Öne Çıkan Yayın 20 Mart 2012 yazım

Erdoğan’a Askeri Darbe?

Yoo hayır bu kez, başka bir “fantezi”i üzerinde düşünmeye çağırıyorum: Cemaat, denetlemeye başladığı TSK’yı, Erdoğan’a karşı kulla...

6 Mayıs 2015 Çarşamba

Temel Bilimleri Kapatan Ülke

CBT Gündem sayı 1467, 1 Mayıs 2015



YÖK Başkanı Prof. Yekta Saraç ile geçen aylarda yaptığımız telefon söyleşisinde, öğrencilerin fizik, matematik, kimya ve biyoloji gibi temel bilim dallarını seçmediklerini ve bunun önemli bir problem olduğunu söylemişti. Şüphe var mı?! Bu dallar bir ülkenin, üniversitelerin, bilimin, çeşitli ekonomi sektörlerinin olmazsa olmazlarıdır.. Bilim adamı yetiştirmenin de temel dayanaklarıdır.. Araştırmanın, ARGE’nin ve bu alanlarda bilgi üretmenin de...
YÖK şimdi üniversitelerde yeterli talep olmayınca bu bölümlerin kapatılacağını ve öğrenci alınmayacağını açıklıyor. Alt sınır 11 öğrenci, eğer 10 öğrenci başvurduysa, üniversite kendisine kapı duvar.
Bu karar göre, “36 üniversitenin kimya bölümüne, 31 üniversitenin fizik bölümüne, 22 üniversitenin biyoloji bölümüne, 7 üniversitenin de matematik bölümüne öğrenci alınmayacak”. Üniversitelerde temel bilimler programlarının sayısı da 241’den 145’e düşecek.. Eh daha sonraki yıllarda da hepsi kaldırılır!
Çözümü nasıl buluyorsunuz!?
***
Temel bilimleri olmayan ülke ve üniversite olur mu?
YÖK zaten talep azlığı nedeniyle kontenjanları düşürüyordu. Bugün pek çok üniversitede bu bölümlerin hiç biri veya bazıları yok. Düşünsenize: Üniversitelerden, temel bilimleri çalışan fen fakülteleri adım adım ortadan kaldırıyor. Bu olacak şey mi?
Ama söz konusu Türkiye ise olur. Peki ülke geleceğinin, eğitim ve kaynaklarının planlanması diye bir sorun var mı yok mu?
YÖK bu sorunu kökten çözüyor!
***
 Talep neden yok temel bilimlere? Temel bilimler okuyup da ne solacağım, diyor öğrenci. Bu alanlarda üniversite bitirmenin toplumda, iş bulma-çalışma anlamında bir karşılığı olmadığını düşünüyor veya öyle görüyor. Olan karşılıklar da öğrenciyi ve ailesinin tatmin etmiyor. Temel bilimleri bitirenlerin iş alanları adeta aslanın ağzında. Devlet, YÖK bunun planlanmasını yapmıyor, yapamıyor, veya umurunda değil. “Serbest piyasa” mekanizması işliyor, talep yoksa kapat gitsin!
Bilim insanı olmayı özendirmek programda olsaydı, kolaylıklar gösterilse ve iş alanları açılabilseydi, öğrenciler arasında şüphesiz ki talep artardı.
Temel bilimlere ortanın üstü nitelikte, iyi ve meraklı öğrenciler alınmalı, üniversiteyi bitirdikten sonra da önünün açık olduğunu görmeli.. Hem iyi öğrenci hem de önünü göremiyorsa, temel bilimleri neden seçsin? Ancak kafayı bilime takmış az sayıdaki öğrenci o yoldan gider.
Eğitim Sendikası diyor ki: “Bu durum hükümetin izlediği politikayla yakından ilgili. İnsanlara bilim insanı olabilmeleri için yeterli olanaklar ve iş imkânı sağlanmıyor. Bu bölümler teşvik edilmeli, mezunlarına üniversitede kalma imkânı sağlanabilmeli, öğrencilere burslar verilmeli.”
Ülkenin temel araştırma enstitüleri, üniversitelerin araştırma bilimleri yoksa, ülkeyi dalbudak gibi sarmamışsa, temel bilimleri okuyanları istihdam edecek araştırmacı şirketler bulunmuyorsa, gelinen nokta fizik, kimya, matematik ve biyoloji bölümlerini kapatmaktır.
O biyoloji ki, dünyada en çok gelişen ve en çok araştırma yapılan, tıp ile hatta fizik ve kimya ile yan yana, kol kola, iç içe çalışan temel bilimdir. Ya fizik ve kimya? Peki matematik? Bütün bilimlere temel girdi olan?

***
 Doğan Kuban ile Bozkurt Güvenç’in iki haftada bir yayınladığımız “Bir kavram iki görüş” yazılarını nasıl buluyorsunuz?
Dergimizle ilgili farklı görüşlerinizi ve önerilerinizi de duymak isteriz..

Gelecek Cuma yenirden görüşmek dileğiyle..

Koalisyon: MHP-AKP?


Dünkü MHP seçim bildirgesi analizimi bitiren cümle şuydu AKP ile koalisyon yapar mı? Seçim kestirimleri, anlı şanlı anket şirketlerimizin önümüze koyduğu yüzdelere göre, 5 puanlık farklar taşıyor! Kimisi AKP için yüzde 43’e çıkıyor, kimisi yüzde 38’e iniyor. Arasını alsanız yüzde 40,5 eder! 5 puanlık farkı, iki uçtan birinin “aşırı yanılgı- ölçüm hatası” içinde olduğunu gösterir. Kendi artı/eksi yanılma payları olsa bile!
38 ile 43, çok farklı bir Meclis aritmetiği yaratır. Ama AKP liderlerinin kamuya verdiği mesajlara bakılacak olursa (Burhan Kuzu, Binali Yıldırım vb) AKP’nin masa üzerinde duran özel anket sonuçlarını, kendilerinin de “sıkıntılı” bulduğunu gösteriyor. Söyleyelim: yüzde 43 ve hemen biraz altı bile çok sıkıntılıdır. HDP’nin barajı aşması, bu sıkıntıyı tavana vurdurur.
Göreceğimiz düzgün araştırma sonuçları, bize daha net bir yorum yapma şansı verir. Ama biz soralım yine, MHP koşullar gerektirirse AKP ile koalisyon yapar mı?

Koalisyon, RTE Vesayetine karşı olur mu?
Yapar. MHP’li yöneticiler bu soruya kaçamak yanıt veriyor. Hedefimiz tek başına iktidar, sonuçlara göre bakacağız..
Diyelim ki AKP hükümet kuramıyor. Meclis’te kendisine belirli koşullarla azınlık hükümeti kurma olanağı verilebilir. Örneğin erken seçime gidilmek gibi.
İkinci veya öncelikli olasılık AKP ile koalisyondur. HDP ile böyle bir olasılığı düşünmeyin. Peki, Bahçeli’nin RTE’yi yerin dibine batıran konuşmaları ne olacak? Burada iki olasılık var:
a) Yutacak, oturup pazarlıklar yapacaklar; yeni durum, millet vatan vb diyecekler..
b) Bazı koşullar ileri sürecek; mesela yolsuzlukların araştırılması, Kürt meselesi.. Birincide anlaşmaları zor olabilir; ikincide kolay, RTE masayı devirme stratejisini sürdürmüş olur! Peki MHP’nin her durumda RTE’nin müdahaleci tutumunu ve vesayetçi konumunu kabul eder mi? Bu konuda çok ciddi rahatsızlıklar ortaya çıkar. Ederse iktidara ortak olmak için kendi söylemini satan bir partiye dönüşür. Bence hiç etmez. Bu durumda, koalisyonun RTE’yi dışlayan bir karaktere dönüştürme olasılığı ağırlık kazanır mı? Sadece bu olasılık MHP’yi güçlendirebilir..
Böyle bir koalisyon durumu, Kürt Meselesi’nde gelinen noktayı siler. Kürt hareketi silahla mı silahsız mı ikilemi içinde yeni bir yol ayrımında kalır. Kandil, merakla seçim sonuçlarını bekliyor. Bir yandan RTE’nin masayı devirdiğini görüyor, ama öte yandan da acaba bu, RTE’nin seçimler öncesi her  zamanki taktiği mi, yoksa yeni politikası mı diye merakla bekliyor.
***
AKP ile koalisyona girmek, her durumda AKP’yi güçlendirici rol oynayabilir. Koalisyonun kimin yararına işleyeceği temel sorudur. Bugünkü koşullarda AKP’yi yeni seçimlere zorlayarak düşüşünü hızlandırmak, muhalefet partileri için ana yararlı tercih olabilir.
MHP iktidar ortağı olursa, üzerinde vurgu yaptığı adalet, yargı, demokratik haklar vb konularında tutarlılık gösterir mi? Onun da önünde iki yol var: Ya demokratik davranacak ve kitle partisine yönelik evrim geçirecek; ya da daha iktidardayken küçülmeye başlayacak.
Neyse, çenemizi daha çok yoracağız

Uçan Halıların Ayro Dinamik Sorunları
Tuna Kiremitçi’nin oldukça eğlenceli ve hızlı okunacak kitabı.. Nobel edebiyat ödülünü kazanarak dünyayı fethedecek yeni bir roman peşine düşen bir romantik aşk yazarının macerası. Tam bu romana odaklanacak, kaçtığı geçmişi ve çok şey karşısına engel olarak çıkmıyor mu? Ama engeller sürprizle sonuçlanıyor. Roman’da O.Pamuk’a göndermeler var. Hoş saptamalar: Siyaset herkesin birbirinin donunu indirmeye çalıştığı bir oyun.. Bunca karmaşa karşısında olayların ve insanların azıcık durma becerisi yok... Balkondan düşen adam o gece paylaştıkları kader... Yeryüzü kendisine yaklaşıyordu.. Bir yatağan palası’nın kesemeyeceği ağrı yok. İnsanlar da bıcak gibiydi.. vb.
5 Mayıs 2015 Salı / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet 

5 Mayıs 2015 Salı

Bahçeli, RTE’ye Damardan Girdi


Ortalıkta 400 milletvekili isteyen, Başkanlık için milleti yemin ettiren AKP’nin totaliter liderine karşı, MHP’yi dinleyince, işte AKP’yi aşağı doğru itecek bir kampanya daha, dedim. Sen yeminle ve düş başkanlığınla oyalan.. millet altını oymak bir kenara, kazdığı tünelin içine yuvarlanacağın koşulları yaratıyor.
Doğrusu Bahçeli, RTE ve Davutoğlu’na, kama ne demek hançer sapladı dün. AKP’nin 13 yıl boyunca yarattığı veya yokedemeyip belki de çoğalttığı halk mağdurlarını kucakladı. Başta emekliler, hemen her kesime bir şey vaadetti. Meseleye salt cebine girecek 100-200 lira açısından bakacak, hemen her uçtan, yandan merkezden seçmen kitlesinin MHP’ye koşmamaması için bir neden yoktu dünkü konuşmada.. 
Üstelik “kaynak nerede” soytarılığına yanıtları da hazırdı Bahçeli’nin.. bu vaadleri için gerekli 71 milyar TL’yi nerelerden sağlayacağını da, yaratacağı ekonomik hamlelerle ekstra kaynakları da belirtti. Kimsenin el atmadığı “yeraltı ekonomisi”ni yerüstüne çekme vaadi, başlı başına yeni bir politikayı yansıtıyordu. Ama, bugüne kadar bu tür vaadlerin hep kulak ardı edildiğini de biliyoruz. Koltuğa oturunca dengelerin değiştiğini de..

Bu program MHP’yi kitlesel parti yapar mı?
1) Ekonomik vaadleri inandırıcı mıydı? Dinleyen seçmen kitlesi için evet diyebilirim.
2) Bu konuşma MHP’nin kitleselleşmesini sağlayacak yenilikler içeriyor mu? Esas bunu tartışılmalı. MHP %15 oyun altında. Baraja bile takıldığı yıl oldu. Ama 1999 seçimlerinde, puanını 9,8 arttırarak yüzde 18 de aldı, en yüksek oran.. Fakat siyasi kriz yaratılarak hükümeti yıkması ve seçimlere gidilmesi tarihin görebileceği en büyük siyasi gaflardandı! Halk büyük bir şans vermiş ve partiye kitleselleşme yolunu açmıştı! Bunu kullanamadılar! Bu “karanlık dönem”in öyküsü henüz yazılmadı! 2002 seçimlerinde bunun bedelini %9,8 oy kaybederek, yüzde 8,4 oy oranıyla meclis dışı kalmakla ödedi.. 2007’de %14.3 puanla yine Meclis’teydi. 2011’de %13 aldı.
3) MHP’ye büyük sıçrama veren 1999 seçimleri olağanüstü koşulları içeriyordu! Kriz ve talan ülkeyi sarmıştı. Sorumlular Anap  ve DYP gibileri yokoluş sürecine girmişti. Şimdi yine olağandışı koşullardayız.. MHP 1999 sıçramasını tekrarlayabilir mi? AKP’nin eteklerinde epey MHP’ye gelecek seçmen var. 2011 ve öncesinin AKP/RTE büyüsüne kapılan, ANAP/DYP vb’den oraya giden “milliyetçi” oylarda önemli bir hareketlenme var MHP’ye doğru..
4) RTE’nin çözüm süreci masasını devirmesinde esas etken bu. Şimdi tek vatan tek millet tek dille ortaya çıkıp ortalığı kasıp kavuran ve bu çözülüşü engellemeye girişen RTE’ye, Bahçeli’nin yanıtı dün çok sert oldu. Onu ve şürekasını mahkemeye bile çıkartacağını söyledi. 2013 vizyonunu hırsızladığını belirtti. Dünkü konuşması, “milliyetçi oylar” üzerinde, RTE/AKP ile MHP arasında kıyasıya bir kapışmanın dışavurumuydu. Peki? Dün Bahçeli’nin ortaya koyduğu “milliyetçi söylem” karşısında RTE boşa kürek çekiyor, bu oyları geri alamaz, ne kadarını durdurur bilemem.
5) Ama sorum duruyor: 1999’ın yüzde 18’inin üzerine çıkar mı? çıkarsa MHP’nin önünde ucu açık bir kitlesel parti yolu olabilir. Tabii, buna uygun “milliyetçi” düzeltmelerin de sonradan arkadan gelmesi koşuluyla. Bahçeli’nin en önemli liderlik işlevi, MHP’yi, sokakta vuruşanların partisi niteliğinden ve görüntüsünden çıkarmak için çalışmak oldu. Bu kolay bir iş değildi. Bunu, yeni politikalarla nasıl sürdürecek? Kilit mesele.

MHP: kırmızı Çizgileri
6) Kürt Meselesi, tabii iktidarın hırsızlıklarıyla, yolsuzluklarıyla, ve ekonomik başarısızlıklarıyla birleşince, AKP’nin düşüşünde önemli etken oldu. Bahçeli, Kürt Meselesi’nin çöküşü ile de RTE’yi hançerliyor. Şu doğru: Ne PKK silah bıraktı ne militanlarını geri çekti. Kürt Hareketinin çözüm süreci üzerindeki silahlı vesayeti, Bahçeli’ye bu konuda gaz verdi. RTE’ye bu başarısızlığın faturası ne kadar?
Peki Bahçeli, iktidara gelince Kürt meselesinde bu kadar katı olacak mı, ama kırmızı çizgilerini açıkladı: Etnisite, mezhep temelinde, çeşitli kimliklerin anayasaya yazılmasında sınır çekti. Özerkliğe yol açabilecek “yerel düzenlemeler”e de karşı.. Bir santim verecek “vatan toprağı yok” dedi. Bu bizim son vatanımız, ya burada yaşayacağız ya burada tamamen yokolacağız... ya burada kardeş kardeş yaşayacağız ya da son nefesimizi vereceğiz... Kararlılığa bakın.
7) RTE’nin Başkanlık hayalleriyle iyi dalga geçti. RTE’nin ülkeyi kaportası dökülmüş eski moda bir arabaya benzetmesine, üzerindeki gömlek Türkiye’ye dar geliyor demesine  Türkiye dört lastik üzerindeki vitrin süsü değildir” dedi. Parlamenter sistemi savundu..
Tabii RTE aslında gömleğin kendisine dar geldiğini söylüyor.. Ona, Ramsey’den iki no büyük gömlek ısmarlamakla bu iş çözülebilir, anımsatırım..
Bahçeli ise şöyle dedi: Türkiye’nin değiştirecek gömleği yok, gömleğimizde şehitlerimizin çıkmayacak kan izleri vardır... Parlamenter sistemde ne istedi de ne hedefledi de yapamadı.. Gönlü hasta, dili yalan, niyeti parçalayıcı..

Kazanan halk ve sosyallik mi?
8) Sosyal dayanışma: Daha çok şey var analiz edecek ama bitirelim. Muhalefet partileri, fikirbirliği halinde: Sosyal dayanışma, yardımlaşma ön planda. Hepsi halkın geçim ve gelir düzeyini, sosyal yaşam standartlarını yükseltmeyi öncelikli görev biliyor. Bu iyi bir şey. AKP’nin iktidara durmadan muhtaç, el açan sadaka toplumu politikası yerine, devletin resmi politikasıyla desteklenen bir sosyal adaletçi ve dayanışmacı bir toplum modelini öne çıkartıyorlar. Peki bu açıdan MHP mi CHP mi? Her ikisinin de ortak paydası fazla.. MHP aile “sigortasına” de el atmış.
Bu seçimin can alıcı özelliği, halka vaadlerle bir sosyal devlet olgusunun gündeme gelmesi. Seçimler nelere kadir! Hadi bakalım..
AKP, ihale verdiği şirketlerine, seçmen kitlesine de paket paket yardımı dayatıyordu. Bu milletten oy çalma sıradanlığını parçalayacak sosyal devlet politikalarıyla, insana insan gibi davranan bir dayanışmacı topluma gidişin başlangıcı mı? İnşallah.

--4 Mayıs 2015 Pazartesi / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

4 Mayıs 2015 Pazartesi

Ermeni Milliyetçiliğinin Serüveni: Soykırım Dayatması


Zor bir konu, hiç üzerinde yazmak istemezdim, çünkü acıları deşiyor. Ama “soykırım işbirlikçileri” burada herkesin başına bu kabulü kaktıkça, ve gündemi soykırım doldurdukça, eh yabani kalamıyorsun, mecbursun.. Papa’nın soykırımı şarapa banmış kutsal ekmeğe dönüştürmesinden girmiştim konuya, şimdi bizim işbirlikçiler kuyruğa girip bir kilisede, ağızlarını açmalılar ve bu dolmayı da yutmalılar... Kutsal dogmalar bunu gerektirir.. Şimdi bir kitapla sürdüreceğim.
“Tarihi okumak”ta iki yöntem var: “Tek olay”a odaklanırsın. İkincisi ise olaya süreçleri içinden bakarsın. Benim tarih okumam genellikle ikinci türdür. Ermeni meselesine “soykırım” gözlüğüyle bakanlar, tarihe “tekil olaylar”la bakar ve “hah işte! Evreka!” diye sıçrar. Tehcir’i bile “soykırım” görenler var. Bu “kendi kafalarında” bulup çıkarttıkları mıdır, yoksa başkalarının yaptıkları mamayı mı yemekteler, kendileri bilir.


Neyse yazı bitecek ve Dr. Mehmet Perinçek’in “Ermeni Milliyetçiliğinin Serüveni” kitabı da güme gidecek. M. Perinçek, Rus arşivlerini tarayan bir bilimci. Bu arşivlere girmeden Ermeni Meselesi’ni anlamak zor. Ama bizim “soykırımcı işbirlikçiler”in diyebilirler ki “Olay Anadolu’da geçiyor, Rusya’da değil!” Onları kaleme doladığıma bakmayın, eğlencesi işin, yazı sizlere!
Perinçek, Ermeni milliyetçi hareketine odaklanıyor bu kitabında. Durup dururken bu tehcir de nereden çıktı, dememek için. 1850’lerden itibaren Ermeni milliyetçiliği gelişiyor. Ayrı devlet istiyorlar. Ermeni milliyetçiliğinin “teorisyeni” G. Artsruni üstelik ırkçı temellerini atıyor. “Doğu Sorunu” olarak, Türklerin (hatta Kürtlerin) Anadolu’dan kovulması ve medeni, uygar, ari ırk Ermenistan’ın kurulmasını istiyor. Neler diyor neler! Kime diyor bunları? Salt Ermenilere değil, Batılılara: Gelin buraları temizleyin, Avrupa’nın uzantısı bizleri egemen kılın!
Taşnak Partisi, Osmanlılarda en hızlı çete, cinayet, baskın herşey var. Doğu Sorunu Türklerin defedilmesi sorunu! Bağımsızlık sırası Ermenilere gelmiştir, özgürlük için ayaklanın der.. Adına pul bile bastırır Ermenistan. İkinci Dünya Savaşı en uygun ortam. Osmanlıyı bölüşme sorunu. Ermeniler bu bölüşüm için kendilerini ortaya koyuyorlar; her bir emperyalist gücün portföyünde Ermeni’lerle ittifak, onları kendi amaçları için kullanmak var. Çok net ve açık.
Rus ordularıyla birlikte Doğu’nun, Van-Diyarbakır’a kadar Ermenilerle işgali.. İstanbul’da, Anadolu’da ermeni çetelerinin saldırıları.. Osmanlı, böyle koşullarda tehcir kararı alıyor.
Perinçek, süreci çok yönlü ve yeni belge ve bilgilerle anlatıyor. Bilmediğimiz tonla olay.

Medeni ol soykırımı tanı
Mesele, “Medeni ol ve soykırımı tanı” ile açıklanabilecek gibi değil... Veya medeni olsaydın da her milliyete “bağımsızlık verirken Ermenilere” de verseydin lafıgüzafla da geçiştirilecek gibi değil. Osmanlı vermedi, parçalayarak ve sökerek aldılar. Balkanlardan da Türkleri öldüre öldüre attılar. Birinci Dünya Savaşı ve öncesinin vahşi doğasında, etnisitelerin birbirini yediği zamanlar.
Bizim soykırımcı yazarların tek kulağı duyar, tek gözleri görür. İşbirlikçiliğin dayatmalarını kabul etmenin “medenilik” olduğunu vaaz ederler. Arkalarındaki adamları da, Türkiye’nin Ermeni meselesinde yalnız kaldığını manşetlerden alayı vala ile ilan eder ve Türkiye’nin artık soykırımı kabul etmesinden başka çaresi kalmadığını sevinçle duyurur. “Soykırımı kabul etmenin”, ilericilik, aydıncılık, üstelik sosyalistlik olduğu mavrasını mı zokasını yutturacaklar, kendileri de böylece parlayacak, vitrine konacaklar!
Bazıları sonraki adımı attı bile: Evet milyarlarca doları ödeyeceksin, noktasındalar. İşbirlikçilerimizden “evet topraksa topraklarını da vereceksin” diyen oldu mu henüz bilmiyorum, ama o noktadalar. Diyarbakır, Van gibi “ermeni eyaletlerini” versek, Kürtler ne der? Artık aralarında anlaşsınlar.. HDP de “soykırımı” tanıdığına göre!
Ermeni Diyasporası’nın 65 yıllık boyunca adım adım inşa ettiği, en son Papa Hazretlerinin de desteğiyle Hristiyan dininin dolması/dogması haline getirdiği “Soykırım”, bir dayatmadır. 1915 acısına yol açan olaylara, Osmanlı İmparatorluğunu bölüşmek sürecinde destek veren, yol açan, neden olan emperyalistler, bugün kalkmış Türkiye’ye soykırımcısın diyor.
Diyaspora, Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı’nı bile soykırımın parçası sayıyor. Meseleyi genişlettiler, Türkiye’nin varlığını hedef aldılar.
Kurtuluş Savaşı zaferine duyulan intikamcılığın da bu dışavurumuna, sadece hadi len denecek durumda yaşıyoruz.
Soykırım işbirlikçileri, tıpkı yetmez ama evet gibi, bunun da altında ağır olarak kalacaklardır.

--3 Mayıs 2015 Pazar / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

2 Mayıs 2015 Cumartesi

Ermeni sorununda medeni olmanın yolu


 Ahmet İnsel, “Ermeni soykırımıyla yüzleşme medeniliğin gereğidir” diyor. Bu sözler karşısında soykırım ve medenilik kavramları üzerinde durmak gerekiyor.

Osman Bahadır   bahadirosman@hotmail.com

Ahmet İnsel, 23 Nisan 1915 tarihli Cumhuriyet gazetesindeki yazısında (s.15), “Türkiye'de bu adım (Ermeni soykırımıyla yüzleşme adımı) toplumun devlet aklının tahakkümünden kurtulmasıyla mümkün olacak” demektedir. Böylece hemen anlıyoruz ki, Ermenilerin 1915 yılında yaşadıkları zulme ve katliama soykırım demeyenler, akıllarını devlet aklına teslim etmiş olanlardır. Düşünsel kölelik zincirlerini kırmak isteyen özgür akıllara çok çekici gelebilecek bir söylem!
Fakat acaba biz medeniliğin gereği olarak 1915 gerçeğiyle önce yüzleşsek ve nitelemesini sonra yapsak daha iyi olmaz mı?
Birleşmiş Milletler'in 1948 tarihli Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi'ne göre bir eylemin soykırım olarak nitelendirilebilmesi için, belirli bir insan topluluğunun, milliyeti, ırkı, etnik kökeni veya dini dolayısıyla tümünün ya da bir bölümünün yok edilmesi kastının bulunması gerekir.
1948 Soykırım Sözleşmesi, medenileşme tarihinde çok önemli bir aşamadır. Bu sözleşme ile insanlık, soykırım suçunu ilk defa hukuki bir çerçeveye sokmuştur. Böylece 1948'den sonraki soykırım suçları, uluslararası mahkemeler tarafından yasal olarak cezalandırılabilir duruma gelmiştir.
Hiçbir şekilde çiğnenemez insan hakları ilkesinin kabulü, medeni olmanın önemli bir özelliği ve kriteridir. Bu nedenle insan haklarını savunma ve geliştirme bilincinin daha (henüz) zayıf olduğu 1948 öncesi ile bu tarihten sonrası arasında, insan haklarının korunması konusundaki uluslararası duyarlılık düzeyi bakımından da fark vardır.
Medenilik, hukuki, adil ve nesnel olmayı gerektirir. Eğer 1948'den önceki bir katliamı soykırım olarak niteliyorsanız, o tarihten önceki benzeri bütün katliamlar için de aynı nitelemeyi yapmanız gerekir. Gerçekte insanlık tarihi başka şeylerin yanı sıra, aynı zamanda bir soykırımlar tarihidir. Bunların burada sayamayacağımız kadar çok örneğini biliyoruz. Sadece birkaçını sayarsak, İspanyollar Aztekleri, ABD'liler Kızılderilileri, Katolikler Protestanları yok etmediler mi? Bu katliamlar için çeşitli ülkelerin parlamentolarında geçmişe dönük soykırım saptamaları yapıldı mı?
1915'te Osmanlı yöneticileri Ermeni halkına yönelik gerçekten büyük bir zulüm uygulamış ve insanlık suçları işlemiştir. Bu kanaate ulaşmak için yeterince kanıt ve tanık bulunmaktadır. Sadece Ermeni halkının bir bölümünün yok edilmesi değil, güvenlik gerekçesiyle olsa da genel tehcir uygulaması bile büyük bir haksızlık ve zulümdür. Fakat bu uygulamayı hukuki bakımdan soykırım olarak nitelendirebilmek için Ermenilerin etnik kökenleri yüzünden yok edilmiş olmaları gerekir. 1915 koşullarında tehcir uygulaması başladıktan ve olaylar geliştikten sonra, sadece Ermeni oldukları için öldürülenlerin olduğu da bir gerçektir. Fakat bu durum uygulamanın genel bir soykırım olduğunu göstermez.
Çünkü burada tartışma konusu olan şey, 1915'teki Ermenilere yönelik katliamların genel ve sistematik bir soykırımın parçası olup olmadığıdır. Bir Ermeni soykırımından bahsedebilmemiz için, soykırımın (devlet politikası olarak) Osmanlı ülkesindeki tüm Ermenilere yönelik olması gerekir. Oysa bu şartın da bulunmadığını görüyoruz. Tehcir, konjonktürel ve bölgeseldir. Tehcir ve katliam, her bölgede ve tüm Ermeni halkına uygulanmadığı gibi, devlet bürokrasisindeki birçok Ermeni, tehcir uygulaması sırasında bile görevlerine devam edebilmişlerdir. Dolayısıyla tehcir ve katliamın, bir etnik topluluğun kasıtlı ve sistematik bir şekilde yok edilmesine yönelik olmadığı, fakat büyük bir savaş koşullarındaki bir ayaklanma ortamına bağlı olarak gelişmiş olduğu görülebilmektedir. 
Bu durum Ermeni halkına yapılan zulümlerin önemini elbette azaltmaz, fakat sadece yaşananların bir soykırım olmadığı anlamına gelir.
Medeni tutum, 1915 gerçeğini bütün yönleriyle olduğu gibi ortaya çıkartmaktır. Bu yüzleşmeyi yapmak gerçekten medeni olmanın bir gereğidir ve bundan sonra bu tür insanlık dışı hareketlere girişmemenin de garantisini oluşturur. Fakat kendi soykırımlarının üstünü pek maharetle örtmesini bilen ve 1948 sonrasındaki birçok soykırıma katılan veya ses çıkartmayan uluslararası güçlerle görüş birliği içerisinde soykırım yüzleşmesi önerenlerin tutumlarındaki medenilik vasfı ise çok kuşkuludur.
Aklın her türlü tahakkümden kurtarılması medenileşmedir. “Devlet aklının tahakkümünden kurtulmak” da aklın özgürlüğü için şüphesiz çok önemlidir ama uluslararası büyük güçlerin akıllarının tahakkümüne kapılmamak koşuluyla.
Kaynak: CBT sayı 1467, 1 Mayıs 2015


RTE Milliyetçi Politikalara mı Yöneliyor?


RTE, Kürtlerden uzaklaşıyor, Ordu ile bütünleşiyor, PKK’nin muhtemel tehditlerini mi göze alıyor? Seçim sonrası “savaş” olasılığı?

Cumhurbaşkanı koltuğunda oturan ve Parti’si üzerinde de kesin vesayeti açık saçık olan RTE, bizzat kendisinin kurduğu çözüm süreci masasını tekmelemeyi sürdürüyor. İki hafta önce “Kürt Meselesi yoktur” dedi, Başbakan yardımcısı Yalçın Akdoğan ile HDP’li temsilcilerin Dolmabahçe’de ortaklaşa açıkladıkları 10 maddelik deklarasyona karşı çıktı, neredeyse tanmadığını söyledi..
Önceki gün de şöyle dedi: “ülkemizde artık bir Kürt sorunu yoktur. Kürt sorunu vardır demek artık ayrımcılıktır. Kürt sorunu bizzat Kürt sorunu vrdır diyenlerden kaynaklanıyor.. Zaman zaman “taraflar” diyorlar, sen kim oluyorsun da taraf diyorsun. Devlet bir “taraf”la masaya oturmaz.. Devlet silah bırakmaz, terörist silah taşırsa, devlet de gereğini yapar..”
***
Daha önceki yazılarımda, RTE partisinden özellikle MHP’ye oy kaydığını görünce çözüm sürecini askıya alma yoluna mı gidiyor, bu da bir seçim öncesi bir politika mı diye sormuştuk. Çünkü RTE bunu 2011 seçimleri öncesinde de yapmıştı ve ben olsam APO’yu asardım demişti. Sonrasını biliyoruz, “sayın Öcalan”a varmıştı.
Peki şimdi? Gerçekten RTE “çözüm süreci” politikasını kökten değiştiriyor mu? Bu son söylediklerini, seçim öncesi oy avcılığı değil de, kalıcı yeni bir politika olarak değerlendirmeli miyiz?
Bu olasılık oldukça ağır basıyor olabilir.

RTE Ordu ile bağlarını güçlendiriyor
Bunun en önemli işaretlerinden biri, RTE’nin TSK ile giderek artan “ittifakı” denebilir. Şüphesiz, TSK bir “devlet kurumu” olarak siyasetin emrindedir. Ama RTE “devlet benim” yolunda ilerledikçe, TSK ile de eskiye kıyasla daha başka bir ilişki kuruyor. 
RTE’nin otoriter yönetim anlayışına toplumda tepkiler giderek yaygınlaştıkça, o “ekonomik mucizelerin” cilası döküldükçe, seçmen tabakalarında desteği de kaçınılmaz olarak azalacak. PKK’ya “özerklik” vb gibi ayrımcı sayılabilecek politik “haklar”a varacak kararlar, muhafazakar ve milliyetçi tabanda büyük seçmen kaymalarına neden olacağı ve bu sürecin belki de MHP’yi iyice büyütecek etkiler yaratacağı düşünülmeli.
Bu seçimlerin bir başka özelliği de şu olacak: MHP’nin, vitrinine koyduğu adaylarıyla, “milliyet-türkçü” parti kimliğinden giderek “kitle partisine” evrilme olasılığı artıyor. Eğer oylarını 17-18 ve üstüne tırmandırırsa.. Bu, AKP’yi çok zora sokacak bir gelişme.
AKP, HDP’nin Meclis’e girmesini engellemeye çalışıyor. Anlaşılır nedeni, tek başına iktidar olasılığını kesin garantilemek. Tabii muhtemel anayasa referandumu çoğunluğuna da ulaşmak.
Buna karşılık, seçim sonrası AKP’nin verilecek bir şey kalmadı politikası devreye girerse, PKK tehditlerini uygulamaya koyar mı?

Silahlı çatışma, RTE’nin Muktedirliğini güçlendirir
Yeni iç güvenlik yasası, 250 TOMA, askerin yeniden mevzilenmeye şimdiden başlaması, bu tehdite karşı RTE’nin yanıtı hazırlığı. Yani RTE olası bir çatışmalı durumu göze alıyor gibi. Tabii bu durumda da TSK ile bütünleşecek. TSK “ülkenin üniter birliği” konusunda düşünce olarak da herkesle ittifak yapar.
Bu durum, RTE’nin, yasal olsun olmasın fiili başkanlığını istediği şekilde kullanmasını kolaylaştırır. Ordu ile sorunsuzsuzluk, RTE’ye güç verir. Politikalar “milliyetçilik” tabanında yeniden biçimlenir. M. Belge vb gibi bazı liberal kişilerin ileri sürdükleri “darbe tehlikesi vardır” gibi düşüncelerin de zemini kesin ortadan kalkar. RTE’nin Kıbrıs konusundaki çıkışına dikkat. TSK da başka türlü düşünmüyor.
Peki PKK’nın, yeni dönemde, Türkiye dışından aldığı destek sürer mi? Ankara’nın IŞİD konusunda daha çok devreye girmesi ile, Batılı egemenler, Barzani ile yetinebilirler. Barzani-PKK anlaşmazlığı biliniyor. Ankara’nın Barzani’yi desteklediği de.
Bu gelişmeler PKK’nın silahlarla oyun alanını zorlaştıracak gibi. Seçim sonrası silahsız bir Kürt Politikası’nın zemininin yaratılması, RTE’nin muktedirliğine karşı en iyi mücadele koşullarını yaratır.

Silahlı çatışma dönemine geri dönüş, sadece RTE’yi güçlendirir.
---30 Nisan 2015 Perşembe / Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet