Öne Çıkan Yayın 20 Mart 2012 yazım

Erdoğan’a Askeri Darbe?

Yoo hayır bu kez, başka bir “fantezi”i üzerinde düşünmeye çağırıyorum: Cemaat, denetlemeye başladığı TSK’yı, Erdoğan’a karşı kulla...

13 Ağustos 2014 Çarşamba

Susuzluk, İklim Değişikliği, Demokrasicilik Oyunlarına Son Verebilir..

CBT Gündem, sayı 1429, 8 Ağustos 2014


Bir kaç sayı önceki CBT’nin kapak konusu “Bir damla su bile geri kazanılmalı, tuvaletten musluklara” başlığını taşıyordu (Sayı 1425).. Yoo hayır konu Türkiye değildi sadece, bütün dünya! İçme suyu dünyada hem tükeniyor hem maliyetleri artıyor. Ama bilim de durmadan yeni teknolojilerle çok aşamalı arıtma yöntemleri geliştiriyor, öyleki ki “konutlardan ve ofislerden atılan pis sular, doğrudan musluklara bağlanabilecek kadar güvenilir” yapılıyor.. 
San Diego kentini besleyen iki nehir kuruma kuruma noktasına gelince, dışarıdan su getirtmenin müthiş pahalılığını hesaplamışlar, saflaştırma yöntemiyle kanalizasyon sularını geri kazanma yöntemine başvurmuşlar, hem daha ucuz hem de kentin su ihtiyacının %40’ın karşılayabilecekler. Dört aşayadan geçiriliyor sular, mikrofiltrasyon, Ters ozmoz, İleri oksidasyon ve Ozon dezenfeksiyonu. Sistem tamam, sadece onay bekleniyor.
En büyük engel, halktaki iğrenme duygusu imiş.. Alışırlar!
***
Orman ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürü Prof. Dr. Cumali Kınacı, “bir damla suya bile muhtaç olacağımız günlerin yakın” diyor”. İki neden, su altyapılarının büyük yetersizliği ve iklim değişikliği. Birinci neden: Dünyada su naklinde kayıplar ortalama yüzde 10-20 civarında, Türkiye’de belediyelerin çekip dağıttığı sularda kayıp oranı ortalama ise %43! 
Yani bu yolla sadeec su kaybedilimiyor, muazzam paralar da kaybediliyor; yaptığınız onca yatırım çöpe.. TÜİK’e göre, İstanbul bölgelerinde kayıp oranı %38! Yani İstanbul Belediyesi bu kayıpları normale indirecek önlemlere yatırım yapabilseydi, İstanbul ortalama %25 daha daha fazla suya sahip olacaktı. Özetle, su krizinin pek çok nedeninden başta gelenlerinden biri..
Diğer önemli neden de, tabii ki iklim değişikliği.. Yağışların azlığı.. Su uzmanı Dursun Çiçek’in yan sayfadaki derli toplu yazısı, 2015- 2016’da İstanbul’u susuzluk felaketi beklediğini ortaya koyuyor. Varaolan suyun kalitesinin bozulacağı, önemli ölçüde içme suyu niteliğini kaybedeceği gibi, bu durumun yol açacağı sağlıkla ilgili salgın hastalıklar gibi felaketler de kapıda duruyor demektir.
İstanbul’un “esas yöneticisi” Tayyip Erdoğan’ın öncelikle kuzey ormanlarını yokeden ve su havzalarını daraltan “büyük projeleri” de, kenti bitirecek. Kentin yanıbaşındaki ormanları kendisini destekleyen medya ve lokanta patronlarına peşkeş çekme politikası da, böyle giderse, İstanbul’u iyice yoksullaştıracak. 
Büyük Patron, İstanbul’u susuz bırakmış görünüyor. Su kullanımına kısıtlayıcı büyük önlemler açıklanması ve uygulanmaya konması gerekirken, Erdoğan ve belediyesinde tıs yok. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sonunu bekliyor olsalar.

İKLİM  TOPUNUN AĞZINDA BİR ÜLKE
Türkiye, adım adım, “Avrupa ve Orta Asya bölgesinde aşırı iklim olaylarına en çok maruz kalacak 3. Ülke” sürecinde yaşıyor.. (Dünya Bankası 2009 Raporu) .. BM Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC)’nce geçen 31 Mart tarihinde yayınlanan önemli raporuna göre “Bu gezegen üzerinde yaşayıp da iklim değişikliğinden etkilenmemiş kimse kalmayacak..”.
Gelecek sayımızda yayınlayacağımız bir haberden: “İklim değişikliği zaten var olan bir gerçeklik ve etkilerini tüm anakaralarda yaşayan insanlarda ve denizlerde çoktandır belli ediyor. Fosil yakıt tüketimi, ormansızlaştırma ve daha başka insan etkinlikleri sayesinde dünya topu topu birkaç onyıl öncesine kıyasla çok farklı bir iklime sahip.”
İklim değişikliği konusunda yapılan bilimsel araştırmaların sayısını merak eder misiniz: 12 binden fazla! Bir ekip 12 bin araştırmayı elden geçirmiş ve ortak yönlerini ortaya çıkarmış.
Kesin bilgi: Tüm dünya ulusları hemen şimdi iklim değişikliği sonuçlarına uyum sağlamalı.. Atmosferin baş düşmanı karbon gazı. “1880 yılından bu yana havaküreye 531 gigaton (milyar ton) karbon salındı, küresel ısınmanın 2C derecenin altında tutulabilmesi için salımların 800 gigatonu aşmaması gereki. Bu eşiğin aşılması durumunda dünya üzerindeki tüm ekosistemler ve toplumlar ciddi biçimde zarara uğrayacak.”

SOSYALİZM Mİ GELECEK !?
Dünya daha kötüye gidiyor: Yanıbaşımızda yaşadığımız savaşlar, dünyada yaşanacakların yanında devede kulak kalabilir: Su savaşları! Su sıkıntısı, tarım ürünlerinin yeterince sulanamaması; buğday, mısır kıtlığı.. Sel baskınları ve aşırı kızgın güneş ve hastalıklar..
Şu kadarını yazayım sadece: “Kimi deniz canlıları alışık oldukları soğuk iklim koşullarına kavuşabilmek amacıyla yaşam alanlarını 400 kilometre kadar uzağa taşıdılar..”
Peki doğanın bir parçası olan insanlar ne yapacaklar dersiniz?! Nerelere kaçacaklar, çekilecekler, dayanacaklar, yüzbinlerler, milyonlar halinde?! Hangi sınırlarda insanlar telef olacak?
Bir noktayı belirteyim bir katkı olarak: Demokrasicilik oyunlarının sonu görünebilir. Demokrasiler, yerlerini gelecekte yeni yönetim biçimlerine bırakabilirler...
Yoo hayır otoriter ve totaliter demiyorum.. Bütün sorunlara halkın doğrudan ortak olacağı ve kendi hakkında kararı vereceği yeni kolektif yönetim biçimleri.. Dünyanın üzerine gelen gökyüyüzü çapındaki felaketin üzerinden gelecek başka bir yönetim modeli düşünemiyorm.. Kişi, gurup, şirket, görüş çıkarları yok..
Tek bir çıkar var: Ülkenin ve bu tüm ulusun ortak yararı..
Sosyalizm bu yolla ve zorunlu koşullarda mı geliyor dersiniz?!
***
Tayyipgiller ne yapıyorlar, ülkeyi 2023’e hazırlayacaklar, programlrına baktığınızda susuz, aç, pahalı, hastalıklı bir ülke gözüküyor uzakta.. Buna karşılık bir önlemleri, düşünceleri, minicik bir akılları var mı?
Meclis’e getirdikleri ve tüm akarsuların şirketlere 49 yıllığına peşkeş çekilmesini öneren tasarılarına bakılacak olursa, yok.
Tek dertleri, iktidarlarına para akışını sağlayacak ve kendilerinin ve adamlarının keselerini dolduracak al sat yöntemleri..
Gelecek Cuma yeniden birlikte olmak dileğiyle..


Kaçan Altın Fırsat : Seçim Üzerine: Doğrular, Yanlışlar, Sanrılar, Bilinmeyenler

Çatı Adayı Yöntemi Yanlış Mıydı: Seçim sonuçları belli olduktan sonra Çatı adaylığına bindiren bindirene.. Ben muhalefetin tek aday üzerinde anlaşmasını seçim stratejisi açısından doğru buldum sonuç olumsuz çıkınca, görüşümü değiştirecek değilim, sadece tartışacağım, öncelikle şu görüşü: Her parti kendi adayıyla katılsaydı, seçimler ikinci tura kalırdı.
Bu olasılık var. Tabii MHP ve CHP’den, yerel seçimde oy verip de bu seçimde sandığa gitmeyen 4 milyon kadar seçmenin katılımı koşuluyla.. Yoksa iki parti de adaylarına parit oyları kadar alırdı.. Neden sandığa gitmedi seçmen kitlesi? Adayı protesto ettikleri için mi, yerlerinde bulunmadıkları için mi, seçime önem vermedikleri için mi, nasıl olsa RTE kazanır diye mi, Kılıçdaroğlu’na tıpış tıpış gideceksiniz protestosu mu, yoksa RTE ile yaşamı artık kanıksadıkları için mi...
Ve bu nedenlerin tek tek yüzdeleri nedir? Bilgi üretmeden, bu tez, kendini haklı çıkarma yargısı olur. Her parti kendi adayı ile katılsaydı, yine de seçim ikinci tura kalmayabilirdi! Parti adayları biraz daha yüsek oy alabilir ve RTE yine çoğunluk oyunu alabilirdi.
CHP, partisinden geniş kabul gören bir aday çıkarsaydı, partisinin oyunu (belki 1 fazlasıyla) alırdı (%25-27).
MHP de öyle...
İkinci tura kalınma varsayımını doğru kabul edersek: Mesela CHP’den Baykal diyelim, MHP seçmeni Baykal’a mı oy verecekti? Veya yüzde kaçı? Tersini düşünelim: CHP seçmeni (diyelim ki yüzde kaçı) mesela Meral Akşener’e mi oy verecekti? Veya diyelim Kürt Siyasal Hareketi’nin oyları CHP’ye mi yönelecekti yoksa RTE’nin arkasına mı dizilecekti... Eğer bir muhalefet cumhurbaşkanı seçtirme stratejiniz varsa, ikinci turda bunun nasıl gerçekleyeceğini söylemelisiniz.. Eğer yoksa, zaten çatı adayı ha olmuş ha olmamış, kimsenin hayatında ve seçim sonuçlarında değişen bir durum da olmayacaktı..

İLK TURDA SEÇMENİN TEK SEÇENEĞİ
Çatı adayı projesi, ikinci tura kalabilmeye yönelik bir stratejiden çok, ilk turda, RTE yerine bir Cumhurbaşkanı seçebilmenin tek seçeneğiydi.
RTE ile Çatı Adayı arasındaki oy farkı, yüzde 13,5’tur. (Yüzde 51,9’a yüzde 38,3 gibi)..
Baktığınızda, her iki parti de seçmenini tamamen ikna ve mobilize edebilseydi, farkı kapatabilirlerdi ve bu durumda strateji doğru çıkardı, eleştirenler bayram ederdi! Ama bunu yapamadılar..
CHP ve MHP gibi, aralarında, önemli anlarda (MHP’nin baraj altında kalma algısı gibi) oy geçirgenliği (yüzde kaç? 2, 3, 5?) olan ve muhalefette olmak gibi ortaklığı olan, ama ayrılıkları ve farklılıkları bunlardan çok daha fazla (yüzde kaç? 80-90?) olan iki partinin, bir çatı adayı üzerinde anlaşabilmesi, dünyanın en zor problemlerinden biri olabilir.
Her iki parti de, “seçmenim ona oy verir mi, ben verir miyim, kendimi tehlikeye atar mıyım..” gibi onlarca sorunun üzerinden gelmek zorunda... Bu açıdan bakıldığında, her iki parti de, aslında, başarısızlık durumunda bir risk altına girdiler. Kendileri ve koltukları için en risksiz durum, kendi adaylarını çıkarıp arkalarında durmaktı!
CHP seçmenini tamamen tatmin edecek bir adaya MHP desteği çıkmazdı, veya tam tersi de doğruydu...

DOĞRU TAVIR NEYDİ?
Burada en doğru tavır, iki parti yönetim kadrosunun, tamamen en iyi niyetle ve mutlaka bir çatı adayı üzerinde anlaşmak ve ona seçimi kazandırmak kararlılığıyla masaya oturmaları, riskleri minimize edecek uzun soluklu toplantılar yapmalarıydı. Ve önlerindeki isimleri iyi niyetle birbir tartışmak; alacakları geçici kararların doğruluğunu, destek bulup bulmayacağını, partilerinde ve seçmelerinde sondaj yoklamalarıyla test etmekti...
Böylece iki parti samimiyetle olabilirlikleri ve olamayacakları görecek ve en az riskte birleşeceklerdi...
Bilimsel yöntem ve bakış budur.
Kendi kitleleriyle hareket etselerdi, demokratik bir süreci işleteceklerdi ve katılımcılığı gerçekleştireceklerdi. Bu süreç, ortak adayı da belirleme ve benimseme süreci olacaktı. Tabanda bir heyecan yaratacaklardı, ortak adayın cumhurbaşkanlığını kazanacağına kilitlenmiş bir seçmen kitlesi ortaya çıkartacaklardı..
Ama bunlardan hiç biri olmadı. Üstüne üstlük, seçime 40 gün kala, tanınmışlığı ve bilinirliği sıfır olan bir adayla ortaya çıktılar, ki CHP saflarında ilk anlarda geniş bir tepki doğurdu. (Ekmelettin Bey alınmasın, burada tartışılan kendisi değil, yöntem!)
RTE’YE ALTIN TEPSİ
Tepeden inme yöntemle, bir adayı seçmenlerinin önüne sürdüler, onları biraz da odun yerine koydular, hadi tıpış tıpış seçin bunu bakalım dediler. Yoo bunu salt Kılıçdaroğlu söylemedi, pratiğiyle Bahçeli de aynı şeyi yapmış oldu!
Bu demokratik-katılımcı, riskleri enazaltıcı süreci yaşamadıkları için, iki parti yönetimi ve örgütü de, ortak adaylarını kendi adayları gibi benimsemedi ve arkasında durmadı..
Yani bu durumda bile yüzde 38,3’lük sonuç çok başarılıdır! CHP’li seçmen büyük özveri gösterdi, maksat “vatan olunca”...
Gereği yapılmayanları dikkate alırsak sonuç başarılı olabilir, ama liderler ve yönetimler açısından büyük bir başarısızlık vardır.
Bir altın fırsatı değerlendiremediler ve kaçırdılar.
CHP (ve MHP) yönetimleri bu yanlışlıklarının sonuçlarını, bence yaşamalıdır.
Şimdilik bu kadar diyeyim.. Doğru bir işi, yanlışa ve başarısızlığa dönüştürmenin dört dörtlük bir örneğini yaşadık..
Seçimlerin başka açılardan da tartışılacak sonuçları var, bakalım Perşembe’ye devam eder miyim..

---12 Ağustos 2014 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

12 Ağustos 2014 Salı

3 Koltuk Boşalıyor: Gül-Erdoğan-Cemaat Kavgası, 3,5 yıl önce

11 Aralık 2011 / Bilim ve Siyast – Orhan Bursalı

3 Koltuk Boşalıyor:
Gül-Erdoğan-Cemaat Kavgası

Cumhurbaşkanı, Başbakan (AKP) ve Cemaat arasında, Şike yasası üzerinden patlayan mücadele, sözde “çok da önemli değil”miş.. Bazıları, özellikle eskiden marksist geçinen sonra iktidara, Erdoğan’a ve cemaate katılan renkli dönekler “bu tartışmaya alet olmazlar”mış.. Gül ile Başbakan “kardeşler”miş, çünkü Başbakan “Cumhurbaşkanı adayımız, kardeşim Gül” demiş.. AKP ile Cemaat arasında kopmaz bir kader bağları varmış..
Yani bir sürü laga luga ile yukarıda saydığımız “üç iktidar odağı” arasında patlayan savaş görülmemeye, en azından hafife alınmaya çalışılıyor.
Gül, ilk kez, AKP’nin bir yasasını bütünüyle geri çeviriyor. Bugüne kadar önüne gelen yasaladan sadece üçünde bir kaç maddeyi geri çevirmişti. Ama hükümetle hep bütünleşik hareket etti.
Şimdi Şike yasasını geri çevrimesi, bir güç denemesidir Burada, Şike yasası değişikliğine şiddetle karşı çıkan Cemaatçilerle birlikte hareket etti.
Erdoğan da, Gül ve Cemaatin restini gördü. Yasa değişime uğramadan Gül’ün masasına kondu. Gül, ya yasayı kabul edecek ya Anayasa Mahkemesine götürecek ya da Referanduma!
Ama sonuç şudur: İktidar odakları arasında mücadele ateşlenmiştir. Bu, sorun çözülünceye kadar sürecek. Güçlü bir olasılıkla, bu mücadele sonunda saflar ve destekler değişecektir..
Olayın ayrıntısına bakalım
***
Eğer Cumhurbaşkanlığı seçimi en geç 2014’de yapılacaksa, Türkiye’nin zirvesinde Üç Koltuk boşalıyor. Kişiler ve şapkalar değişecek.
Gül, Cumhurbaşkanlığından ayrılıyor.
Erdoğan, Başbakanlıktan.
Ve Erdoğan Parti Başkanlığı’ndan..
***
Önce Erdoğan’dan başlayalım: 2014’te boşalan Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturacak mı? Büyük bir olasılıkla (Yüzde 99,9).
Ancak biliyoruz ki, Erdoğan’a Cumhurbaşkanlığı yetkileri az geliyor. Oradan, ülkeyi de yönetmek istiyor. Gönlü, Başkanlık Sistemi’nin, Başkanlık’tan veya en azından güçlendirilmiş bir Cumhur-Başkanlığından yana. Anayasa değişikliğiyle özellikle bu açıdan ilgileniyor. 2014’e kadar zamanı var, Meclis’te Anayasa pazarlıklarının alacağı yönü bekleyeceğiz.
Anayasa değişmezse, Erdoğan sağlık sorunları yaşamazsa yine yüzde 99,9 olasılıkla köşke çıkacak.. Çünkü hem o makamda oturmak istiyor, hem yoruldu ve biraz dinlenmeye ihtiyacı var. Çankaya’dan, Parti’nin de bütünlüğünü koruyabileceğine inanıyor.
O halde, Başbakan’ın Çankaya’ya çıkarken, Başbakanlığı ve Parti Başkanlığını, kendisiyle uyumlu çalışacak emin ellere bırakmak isteyecektir. Ya bu iki görevi yani Parti Başkanılığını ve Başbakanlığı bir kişiye emanet edecek... Olmazsa, iki görevi iki kişiye de bölüştürebilir.
Peki Gül, Erdoğan için doğru adam mı?
***
Cumhurbaşkanlığından ayrıldıktan sonra Gül hangi koltuğa oturacak? Öyle çok sanıldığı gibi, hemen ve kolaylıkla Başbakanlığa (ve Parti Başkanlığına) mı ?
Hayır, Gül’ün Başbakanlığa oturması hiç kolay değil.
Gül, Cumhurbaşkanlığı koltuğunda, kendisine güçlü bir siyasi kişilik inşa etti. 2007’den öncesi kabul edilmiş Erdoğan- Gül kardeşliği, yani “Ben Birinci -Sen İkinci” siyasi kişilikler yok bugün.
Bu süreç içinde, iki tane Birinci Siyasi Kişilik ortaya çıktı! Yani Gül, kendisini Erdoğan’la eşitledi!
Bu nedenle, eğer Erdoğan Köşke çıkarsa, ve Gül’e yol açarsa, partiyi ve Başbakanlığı tamamen Gül’e bırakmak zorundadır. Gül, Erdoğan’ın rolünü tam anlamıyla üstlenecektir. Erdoğan’ın himayesi ve kişiliği altında çalışmayacaktır.
İşte dananın kuyruğunun koptuğu nokta.
***
Erdoğan Gül’ün Parti Başkanlığı ve Başbakanlık rolünü üstlenmesini kabul ederse, Köşk’te oturacak ve siyasi yönetime karışamayacaktır..
Oysa Erdoğan, Köşkten, hükümeti de oldukça güçlü bir şekilde yönetmek istemektedir! Güçlü siyasi ve otoriter kişiliği, başka bir rolü kabul etmeyecektir.
Sonuç: Erdoğan için Gül, Başbakanlık ve Parti Başkanlığı makamı için doğru siyasi kişi değildir.
***
Şike yasası üzerinden başlayan erken kapışma, boşalan üç koltuğıun nasıl, hangi yetkilelerle ve kimler tarafından doldurulacağı yüzündendir.
Bu mücadele erken ateşlenmiştir. İki nedenle:
Birincisi Erdoğan’ın hastalığı..
İkincisi, siyaset sahnesindeki Cemaatin, Şike Yasasındaki değişikliğe karşı çıkması ve Erdoğan’a karşı çıkması.
Şike yasası olmasaydı, Erdoğan- Gül koltuk sorunu, daha sonra ateşlenecekti.
Cemaat, bu sorunun patlamasını erkene aldı!
Burada, Gül ile Cemaat arasında bir siyasi ititfakın temellerinin atıldığını da görüyoruz..
Probleme ve Cemaat’ün rolü açısından da soruna yarın bakacağız..

--

3 Koltuk Boşalıyor – 4: Cemaat: Bedel Zamanı! Gül Cemaat İlişkisi

15 Aralık 2011 / Bilim ve Siyaset – Orhan Bursalı

3 Koltuk Boşalıyor – 4:
Cemaat: Bedel Zamanı!

3 koltuk sorunu, gelecek 2,5 yılı belirleyeceği için, analizi sürdürüyoruz.
3 koltukta gerçekleşecek büyük değişikliklerin salvo ateşlerini seyretmeye başladık. Şimdilik kesine yakın bir nokta var: Başbakan Erdoğan Köşke çıkmak istiyor, bunun için Cumhurbaşkanlığı seçimine katılacak; seçilirse (bunu da tartışmalıyız, tüm muhalefet ortak aday çıkartırsa, eğlenceli bir seçim olabilir!) 5 yıl Cumhurbaşkanı olacak.
Başbakan’ın, Anayasa’yı da değiştirerek, Başkanlık Sistemi’nin ilk adayı olarak seçilmek istediğini biliyoruz. Eğer bu konuda kesin kararlıysa, yeni Anayasa uzlaşmalarında “müthiş açılımlar” görebiliriz: “Al sana Anayasa maddesi, ver bana Başkanlık sistemi”. Bu yolun da imkansızlıklarla dolu olduğu biliniyor. Büyük bir olasılıkla Erdoğan, Gül’ün kullandığı yetkilerle yetinecek!
Son yazıda, Başbakan’ın Köşk’e çıkmasıyla “siyasete ara verecek” olmasını, “topal ördek” olarak nitelendirmiştik. Başbakan, “topal ördek”liği engellemek için, Gül’ü “dışarıya” göndermek istiyor (Erdoğan topal ördekliğini, Parti ve Başbakanlığa getireceği “adamları” ile dengelemeye çalışacak). Bunun kamuoyunu yaratmak için, uşak-yalaka “renkli kalemler”in devreye girdiğini de görüyoruz.. Türkiye ne kadar itibarlıymış… büyükmüş… BM sekreterliği gerçekleşebilirmiş… bir dizi palavrayla Gül’ün eline “elma şekeri” verilmeye, parti liderliğine ve başbakanlığa yanaştırılmamaya çalışılıyor.
Öte yandan, sözde anketlerle, başbakanlığa ve parti liderliğine en çok kim isteniyor haberleri pompalanıyor.. Başbakanın anket, plan ve programında karanfil var, papatya var ama  “Gül” yok! Erken başlayan peşrev seyrediyoruz.
***
Gül, durumu değiştirebilir mi? Ancak Cemaat desteğiyle bunu deneyebilir! Şike yasasına veto, bu ittifakın provasıydı!
Cemaat’ın Erdoğan’a tavır alabilmesinin ve parti/iktidar içinde (ilk kez!!) başka ittifaklara girmeye cesaret edebilmesinin ardında, hem parti-iktidar-halk içindeki yuvalanmasının hacmi, hem de Erdoğan’ın Parti ve Başbakanlığı bırakarak “topal ördek” durumuna düşmesi var!
Yoksa Cemaat, her zaman (yükselen) bir iktidar kanadı altında kalmayı ana politika benimsemiş bir örgüttür (*). Erdoğan güç yitirmeseydi, Cemaat ona karşı çıkmaya cesaret edemeyecek ve verilenlerle yetinecekti!
Cemaat, üçüncü “eşit güç” olarak büyüdüğünü düşünmektedir! Dolayısıyla tepelerde 3 Koltuk için 3 Güç çarpışmaktadır!
Gül “iktidarı” altında, iktidar ortaklığı güçleneceği için Cemaat daha büyüyebilir.
Üçlü güç denemesinde hepsinin zayıf yönü bulunuyor: Erdoğan’ın “topal ördek”liği; Cemaat’in siyasi bir korumacılığa – siyasi iktidarın kanatları altına muhtaçlığı ve Gül’ün Parti içinde zayıflığı…
***
Ama şunu vurgulamalıyız: Ne Gül için ne de Cemaat için iktidar sorunu kolay değildir. Dahası, Erdoğan’ın topal ördekliğine rağmen, bu ittifakın kazanma şansı daha zayıf gözükmektedir! Cemaat, Erdoğan’ın otoriter ve güçlü kişiliğini görmemektedir! Hastalık ve nekahat zamanı, Erdoğan’a ortalığı gözleme ve gelecek stratejisini gözden geçirme zamanı tanımıştır.
Erdoğan ile Cemaat arasında, eski ittifakın yürüyeceğini artık sanmıyorum. Camlar kırılmıştır. Cemaat, varlığını, Erdoğan’ın iktidar ve gücüyle eşitlediği zamandan beri, bu böyle!
Erdoğan, bunu “haklı” olarak, kabul etmez, edemez. Çünkü, iktidarı milletin elinden çekip alan odur..
Daha zaman var. 2013’te, Gül ile Erdoğan arasında “eşit koşullarla” bir görev değişikliği olmazsa, sert çatışmalar yaşanabilir. Tabii, Gül’ün Parti’ye resmen üyeliği de gerekli, bu arada!
Erdoğan, işi kolaylaştırmak için Gül-Cemaat ittifakını engellemek isterse, Cemaat’e boyun eğmek durumuyla karşı karşıyadır: İsteklerini kabul edecek ve Cemaat’e devlette, hükümette ve toplumda daha geniş alanlar açacak!
Bu yol, Erdoğan için giderek cemaatin “siyasi kuklası” durumuna çıkar!
Erdoğan, böyle bir kuklalığı şüphesiz ki zul sayar!
Bazı yorumlara göre, Cemaat-AKP ittifakı bozulmaz. Tartıştığımız bu değil. Cemaat, kendisi için en uygun koşulları yaratmak için, liderlikte kimin olacağı konusuna ağırlık koyuyor. Cemaati AKP’siz düşünmek neredeyse olanaksızdır. Ama tersi için aynı şeyi söylemek, çok da doğru değildir!
Ama bu “politika oyunu”nu kaybetmesi durumumda, bir de bedeli olacaktır!
Cemaat, artık bir siyasi iktidar odağıdır! Bunun de bedelini er geç ödeyecektir!
(*) İsrail meselesinde Erdoğan’a karşı tavır alması, küresel olarak ABD’nin eteği altına sığınmasından ileri gelir.. Cemaat’in bu politikasını gelecek sayıda irdeleyeceğim.

---

3 Koltuk Boşalıyor - 7 / Erdoğan Vesayet Arıyor

20 Aralık 2011 / Bilim ve Siyaset – Orhan Bursalı

3 Koltuk Boşalıyor - 7
Erdoğan Vesayet Arıyor


Aslında çok önemli 2 yıllık sürece girdik. Beşir Atalay dedi ki: AKP liderliği, geleceğe yönelik politikalarını saptarken stratejik düşünür.. Yani diyor ki: Gelişmeleri raslantılara bırakmayız... Erdoğan ve yakınları, boşalacak 3 önemli koltuğun nasıl dodurulacağı sorunuyla uğraşıyor.
Temel siyasi gerçek şudur: Erdoğan bugün sahip olduğu liderlik gücüne dayanarak, eğer siyasetten emekli olmaya niyeti yoksa, Cumhurbaşkanlığını, Parti Başkanlığını ve Başbakanlığı, öyle bir şekilde “bağlamaya” çalışacak ki, önümüzdeki 10 yılda kendisini ve geleceğini görebilsin.
Şüphesiz ki “gelecek 10 yılı bağlama”, politikacının “gönlünde yatan iyi gelişmeler”e dayanır. Varsayım şudur: 5 yıl- 10 yıl daha iktidarsak eğer, 10 yıl boyunca ülkenin en etkin kişisi olmayı nasıl sürdürürüm!
Özellikle lider konumundaki bir politikacı, bu hesaplamaları ve buna yönelik stratejileri, zirvede olduğu sırada yaparsa, en yüksek yararı sağlayacak denklemler kurar!
Bu sadece Erdoğan için geçerli değil! Abdullah Gül de aynı şekilde düşünecektir! İkinci-üçüncü sıradaki politikacılar da! Gelecek kariyer ve beklentilerin hesabı, her türlü ‘dini kardeşlik’ hesabının üzerindedir! Hiç bir siyasetçi bunun dışında kalamaz.
Şüphesiz, Türkiye iç, dış ve bölge dinamiklerinin; sadece siyasi değil, ekonomik gelişme dinamiklerinin de büyük etkisi altında. Siz “bugünkü olağan gelişmelerin sürmesine göre” hesabınızı yaparken, bu dinamiklerden çok güçlü olan biri bile, yaptığınız denklemleri darmadağın eder! Bu denklemleri, halkın iradesi de muhalefetin dirayeti de bozar..
Hele hele muhalefet!  Tabii, rakibin iktidar hesabını-denklemini bozacak kendi “stratejisi ve denklemi” varsa!..
***
Öyleyse, Erdoğan için temel soru: 10 yıl sonra da Türkiye’de egemen kişi olma hesabı, politik denklemi nedir?
Şunu söyleyebiliriz: Parti Başkanlığını ve Başbakanlığı da himayesi-vesayeti altına alacak bir Köşk...
Bunun en kestirme çözümü ise, şüphesiz Başkanlık Sistemi’ne geçiştir. Erdoğan iki-üç yıldır bunun iklimini yaratacak çalışmalar yapıyor.

Bu arada Gül’e gelince, cemaat güçleriyle ittifak yapabilir.. Ama hiç bir siyasi lider, bir Cemaat insanı-politikacısı olarak liderlikte-iktidarda kalamaz. Ta ki, cemaat, AKP’nin içini tam oymuş olsun. Zaten o zaman AKP diye bir şey kalmamıştır.

Gül ile RTE Arasındaki Meydan Savaşı, 3 yıl önceden

22 Aralık 2011 / Bilim ve Siyaset – Orhan Bursalı

3 Koltuk Boşalıyor - 8 / “Meydan Savaşı”

“Erdoğan’la Gül arasında adeta meydan savaşı sürüyor..”
Bu ifade benim değil. İkisi arasındaki trafiği izleyebilecek durumda değilim. Ayrıca cemaat ve partiye yakın gazeteci takımı bile ne kadar izleyici olabilir, ondan da şüpheliyim. Alıştığımız, ANAP- DYP, CHP gibi “klasik partiler” olsa, neredeyse günbegün “canlı yayın” olarak izleyebiliriz gelişmeleri...
Ancak AKP öyle değil; kısmen dini kökeni de olan hiyerarşi var, son derece otoriter bir lider var; bu nedenle ağızlar sıkı mı sıkı; üç koltuğun paylaşımı, aleni güçler çatışmasına dönüşmeden önce, bugünkü iktidar gücü/pozisyonu çerçevesinde halledilmesi gerekir.
“Erdoğan’la Gül arasında adeta bir meydan savaşı  sürüyor..” diyen, merkezde ve saygın bir politikacı. Şüphesiz, meydan savaşından kasti, görüşmelerin yoğunluğu.. “İktidar”, “yetki” ve “mevki” bölüşümüne ilişkin konuların “en yakın dostlar”ın aracılığıyla görüşüldüğünü söylüyor..
***
Bu çevrelerin adamı Önder Aytaç, üç koltuk meselesini ilk kez açtığım TV8’deki programda, Erdoğan ve Gül arasındaki “iktidar paylaşımı” kastederek, yaklaşık şöyle demişti: “Umarım Türkiye bir fetret devrine girmez, yoksa Türkiye bugüne kadarki kazanımlarından çok geri gider ve yazık olur..” Aytaç, bu işleri bilir ve tehlikeye dikkat çekmişti!
Fetret Devri, Yıldırım Beyazıt’ın oğulları arasında başlayan yaklaşık 11 yıl süren taht kavgası döneminin adıdır. Osmanlının birliği, zar zor yeniden kurulmuştur. Aytaç, Fetret Devri benzetmesiyle, AKP’de Gül- Erdoğan iktidar mücadelesine gönderme yaptı.
Bu mücadelenin bugünkü dışavurumlarını, örneğin, “Gül Birleşmiş Milletler’e mükemmel genel sekreter olur” gibi kalem döktüren, renkli yalakaların yazılarında görürsünüz! Veya, Erdoğan’ın 2023’e kadar Türkiye’nin başında olması gerektiğini, Başkan seçilerek Türkiye’yi yönetmesinin şart olduğunu döktüren benzerlerinde okursunuz.
Tabii, Gül’e uygun öneriler de sökün ediyor: Erdoğan Cumhurbaşkanı, Arınç veya benzeri bir yıl Başbakan, sonra hooop Gül Başbakan...
***
İkisi arasındaki temel sorun, daha önce de belirttiğim gibi, ortada iki tane “birinci sınıf” liderin belirmesidir. Gül, eskiden olduğu gibi, “Erdoğan’ın Dış İşleri Bakanı” değil. Erdoğan Cumhurbaşkanı olunca, Gül’ün Başbakanlığını yönetemez. Sadece, bir “tecrübeli ağabey” olarak, danışılacak insan olabilir. Köşk’ten hükümeti yönetmeye, zaten yasa/hukuk da uygun değil.
AKP içinde, Gül dahil hiç bir politikacı, Arınç bile, 4 yıl başbakanlık döneminde, Köşk’ten yönetilen adam (emanetçi) pozisyonunu kabul etmez.
***
Erdoğan, Cumhurbaşkanını halk seçsin kararını verirken, kafasındaki “Başkanlık modeli”nin yolunu kendisine açmıştı!
Cumhurbaşkanını halk (milli irade!!) seçerse, yetkilerinin daha fazla olması gerektiği de (hukuken) ileri sürülür! Doğrudur! Bu, başkanlık / yarı başkanlık yönetim modellerinin yolunu açar! Erdoğan, Cumhurbaşkanı seçiminde parlamentoyu devre dışı bırakarak, ilk aşamayı geçti!
İkinci adımı da, Anayasayı parlamentoda değiştirerek atacak ve “Başkanlık” işini bitirecekti! Son seçim stratejisini de, parlamentoda 368 milletvekili çoğunluğuna sahip olmak üzerine kurmuştu!
***
Okurlarım anımsar, bu stratejiyi, seçimlerden önce ve sonraki değerlendirmelerimde burada sık sık yazdım: Bu çoğunluğa ancak tek bir koşulda, MHP’yi yüzde 10 barajının altına iterek ulaşabilirdi! Bu amaçla, peşpeşe MHP liderlik kadrosunun seks videoları piyasaya sürüldü! MHP’nin “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Vatan” sloganını devraldı! Kürtlere sopa çıkarttı! 
Sonuç, Erdoğan için büyük bir hayal kırıklığıydı. “Erdoğan’ın stratejisi çöktü, istediği çoğunluğu sağlayamadı, üstüne üstlük, daha az milletvekili çıkardı, bu sonuç Erdoğan için bir yenilgidir” yorumunu yaptığım için NTV’de seçim gecesi, N.I. ateş püskürmüştü!
***
Diyeceksiniz ki, eee şimdi ne olacak?
Şimdilik iki şey var: Erdoğan ya topal ördekliğini kabul edecek; Gül ve diğerlerine yolu açacak, Köşk’te uslu uslu oturacak..
Ya da, Başkanlığı zorlayacak! Meclis’te kurdurduğu Anayasa değişikliği komisyonunun esas görevi budur.
Peki bu mümkün mü?
Tehlikeli soru budur! Erdoğan’ın “Başkanlık Sistemi” için ne gibi ittifaklara ve tavizlere gireceğine ilişkin bir yanıt aramayı zorunlu kılar.
Spekülasyona veya olasılıklara var mısınız?
***
Başa dönersek: Gül- Erdoğan çatışmasında başka “büyük ağabeylerin” tercihleri de vardır! Bunların başında da şüphesiz Washington geliyor!
Washington kimi tercih eder dersiniz?
Benim tahminim / değerlendirmem var..

--

Yeni Dönemde Sert Rüzgarlar Eser / Seçimin Arkasından

Evet, önce Çankaya tepelerinden eser sert siyaset rüzgarları.. Oradan aşağıları, siyaseti, devleti ve herşeyi “tasarlayacak”; yani siyaset deyin, ister toplum ister Türkiye mühendisi.
Bu, bugüne kadar yaşadıklarımızı daha da aşacak dozda sarsıntılı olacaktır. Adeta yaşadığımız iklim değişikliğine, İstanbul’u ve Türkiye’yi basan tayfun ve sel baskınlarına benzetebiliriz.
Nedeni ise, anayasal yetkilerini aşacak görünmesi.. Bir anayasa depremi hangi ölçekte yaşarız bilmiyoruz henüz. Alışılmadık bir Cumhurbaşkanlığı yönetimi göstereceğini zaten açıkladı. Hükümeti bizzat fiili olarak yönetmeye soyunacak..
Bağımsız bir Başbakan istemiyor. Başbakanlığa, bizzat hükümeti yönetebileceği, Cumhurbaşkanının İcracısı (Siz buna çiftlik kahyası da diyebilirsiniz..) birisini atayacak. İki üç aday var, kaderdaşı Davutoğlu önde gibi duruyor.
Hükümeti, yani bakanları bile bizzat seçeceği konusunda şüpheniz olmasın.
Şu aşamada, Partisini ve Hükümeti de belirleyecek bir konumda.
Yüzde 50’nin üzerinde aldığı oyu, partisinin üzerinde, “muhalif” sayabileceğimiz önde gelen kadroların üzerinde “sopa” olarak kullanmaya kalkışacağı beklenebilir.
Ama yüzde 60 kadar oy alma beklentisi çökünce, bu gücünden yitirmiştir. İlk turda seçilmesi, ağırlıklı olarak CHP+MHP seçmeninin belki de yüzde 4 oranında sandığa gitmemesiyle gerçekleşmektedir.
***
Önümüzdeki dönem, anayasa, hukuk tartışmaları ile geçecek.
İlgiyle izleyeceğimiz konu, AKP’nin tepesindeki gelişmeler olacak. Bu gelişmeleri salt Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin hemen sonrasında kurulacak hükümetle ve anayasa tartışmalarıyla sınırlı görmeyin.
Tayin edici olan, 2015 Haziranında yapılacak olan genel seçimlerdir. Esas kıyamet orada kopacak. Bunun tartışması sonraya..

AKP’Yİ VE RTE’Yİ İKTİDARDA TUTAN DİNAMİK, EKONOMİDİR.
CHP içinde de sert rüzgarlar eser.. Parti yönetiminde değişim beklemeliyiz. CHP’nin “milletin diniyle barışmadığı için” oy alamıyor söylemi bitmiştir...
400 milyar dolar dış borç, toplamda ve genelde, iç piyasada tüketici harcaması olarak canlı dönüyor. AKP kendine özgü bir ekonomik bağımlı bir sınıf yaratmıştır, bu sınıf kaç milyondur, ekonomistlere çağrı yapıyorum ama yanıt veren yok, 10 milyon mu?
RTE’nin iktidar dinamiğini, ekonomiye bakmadan çözemezsiniz..
Bu dinamik, gerilimini düşürüyor.. Rüzgar kesiliyor.. Dıştan akan paraları, dış borcu, RTE, mirasyedi gibi har vurup harman savurdu, Türkiye’nin sanayileşme oranı düştü ve Türkiye’yi yeniden zora sokacak koşullar geri dönmeye başladı.. Bu hepimiz için kötü sonuçlar doğuracaktır.. Bunun sonuçları, Haziran 2015 seçimine kadar görülür mü bilemeyiz.. Çünkü bu süreç birden gelişmiyor çoğu zaman. Fakat kırılgan ekonomiler arasında bulunması ülkenin, küresel rüzgarların tersine esmeye başladığı bugünlerde, etkisini hızlı da gösterebilir..
***
Şüphesiz, CHP ve MHP içinde tartışmalar başlayacaktır, çünkü başarısızlığa imza attılar.
2 milyonu aşan seçmenlerini sandığa götürememişler gözüküyor. Seçim öncesi en önemli sorun buydu ve bir çözüm getirememişler. Önceki seçimlere kıyasla 4 puan kaybetmişler.
Katılım oranı yüzde 85’e doğru çıkabilseydi, RTE yüzde 50’nin altında kalacaktı.. Ve ikinci turu konuşuyor olacaktık.
Selahattin Demirtaş yüzde 9 civarındaki oyunu nerelerden aldı?
AKP’ye oy veren Kürt seçmenlerden yüzde kaç aldı?
Bir kısım CHP oylarını de almış olabilir.
Ama 2015 seçimlerinde Kürt Siyasal Hareketi bağımsız adaylarla değil de, Parti olarak katılırsa, epey bir kumar oynar ve Meclis dışı kalır gibi gözüküyor. Çünkü ödünç oylar geri dönecektir. O zaman AKP’nin bugünkü ekonomik süreç sürerse, 330 milletvekilini bulur.
Neler olacak neler..
Canlı bir siyasal döneme giriyoruz,
Yüksek gerilimli bir yıla yakın zaman geçireceğiz..

--11 Ağustos 2014 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet