Öne Çıkan Yayın 20 Mart 2012 yazım

Erdoğan’a Askeri Darbe?

Yoo hayır bu kez, başka bir “fantezi”i üzerinde düşünmeye çağırıyorum: Cemaat, denetlemeye başladığı TSK’yı, Erdoğan’a karşı kulla...

11 Ekim 2012 Perşembe

Bağdat’da “Şerefe” Diyemeyenler ve Bugünküler


Ertuğrul Özkök’un Cuma günkü “320 El Neye Kalktı” başlıklı yazısı, Suriye- Türkiye “savaş” tablosuna verileri koyarak değerlendiren mükemmel bir yazıydı.. ben yazının başka bir yönüyle ilgiliyim: Irak Savaşı İtirafı! 
Özkök bunu daha önce de satır aralarında dile getirmişti.. Kendisi, 2003 Irak savaşının baş destekçilerinden biriydi. İnanılmaz ölçüde! Bir dileği belleğime kazınmıştı: Savaş bitecek ve ben Bağdat’tan geçen Dicle nehri üzerindeki köprülerinden birinde elimde kadep şarap şerefe diye kaldıracağım.. Bu anlamda...
Biz ise Amerikan askerlerine karşı yiğitçe direnen Felluce kentinin ve ölenlerin arkasından ağıtlar yakıyorduk! İrak savaşına desteğin yüzeydeki bahanelerden en çok inanılanı Irak’a demokrasi gelecekti! Bir “Irak Savaşı’nda Medyamız”, kitabı hazırlasak imece yöntemiyle! Hadi!
Ertuğrul yalnız değildi tabii. Bir histeri gibi medyayı sarmıştı savaş yayıncılığı ve kışkırtıcılığı, Türkiye’yi savaşa hazırlama merakı.. Mesela rahmetli arkadaşımız Ufuk Güldemir! Yarın isimli, adeta Irak Savaşı gazetesi çıkarmıştı, anımsayan var mı? Ufuk, Amerikan elçisi ile ava giderdi! Gazete, görevi bitince kapandı! Hey gidi zamanlar, hey gidi medyamız, ne büyük suçların var senin!
Savaş kışkırtıcılığı, savaş körüklemek, sana bir saldırı yoksa savaş istemek insanlık suçudur.. Bu kapsamda, savaşı reddedeceksin.. Hele hele Ortadoğuda tamamen petrolün kesin kontrolu amaçlı bu savaşı!!
***
İktidar savaş için yetki aldı! Gerekçe: Akçakale’de Suriye’den atılan top mermileri ile 5 yurttaş öldü. İktidar örneğin Esad’ı desteklerken bu olay olsaydı, savaş tezkeresi almayacaktı. Ama iktidarın baştan beri her türlü operasyonel askeri destek vererek Suriye’de onbinlerce kişinin ölümüne katkıda bulunduğunu da kimse söylemiyor! Bütün ölenler Esad’ın hesabına! Esad Rejimini yıkacak ya! 5 kişi ölmüş, varsın onbinlerce kişi daha ölsün!
Hiç anlamadığım konu şu: Bir insan, örneğin AKP’yi destekliyor diye, savaş politikasını da desteklemek zorunda mı?
Özkök’ün ve diğerlerinin Irak savaşı döneminde üstlendiği ve bugün bin pişman olduğu rolü, İktidarın palyaçoları sınıfına sokabileceğim bir kısım gazete yazarı kılıklı ve iktidar medyası üstlenmiş durumda! Öf ki öf!
Öyle ki, savaş fareleri, savaşa karşı çıkanları barış çığırtkanları olarak niteleme arsızlığını bile gösterebiliyor! Utanmazlığa bak: üstelik savaşa karşı çıkanlar kafayı da emperyalist öcülüğü ile bozmuş! Ancak, doğrudan ve bilinçli işbirlikçiler ve görevliler bunu söyleme cesaretini gösterebilir!
***
Ortadoğu bir bataklıktır. Tamam, bunun nedeni de, Ortadoğu’nun dünyanın enerji santrali-deposu olmasıdır. Oradaki bu rezil petrol yatakları tükeninceye kadar, bölgeyi denetim arzusu ve bölgede gerektiğinde savaş hep olacaktır! Araplar ve Kürtler (Türkler tabii ki) birbirine kırdırılacak, mezhepler birbirine kışkırtılacak ve savaştırılacak, din savaşları körüklenecek, emperyalizmin kafakola aldığı İslamcı şeyh-mürit, hanedanlık, krallıklar, diğer islam ülkelerine saldırtılacaktır. Ortadoğudaki kafa, düşünce, beyin, kültür ve İslam dünyasının yaratabildiği uygarlık hacmi, ancak bu oyuna aracılık edecek ve fırsat verecek kadardır!
Emperyalist yularların bu verimli toplumsal ortama geçirilmesinde hiç zorlanılmaz!
***
Bizim İktidar, stratejik derinlik gibi şehvetli bir düşüncenin esiri olmuş durumda.
Gelinen nokta, Ortadoğu çukurunun diplerinde derin karanlıklar ve yalnızlıklardır..
Geri geri gidiyor ayakları, nasıl sıyrılırız bataklıktan arayışları var.. Ama bu geri gidiş de birden olmaz, bu geri gidişi gölgelemek için, tezkerenin kopardığı tozduman gereklidir. Amaç, bugüne kadarki boşuna kükremelerden sonra yapayalnızlığı, tezkere tamtamları ile örtbas etmek. İyi iyi, buna ancak sevinebiliriz!
Sahi Hürriyet’in bir bilimsever yazarına 10 gün kadar önce, Esad’ın işi bir kaç haftada biter diye, kim yazdırttı? Güvenilir kaynağı bizzat Davutoğlu’nun kendisi miydi veya temsilcisi?
Önümde dünya, neler yazıyorlar neler.. Ortadoğu Türkiye için bataklıktır diyen mi ararsınız, Ankara’nın politikasıyla kafayı bulan mı..
Peki RTE- Davutoğlu ikilisi, neden Suriye meselesinde çırılçıplak ortada kaldılar?
--9 Ekim 2012 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

8 Ekim 2012 Pazartesi

1) Direnen Ülke; 2) Aydın Açmazı: M.Belge


İki konuda kısa saptama yapacağım.
İlki, haksızlıklara- hukuksuzluklara karşı direnen ülke gerçeğidir. İktidarın hukuktaki yargıdaki düzenbazlıklarına karşı kimse yılmadı ve iki dava çökertildi, bunlardan biri uyduruk Balyoz Darbe Planı’dır diğeri de Odatv davasıdır. Tabii eşzamanlı olarak, Gölcükte donanmaya karış açılan fuhuş- casusluk dava ve iddialarının çökmesini de bunlara eklemek gerekir.
Balyoz davası çökertilmesine rağmen, beklendiği gibi ağır ceza hükümleriyle sonuçlandı.. Ancak, verilen cezalar, sahteliği, sahtekarlıkları ortaya çıkartılmış bir davadır! Bu çok önemlidir. Mahkeme, lime lime edilmiş ve ortada ciddiye alınacak tek bir suçlama kalmamış bir davaya cezayı kesmiştir. Bu, mahkemenin niteliğini, siyasiliğini, kararlarındaki hukuksuzluğu ve vicdan yokluğunu gözler önüne sermiştir. Balyoz davasının en son hükmü beraat olacaktır. Başka çaresi yoktur. İçeridekilere yazıktır, dışarıdakilere yazıktır, hukuka yazıktır,Türkiye’ye yazıktır.
Balyoz iddialarının ilk zamanlarda topluma sunumunu dikkate alacak olursak, kısa sürede, bir yıl içinde bütün iddialarının çökertilmiş olması, büyük başarıdır.. İşin ilginci, bu davanın çökertilmesinde CHP’nin zerre kadar katkısının olmamasıdır. Avukatlar ile Balyoz ve Gerçekler sitesinde bilimsel ve titiz çalışmayla bulguları bir bir açıklayan Çetin Doğan’ın kızı ve damadını burada bir kez daha vurgulayalım..
Ergenekon’da da Balyoz’un benzeri mahkemesi cezalar vermek zorundadır. Çünkü burası da diğeri gibi normal bir mahkeme değildir. İpi çekilmiş bir mahkemenin ipi çekilmiş sahipleri hüküm vereceklerdir.
Ergenekon davasının, Balyozdaki gibi merkezi bir “sahibi” yok. Ergenekon davasındaki hukuksuzlukları ve ileri sürülen delilleri tıpkı Balyoz’da olduğu gibi bilimsel ve nesnel olarak sistematik olarak inceleyerek bir internet sitesinde yayına koyacak bir “sahip” aranmaktadır!  Ergenekon da Rodriklerini bekliyor! Acilen ve hemen!
***
AYDIN AÇMAZI:

T24’de Murat Belge ile yapılan röportajı okudum.
Soru: “Balyoz davası tartışmalı kararlarla sonuçlandı. Siz bugün baktığınızda Balyoz’u nasıl değerlendiriyorsunuz?
Yanıt: “Dava, mahkemelik bir davadan öte Türkiye’nin ezelden beri meselesi olan ülkeyi kim, nasıl yönetecek sorusunu yargıya taşıdı.
Soru: “Yargılanma sürecindeki soru işaretleri sizin için önemsiz mi?”
Yanıt: “Hukuk önemsiz” denilemez, haksızlıklar düzeltilmeli. Ama davanın Türkiye tarihindeki ağırlığı düşünüldüğünde hukuk ister istemez eziliyor.”
Yazık dedim kendi kendime. Belge, dava seyrini ve sahte delilleri bilmeden konuşacak adam değildir. Ama hukuk karşısında vurdumduymazlığı yürek burkutucu ve kendini inkara kalkışmaktır. İlk soruya verdiği yanıt, siyasi yargılamaya işaret ediyor. İkinci yanıtında ise, bu tür siyasi davada hukuk ister istemez eziliyor diyerek, yapılanları mazur –hatta hukukun ezilmesini normal ve belki de haklı görüyor, denebilir.
 “Hukuksuzluklar düzeltilmeli” isteği gerçekleştiğinde, ortada Balyoz Darbe Davası kalmaz, kalmayacaktır! 2000 bine yakın sahtelikten ve devlet içinde bir çetenin sahte delil üretmişliğinden bahsediyoruz. Belge, bunun farkında mı?
O zaman, ya bu davanın tamamen sahte delillere dayandığını kabul ederek reddecektir, ya da çok net olarak, “önemli olan hukuk değildir, hukuk, siyasi hesaplaşmada kullanılan bir kılıf, bir araçtır, bu da başarıyla gerçekleşmiştir, hukuksuzluklar işin teferruatıdır ve olayın doğasına uygundur” diyecektir.
Aslında yanıtlarına bakın, bunu demek istediğini de görürsünüz.
Yazık.. O zaman örneğin Yassıada yargılamalarındaki hukuksuzluklara ve siyasi yargılamalara da karşı çıkmak hakkınız sıfırdır. Bugünün, gelecek için attığı başka hukuksuzların tohumlarını da onaylamaktadır. İktidarın yine bütün karşı çıktığınız diğer icraatını da, “Türkiye’yi kim yönetecek” sorusu kapsamında aklamanın kapısını aralarsınız...
O taktirde ortada konuşacak bir şey de kalmamış demektir..
Aydın meselemizin kökeninde ne yatıyor?
---8 Ekim 2012 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

7 Ekim 2012 Pazar

Gül–Erdoğan Grilimi Her Olasılığa Açık! Gül, Siyasi Program Açıkladı!


Önümüzdeki iki yılın en yakıcı konusudur, Gül ile Erdoğan arasındaki, üslup, dostluk, siyaset ve makam ilişkisi. AKP’nin oluşumunu ve iki liderin birbiriyle ilişkisini “eskiden beri içeriden-yakından” izlemelerine güvenen bazı “tarafsız” gibi köşe yazarları ve iktidar yandaşları diyor ki:
Bugün aralarında farklı görüşler olsa da, Gül Erdoğan’ın önüne rakip olarak çıkmaz. Erdoğan’la oturur konuşurlar (RTE’de Gül de benzer şeyler söyledi), sonunda Erdoğan zarar-ziyan hesabı yapar, kendisinin ve AKP’nin lehine olan kararı verir, Gül eğer Başbakan olacaksa da olur.. Buradan parçalanma bekleyenler avucunu yalar.
Bazı Cumhuriyet okurları ve sosyal medyada ilişki içinde olduğum okurlar da benzer düşüncedeler: Onlar birbirini ısırmaz, aynı yolun yolcusudurlar, bu konuda boşuna yazıp durma...
İktidar yandaşları dahil, bu okurlar sanıyor ki, ben umudu parçalanmalarına bağladım ve oradan siyaset üretiyorum.. 
Öyle bir amaçla siyasi değerlendirmeler yapmıyorum! Niyetim hep “Ne oluyor ve nasıl oluyor?”a yanıt aramak. Ortada bir sorun varsa, onu irdelemek, bu köşenin ana derdi.. Ha, bu değerendirmelerden siyaset ve sonuç çıkarsa, o da iktidar mücadelesi yapanların sorunu. 
Gül ile Erdoğan arasında anlaşmazlıklar varmış gibi olmaz, ya vardır ya yoktur. 
Mesele siyaset bilimiyle ilgilidir, siyasi liderler guruplar, partiler, cemaatler ve bütün bunların birbiriyle ve iktidar konumlarıyla ilişkileri, “iyi polis –kötü polis” gibi siyaset dışı ve çok yüzeysel yaklaşımlarla ne çözümlenir ne de anlaşılır.. 
Benzer “siyaset dışı” yaklaşımlar Erdoğan- Gülen arasında çatışmaları ilk değerlendirdiğim zamanlar da oldu, birileri “onlar etle tırnak gibidir” bile dedi!
RTE’nin en keskin iktidar savaşı Gülen’le sürüyor, CHP ile değil!
Bu, toptan bir yanıt olsun. Ben de işime bakayım!
***
İki konuşma dinledik. Cumhurbaşkanı’nın Meclis açılış ve Başbakan’ın Kongre konuşmaları. RTE, taa 1071’lerden gelerek at üzerinde dıgıdıg dıgıdık bütün “Osmanlı bakiyesi” ulusal devletler arenasına girip kılıç sallarken; Gül, sorunlara çok daha temel ve güncel yaklaşımlarda bulundu.. 
Aralarındaki siyaset ve görüş farklılıkları üzerine herkes bir şeyler yazdı; Emre Kongar madde madde karşılaştırmalı yazdı, arkasından sevgili Ali (Sirmen) de görüş farklılıklarına, içlerini açarak haklı olarak soru işaretleriyle yaklaştı.
Önce bir saptama yapayım: Gül ile Erdoğan farklı kişilikler.. Gül’de, aldığı akademik eğitimin vurgu ve yaklaşımları varken, Erdoğan ise klasik babadan kalma siyaset lideri.. Tamamen yığma olarak nitelendirilebilecek konuşması (incelmemiş- yontulmamış) bunun örneği. Gül, böyle bir konuşma yap(a)maz, mesela..
İkincisi, Gül’ün konuşmasının bütününden çok önemli bir sonuç çıkarmak isterim: Gül, konuşmasıyla aslında derli toplu bir siyasi program açıkladı bile denebilir. Hassas ayrıntılara girerseniz ve Gül’ün daha önceki açıklamalarını da değerlendirmeye alınrsanız, özetlenen 6 maddedeki görüş farklılıklarından daha çoğunu ortaya koyarsınız.
Bence bu, Gül’ün, RTE iktidar ve siyasetine yol gösterici bir konuşmadan çok, kendi siyasi görüşlerini ve programını ortaya koymasıdır. Yani ayrılıkları bilinçli olarak vurgulamasıdır! Erdoğan, bu görüşlerin önemli bir kısmıyla fikirbirliği içinde değil. Cumhurbaşkanı, iki yıl sonra boşaltacağı koltuktan sonraki siyasi hayatını, bu konuşmalarıyla inşa etmeye başladı bence..
***
Gül’ün farklılığı vurgulayan ilk büyük eylemi, Şike Yasasını toptan vetosuydu. Şike Yasası konusu, RTE’nin iktidar hayatında en büyük olaylardan biridir (öteki MİT-Hakan Fidan Olayı!).. Sıradan değildir; Gülencilerin saldırıları karşısında RTE sağlam durdu, ama ortaya Gülenciler-Gül ittifakı çıktı! Burada Gül cemaatçidir gibi ucuz yaklaşımlar yapmam. Ama ittifaklar başka..
Gül’ün ikinci büyük çıkışı, Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kısmi iptal kararıyla, Cumhurbaşkanlığına adaylığını yeniden koyma hakkını kazanması ve bunu da Ahmet Sever aracılığıyla ilan etmesidir.. Bunu bize – topluma değil, Erdoğan’a anımsattı!
Gül ile Edoğan arasındaki temel anlaşmazlık, Başbakanlık’ta düğümleniyor. Erdoğan, yönlendirebileceği- yöneteceği bir Başbakan istemiyorsa, Gül’e kapıları açmasında, şimdiden, hiç bir sakınca yok. Ama istemiyor, ortalıkta Mehmet Ali Şahin, Bülent Arınç gibi senaryolar dolaşıyor. Gül, iktidar olursa kendi inşa ettiği programın insanı olacaktır daha çok., RTE’nin kaba, inanılmaz bölücü ve savaşçı politikalarının değil.
Kimileri Gül için “sinsi, niyetini açık etmez” tanımını yaparak, “açıklığıyla” Erdoğan’ı tercih ediyor. Ben öyle düşünmüyorum.. Erdoğan’ı içeride etkileyecek tek güç, en sıradan halkın davranışıdır. Gül ise üst yapısal ilişkileri dikkate alan ve etkilenen bir siyasetçi görünümündedir.
Sonuç: Gül ile Erdoğan arasındaki farklı konumlar siyaset inşaları, en azından şimdilik, her türlü olasılığa açıktır! Hiç kısıtlama yapmıyorum.
Bu olasılık açıklığını, RTE ve Gül’ün konum ve isteklerindeki israr ve dirayetleri belirleyecektir.
Şunu belirteyim: RTE kendi iktidarını inşa ederken aktif kişi, Gül ise RTE’ye bakarak kendini tarif etmeye başlayan pasif ama kararlı kişidir!
Köprünün altından hem çok su aktı, hem de akacak.
---7 Ekim 2012 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

4 Ekim 2012 Perşembe

İyi Bir Halk Sopası / Aydın Sefaleti ve Nedenleri


Evet, kastım tabii ki Başbakan’ın inanılmaz boyutlara varan fütursuzluğu, aldırmazlığı, tavan yapan kendini beğenmişliği ve nefretini yaptırımlarla göstermesi.. Başbakan, iktidara geldiğinden beri medyayı hedef alıyor. Muhalif medya değil sadece hedefi.. İktidarı koruyup kolluyor olmasına rağmen, okurunu kaybetmemek için haber vermeye çalışan çok satan gazeteleri de sopalıyor hala! Sabah grubunu yakını Çalık’a aldırdı.. Yeni Şafak ve Star gibi doğrudan iktidarı destekleyen gazetelere sahip.. 
Hürriyet, Milliyet, Vatan, Habertürk, Posta.. bunlarla da, tam destekçi ve tam CHP-Muhalif düşmanı oluncaya kadar uğraşıyor… Çevresindeki adamları sürekli medyanın tepesinde.. Yeter kardeşim!
Bütün bunlar, AKP oylarının yüzde 50’ye yakın olmasından kaynaklanıyor.. Diyorum ki iyi bir halk sopası yemeden, yani seçimlerde şöyle %40’ların altına iyice inmeden Başbakan ne ılımlaşır ne demokratikleşir ne basın özgürlüğüne karşı anayasayı durmadan ihlal etmekten vazgeçer, ne de diğer hak ve özgürlüklere saygı gösterir.. Aslında böyle bir zemin de oluşuyor.
***
Dünyada etkili gazeteler ve kalemler, iktidara eleştiri dozlarını artırıyor..
Önümde Die Welt, “Erdoğan kendini Sultan görüyor (Erdoğan sieht sich als Sultan)”, yazısından (2 Eylül): “Durum, Erdoğan ilk iktidara geldiği zamanlar gibi değil. Türkiye o zamanki ülkenin neredeyse tam tersi; Erdoğan da başlangıçtaki Erdoğan’ın tam tersi.. Başlangıçta AB üyeliği ana hedefti, şimdi Kongre konuşmasında AB’ye tek satırlık bir yer yok.. Yurtdışından 200 delege Kongrede, diye böbürleniyorlar, ama Avrupa’dan tek temsilci Gerhard Schröder de aslında AB temsilcisi değil..
Balyoz davası ile ilgili Economist dergisi, öncelikli hedefin adalet sağlamak değil, olası darbecilere güçlü bir mesaj vermek gibi gözüküyor diye yazarak, ülkede yargının bağımsız olmadığı düşüncesine yer veriyor.. Diğer Anglosakson gazetelerde de Balyoz’un haksızlığına ilişkin yorumlar okuyoruz..
Frankfurter Allgemeine, etkili Alman muhafazakar gazete, “Başbakan Edoğan’ın Suriye politikası Türkiye’yi daha güvenli değil, tersine daha güvensiz ülke yaptı..  Hiç bir ülke Türkiye kadar Suriye krizine bu kadar dahil olmadı, hiz bir lider de Erdoğan kadar Esad’ın devrilmesi için çalışmadı.. Sandılar ki Libya’da olduğu gibi Suriye de hemen yıkılacak. Ama Suriye Libya değil.. Suriye’de tek kazançlı Kürtler.. Buna rağmen Erdoğan sallanmış gözükmüyor, ama ilk kez Erdoğanı körcesine izleyen kesimlerde bile Erdoğan’a karşı bir muhalefetin geliştiği gözüküyor, çünkü Türkler Suriye’de ikinci bir özerk Kürt bölgesinden endişeli.. Sıfır sorun politikasıyla Türkiye’nin eski osmanlı topraklarında yayılarak bölgesel güç elde etme politikası da çatlamıştır..” (Null Probleme?- Sıfır Sorun? 25. 9. 2012)
***
AYDINLARIMIZIN SEFALETİ
Pınar Doğan, Sol gazetesine eşi Dani Rodrik ile birlikte verdiği demeçte diyor ki: 
Birçok konuda fikir birliği içinde olduğum ve saygı duyduğum yazarlar hakkındaki fikirlerim radikal bir şekilde değişti. Çoğunun analitik ve ampirik düşünceden hiç feyz almadığını, ya da belli konulardaki ön kabullerinin bu kabiliyetlerini nasıl tamamen devre dışı bıraktığını gördüm. Ortaya çıkan yeni olgular ışığında inançlarını gözden geçirmek yerine, olguları çarpıtarak inanç sistemlerine uygun hale getirme çabalarına tanık oldum. ‘Belgeler sahte olamayacak kadar detaylı,’ ‘çelişkiler var ama bunları sanıklar yakalanınca belgeler sahte diyebilmek için yaratmışlardır, ‘bunlar gerçek olmayabilir ama bir de hakikat var’ gibi akıllara ziyan “argümanlar” okudum.”
Onlarda ne zaman ve hangi konularda “analitik ve ampirik düşünce yeteneği” vardı, merak ettim? Bilim ve bilimsel düşünme kültürü zayıflığı, ne yazık ki, bu ülkenin temel sorunu.. Bizim aydın da bu sakatlığın ürünüdür; birey olamamak ve güç odaklarıyla birlikte hareket etmek!
Ama bana göre, siyasi ortam, eksik domokrasi, bilimsizlik, ülkede düşünen-yazanlar arasında bir negatif seleksiyon mekanizması oluşturdu. Gerçek aydınların ayıklandığı veya onların ortaya çıkmasının engellendiği bir durum. Ana akım medyanın tutumu da, bu negatif seleksiyona hizmet olmuştur
Önümde Doğan Kuban’ın yazısı, diyor ki, “Bizim ülkede felsefe geleneği yok... ABD’de üniversite ve kolejlerin entelektüel öncülerine yapılacak zorlamaların ülkenin geleceğini tehlikeye düşüreceği ilkesi kabul edilmiştir. Bu Amerikan anayasa mahkemesi eski başkanlarından Earl Warren’in görüşüdür.”
Bizde ise kurulu siyasi düzenler, her zaman, entelektüel öncüleri tasfiye, susturma ve kendilerini destekleyeceklere meydanı açma, şeklinde çalışıyor..
---4 Ekim 2012/ Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

3 Ekim 2012 Çarşamba

Ayrılık Rüzgarları: Gül - Erdoğan

Gül ilk kez Erdoğan’dan farklı düşüncelerini Meclis açış konuşmasında ilk kez bu kadar net ortaya koydu. Sizler, bu farklılığın nedenlerini ve çatışmayı 10 ay önceden bu köşede işlediğimi bilirsiniz. İkisi arasında şüphesiz hem kişilik ve politika uygulamalarında farklılıklar olması doğaldır.
Ama, görüş farklılıklarını Cumhurbaşkanı’nın ilk kez bu kadar net vurgulamaya özen gösterdiğinin altını çizelim. Neden şimdi?
Erdoğan dünkü Kongre’de Cumhurbaşkanlığına gidecek yolun siyasi ve örgütsel haritasını çizdi. İki yıl sonra Cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılacak. RTE, Anayasada değişiklik yapılarak, başkanlık veya yarı başkanlık sistemlerini arzuladığını çok net olarak ortaya koymuştu. RTE, Çankaya’dan başbakanı atamak ve hükümeti yönetmek istiyor.
Erdoğan zaten mutlak egemen konumda.. Cumhuriyet ve diğer muhalif gazetelerin Kongre’ye alınıp alınmayacağına bile işareti o veriyor.. Hiç bir “sorumlu” arkadaşı, tek başına karar verme ve uygulama cesaretine sahip değil.. Ya vereceği karar Başbakanın hoşuna gitmezse, diye endişeli. Çünkü RTE eleştirileri sevmeyen yapanları da çizen bir lider.. Ayşe Böhürler, merkez yönetiminden bu nedenle mi dışlandı?
 RTE, bu pratik egemenlik konumunu, anayasal değişiklikle hukukileştirme peşinde.
RTE, Anayasa değişikliğini, ancak Referandumla halka götürebilir bugünkü dengeler içinde. Bu RTE’nin kendi vuslatı için yollara düşmesi demek. Ancak bu da mümkün değil. Ne diyecek halka? Kendim için istemiyorum diyemeyeceğine göre.. Millet buna kulak asmaz. Bu nedenle, böyle bir anayasal değişikliğin referanduma götürülmesi olasılığı koca bir sıfır! Bunu ancak BDP’yi veya MHP’ye kafakola alarak yapabilir.. Bu olasılık da yok gibi.
***
Bu nedenle Erdoğan, anayasanın ruhuna aykırı fiili bir Başkanlık- yarı başkanlık ilişkisi kurma peşinde. Erdoğan, kendine yeni bir parti merkez yönetimi oluşturdu. Parti tüzüğü ile üç dönemi bitiren Arınç gibi Başbakanlığa aday olabilecek yakın arkadaşlarını tasfiye etti!
Başbakanlığa, Çankaya’dan fiili hükümet yönetimini gerçekleştirmesine hizmet edecek bir kimseyi atamayı ve hükümeti de onunla birlikte oluşturmayı istiyor.. Çünkü fiiliyatta Başkanlık sistemi ancak, RTE’nin başkanlık yönetimini kabul edecek bir kadro ile işler..
***
Gül Başkanlık sistemine karşı olduğunu taa geçen yıl dile getirmişti.. Şimdi de bu düşüncesisi dikkatli bir dille yeniliyor! Bu konu oldu bittiye getirilmesin, etraflıca tartışılsın diyerek..
Gül, yaşadığı devlet ve politik deneyim nedeniyle, kendisini Erdoğan ile siyasi eşitlemiş görüyor. Haklıdır da! Bu nedenle, Başbakanlığı istiyor. Ama iki lider arasındaki ilişkiler ancak eşitlik ve karşılıklı saygı temelinde yürürse, sağlıklı olur. Çankaya’yı kendisine öngören bir RTE’nin, hükümeti atayacağı bir konumda olma isteği, ikisi arasında eşitliği bozar, sağlıklı yürümez.
Ancak Gül eşitlik isteğinden feragat etmeyeceğine göre, Erdoğan Gül’e yer bulamıyor. Gül de Erdoğan’ın emri altında hükümet etmek istemez. Ya Gül Başbakanlıktan vazgeçecek ya da Erdoğan hükümeti yönetmekten..
RTE kongre konuşmasında, aramıza nifak sokmak istiyorlar diye söylenip durdu! Aslında bunu kendine değil, Gül ve diğerlerine söyledi. Belki de nifakı RTE sokuyor!
***
Gül, anımsayacaksınız, Cumhurbaşkanlığı seçimine katılma hakkını, Başdanışmanı Ahmet Sever aracılığıyla kamu oyuna duyurmuştu. Bu RTE’ye yönelikti ve bu köşenin ötedenberi kestirdiği büyük siyasal çekişmenin resmen dışavurumuydu!
Gül, dünkü konuşmasında RTE’nin tersine, daha demokratik bir toplum dileğini de dışa vurdu.. Tutuklu milletvekillerinin yerinin Meclis olduğunu söymemesi çok önemlidir.
Hükümetin PKK terörüne karşı son politik manevralarına karşı çıktı, demokrası ile terör kol kola gezemez, dedi: “Terörün kucaklanmasına, övülmesine ve meşru gösterilmesine müsamaha eden bir demokrasi de dünya”da yok..
Gül, demokratik kamuoyunun oluşturulmasında basın özgürlüğüne vurgu yaptı: Bir ülkede yazarların, düşünürlerin ve fikir adamlarının görüşlerini korkusuzca paylaşabilmeleri, o ülkeye itibar kazandırır. Aynı şekilde, gazeteciler, haberciler ve bir bütün olarak medya mensuplarının halkı haberdar etme görevlerini yerine getirirken hiçbir engelle karşılaşmamaları da temel esastır. 
Hiç kimse fikirleri ve fikirlerini medya yoluyla açıklaması yüzünden hapse düşmemeli…
RTE’nin bunlara yanıtı tek oldu: “Bizim bu düşünceleri paylaşmadığımız zaten ortada..
Evet kartlar açık oynanıyor... Ama zor olan RTE’nin durumu.. bana göre.. Bu zorluk içinde eğer çatışma derinleşir, Gül safdışı bırakılırsa, Cumhurbaşkanlığına yeniden adaylığını koymak da var..
Eğer iş olmak veya olmamak noktasına gelirse, bu olasılık çok büyüktür!
--2 Ekim 2012 /  Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

