Öne Çıkan Yayın 20 Mart 2012 yazım

Erdoğan’a Askeri Darbe?

Yoo hayır bu kez, başka bir “fantezi”i üzerinde düşünmeye çağırıyorum: Cemaat, denetlemeye başladığı TSK’yı, Erdoğan’a karşı kulla...

8 Ekim 2013 Salı

Biraz İyi Niyet Lütfen: Polis Paketi, Demokrasi Paketini Koruyacak!!


Meseleye iyi niyetle  yaklaşırsanız gerçeği, hükümetimizin sadece bu ülkenin iyiliğini istediğini görürsünüz; üstelik içinizdeki kötü niyet virüsünden ve ruhunuzu kemiren şeytandan kurtulmuş olursunuz... Mesela şöyle düşüneceğiz:
Polis paketi neden şimdi geliyor? Bu soruya yanıt vermenin en iyi yolu, bir adım önce ne yapıldığına bakmaktır.. 
Ne açıklamıştı RTE’miz? Demokrasi Paketi..
Eee, demokrasi paketinin ele düşmana karşı korunması lazım..
Bi paket demokrasiye verdin mi, bi paket de polise vereceksin.. çünkü polisin yükü ağırlaşıyor.. koskoca paketi nasıl koruyacak? Mesela türbana laf edeni hemen 155’e ihbar kampanyası başlıyor.. eee polise de bi paket gerekir.. Mesela millet, demokrasi adına yasaklanacak andımızı evde sokakta mitinglerde söylemeye başlayınca ne olacak? Polisin yükü ağırlaşacak, ona bir paket vermezseniz demokrasi paketini koruyamaz..
Mesela birisi kalkıp derse ki ateist inancım en yücedir.. Tabii ki böylece demokrasi paketinin tam koruması altındaki dine saldırmış olur.. Koruyamazsa paketi ahlaksız dinsiz imansız olur ki haşa sümmü haşa..
***
Polis paketi ne yapacak? Ülkeyi suçtan arındıracak..
Hapishanelerde yer yok, millet üst üste.. 8-10 yeni hapisphane yapılıyor ama el insaf, Bu millet bir suç makinesi gibi olmuş hapishane mi dayanır.. Ne yapmalı? Suçu işlemeden önlemeli.. en hakiki yöntem bu.. Çevireceksin insanları buyur edeceksin karakola emniyete.. sen suç işleyebilirsin yüzünde öyle bir ifade var, gel şöyle misafirimiz ol diyeceksin.. Böylece tam suç işleyecekken, önleyici olacaksın..
Savcıyı, mahkemelerin işlerini de kolaylaştıracaksın.. inanları da hapishanelere düşmekten kurtaracaksın. Polisi de katil yapmayacaksın! Sonra hepiniz sokağa çıkıp katil polis diye bağırıp duruyor.. Analar ağlıyor..
Gel diyeceksin, bak başbakanımız geliyor, seni iyi adam yapacağız, şeytandan arındıracağız..
Suç işleme potansiyelleri olanların saptanması yetmeyebilir, kamuya adlarının da açıklanması gerekebilir.. hatta çok iyi bir çare olarak, muhtemel suçluların göğüslerinde sarı rozetlerle dolaşmasını sağlayacak bazı parlak fikirleri de, her ne kadar kötü niyetli dedikodulara fırsat verse de, gündeme almak gerekir.. Doğru olanı millet adına savunmaktan korkmamalı...
Amaç suç işlemeyi önlemekse her tedbir mübahtır.. Bu düşünceye kim karşı çıkabilir?!
***
Örneğin toplumda en çok şikayet konusu olan suçlardan biri kadınların öldürülmesi mi? Bütün erkekleri uyarı amaçlı sırayla iki-üç gün içeri alacaksın.. Hatta bazılarını uzun süreli içeri alacaksın, suç işleme potansiyeli yüksek olanlara ve dik kafalılara da, gerekirse basacaksın bir kaç yıllık hapis cezasını.. Bak cinayetler nasıl bıçak gibi kesiliyor. Hayır, bazılarınızdan “asacaksın bir kaçını elektrik direğine..” gibi insan haklarına aykırı sesler duyuyorum.. Hükümetimizi demokratik yollardan ayrılmaya teşvik etmek olur bu.. Ayrıca, hangi çağda yaşıyoruz..
Mesela iş cinayetlerini neden oluyor ikide bir? Patronları kötü duruma düşürmek ve suçlamak için.. Önce bunun örgütlü bir eylem olduğunu göreceksin.. İşçileri, onar-yirmişer içeri alacaksın, bak bi daha ölürler mi..
***
Bu ülkede tek bir baş belası var.. Adına “muhalif” denen, iktidara muhalefet etme hastalığına yakalanmış güruh.. hükümetimiz ağzıyla kuş tutsa bunlara beğendiremezsin, herşeye bir kulp bulurlar, toplumda masum insanları kışkırtırlar, kanlarına girerler, dinden imandan çıkmışlardır ve toplumda suç işleme makinesinin esasıdırlar..
Bütün suçların kaynağı muhalifliktir... Toplumun hükümetimizin çevresinde kenetlenmesini engellerler.. ülkeyi iktidar ve muhalefet diye parçalarlar..
Sakin, barış içinde, dininde imanında ve RTE’miz çevresinde kenetlenmiş, birleşmiş-bölünmemiş bir ülke ve millete hasretiz..
Münafıkların başlarından bazılarını “suç önleyici” önlem olarak içeri tıkmak yetmiyor, huzur getirmiyor, esas siyasi büyükbaşların suç işlemesini önlemek..
Bak, Ordu’yu “önleyici tedbir’ olarak içeri aldık.. Ne darbe kaldı ne marbe.. Ortalık güllük gülistanlık, geri kalanların hepsi topuk vur selamında.. 
Ama bunu becerebilmek için “suç icat” etmek zorunda kaldık.. Şimdi ise böyle suç uydurmalarandan kurtulacağız, alnımız pak olacak..
Saflaşmamız, tüm suçlardan arınmamız ve bunun için muhaliflik virüsünden kurtulmamız lazım...
Arınmak.. cenabetlikten arınmak gibi bir şey yani... bir polis paketi yetmezse, ikincisini üçüncüsünü ve beşincisini de korkmadan çıkarmalıyız..
Şu dışarıdaki büyük muhalif başlar yok mu..  Bunları lafla doğru yola getirmenin mümkün olmadığı ortaya çıktı..
Onlara daha büyük bi “Demokrasi Paketi” lazım..
---7 Ekim 2013 Pazartesi / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

7 Ekim 2013 Pazartesi

Bu İfade Bir Delildir: “Ben Emir Verdim”


Evet o emir verdi, yani Başbakan Recep Tayyip Erdoğan.. Kendi ağzıyla bunu dile getirdi. Anımsatalım:
"Orada üç gün, dört gün, beş gün bunlar kaldı. Yurt dışından döndüm, baktım ki hala onlar orada duruyor, artık tahammül sınırlarını aşmıştı. İçişleri Bakanıma şunu söyledim: 24 saat içerisinde Atatürk Kültür Merkezi’ni temizleyeceksiniz. Meydanı temizleyeceksiniz ve anıtı temizleyeceksiniz, arkasından da Gezi Parkı’nı temizleyeceksiniz dedim. Diyorlar ki, polise talimatı kim verdi? Ben verdim, ben verdim, evet. İşgal kuvvetlerini mi izleyecektik? Dünya zil takıp oynasın diye bunu mu seyredecektik?”
Neye emir verdi? Dünyayı ve tüm Türkiye’yi dehşete düşüren ve herkesi ayağa kaldıran, polis, vali, iktidar şiddetinin uygulanmasına.. Uluslararası Af Örgütü’nün 71 sayfalık tüylerimizi yeniden diken diken eden raporu, aslında bu ülkenin nasıl büyük bir RTE ve AKP iktidarı şiddeti altında yaşadığının belgesel kanıtıdır..
Gezi üzerindeki şiddet, aslında sadece, iktidarda içselleştirilmiş olarak varolan, basını susturmaktan tutun, Ergenekon, Balyoz Odatv davalarına kadar, yıllardır uygulanan polis-savcı-mahkeme şiddetinin, çok daha büyük ölçekli bir dışavurumudur.
Ve raorda sergilenen şiddetin ardındaki kumandan, bizzat kendi ifadesi ile Başbakan’dır.. Dürüstçe ve yalpalamadan itiraf etmiştir.. Taksim Gezi Parkı olaylarını, orada yasadışı betonlaştırma kararından itibaren hepsi, Gezi’nin bütün emredici sorumluluğu, baştan sona ona aittiraittir. Gezi Parkı protestolarını bastırırken, Türkiye çapında cinayetler işlendi, kafa göz yarıldı, hakiki mermiden plastik mermiye kadar, kitleleri ve çevredeki bütün halkı etkileyen biber gazı ve kimyasal gaz saldırıları ile halkını ezip öldüren bir yönetimle yaşıyoruz.....
İktidarını kaybetme korkusu mu yaşadı? Evet, bizzat eski adalet bakanı ve parti Gn. Bşk. Yard. Mehmet Ali Şahin şöyle dedi: “Bu eylemleri başlatıp yönlendirenlerin hükümeti devirmeyi ve görevden uzaklaştırmayı amaçladıklarını düşünüyorum. Ancak, devletin güvenlik güçleri ve hükümetin basiretli davranışı bu heves içinde olanların amacına ulaşmasını engellemiştir.”
O halde şu saptamayı yapalım: RTE ve benzerleri, demek ki iktidarlarını kaybetme korksuna düştüklerinde, halka yapmayacakları eziyet yoktur.. Gezi Parkı protestoları, bunun en büyük kanıtıdır..
Gezi Parkı zulmünün dosyası bütün ayrıntılarıyla tutulmalıdır.. Uluslararası Af Örgütü’nün belgesi, bunun bir örneğidir.. Cebe koyalım.. Gezi Parkı ve Sivas Madımak olayı benzerdir ve aynı zihniyetin Türkiye’yi nasıl yangın yerine çevirebileceğinin, örnek tekrarıdır..
***
Raporun tam adı: “Gezi Parkı Protestoları: Türkiye Toplanma Özgürlüğü hakkı Şiddet Kullanılarak Engelleniyor”..
İnsanın tüyleri yeniden diken diken oluyor ve RTE’nin “destan yazdılar” diye övdüğü polisinin yaptıkları üzerine Raporda çok sayıda tanıklık var. Bunlardan adını buraya almadığım bir kadının Kızılay’da polisçe uğradığı cinsel tacizi anlatışını özetliyorum:
16 Haziran günü Ethem Sarısülük’ün cenazesinin yapılacağı gün akşamı 18.00 gibiydi... Bizim bulunduğumuz yerde herhangi bir şey yoktu. Polis zırhlı aracı ile gelerek, hiç uyarı yapmadan bize biber gazı kapsulü fırlatmaya başladı. Yüksel Caddesi’ne doğru koşarken yere düştüm. Polisin biri beni yakaladı ve çantamı açmamı söyledi. Arkadaşıma copla vurdu.. Çevik kuvvet polisi ayağımızın dibine biber gazı bombası attı ve gözlerimize biber gazı sıktı. Kaçmaya başladık. Bir çevik kuvvet polisi çantamı aldı ve açtı. İçinde beyaz toz maskesi, Talcid ve Türk Bayrağı vardı. Bunları görünce eylemde olduğumu anladılar. Güven Park’ın arkasında gözaltına alınanları tuttukları yere götürdüler beni. ‘Orospu’, ‘Domaltıp si.ek bütün polis seni’gibi küfürler ediyorlardı… Bir polis kalçama dokundu. Yüzüne baktım, gaz maskesi takıyordu. ‘Ne yapıyorsun’ diye sordum ancak devam etti.. Polislerden biri ‘Bu orospu niye konuşmuyor’ dedi…
Bir başka sahne: K.O. Taksim’de başından geçenleri anlatıyor: “ ‘Direnmiyorum, vurmayın’ dedim. Beş altı polis daha üzerime çullandı ve beni dövmeye başladı. Yere düştüm  ve kendimi korumak için cenin pozisyonu aldım. 10 cm uzaklıktan yüzüme biber gazı sıktılar. Hala yerde olduğum sırada ellerimi arkadan plastik kelepçeyle bağladılar ve Taksim Meydanı’na götürdüer. Tam olarak kaç kişi olduklarını hatırlamıyorum ama çok sayıda çevik kuvvet polisi vardı. Tekmeleyip, yumrukladılar ve küfrettiler. Bir noktada jenital bölgemde kan olduğunu farkettim. Penisimden kan geliyordu.”  Sonra derdest edilip götürülüyor.. İlk muayenede Haseki hastahanesinde polis eşliğinde doktor, bir şeyin yok deyip gönderiyor.. Kanama devam edince ikinci kez muayeneye götürülüp tespit yaptırıyor..
***
Rapoda böylesine çok sayıda tanıklık var.
Ama en önemlisi, polisin tacizinden çekindikleri için yüzlerce kişinin şikayetçi olmaması ve tanıklık yapmaması.. Bence zulüm gören herkes yaşadıklarını bir şekilde belgelemeli ve bunların hepsi dosyalanmalı..
Raporda yasa ihlalleri birbir saptanıyor, suç işleyen emniyet görevlilerine karşı cezasızlık  konu ediliyor.  “Resmi açıklamalarda polise övgüler düzülmüş ve polis memurlarının yanlış yapmaktan muaf oldukları ifade edilmiştir. Özellikle Başbakan polisin yaptıklarını coşkulu bir şekilde savunmuş ve "destan" olarak nitelemiş, polisin şiddet mağduru olduğunu belirtmiştir.  Gayri resmi gözaltı ve polis memurlarının yaygın bir şekilde kimliklerinin tespit edilmesini sağlayan kask numaralarını gizlemeleri gibi polis taktikleri de kovuşturmaların başarılı bir şekilde tamamlanması ihtimalini daha da zorlaştıran nedenlerdendir”.
***
Her zaman, arada sırada o sarkastik dudak gülümsemelerinin ardında, kendisinden başka herkesi hor ören ve kendi çıkarları için herkese dünyayı cehenneme döndürmeye hazır bir kimliğin ifadesini görmüşümdür.. Bu rapor iktidar boynuna asılmış Gezi Parkı Terörü ve Cinayetleri yaftasıdır ve ezeli olarak bu onunla gezecektir..
Pazar günü verdiğim rahatsızlıktan dolayı özür dilerim..
--6 Ekim 2013 Pazar / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

5 Ekim 2013 Cumartesi

Hacettepe Tıp Fakültesi’nde Büyük Rahatsızlık, Rektör'e Mektup



Hacettepe Üniversitesi’nde önemli rahatsızlıklar var. Geçen yıl yine bu konuda kaygılar dile getirilmiş ve biz de yer vermiştik.. Fakat bu kaygıların, rahatsızlıkların ve tepkilerin sonu gelmiyor. Tepkile, özellikle üniversitenin kurumsal kimliği ve büyük saygınlığı üzerinde olumsuz etkilerde bulunan, kurumun geleneklerini hiça sayan Rektörlük uygulamalarından, yönetim biçiminden kaynaklandığı görülüyor. Saygın bilim insanlarından aldığımız tepkiye bakarak, böyle diyoruz.
Bugün bu köşeyi, dergimizde başka yer bulamadığımız için, Rektöre hitaben yazılan ve bize başka kaynaklardan ulaştırılan bir mektuba ayırıyoruz.
***
“Hacettepe Değerlerine dönelim”

Sayın Rektör Prof. Dr. Murat Tuncer,
Sayın Hocam,
Size bu açık mektubu Tıp Fakültemizde akademik kadrolara yapılan atamalarda uyguladığınız yöntemden duyduğum rahatsızlığı bildirmek için yazıyorum. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, tıp eğitimi alanında devrim niteliğindeki yeniliklerle kurulmuş ve tıp alanında öncülüğünü uzun yıllar sürdürmüş olan saygın bir kurumdur. Fakültemizde uzun yıllardır var olan ve geliştirilerek sürdürülen bir bilim ortamı vardır. Bu ortamda değişik kuşaklar bir arada çalışmış ve daha genç olanlar eğitilmiştir. Genç insanların akademik kadrolara seçimi, bilimsel nitelikleri dikkate alınarak akademik kurullarca yapılmıştır. Kurumumuzda akademik kurullar her zaman yöneticilerce saygı görmüş ve akademik kadrolara atamalar akademik kurulların süzgecinden geçirilerek yapılmıştır.
Hacettepe Tıp fakültesinde “liyakat” kavramı akademik kadrolara seçilen genç meslektaşlarımız için en önemli kavram olarak atamalarında kullanılmıştır. Aday bilim insanlarının siyasal düşünceleri, dini inançları veya cinsiyetleri bu seçimlerde rol oynamamıştır. Zaten uluslararası bilim dergilerinde Hacettepe Tıp kaynaklı yayınlara ve bu yayınları yapan bilim insanlarının sayısal ve sayısal olmayan bilimsel ölçütlerine baktığınızda, kurumumuzun yüksek kalitede bir öğretim üyesi kadrosuna sahip olduğu anlaşılmaktadır. Bu nedenle kurumumuz tıp alanında yapılan ve uluslararası bilim dergilerinde yayınlanan araştırmalar sıralamasında uzun yıllardır ülkemizin en önde gelen tıp fakültesidir.
Her bölümde tüm ülkenin ve bilim camiasının yakından tanıdığı çok sayıda öğretim üyesi çalışmaktadır. Çok sayıda öğretim üyesi ise kendi alanında uluslararası bilim dünyasınca yakından tanınmakta ve yaptıkları bilimsel çalışmalar nedeniyle saygı görmektedir. Hiç şüphe yok ki kurumumuz Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’den bu yana bu ülkede en fazla uluslararası tanınırlığı ve bilimsel saygınlığı olan tıp fakültesidir. Kurumumuzdaki bu ortamı daha da yükseltecek adımların atılması en önemli beklentimdir.

ATAMALARDA BİLİMSELLİKTEN UZAKLAŞMA
Sayın Hocam, Siz rektör olarak göreve başladıktan sonra yukarıda özetlediğim bir atama süreci kurumumuzda artık uygulanmıyor. Kadro ilanları, çoğunlukla ilgili bölümün akademik kurullarının bilgisi ve isteği dışında yapılıyor. Ayrıca seçilmiş kurullarımızın bilgisi dışında tüm süreç düzenleniyor. Üzülerek ifade etmeliyim ki, eğitimden birinci derecede sorumlu olan fakülte kurulu ve sayın dekanımızın da bu atama sürecinden bilgisi olmuyor.
Son 20 ayda Hacettepe tıp fakültesi akademik kadrolarına çok sayıda Profesör ve Doçent ataması yapıldı. Ülkemizin en deneyimli, bilgili ve bilimsel niteliği yüksek öğretim kadrolarından birine sahip bir kuruma geleceğin bilim insanları olarak yetiştirilecek gençler yerine, kurum geleneğine uzak meslektaşlar atanıyor. Bölümlere atanan meslektaşlarımızın çoğunun özgeçmişlerine baktığımızda uluslararası bilim dergilerinde yayınladıkları makale sayısı, bu makalelere yapılan atıflar ve h-faktörü gibi evrensel bilimsel sayısal kriterleri, atandıkları bölümlerdeki öğretim üyelerinin sayısal kriter ortalamalarının çok altında olduğu görülmektedir.
Ayrıca sayısal olmayan bazı ölçütler açısından da (bilim camiasında tanınırlılık doğuran istikrarlı bilimsel çalışma yapmak, uluslararası düzeyde saygınlık yaratan yüksek etki faktörlü yayın yapmak, saygın bilim dergilerinin editörler kurulunda olmak ve saygın bilim derneklerinde sorumlu düzeylerde çalışmak gibi..) atandıkları bölümlerde çalışan öğretim üye ortalamaları ile kıyaslanamayacak bir düzey söz konusudur.
Prof ve Doçente ihtiyaç olmayan bölümlere bilimsel açıdan ilgili bölümün ortalamasının altında bilimsel ölçütlere sahip meslektaşların atanmasının anlamı camiamızda merakla tartışılmaktadır. Atamalarda kurumumuzda bugüne kadar uygulanan uluslararası akademik değerlerin yerine hangi ölçütlerin kullanıldığı da tartışmanın en temel noktasıdır.
Kurumumuza dışarıdan öğretim üyesi atanmasına kategorik olarak karşı çıkılması kabul edilebilir bir yaklaşım değildir. Ancak atanacak adayların bilimsel düzeylerinin yüksek olması en önemli beklentidir. Mümkünse, ülkemizde ilgili alanda çalışan en seçkin bilim insanları arasından atanacak öğretim üyesi seçilmelidir. Bu seçimi yapacak olan jüriler ilgili alanın bilimsel açıdan en saygın öğretim üyelerinden oluşmalıdır. Jürilerin oluşturulma yöntemi ve jürilerin bilimsel kalitesi uygun seçim için en önemli güvencedir. Bu konuda şaibe doğuran yöntemleri kullanmamak yöneticilerin sorumluluğundadır.
Benzer olumsuzlukları önlemek için tüm atamaların akademik kurulların doğrudan içinde olduğu tartışma ve karar süreçleri ile düzenlenmesi gerekir. Evrensel üniversite değerlerine uygun bir tartışma ortamı en acil ihtiyacımızdır.

YETKİ, 12 EYLÜL YASASI İLE
Sayın Hocam,
Atamaların birçoğu doğrudan sizin istek ve inisiyatifinizle yapılmaktadır. Bu atamaları yapmak var olan yasalar çerçevesinde yasal olabilir. Ancak, akademik değerler ve teamüller çerçevesinde düşünüldüğünde bu atamalarda kullanılan yöntemin meşruiyeti son derece tartışmalıdır. Ayrıca rektör olarak size bu hakkı veren yasanın 12 Eylül sonrasının faşist ikliminde yapılan bir yasa olduğunu hatırlatmak isterim. Demokratik ve özerk üniversite idealine yaklaşmaya çalışan, karar süreçlerine katılımı arttıran ve fakültemizde bilim ve eğitim ortamını güçlendiren uygulamaları beklememizin hakkımız olduğu kanısındayım.
Sayın Hocam, Hacettepe Tıp Fakültesinin kurum kimliğini zedeleyen, yüksek kalitedeki eğitim düzeyini bozan ve bilim üretim ortamını olumsuz etkilediğine inandığım bu tür atamaları durdurmanızı rica ediyorum. Saygılarımla.
Prof. Dr. Okan Akhan,
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi”
***
Sizce Rektör bu endişeleri dikkate alır mı.. öyle umalım.. Gelecek Cuma yeniden buluşmak umuduyla.

4 Ekim 2013 Cuma

Gül ve Erdoğan, Fark?


RTE’den 30-45-90-180 derece faklılıklar


Cumhurbaşkanı A. Gül’ün Meclis’i açış konuşması çeşitli kalemlerce değerlendirildi.. iki yıldır yazdığım şu saptamada bir değişiklik yok: Gül, eğer ikinci kez Cumhurbaşkanı olmaz, seçilmezse AKP içinde liderlik arar. RTE ile farklı kişiliklere sahipler, biribirlerinin gölgesi veya siyasi yedekleri değiller. Gül’ün, AKP liderliğinde rolü, RTE’ye göre farklı etkiler yapar. Akademisyenliği nedeniyle de olaylara yaklaşımı daha anlamaya yöneliktir.. RTE gerektiğinde ve kendini güçlü hissettiğinde ne kadar diklenirse (ve zayıf durumda yelkenleri suya indirirse), Gül Batı ve değerleriyle ile daha uyumlu ve “istikrarlı”.
Burada yazdıklarımın sadece gözlemlerden yola çıkan değerlendirmeler olduğunu ve önümüzdeki seçim sürecinde tercihleri içermediğini, okura öncelikli bir not olarak ileteyim...
***
Gül, Gezi Protestolarının Türkiye’yi sardığı sırada yapması gereken güçlü uyarılardan kaçındı, sadece bir kez, 3 Haziranda ciddi bir vurgulama yaptı: “Herkesin kendi ülkesinde en geniş şekilde kendisini özgür hissetmesi gerekir…demokrasilerle tabi ki seçimlerle halkın iradesi ile her şey ortaya çıkar. Ama demokrasi demek sadece seçim demek de değildir. verilen bütün.. mesajlar da alınmıştır..”
Sonra sustu, sahneye yokedici kimliğiyle güçlü bir şekilde RTE çıktı! Sonuçta, dün Uluslararası Af Örgütü’nün de sonuçlarını açıkladığı bir cinayet, yaralama, korkunç bir RTE ve devlet şiddeti dalgası bütün ülkeyi sardı. RTE bu kafasıyla on demokrasi paketi açıklasa, yaşanılan şiddetin sorumluluğundan kaçınamaz.
Gül, ABD gezisinde ve Meclis açılışında RTE gölgesinden kurtulacaktı: 
Gezi Parkı’nda çevre duyarlılığı sergileyen gençliğin eylemlerini demokrasinin tezahürü olarak gördüm.. Uzun yıllar yargısız infazlarla, işkenceyle ve vahim insan hakları ihlalleriyle anılmış olan ülkemizin, bu kez, gelişmiş demokrasilerdekilere benzer kaygı ve taleplerle gündeme gelmesinden çekinilecek bir husus yoktu,” dedi; ölenlerin ailelerine başsağlığı dileyerek şu sonucu çıkardı: “bu tecrübeden demokrasimizin katılımcı ve çoğulcu vasıflarını güçlendirme yolunda yararlanmalıyız…. Demokratik sahiplenme şiddetle ve tehditle olmaz”..  
Kutuplaşma üzerine: Her tartışmaya siyah-beyaz, doğru-yanlış, haklı-haksız, bizden-onlardan, dost-düşman zaviyesinden bakamayız. Kutuplaşmalardan kaçınarak, demokrasimizin değer ve erdemlerine toplum olarak sahip çıkalım”.
 Kuruculara gönderme: “Cumhuriyetin 27. Yıldönümünde doğmuş; ve onun en önemli erdemlerinden biri olan fırsat eşitliğinden yararlanmış bir Türk vatandaşı olarak..” ve Kurtuluşumuzun, kuruluşumuzun ve demokrasimizin ocağı olan bu Meclis, istiklal ve istikbalimizin de nihai teminatıdır,” cümleleri, hem Kuruculara saygı mesajı hem de milletvekillerine ve Meclis’e, “bağımsız kişilik” vurgusuydu..
Demokrasi ve Basın özgürlüğü farklılığı:
Demokrasi bir fren ve dengeler sistemi.. Kuvvetler ayrılığı, özgür basın ve etkili muhalefet demokrasinin olmazsa olmazları arasında… Yasama, yürütme ve yargının etkin ve verimli çalışması; ciddi, yapıcı, güçlü bir muhalefetin varlığı; özgür, eleştiren, tarafsız ve bağımsız bir medya; ülkelerin demokratik gelişimi açısından çok önemlidir. Anayasa ve yasalarla teminat altına alınmış özgürlüklerini kullanma iradesine sahip bir medyanın varlığı, demokrasimize güç katar.. tüm bu konularda ortaya çıkan eksikler veya yanlış uygulamaların düzeltilmesi tüm ülkemizin yararınadır... Zira, demokratik hak ve özgürlüklerin en geniş biçimde kullanılmasına imkan sağladığı için geriye gitmiş, bundan zarar görmüş dünyada tek bir ülke dahi yoktur..”
Bu yaklaşımların RTE’den 30-45-90-180 derece faklılıklar içerdiğini belirtelim..
***
Okurlar, “Gül’ün kendine farklı bir siyasi program oluşturduğu”nu çok çok önceden yazdığımı anımsar.. Bu söylemleri, inşa ettiği bu siyasi programın içeriğini oluşturuyor. Bu program ve konuşma, şüphesiz önümüzdeki Cumhurbaşkanlığı (2014 Ağustosu) ve Genel Seçimlere (2015) yönelik bir açıklamadır. 10 ay sonra görevi bitiyor ve kendine yol çiziyor, RTE’den farklılıklarını ilan ediyor.
Gül’ün bu açıklaması, şüphesiz kamuoyuna olduğu kadar (ki AKP seçmeninden güçlü bir ilgi görebilir!), AKP örgütüne ve Meclis Grubuna da yöneliktir! Kendini  Erdoğan’ın iki dudağı arasında ezilmiş, kişiliği ve özgürlüğü bastırılmış veya bir hiç hisseden partililer, hükümet üyeleri ve milletvekilleri, bu seste hoşlarına gidecek güçlü tınılar bulabilir...
Tabii, en önemlisi, asla sürdürülebilir olmayan, demokrasiye düşmanlığı, otoriterliği ve diktacı tutumuyla başaşağı giden RTE’nin yerine, Gül’ün siyasi söylemi, AKP’lilerce “kurtarıcı” bir nitelikte görülebilir...
Gül, elini iyice açmıştır.. RTE’nin ne yapacağını bekleyeceğiz.. Anlaşma mı, çatışma mı.. Kilidi çözecek temel soru: RTE’nin, bugünkü yetkileriyle Cumhurbakanlığına çekilip siyaseten daha pasif bir makamı tercih edip etmeyeceğidir..
***
Önemli bir nokta: Gül, ülkede yapılan bunca yargı haksızlıklarına, içeride bulunan milletvekillerinin ve kesin masum olmalarına rağmen mahkum edilen dizi dizi insanların, Balyoz palavrası sanığı yüzlerce subayın durumu için tek laf etmedi..
Bu yargı ucubeleri hemen ve derhal temizlenmeden, Türkiye’de yeni bir siyasete başlangıç yapılamayacağını herkes biliyor..
Gül de biliyor mu?
----3 Ekim 2013 Perşembe / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

2 Ekim 2013 Çarşamba

1. Demokrasi Bayramı, Ama Ne Zaman?!


Başlangıç faulu 1: Demokrasi paketi açıklayacağım, içinde ne sürprizler var diye günlerce reklamını yapıyorsun.. Ama hoşlanmadığın gazete ve TV’leri içeriye almıyorsun..
Başlangıç faulu 2: Demokrasi üzerine cilali şeyler söyleyeceksin, ama bir saatlik konuşmanın 40 dakikasını, muhalefeti kötülemek, itirazları kötü ilan etmek, geçmişte demokrasi arizaları yaratmış olan diktatör bozuntularını övmekle geçireceksin..
Biçim/usul hataları, içerik hataları kadar önemlidir.. Ama Başbakanın böyle bir derdi olmadığını biliyoruz..
Başbakan günlerdir reklamını yapıyordu paketin: içinde ne sürprizler var! Yalakaları çok önceden paketi allayıp pullamaya girişmişlerdi.. Bu köşede ise sık sık RTE kafasından demokrasi çıkmasının mümkün olmadığını, sadece kendilerine yarayacak maddeleri içereceğini yazıyordum. Dünkü yazımda da “külahımı masaya koyuyorum” dedim.
AKP’liler, acaba ne değişiklikler yapalım ki, önümüzdeki seçimlerden kârlı çıkalım diye düşünüp taşınmış.. İktidar sormamış hiç (neyi ne zaman sordu ki!) ama toplum kendisine sürü sepet demokrasi önerilerinde bulunmuş.. Doğal olarak hiç biri yok içinde.. Muhalefete saldırıyor, CHP ise 18 maddelik gerçekten büyük bir demokrasi paketini aylar önce açıklamıştı, ama otoriter bir kafa gerçek demokratik düşüncelerle ilgilenebilir mi?
***
Paketin ilk özelliği, İmralı-BDP-Kandil ile süren “Kürt Sorunu Üzerine Pazarlık” görüşmelerine yönelik atılan minik bir adım.. Üç noktayı sayabiliriz, a) İller- ilçeler dışında, Kürtçe coğrafi isimlerin değişiminin resmileşmesi.. Kürtler zaten bunu uygulamaya koymuştu ve İçişleri Bakanlığı da onay vermeye başlamıştı.. b) Kürtçe 3 harfın kullanılması.. Bunu isteyen zaten kullanıyor.. 3) Özel okullarda Kürtçe eğitim.. Bazı derslerin Türkçe olması kaydıyla..  4) Andımızın ilköğretimden de kaldırılması..
Bunlar, RTE’nin, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ve belki de Anayasa’da düşünülen Başkanlık değişikliğine yönelik, Kürt desteğini almak için aralanan yeni pazarlık kapısıdır: “Bak şimdilik bu kadarını verdim, daha fazlasını vermek için ise...” Öcalan ile İmralı’da yapılan anlaşmanın özünü aslında Orta Doğu’daki diğer Kürt parçalarını da kapsayacak “Türk-Kürt Federasyonu” düşü oluşturuyordu.. RTE bu anladığım kadar şimdi bunu ülke içinde gerçekleştirmek için adım atıyor.. Yeter ki, Kürtler kendisini Başkan olarak görsün, onaylasın..
Türkiye’de demokrasi meselesini Kürt meselesi olarak gören bir Kürtçü çevre var. Oysa demokrasi öncelikle bir RTE ve adamları meselesine dönüşmüştür ülkede.. Kürtlerin RTE ile yapacakları bütün anlaşmaların, ülkede diktatörlüğü güçlendireceği açık seçik ortaya çıktı..
Kürt ulusçuları, BDP liderleri, Gezi Protestolarına, Demokrasi taleplerine ve diktatörlüğe karşı direnişe, “aman bunlar RTE’yi devirecek hareketlerdir, biz ise ne güzel RTE ile işleri pişiriyoruz, Gezi protestoları Ergenekon tertipidir” diyecek kadar düzeylerini düşürmüşler demokrasi taleplerine sırt çevirmişler, ülkede demokrasi konusundan ne anladıklarını net bir şekilde ortaya koymuşlardı: Demokrasi=Kürtlere her türlü özgürlük..
Son zamanlarda bu tutumlarında bir düzeltme yaptılar, ama ne zaman? RTE’nin zik-zaklar çizerek Kürtlerle anlaşmayı yokuşa sürdüğünü gördüklerinde.. Şimdi RTE ile yine “demokrasi dansı”na soyunabiirler! Bu nedenle, Kürtlere endeksli bir demokrasi arayışı, büyük bir siyasal yalandır..
***
Paketin diğer yönüne gelelim: Türban’a kamuda serbestlik. Bu konuyu tartışmam. Türbanın şimdi neredeyse bütün kamualanına yayılması, dinci iktidarın en önemli projelerindendi.. Anayasa değişikliği gerektiren bu konuyu yasayla halletmek, iktidarın önemli başağrılarından biri.. İslami iktidar, bizim özgürlük ve demokrasi konusu gördüğümüz hiç bir şeyi kabul etmezken, kendi takvimlerinde işte bu demokrasi meselesidir dediği, İslami karakterinin bir parçası olan herşeyi bize demokrasi diye dayatıyor.. Tabii liberal şakşakçılarının da desteğiyle..
Bu bağlamda, pakette, sözde özgürlükler kapsamında İslami olan herşeye büyük bir koruyucu şemsiye getirilirken, örneğin, ateistlerin veya müslümanlığı başka türlü yaşamak isteyenlerin hayatlarını zorlaştıracak uygulamalara daha çok tanık olacağız.. Birileri islama hakaret etti diyecek ve savcılık soruşturma açacak.. Ramazanda yemek yiyen sigara içenler bile, işte yazıyorum şuraya, İslama hakaret olarak şikayet konusu olacak.. Bu iktidardan baka türlü uygulama bekleyen?
***
Seçim barajı falan, hiç girmiyorum.. Biz getirmedik barajı diyen, askerlere suçu atan, ama askerlerin yasasına sarılan bir lider, ne kadar inandırıcı ve demokratik olabilir? Barajı tutuyorlar, sundukları alternatifler ise, bugünlerde sadece AKP’ye yarayacak seçenekler..
Gezi Protestolarına katılanlara, demokratik itiraz ve anayasal haklarını kullananlara karşı, savcı ve mahkemelerine talimat vererek korku ve yıldırma operasyonu sürdüren bir iktidar sahibinin, demokrasi paketi sunacağını kim düşünür? Gösteri hakkının daha da kısıtlanacağını söyleyebilirim
Mor Gabriel Manastırı’na topraklarını iade kararı tek anlamlı konu! Topraklar zaten onlara aitti! Paket, bütününde, milletten, parçalanmış bir ümmete evrilmeyi öneriyor.. Devamını getireceklerdir..
***
Ha, yazının başlığı mı? Unutmadan yazayım da yanlış anlaşılmasın: RTE’nin iktidardan gidişi ile demokrasiye geçiş için ilk adımı atacağız..
O günü “Demokrasiye İlk Adım Bayramı” olarak kutlamayı öneriyorum..
İnşallah..
--1 Ekim 2013 Salı / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

1 Ekim 2013 Salı

Kökleriyle Yeniden Buluşma


Cumhuriyet’i Türkiye’ye o anlattı”. Ben bu başlığı nedense bir gazetenin yazdığı gibi değil de, yanlış okuyorum durmadan, nasıl bir yanılgıdır anlayamadım, tekrar tekrar şöyle okuyorum: “Cumhuriyeti bize o öğretti”.. Ne kadar doğru! Yazdıklarını ilk okuduğumda şunu farkettim: Cumhuriyet üzerine yazılacak tonlarca makalenin anlatıp öğreteceklerini, bir tek Çılgın Türk kitabı fazlasıyla başarabilir..
Dikkat edin, okulda öğrenip not alacağınız bir konudan bahsetmiyoruz, kitapları okuyan 5-10 milyon insanın tarihini, Kurtuluş’unu, Kuruluş’unu gerçek verilerle öğrenmesinden bahsediyoruz. Ki bu Kurtuluş ve Kuruluş süreci, 75 milyon insanın doğuşunu, evlenip çoluk çocuk sahibi oluşunu, işini, eğitimini, kısaca her türlü varoluşunu borçlu olduğu süreçtir..
Bugünkü Türkiye’dir bahsettiğimiz..
Ama, Kazanılamamış bir savaş, kurulamamış bir ülke, olunamamış bir millet, bugün hayatta olmayan 75 milyon demektir!
***
Hepimiz, bu topraklar üzerinde raslantıların bir araya getirdiği insanların ilişkilerinin çocuğuyuz... Dikkat: Bu topraklar üzerinde! Sınırları, ülkesi, bayrağı, devleti ve varolan koşullarıyla... RTE, Gül ve bütün diğerleri herkes dahil!
Hayat bir sürekliliktir, bir yere yerleşir ve orada bütün ilişkileriyle kendini yeniden ve yeniden üretir..
Türkiye olamasaydı, büyük bir olasılıkla, bir arada yaşayan 5 nesil içinde bu süreklilik olamazdı.. Parçalanmış insanlar çeşitli yerlerde varlıklarını sürdürecekti, ama bambaşka ilişkilerden bambaşka insanlar doğacaktı..
***
Bu kadar basit bir gerçeği niye dile getiriyorum burada! Kafayı yedim de ondan!
Tozu dumana katanların, Kurtuluş Savaşına ve Kuruluş’a veryansın edenlerin, “O da Kurtuluş savaşımıydı” diyen tarihçi kılığındaki ahmakların kol gezdiği ve el üzerinde tutulduğu bir coğrafyada yaşamanın dayanılmaz ağırlığı.. Ve kendini inkârın..
İşte Turgut Özakman, adım adım, yavaş yavaş, olgunlaşa olgunlaşa, milletin büyük tarih öğretmenliği rolüne soyundu!
İnsanların, oldun 67 hadi işin bitti yürü git diye emekli edildiği ve toplumun onlara deneyimlerini aktaracağı veya yeniden varedeceği yeni ortamlar yaratamadığı koşullarda, Özakman, 83 yaşında hâlâ belge topluyor ve Çanakkale destanını yazıyordu!
Özakman, Millete, kaybettirilen ve kurutulan köklerini gösterdi.. Büyük olayların, olgulara dayanarak, içinde hiç bir gerçekdışı olmadan, ama masalsı bir dille nasıl yazılması gerektiğini ondan öğrendik..
Özakman, Milletin, varoluşuyla yeniden büyük kucaklaşmasının adıdır!
Bence hiç bir işi yarım kalmadı, Büyük Görev’ini tamamlayarak aramızdan ayrıldı..
Destanlarının, nesilden nesile okunacağını, şüphesiz ki adı gibi bilerek... Güle güle...

Gezi Soruşturması Avı

 Ergenekon ve Balyoz davasının polisi ve savcıları, mahküm ettirdikleri masum insanlara da benzer soruları sormuşladı.. Neden o meydandaydın? Neden elinde su taşıyordun, neden bu tviti başkalarına gönderdin, neden o yazarın cümlesini tvit ettin, neden gösterilerin yapıldığı meydana gittiğini duyurdun... Neden beyanat verdin... neden neden.. engizisyon sorgucuları gibiler.. tabii baş sorgucuları en tepede oturuyor, bir açıklama yapıyor memur sorgucuları derhal işe koyuluyorlar..
Feysbuk’unu kapatanlar var.. Herşeyi tarıyorlar, büyük bir terör estiriyorlar tabanda, anayasal özgürlüklerini ve haklarını kullandıkları için insanları korkutuyorlar: sus, otur evinde, karışma, siyaset yapma, konuşma, gitme, gülme, bağırma. Buradan onlara ekmek çıkmayacaklarını bile bile.. Ama amaç yıldırmak!
Tam bir kitlesel terör.. Biber gazı ve plastik merminin ardından, savcı terörünü devreye soktular..
Yargıçlar Sendikası Başkanı yargıç Eminağaoğlu, Ankara’da büyük bir çatışmanın önlenmesi için  polise bir adım geri atın, gerilimi düşürün dediği için, polisin görev yapmasını engellemek suçlamasıyla soruşturma açılıyor iyi mi!..
Polisin görevi neymiş böylece öğreniyoruz: Saldırmak, biber gazıyla terör estirmek, plastik mermi ve olmadı tabancasıyla insan öldürmek! Evet, polisin yasal görev tanımında olmayan ama pratik uygulaması, böylece resmen soruşturma dosyasına giriyor!
Tepedeki de demokrasi paketini açıklayacakmış.
Külahımı masanın önüne koyuyorum...
***
Bu iktidar, polisi ve savcıları Ergenekon’u, Odatv davasını ve Balyoz’u iyi bilirler.. İlk deneyimlerini oralarda kazandılar ve şimdi de Gezi’de o tezgahı zorluyorlar..
Hiç denemesinler, ne Türkiye bütün yargı ve hukuk düzenbazlıklarının yapıldığı 2007- 2012’lerin Türkiyesi ne de bu millet o millet..
Nehirlerin altından çok su aktı..
----30 Eylül 2013 Pazartesi / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet