devlet garantili maaş, verimsiz bir “çalışma alanı”na uygun düşüyor. Sınava giren adayların en çok hangi bölümleri tercih ettiğine ilişkin haberle ilgilendiniz mi?

Tıp kontenjanı 16.804 (tam dolu) ve ilahiyat 15.212, tam dolu.

Geleceğimizi konuşuyoruz!

838.221 kontenjandan 781.165’i doldu, yüzde 80.

Üniversite sayısını ve yıllık üniversite öğrenci alımını tartışmıyorum. Aynı nüfuslu iki ülkede Almanya’da 100 kadar üniversite varken, TR’de 210 kadar olmasını, çok büyük çoğunluğuna üniversite ile denemeyeceğini, üniversitenin toplumsal işlevini ve varlığını, ki bunlar temel meseleler, bir kenara bırakıyorum.

İlahiyat Fakültelerine bu talep nereden patladı?

İlki, son 9 yılda bu fakültelerinin sayısının atomik bir patlamayla 22’den  108’e çıkartılması...

Son 10 yıl içinde 24 hukuk fakültesi açılırken, din memuru – öğretmeni yetiştirecek 68 fakülte açıldığını, öncelikle belirtelim.

 

Bu bir hükümet politikasıdır.

 

İktidar, devlet kadrolarına ağırlıklı ve öncelikle olarak ilahiyat mezunlarını tercih ediyor. Tüm sınavlarda mesela yazılıda 100 alsanız, sözlüde dışlanıyorsunuz. Yazılıda 10 alanı ile tercih edebilirler.. Devlet kadrolarını tamamen liyakatsız insanlarla doldurma politikasıdır. Memur kadrolarına ilahiyat mezunu tiplere ihtiyaçları var.

İkincisi tüm okullarda ve aklınıza neresi gelirse artık, ilahiyatçılara – Din ve Ahlak Bilgisi öğretmeni kılığı altında- ihtiyacı var. Bitmez tükenmez bir gereksinim bu!

Öğrenci velileri garantili iş olarak gördükleri için, çocuklarını devlete sokmanın yolu olarak İlahiyatı tercih ediyorlar. Akıllıca tabii onlar açısından! Mesela sosyoloji okuyacak, kimya, siyaset vb okuyacak da ne olacak, hepsi işsiz güçsüz üniversite mezunu insanlar!

 

Karamsar değilim:

 

Çok mu karamsarım! Toplama baktığımızda değilim! Siz de bakın:

Hemşirelik14.284 kontenjan dolu.

Psikoloji bölümleri: 10.226 kontenjanı dolu (toplumsal sorunlar ve kentleşme psikologlara ilgi ve ihtiyacı arttırıyor)

Beslenme ve diyetetik 5.426 dolu (sağlıklı beslenme şişmanlık toplumsal büyük sorun olunca!)

Matematik harika: 5.245 doldu.

Bilgisayar programcılığı 14 .638 kontenjan dolu..

İlk ve acil yardım programları Kontenjanı 13.006 dolu

Tıbbi görüntüleme teknikleri 7.408 kontenjan dolu. 

Yani baktığımızda, İlahiyatın devlet gücüyle, garantili iş vaadiyle zorla dayatıldığı görülüyor. Toplumun katma değerine üretici olarak katılma, al maaşını, ezberlediklerini veya sana söylenenleri tekrarla, salla başını.

Öte yandan aslında gençlerin büyük çoğunluğu geleceğe iyi bakıyor, iktidarın  geleceği olmayan rüşvetine hücum etmiyor.

Belki gençleri anlamak için,  Yeditepe Üniversitesi'nin MAK Danışmanlık işbirliğiyle 71 ilde, 18-29 yaş grubu genç gerçekleştirdiği 'Türkiye Geneli Gençlik Araştırması'na da ir açıdan akmak gerek, çünkü gelecek için bir fikir veriyor ve iktidarın kurmak istediği Türkiye ile çelişiyor:

 

Geleceği okuyamayan bir iktidar

 

Mesela:

Gençlerin yaklaşık dörtte üçü laikliği; Cumhuriyetin kazanımlarını korumada çok önemli görüyor. 

*Yüzde 43.8'i  ülkemizde kendimizi özgürce ifade edebildiğimiz şartlar olduğunu düşünmüyorum demiş. 

*Kalıcı olarak bir başka ülke vatandaşlığı verilse Türkiye'yi terk edip o ülkeye yerleşmeyi düşünenlerin oranı yüzde 64; yüzde 59'unun gitmek istemesinin nedeni daha iyi bir gelecek...

*"Size göre Türkiye'de yetenekli bir gencin başına aşağıdakilerden hangisinin gelme ihtimali daha yüksek" sorusuna, gençlerin yüzde 77.6'sı "Genç yetenekli olsa da torpili yoksa, torpilli biri onun önüne geçebilir" diye cevap vermiş. 

Gördükleri Türkiye tablosu çok gerçekti.

Gençlerin siyaset algısıyla önceki kuşakların algısı arasında çok büyük farklılıklar var, yeni nesil siyaseti dijital ortamda mukayeseli değerlendiriyor. Parti programlarını okumuyor çünkü siyasilerin bu programlara uyduğuna inanmıyor. Gençler siyaseti de kendileri gibi yeni nesil olarak okuyor. İkna olması gerekiyor. Yaş aralıkları itibarıyla ilgi yaş büyüdükçe artıyor.

***

Türkiye’nin tercihi ile iktidarın Türkiye tercihi arasında dağlar var, bu da AKP iktidarının neden tutunamayacağının güçlü bir işareti..

2 Eylül 2020 Çarşamba

Tüm cephelerde savaşarak ulusal yararı koruyamazsınız.. Doğu Akdeniz Yalnızlık girdabında bir iktidar politikası

 Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet, 1 Eylül Salı, 2020

 

AKP iktidarı, daha doğrusu Cumhurbaşkanı ve bakanları, bugüne kadar ki politikalarıyla ülkeyi yalnızlığın dibine sürüklemiş durumdalar. Dünyaya karşı çok cepheli, bir mücadele, adeta savaş içindeyiz. Ve yalnızız.

Bir yerde yani Suriye’de “işbirliği” yaptığımız Rusya ile Libya ve büyük olasılıkla da Doğu Akdeniz’de rakibiz, adeta düşmanız.

Suriye’de işbirliği yaptığımız mı dedim? Bu da yalan, Suriye’de Rusya’nın politikası ile çatışıyoruz. O Suriye’nin birliği ve toprak bütünlüğü hedefinde.. Ankara ise İdlib’te elimizde tuttuğumuz bölgeden nasıl çıkmayız, uzun süre orada kalırız, Şam’a düşman / muhalif terör örgütleri Suriye’yi parçalamaları için destek veririz arayışında.

 Suriye ve Rusya, bu terör gruplarına karşı savaşı tırmandırdığında zor durumda kalıyoruz ve soluğu Moskova’da Putin’in Sarayında alıyoruz. Gerileyerek, bir dahaki silahlı çatışmaya kadar zaman kazanıyor, iktidar.

Yani Suriye’de Şam’a karşı bir cephe savaşındayız.

Bu sorunu çözmeye yanaşmıyor iktidar.

 

Yeni büyük yalnızlıklar

 

Doğu Akdeniz, zengin doğal gaz vb yatakları iyice ortaya çıkınca 4-5 yıldır dünyanın birden en sıcak bölgesine dönüştü. Ve Ankara Türkiye’nin yararlarını korumakta zor durumda, büyük bir yalnızlık içinde.

Mısır’da İslamcı güçlerle (Müslüman kardeşler örgütü) ideolojik dayanışma içine girip Mısır’ın iç işlerine müdahil olunca, Arap dünyasının bu en önemli ülkesini karşısına aldı. Bu ideolojik tavrı, Mısır’ın Doğu Akdeniz’de Yunanistan ile anlaşmasına yol açtı.

İsrail zaten RTE’nin baş düşmanı.

Yunanistan Meis adasına da asker mi çıkardı?

Avrupa Birliği, üyesi Yunanistan ve Kıbrıs Rumlarıyla dayanışma içinde. Uluslararası hak, adalet ve hukuk yerine Birlik Ruhu’nu öne çıkartıyor ve 24 Eylül’de Türkiye’ye bazı ekonomik yaptırımları görüşme kararı alıyor.

Fransa, savaş uçaklarıyla Atina’nın arkasında. Atina savaş bütçesini katlayarak arttırıyor ve Fransa ile yeni savunma anlaşmasına hazırlanıyor. Macron mu yoksa Micron mu, Fransa’da sahip olduğu azınlık desteğini, emperyalist ve çatışmacı politikalarını öne çıkartarak arttırma peşinde. Fransa’nın ezeli savaş kışkırtıcılığı politikasını sürdürüyor.

Burada önemli olan Türkiye’yi hedef alması. AB içindeki gücünü de Türkiye düşmanlığı için kullanması.

 

Sarraj da “elden” kaçıyor mu?

 

Akdeniz’de tek müttefiki iktidarın, Trablus ve çevresinde sıkışıp kalmış Sarraj hükümeti ve iki ülkenin Akdeniz’de ekonomik haklarını gözeten anlaşması. Ülkeye Doğu Akdeniz’de tek hak gözeten bir karar.

Fakat ne oluyor orada?

“Büyük Dost” Sarraj’a  Batı, ABD, Yunanistan, Fransa kancayı takmış gibi. Yunanistan Sarraj’ın denetiminde olmayan Libya Parlamentosu ile Akdeniz’de deniz hukuku anlaşması yapacağı haberleri yayılıyor! Libya’da çatışan taraflar arasında bir barış zemini yaratılmış gibi! M. Ali Güller, Sarraj’ın Saray darbesi yaptığından söz ediyor.

Yoksa Libya ile yaptığımız anlaşma güme mi gidecek..

Cumhurbaşkanı adeta hepiniz gelin demeçleri veriyor. Ve ortağı 12 adanın ilhakından bahsederek, Türkiye’yi belaların daha derinine sürükleme çabası içinde.

Ülkeye savaş dışında umut veren bir ışık sıfır.

 

Kaç cephede savaşabilirsiniz?

 

Evet soru budur. ABD ile bunu yapacak güçte değil, ama biz, Suriye, Mısır, Libya, Yunanistan cephelerindeyiz, dahası ABD ile ve Rusya ile mücadele halindeyiz.

Buna da bir isim verdiler: İkinci Kurtuluş Savaşı!

Sorunları çözme niyeti ve yeteneğinden uzak bir iktidar.

Önce bir sorunu çözün. Mesela Suriye konusunu büyük ölçüde gündemden kaldırın.

Ama niyeti gözükmüyor. Mesela ABD Suriye’nin içinde bir devletçik kurma çabasında. Buna karşılık iktidarın sesi kısık ve cılız!

Ama Rusya bu güçlerin bir kısmını görüşmeye davet edince, Ankara’nın sesi açılıyor ve gür çıkıyor. Rusya ABD’nin kontrol ettiği güçleri kendi safına çekmeye çalışıyor, bu güçlerin Suriye ile anlaşmasını istiyor.

Ankara ise “ABD Suriye’yi parçalarsa bizim de işimize gelir” politikası güdüyor.

Tüm bu düğümde en önemli cephe Suriye’dir. Bu sorunu Türkiye isterse kısa sürece çözüme kavuşturur.

 

1 Eylül 2020 Salı

Tan İnce, bir büyük başarı öyküsü


Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet, 31 Ağustos Pazartesi, 2020

  

Kendisini “icatçı” bilim insanı olarak görüyor. Bilimsel çalışmalarında “kesinliklerden” yana. Yapacağı işlerin bilim dünyasında farklı görüşlere ve tartışmalara yol açmasından hazzetmez. Bu nedenle bir “mühendis kafasına” sahip. İcatçılık, buradan, kesinlikten geliyor. Şüphesiz ki bir bilim insanı, ama özel.

Bir yöntem geliştirici daha çok. Yani bilim insanlarının, tabii burada tıbbın çeşitli dallarında laboratuvar araştırmaları yapanların işlerini kolaylaştıracak, araştırma ve buluşlarını hızlandıracak yöntemden bahsediyoruz.

Kendisi öncelikle sıvı geliştirici!

Bu da ne demeyin. Mesela elinizde çeşitli, diyelim ki kanser ve kök hücreleri var. Onları laboratuvar ortamında geliştirmek, büyütmek, uzun süre incelemek istiyorsunuz. Fakat Lab’da tutuldukları sıvı içinde fazla yaşayamıyorlar. Araştırmalarınızı derinleştiremiyorsunuz, hay Allah diyerek lanet okuyorsunuz.

İşte o noktada imdadınıza Tan İnce yetişiyor.

Acaba neden bu besi sıvıları hücreleri uzun süre yaşatamıyor, diye soruyor. Soru basit, ama yanıtı yok. Veya kimse sormamış veya sormuş ama kafa yormamış.

Tan İnce, bakıyor,  kullanılan sıvılar 1960’lerden kalma, içlerinde en çok 50 tane hücre besleyici canlı var. Demek ki bu maddeler yetersiz, eksikleri gideriyor, besleyici madde sayısı 85’e çıkartıyor.

Sonra size dönüp diyor ki, al şimdi tepe tepe aylarca çalış hücrelerinin üzerinde..

 

Kanserin şifresini çözmek

 

Tabii tam böyle olmadı! Kendi amaçlarından biri kanser şifresini çözebilmek için gerekli teknolojik modelleri geliştirmekti. MIT’de çalışırken kanser hücresini normal bir hücreden genetik yöntemler kullanarak imal etti ve üretti.Bu işi yapabilmek için her şeyden önce normal hücreleri laboratuvar ortamında yaşatmak gerekiyordu,” diyor.

“Bu amaçla bir sıvı icat ettim, 2000’li yılların başlarında o sıvıyla normal insan hücrelerini laboratuvarda aylarca yaşatmayı başardık. Bu da bize normal bir hücrenin içine değişik genler ekleyip kanser kök hücresi oluşturma olanağı verdi.  Bu bir mühendislik yaklaşımıydı.”

Bu sıvılar Tan İnce adını taşıyor şimdi. 15 ülkede 100’e yakın laboratuvar serumsuz hücre büyüten bu sıvıyı kullanıyor. Üstelik patentlenmiş.

Aldığı ilk patenti de Amerikan kurumlarının başına vura vura kabul ettirme öyküsü var ki ayrı bir konu.           Tan İnce ile yaptığım uzun söyleşinin tamamını, haftalık Herkese Bilim Teknoloji dergisinin (HBT) şimdi piyasada olan sayısında lütfen okuyun. 

 

Kim bu adam?

 

Hacettepe’de tıp okudu, sonra Eczacılık doktorası yaptı, ama gördü ki patoloji yapmadan hiçbir şeyi anlamlandıramayacak, patolojiye yöneldi, patoloji asistanlığı ile klinisyen oldu, bu arada da, “kanser moleküler biyolojisini de eklemezsem bunların tamamen bütünleşemeyeceğini gördüm.”

 Şimdi New York’da Methodist hastanesinin patoloji bölüm başkanlığına getirildi!

Patoloji hayatının dönüm noktasında; hücreleri büyütüp onlara sadece mikroskopta baktığında, hücreler sağlıklı mı sağlıksız mı anlayabiliyor. Bu nedenle icat ettiği sıvıya yeni bir besi maddesi ekleyip hücreleri içine koyduğunda, öğlenden sonra hücre yaşayacak mı ölecek mi görüyor.

MIT’de işe başladığında, bakmış ki meme kanseri üzerine yaptıkları araştırmalar için yanlış hücre büyütüyorlar, bunlar meme değil deri hücresi diyor, kendisine daha iyisini biliyorsan sen yap diyorlar!

 

İyi bilim insanı seç!

 

Her başarılı bilim insanının hayatında, başka başarılı bilim insanları vardır.

Zaten Hacettepe’den ABD’ye giderken bir hocası ona “proje seçme iyi bilim insanı seç” demiş, o yoldan ilerlemiş.

Şimdi, kanser kök hücrelerini yaşatacak çalışmalar yapıyor. Çeşitli kanser türlerine özgün hücreler için ayrı ayrı sıvılar tasarlıyor. Bunlardan bir grup için denediği sıvı başarılı sonuçlar verdi.

Diyor ki: Kanserin kök hücresi, normal kök hücresi gibidir. Kanı nasıl kan kök hücresi yapıyorsa, kanseri de kanser kök hücresi ayakta tutuyor. Kansere karşı kullanılan ilaçlar, kanserin genelini hedeflediği, kanser kök hücrelerini pek hedeflemediği için kanser kesin şekilde iyileştirilemiyor, bir süre sonra tekrarlıyor, bu ilaçlarla kökü kurutulamıyor.”

Amacı tıbbı bu sarmaldan kurtarmak!

***

İnce’nin çok sayıda patenti, 62 makalesi ve 12 bin civarında da referansı var.

MIT’e girişi bile bir büyük öykü! Tamamı HBT’de!

Ha unutmadan, Tan’ın anası usta çevirmenimiz Ülker İnce, babası da Özdemir İnce!

Dünya bu kadar hızlı bir Kurtuluş Zaferi görmedi Ve içimizdeki Sevr’ciler...

 Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet, 30 Ağustos Pazar, 2020

 

Dünya bu kadar hızlı bir Kurtuluş Zaferi görmedi

 

Ve içimizdeki Sevr’ciler...

 

 

  Sevr, Fransa’da küçük bir kent. Paris’e 3 km mesafede. Bizim için anlamı büyük bir kent. İyi ki Sevr Anlaşması yapıldı (10 Ağustos 1920), çünkü bunun sonucu 30 Ağustos Büyük Zaferi, Yani Başkomutanlık Büyük Meydan Savaşı Zaferi, Kurtuluş ve Kuruluş oldu. Tam 2 yıl 20 gün sonra, Sevr, Atatürk ve arkadaşlarının ve tüm milletin, savaş, akıl, ulusal birlik gücüyle yırtıldı ve Sevr imzacılarının yüzlerine fırlatıldı.

Sevr’ciler anlaşmayı Vahdettin’e kabul ettirdiler. Uşak Damat Ferit, altına imzayı çaktı. Yunanlıları da Anadolu içlerine sürdüler; neden? Bu anlaşmayı Ankara’da kurulan Büyük Millet Meclisine de kabul ettirmek için.. Yunan işgali Sevr’in fiili uygulamasıydı.

 

En hızlı kurtuluş

 

Bu kadar kısa süren bir Kurtuluş Savaşı dünya üzerinde görülmemiştir.

Üstelik, Birinci Dünya Savaşı’nın galiplerine ve fiili olarak Anadolu’yu, İstanbul dahil, bölüşmüş olmalarına rağmen.

Atatürk 19 Mayıs’ta Samsun’a çıkıyor.

Hızla kongreleri yapıyor, 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi’ni kuruyor.

Aynı yıl 10 Ağustos’ta Sevr dayatılıyor.

2 yıl 20 gün sonra, 30 Ağustos 1922’de Zafer ilan ediliyor ve 9 Eylül’de İzmir’de Sevr’cilerin işi tamamen bitiriliyor.

Gerçekleşen aslında salt Kurtuluş Savaşı Zaferi değil, bunun yanı sıra düşmanı da bütün cephe ve anlaşmalarıyla imha savaşıdır. Sadece İngiltere’nin öne sürdüğü Yunan Ordusunun değil, bizzat İngiltere’nin de, Fransa ve İtalya’nın da Anadolu topraklarında şu veya bu şekilde yok edilmesidir

 

İngilizlere 2 ağır yenilgi

 

Daha önceki yazımda belirttiğim gibi, Kurtuluş Savaşı aslında İngiltere’ye karşı verilmiştir.

İngiltere Atatürk karşısında kısa süre içinde 2 ağır yenilgi tatmıştır.

İlki 1915 Çanakkale Savaşında...

13 Kasım 1918’da Birinci Dünya Savaşı sonrası İstanbul’a giren İngiliz savaş gemilerine, Mustafa Kemal “Geldikleri gibi giderler” sözünü, hemen aynı gün Anadolu’dan trenle geldiği  Haydarpaşa’dan Galata’ya geçmek için bindiği Kartal İstimbotu’nda, 55 parçalık düşman filosunu görünce ağlayan yaveri Cevat Abbas’a söylüyor. (Kartal 2016’da batık olarak bulundu, yenilenip Deniz Kuvvetlerine hediye edildi)

Demek ki, Atatürk, “Geldikleri gibi giderler” sözünü, 3 yıl 9 ay sonra gerçekleştirmiş oluyor.

Atatürk’ün acelesi var, işgale tahammülü yok; zamanı dar; müthiş bir örgütlenme, müthiş bir liderlik, büyük bir öngörü, büyük bir askeri bilimsel komutanlık, büyük bir inandırıcılık, büyük bir ikna gücü ile bu kadar kısa sürede Büyük Zafere ulaşma..

Bugün o büyük gün..

Ve İngilizler, kesin ve son darbeyi yiyeceklerdi.

24 Temmuz 1923 Lozan Anlaşması ise İngilizlerin işini bitirecekti.

 

Meclisteki Sevrciler

 

Atatürk, bir yandan da Meclis’te Hilafetçi, Padişahçı milletvekilleriyle uğraşıyordu ki bunlar epey büyük bir grup oluşturuyorlardı.

Her durumda Atatürk’ü engellemeye çalıştılar.

Hele Başkomutanlık Savaşı öncesinde, Ordunun savaşacak gücü yok dedikodularını yaydılar. Bu savaş öncesinde Meclis’teki faaliyetlerinin tümü, Atatürk düşmanlığıyla özdeştir.

Özellikle okunması ve bilinmesi gerekir.

İlk Meclis’teki bu Padişahçı ve Hilafetçi gerici güçlerle bugün 30 Ağustos’u yasaklamaya kalkışan, Padişahçı ve Hilafetçi güçler arasında, önemli tarihsel paralellikler, ideolojik birliktelikler vardır.

Keşke Yunanlılar kazansaydı diyen  ve Atatürk’e saldıran işbirlikçi satılmış şarlatanlara gösterilen büyük sevgi ve saygı, bu bağın da çok büyük işaretlerinden biridir.

Türkiye millet olarak nereye yürüyor, bunlar nereye!

***

İyi ki Sevr oldu!  Büyük Zaferi, Kurtuluş’u hızlandırdı!

Birilerini tarihin çöplüğüne attı, tarihsel büyük gerçekçi güçleri de geleceğe taşıdı.

Bugün o döneme baktığınızda, Sevr sonrasının kaçınılmaz olarak Büyük Zafer ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla sonuçlanacağı belliydi diyebiliriz.

Tarihsel kesinlik sadece budur.

Çünkü Atatürk vardı. Ve ona inanan arkadaşları ve Anadolu...

Yaşasın Büyük Zafer ve Başkomutan..

29 Ağustos 2020 Cumartesi

Doğal gaz “Büyük Kurtarıcı” mı?

 Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet, 27 Ağustos Perşembe, 2020

 

  Ne küçümserim ne abartırım. Bazı okurlar bir sen kaldın petrol üzerine yazmayan, neden susuyorsun, diye mesaj atıyor. Bilgi üzerinde toz dumanın, sis ve alaca karanlığın olduğu bir konuda yazmak kolay ve doğru değil. Önce anlamaya çalışacaksın.

Sis dağıldı mı ki oturdun yazıyorsun, diye sorabilirsiniz. Hayır. Ama bir başlangıç yapmak gerek.

Öncelikle, doğal gazın bulunması sevindiricidir. Hiç tartışmasız. Bu ülkenin malıdır, refahına katkı sağlayacaktır, kim bulursa bulsun. Bu açıklamadan sonra olaya girebiliriz.

 

 

Propaganda ile gerçek

 

İki durum yaşadık, yaşıyoruz. İlki Cumhuriyet’in, açıklamanın yapıldığı gün manşetten doğru olarak duyurduğu gibi, Tuna Deltası’nda, hükümetin Sakarya olarak anlamlı bir isim vermeyi tercih ettiği bölgede doğal gaz yatağına rastlanıldı. Herhalde sismik araştırmalardan elde edilen verilere de dayanarak, 320 milyar metre küplük bir rezerv tahmini yapıldı. Bölgede yeni yataklar bulunur mu, bilmiyoruz.

Hükümetin epey makul ölçülerde tuttuğu rezerv üzerine daha sonra açık arttırmaya çıkıldı adeta! Bazı petrol uzmanları 85 milyarlık bir varlıktan bahsetti. Neye ve hangi verilere dayanarak bunu ileri sürdü bilmiyoruz, çünkü uluslararası Enerji Ajansı direktörü Fatih Birol’a bu soruyu soran olmadı. Fatih Birol’un elinde özel bilgiler mi var hükümette olmayan? Hükümete fazlasıyla şirin görünmek, destek çıkmak veya kendine bir yeni siyasi gelecek tasarladığı için mi veya Türkiye’nin kendine özgüvenini artırmak için mi bu açıklamayı yaptı, bilmiyoruz.

Hükümetin 50-60 milyar dolar açıklaması ile Birol’un 85 milyar dolar açıklaması arasında büyük bir fark var. Öyle ki Cumhurbaşkanı ile inşallah yeni yataklar da buluruz ve yüksek miktarlara ulaşırız deme gereğini duydu.

İkinci durum, bu doğal gazla Türkiye artık eksen değiştirdi, yani köşeyi döndü, bundan sonra artık Türkiye küresel enerji oyuncusu oldu, biçiminde, hükümet cenahından, özellikle Berat Albayrak’tan gelen yüksek gerilimli, en üst düzeyden siyasi açıklamalar..

 

Pembe dizi kahramanı

 

Öyle ki Berat bey, 4- 5 yıl sonrası için tüketiciye müjde vermeyi de ihmal etmiyor: Doğal gaz fiyatlarını tabii ki düşüreceğiz!

Berat bey, o koltukta oturalı beri, hiç bir zaman gerçeği görmeyi tercih etmemiş, bunun yerine gelecekte hayallerini sanki bugünkü olgularmış gibi bize satmayı tercih etmiştir. Müthiş bir hayal taciri!

Berat bey olmasa, Amiral Battı’nın ekonomi üzerine millete sattığı ekonomi pembe dizileri de olmayacak ve sayfaları boy kalacak.

Berat beyin ağzından bugüne kadar, ekonomik kriz, işsizlik, pahalılık, zam, işten çıkarmalar vb üzerine tek laf duydunuz mu?

Görevi ülkeye ve ekonomiye gaz vermek. Bu görevi doğrusu büyük bir başarıyla yerine getiriyor.

Şimdi bu gazı, doğal gaz üzerine çeşitlemeleriyle sürdürüyor.

Ülkenin, ekonominin buna ihtiyacı var. Reel ekonomi yerini, hayal ekonomisine bırakmış durumda.

İlginç olan, doğal gazın “Büyük Kurtarıcı” olarak takdim edilmesi. Bu gaz Türkiye’nin dişinin kovuğuna yeter mi, tartışmalı.. Hele çalışın biraz daha, yeni yataklar bulun, şöyle 1 trilyon metreküp kesin rezervlere doğru yol alın...

 

18 yıl sonra derin kriz

 

Ayrıca doğal gaz üzerine yapılan yapılan propagandanın büyüklüğünün, ekonominin zorlukları ve krizlerinin büyüklüğü ile doğru orantılı olduğunu da anımsatırım.

Doğal gaz mı kurtaracak bizi, yoksa akıl, fikir, yenilik, ekonominin bilimsel yönetimi, ülke kaynaklarının çok akılcı kılı kırk yararak kullanılması, saydamlık, liyakat, demokrasi ve ülke birliği mi?

18 yıldır geldikleri nokta, derin krizdir.

Bol bol akan paraları har vurup harman savurdukları, taşa toprağa ve yandaşlara gömdükleri ağustos böceği zamanları geçince, şimdi “doğal gaz” umut ve kurtarıcı oldu. Sanki tek çareleri gibi duruyor ortada.

O kaynaklar doğru ve akılcı kullanılsaydı, bulunan gaz şimdi Türkiye için çerez olurdu!