1 Ekim 2012 Pazartesi

5 Açıdan Kongre:Savaşçı Yüz; Askere Dini Eğitim; Çatışma ve CHP


İçindeki incik mincikleri bir kenara bırakın, ilk 45 dakikası ve daha ileride bölümleri katarsanız konuşmanın bir saatten fazlası, “savaş manifestosu” gibi. Geçmişte imparatorluk savaş öykünmeleri.. En sonunda geldi Alparslan’a, 1071’e dayandı.. 2071 gibi bir hedef gösterdi.. Anadolu’ya girişin 1000.Yılı!!!
Bunların Türkiye’nin gelecek için acil meselelerinin inşasıyla ne ilgisi var derseniz, haklısınız derim.. Ama bu “şanlı savaş ve geçmiş” resmigeçidinin, güncel iki can alıcı konuyla çok yakın ilgisi var.
Birincisi RTE-Davutoğlu ikilisinin dış politika uygulamalarında, Osmanlı Mirası konusunda, Balkanlar ve Ortadoğu dahil, önemi ve hak iddiaları.. İkincisi de, Özellikle Alpaslan’a gelip dayandığına göre, bu konuyu esas sahiplenen MHP’yi Türkçülük iddiası açısından vurup yıkmak..
Savaşçı politika, bu iktidarın, RTE ve Davutoğlu’nun ana karakteridir.. RTE savaşmadan duramaz. Kendisine hep iç düşmanlar yaratmak ve onlarla savaşmak durumunda olan bir politikacı tipidir. Bu anlayışın şüphesiz ki dış uzantısı da kaçınılmazdır. Bırakın reel politikayı, Davutoğlu, net biçimde, Suriye ile savaş riskini göze almanın yararlarından bahsetmiştir BBC’ye.. İktidarlarını bir “zafer” ile taçlandırmanın fırsatını ve olanağını hem yaratmak hem de kullanmak istiyorlar...
***
ASKERE DE İMAM HATİP: Başbakan, konuşmasında bahsetmedi, ama Kongredeki gazetecilere dağıtılan 63 maddelik bir metinde, askeri müfredatın değiştirilmesi de bulunuyor. İktidarın liberal kalemşorları (Örn. Ş.ALPAY) öteden beri, subayların Atatürkçü olarak yetiştirildiğini ve bunun değiştirilmesi gerektiğini yazıyorlardı. Ben bunu, normal okullarda başlatılan İmam Hatipleşme sürecinin, Harp okulları eğitimine de taşınması için bir işaret olarak görüyorum gibi. Bu demektir ki, eğitim programını artık RTE ve adamları belirleyecek, Genelkurmay’a da uygulaması kalacak.. Ben bugünkü subayların de yapılacak değişiklikleir öğrenmekle yükümlü olmasını bekliyorum!
***
SESİNİZİ ÇIKARMAYIN: RTE’nin konuşmasında en çok vurguladığı konulardan biri, “içimize nifak sokmak isteyenler” idi. Önemli yakın çalışma arkadaşları tüzük gereği önemli siyasi görevlerden safdışı kalırken, kendisinin herşeyi kontrol edeceği en tepeye tırmanacak bir kariyer inşa etmesini, herhalde tüzüğün bir oyunu olarak görmeliyiz! Cumhurbaşkanlığı adaylığı ile parti, hükümet, başbakanlık ve milletvekillik kadrosunda yapılacak değişikliklerde, büyük çatışma- çekişmelerin seyrini, Başbakan, daha şimdiden denetlemek ihtiyacını hissediyor: Makam, mevki, koltuk sevdalısı değiliz, biz bir enferiz, partim ne derse onu yapmaya hazırım.. Susun ve oturun yani, size ne görev verirsem onu kabul edin.. Acaba bu çağrıya, Cumhurbaşkanı Gül de dahil mi?
***
KÜRT MESELESİ VE CHP: RTE Kürt meselesinde beklenen açılımı yapmadı... Yeni bir açılım beklentim yoktu. Dağıtılan kitapçıkta, mahkemelerde Kürtlerin Kürtçe olarak savunma yapabilecekleri konusu, 4. yargı paketine havale edilmiş. Konuşmadan değil de kitapçıktan bu çıktı!
Ama, Kürt Meselesi’nde esas beklentisinin CHP’nin AKP kapısını çalarak “işte Kürt raporum, bunları uygulayalım” demesini bekliyor! İcraada bir iktidarın kurnazlığına bakın! CHP bu zokayı yer mi bilemem. Ama bu zokanın yolunu açan da RTE”nin ayağına giden CHP oldu! CHP’yi ufalama için fırsat bekliyor!
RTE her konuda CHP’yi ringten aşağı atarken, dünkü konuşmasında da CHP’yi hain ve bütün darbelerin arkasındaki parti olarak nitelerken, CHP’nin yaklaşarak alçak sesle “efendim kabul buyurursanız Kürt meselesinde bir şeyler..” diye yaklaşmasını, çok ilginç bir politik manevra olarak görüyorum!
Bu konu, bakın yönetimin falan demiyorum, CHP’nin başını yiyebilir.
CHP haindir, bütün geçmişiyle olmaması gereken bir partidir, yıkılıp süpürülmesi gerekir, düşmandır, alçaktır, bütün darbeleri tezgahlayandır.. Ama şu Kürt meselesinde belki yararlı bir şeyle yapar da kendisini affettirir.. Kurt, kırmızı başlıklı kıza ağzını açmış dişlerini gösteriyor. Acaba diyorum birileri, Amerikancılıkta yarışıp, bu işi en iyi biz çözeriz dersek iktidar yolumuz açılır düşüncesinde mi? Çok şaşarım!
Millet, muhalefetin örgütlenmesini istiyor, cesaretlendirilmek istiyor, gelecek için umut istiyor...
***
BASINA YASAK İLKELLİĞİ: Dün Kongre’yi izleyecektim, yasaklandım. Bir gazeteci arkadaşımın bir yazısından alıntı yapayım:
Yüzde 99'la bile iktidar olsak, yüzde 1'in hakkını, hukukunu, tercihlerini korumak, bizim boynumuzun borcu olarak kalacaktır.’ Başbakan bunu söylediği anlarda 6 gazete ile 2 TV kanalı Kongre’ye akredite edilmediği için sokulmuyordu. 28 Şubat’tan haklı olarak yakınan, eleştiren iktidar o dönem Genelkurmay’ın muhafazakâr basına karşı uyguladığı akreditasyon uygulamasını kendisi yapıyordu..”
Demokratlık, RTE’nin yanından bile geçmemiştir. Uygulamaları bunu söylüyor..
--1 Ekim 2012 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

30 Eylül 2012 Pazar

RTE ve Kongre


Bugün Ankara’daki AKP Kongresi’nin önemini vurgulamak gereksiz. Başbakan 3-4 gündür televizyon programlarında pek çoğu kendi seçkin gazetecilerinin sorularını yanıtlıyor. Bugüne kadar ancak seçim dönemlerinde rastlayabileceğimiz bir halkla ilişkiler hazırlığı ile bu programlara çıktığını görüyoruz (propaganda, şirin gözükme, giyim-kuşam-makyaj, görünüm, konuşma biçimi, gülme, rahatlık, sinirli görünmeme gibi..)
Neden diye sormayın.. Bu, önümüzdeki en az iki – en çok üç yıllık bir kısa gelecek tasarımının ilk adımı, ilk halktan beklenti girişimiydi..
Başbakan Cumhurbaşkanlığına hazırlanıyor, bu bir.. Başbakan, sanki başkanlık- yarı başkanlık sistemi kurulmuş da, bu sistemin Çankaya’ya çıkacak ilk sahibi gibi davranıyor, bu iki.. Üçüncüsü: Başbakan, Çankaya’dan Başbakanlığı (Hükümeti) yönetebileceği bir parti tasarımını gerçekleştiriyor..
Başbakan, Tüzüğe dayanarak, aslında partinin önde gelenlerinin hepsini (Mesela Arınç gibi) bir seçim adı altında safdışı bırakıyor.. Bu ona parti ve hükümeti yeniden tasarlama ve Çankaya’dan yönetim için en elverişli ortamı yaratıyor.. Bunu, şimdi, en güçlü olduğu zamanda yapıyor..
***
Üç yıllık zamanlamaya bakalım: Başbakan ve Parti Lideri 2014’de Çankaya’ya çıkacak. Başbakanlık ve parti liderliğinden ayrılacak.. 2015’de genel seçimler var.. Bu seçimlere partinin en önemli kişileri seçimlere katılamayacak.. Bu iki yıllık süre içinde, Çankaya’dan partiyi, genel seçimleri kazanıp AKP iktidarını yönetmek için herşeyi hazırlaması gerekiyor.
RTE, Başkanlık Sistemi için Anayasa’da değişiklik yapılmasını şart görür mü? Hayır, bu bugünkü Meclis aritmetiğinde en zor işlerden biri.. Meclis’de beş- on kişi daha bularak, Anayasa değişikliğini referanduma götürecek bir oy sayısı (333-367) elde etse bile, Referandumun kabulunu sağlamak için yeniden yollara düşmesi gerekiyor.. Ki, bu kez bir hüsranla karşılaşma olasılığı güçlüdür.. Bunu yapmayacaktır..
Ama sanki Anayasa’da Başkanlık sistemine geçilmiş gibi, Çankaya- Başbakanlık- Parti üçgenini yönetecek bir “organik” siyasi düzen kurma peşinde ve bunu da saklamıyor. Tabii, bu yeni düzenin anayasayı pratikte ruhen rafa kaldırmak olduğunu da söylemeliyiz.
RTE, hükümete ve partiye, bu sistemin tıkır tıkır çalışmasını sağlayacak yeni insanlar vitrine koyacak. Kurtulmuş da bunlardan biri. Yeni isimlere itiraz edebilecek güçlü konumdaki eski arkadaşları, tüzük gereği önemli mevkilerden tasfiye edilecekleri için, şimdiden “topal ördek” konumuna düşmüşlerdir ve fazla itiraz edecekleri bir durum yoktur!
Yani Başbakan’ın takvimi sanki pürüzsüz işleyecek!..
***
En önemli pürüz, Cumhurbaşkanı Gül’dür. Bu konuyu Başbakan nasıl çözecektir?
Gül, daha 7-8 ay önce “Üç Koltuk Boşalıyor” yazı dizisinde belirttiğim gibi, kendisini Erdoğan’la tam eşit görüyor. İsteği şu: Sen, varolan Cumhurbaşkanlığı yetkileriyle Çankaya’ya çıkarsın, ben de Başbakanlığa.. Başbakanlık da Çankaya’dan değil, Başbakanlıktan yönetilir..
Burada işin içine Cemaat ayağı ve yeni ittifak girişimleri bile gündeme girer. RTE’nin kafasında bu sorunun çözümü için neler dolaşıyor?..
Tabii, bütün bu takvim, bugünkü koşullar içir sözkonusudur. Mesela Davutoğlu, ilk kez Suriye ile savaşa tutulmanın faziletlerinden dem vurdu! Savaş, bütün planları çöpe atacak bir sonuç doğurabilir.
Cumhurbaşkanlığı seçimi garanti midir? İki yıl sonraki koşulların RTE için ne üreteceği bilinmez. İki yıl, önümüzdeki önemli istikrarsızlık unsurları göz önüne getirildiğinde, muhalefetin de bir aday üzerinde birleşmesi durumunda, Çankaya hayalleri suya düşebilir.. Ayrıca 2015 genel seçimlerinin sonuçlarını şimdiden kestirmek de, bu nedenle mümkün değildir. Bütün denklemleri bozacak gelişmeler yaşanabilir. Bu nedenle, 2013’e kadar bir RTE- AKP yönetimi hayallari kuran siyaset yorumculara şaşıyorum. ABD’li Neocon’lar da 1990’larda “Dünyada 100 yıllık Amerikan Rüyası” kurmuşlardı.. ABD bugün tepetaklak gidiyor!
***
Başbakan’dan bugün “ön balkon konuşması” bekliyorum. “ÖN” diyorum, çünkü bugüne kadarki balkon konuşmaları seçimleri kazandıktan sonra yapılmıştı.. Şimdi, üç yıllık yüklü takvim öncesi, RTE bütün bu yönetim planlarının/tasarımlarının gerçekleşmesine yönelik olarak bir konuşma yapacak.
Üç yıla “yatırım konuşması” diyebiliriz!
En önemli vurgu, Kürt Meselesi üzerine olacak gibi. RTE’nin Kürt Meselesi çözümü-programı bilinmiyor. İktidar sadece bazı “kültürel adımlar” attı. Ama Kürtlerin gündeminde, seçmeli değil anadilde eğitim ve federatif yapılar var. Bir ay kadar önce hükümetten gazetelere yansıyan yerelde tek büyük belediye ve daha çok-güçlü yetkiler projesi, Kürtlerin federasyon dayatmasına karşı RTE’nin ilk yanıtı olacak gibi duruyor.
İmralı ile görüşmeleri başlatabiliriz, sözünü, PKK’nın giderek yaygınlaşan ve RTE iktidarını köşeye sıkıştıran terör ve katliam saldırılarını durdurmaya yönelik olarak değerlendiriyorum. RTE, üç yıllık programı boyunca Kürt meselesini çözdük çözüyoruz, böyle işler bir günde olmaz, “uyutma politikası” uygulayabilir mi? PKK da burada bir umut görürse, niye olmasın? 2010 genel seçimleri öncesinde, terörü durdurmak için sağladığı ateş kes gibi, RTE’nin şiddetli bir sessiz döneme ihtiyacı var! BDP’lileri, PKK’lılarla arazide kucaklaştı diye yargıya talimat veren RTE’nin, bizzat PKK lideri ile kucaklaşmasındaki garabeti anlayan varsa beri gelsin!
Burada Kürt meselesini çözeceğiz diye, buna yatan bir CHP’yi iyice ufalayabilir! Bu konuda CHP’ye ihtiyacı var, ama bütün diğer konularda CHP’yi boğan bir kişidir! Burada mesele Kılıçdaroğlu değil, CHP’dir!
Başka? “demokratik” görünüme önem verecektir. Üç yılın ruhu bunu gerektiriyor. Ancak unutmayalım ki, RTE ve adamlarının önceki balkon konuşmalarındaki sözde hoşgörü dilekleri, demokrasi anlayışı, demokrasiyi budama anlayışı olarak gerçekleşmiştir. RTE’den asla hoşgörü ve demokrasi çıkmaz.. Bir genel affı resmen dile getirmese de (erken) bu konuda umut verebilir..
---30 Eylül 2012 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

27 Eylül 2012 Perşembe

Gelin “Plan Semineri”ni Yargılayalım!


Evet bunu öneriyorum.. Suçlu, 2003 Martında yapılan Plan Semineri mi? O zaman mahkemeler bu semineri ve katılanları yargılamalı. Neden savcı-mahkeme Plan Semineri hakkında bir dava açmadı ve bu seminerle ilgili olarak “sanıklara” hiç bir ceza vermedi? Öyle ki seminere katılanlardan sadece 50 subay Balyoz davasına dahil edildi.. 
İddianamade Plan Semineri için orada daha önce hazırlanan darbe planının provası yapıldı, deniyor.
Balyoz davasındaki tartışmalarda şimdi gelinen nokta şu: “Peki Plan Semineri’ndeki bu konuşmalar da mı sahte?” Bunu hem Taraf’ın “önemli kişi-kişileri” yapıyor, hem de gıdalarını bu ve benzeri yerlerden beslenen okur ve taraftar kitlesi.. Bir yazımı iktibas ederek yayımlayan bir internet sitesinin altına neler yazılmış neler...
***
Hayır, Plan Semineri’ndeki bu konuşmalar gerçek. Zaten bunu suçlananlar da kabul ediyor! Üstelik bütün bu Balyoz davasında tek gerçek bu konuşmalar, çünkü hepsi resmi olarak kayıt edilmiş ve arşive kaldırılmış.. Ne biçim Balyoz darbe planı provası imiş ki, olaya resmiyet kazandırılıyor!?
Ama Balyoz davasında tek gerçek olan bu seminer ve konuşmalar yargılanmıyor,.. Yargılananlar ise sahte Balyoz planları! Toptan bir tasfiye için bu sahte senaryonun yazılması gerekirdi, çünkü Plan Semineri’ndeki konuşmalardan fazla bir şey çıkmazdı!
CD’lerindeki darbe planı tepeden tırnağa sahte çıkınca, bu sahteciliğin bütün savunucuları, ellerindeki tek gerçek olan Plan Semineri’ndeki konuşmalar için “bunlar da mı sahte?” demeye başladılar. Hayır, değil!..
***
Doğan Akın T24 internet sitesinde 30 soruda Balyoz’un ne olduğunu anlatıyor. Ruşen Çakır Vatan’daki köşesinde Balyoz davası ve cezaları konusunda “Demokrasi mi istersinzi yoksa hukuk devleti mi” başlığıyla, Balyoz davasındaki hukuksuzlukları ön plana çıkartanların demokrasiyi demokrasiyi unuttuklarını, ancak yanlış yollara başvurulmasının da meşru olmadığını savunuyor.. İki arada bir derede.. Ama ağırlığı öte yana..
Vicdanlarında hukuk ve adalet olanlar, bunları tamamen atamayanlar, “Evet bazı usulsüzlükler, yargılamada hatalar, ileri sürülen deliller üzerinde ciddi şüpheler var, ama kardeşim ortada bir de Darbe Girişimi var..” diyor. Ben buna yarım vicdan, yarım hukuk yarım adalet derim! İyi, bunu bile demeyenler ve paldır küldür bu darbedir diyerler var, buna da şükür.. Mesela C. Çandar ve O. Çalışlar gibi.
Soruyu net sormalı v enet yanıt almalı.. Yani Balyoz davasında iddia edilen bir darbe girişimi senharyosu var mı? Böyle bir girişim mi yargılanıyor?
AKP iktidara gelince Ordu içinde büyük huzursuzlukların olduğu biliniyor.. Bazı generallerin darbe yapalım biçiminde düşündükeri, bunun için nabız yoklamaları yaptıkları, Power Point slaytlar hazırladıkları.. konusunda yoğun söylenti var..
Bakın, bu söylentileri ve sahiplerini, belgeler varsa yargılamak ayrı bir konudur.. Ama sahte bir Balyoz Darbe Planı düzenleyerek insanları içeri tıkmak ayrı bir konu..
Bu ikisini birbirinden ayıracak bir bir üst düzey adalet ve vicdanımız olmalı..
***
Şimdi özellikle Doğan Akın ve Ruşen Çakır’a soruyorum:
1) Balyoz darbe planı, tamamen CD'lerde kayıtlı.. CD'lerin 2008-2009 yıllarında imal edildiği savunma tarafından kanıtlandığına göre... “Delillerde şüpheler var! CD’lerde bazı hatalar var” dersek, temel bir düşünce hatası yaparız. Bilimsel tutum şudur: Bütün kuğular beyazdır, diyelim.. Ama bir tek siyah kuğu bulunursa dünyada, bu varsayım çöker..  TÜBİTAK, CD’ler için 2003 yılında kayıt edildi, raporunu veriyor. Ama CD’lerde sadece bir “siyah kuğu” değil, binlerce siyah kuğu çıkıyorsa, yani 2003-2009 yılları arasında olaylar orada yer alıyorsa, CD’ler sahtedir ve dava ve yargılama konusu olamazlar.. Bu ilkel fikir yürütmede hem fikir miyiz?
2) Şimdi geldik işin esasına, CD'lerdeki uyduruk darbe senaryosu çöktüyse, o zaman tek yargılanabilcek olan eldeki plan semineri ve oradaki konuşmalardır.. 
4) Verilen cezaların hiç birinin gerekçesi Plan Semineri değil.. Buradan sanıklara bir suç atımı bile yapılmadı.
6) Şu ayrı bir konu, ordu içinde bazı subaylarda (Çetin Doğan da olabilir bu) AKP iktidarını bir darbe ile devirme isteğinin varlığı.. Doğrudan bunu hedef alan bir soruşturma mı yapıldı? O zaman bunu soruştursunlar... Ama 3 tane kadın sekreter dahil, yüzlerce insanı (bakın subay demiyorum!) ve ailelerini perişan eden bu yargılama ve sonucunu dünyada hiç kimseye kabul ettiremeyiz!..
Ne yapalım, ordu içinde darbeci düşüncenin kökünü kazımaya nizmet ediyorsa, değil 250 kişi, binlerce kişinin de sahtekarlıklarla defterinin dürülmesi doğaldır ve normaldir.. “ 
Böyle bir şey kabul edilebilir mi? O zaman da ülkede karşı darbeleri körüklersiniz..
Son söz.. Biz neyiz, kimiz, neden yazıyoruz, görevimiz nedir? Gazeteci kimdir? Yazan yorumlayan kimlerdir?
--
Not: Taha Akyol yazıma yanıt vermiş, yine yaptığı yanlışlıklar üzerine bir not da sonraki yazımda.. Yerim kalmadı..
----27 Eylül 2012 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet