Öne Çıkan Yayın 20 Mart 2012 yazım

Erdoğan’a Askeri Darbe?

Yoo hayır bu kez, başka bir “fantezi”i üzerinde düşünmeye çağırıyorum: Cemaat, denetlemeye başladığı TSK’yı, Erdoğan’a karşı kulla...

23 Ocak 2011 Pazar

Yaşam Biçimi ve Laiklik Neyin Sorunu


Bu yazıyı, bugün gazetede yayımlanan ve yarın da bu köşede yayımlanacak olan “Şu, “Hayat Tarzı” Konusu” yazıya hazırlık amacıyla aldım. Gazetede ilk yayın tarihi 24 Haziran 08; bugün çok gündeme gelen yaşam tarzına müdahale tartışmalarına çok daha temelden, laiklik ve kapitalizmin geleceği açısından yaklaşma denemesi niteliği taşıyor..

Emre Kongar, 23 Haziran tarihli yazısında, laikliğin, kapitalist “üretim ilişkileri” temelinde yükselen “toplumsal yapı”nın “yaşam biçimi” olduğunu yazdı. Ayrıca, “Kapitalist endüstriyel üretim biçimi, zaman içinde, laiklik, demokrasi, insan hakları ve hukuk devleti çizgisinde gelişmiştir” dedi. Kongar, bu saptamada, toplumsal yapının “egemen ilişki”si olarak laikliğin tarihsel yerini vurguluyor.
Laiklik tartışmalarını, kılık kıyafet- içki gibi, tamamen yüzeysel ve laikliğin özüne dokunmayan tartışmalardan da kurtarmak ve nesnel temeline oturtmak gerekir.. Hoca, epey bir süredir el atamadığım, laikliğin aslında toplumsal düşünme ile ilişkisi üzerine bir yazıya fırsat yarattı. 
***
Laikliğin biçimsel görüntülerine boşverelim: Laiklik, toplumun özgür düşünme yetisi, kapasitesi, insanın yaratıcılığı ve bunların gelişimi ile birebir ilişki içinde bir kavram.
Bu kavram, “ileri” ülkelerdeki siyasal düzenlerin “üst yapı şemsiyesi”dir. AB ülkeleri bu kavramı, siyasal, hukuksal ve demokrasi ilişkisi içinde öyle içselleştirdiler ki, ılımlısı mı, serti mi, yumuşağı mı, yaşam biçimi mi vb tartışmaz bile.
Laiklik, düşünce, kavrayış ve uygulama olarak, “a priori”, bir “yönetim doğması” “biçimi”dir, adeta!
Bizde dinciler, ve AKP’ye (ve türbanın bütün okullarda serbestliğine) destek veren solcu eskileri ve bazı liberal takımın “türlü çeşitli laiklik ve uygulamaları var” şeklindeki yazıları, sadece suyu bulandırma çabasıdır.
“Yönetim katında” “üst yapısal norm” olarak siyasal ve hukuki bir tartışma yok AB ülkelerinde. Hiç bir AB ülkesinde akıllardan, yönetime “kiliseyi ortak etme”, yönetimi “dinsel referanslaştırma” geçmez.
Dini bütündür, katoliktir ve bizim tarikattandır” diye kimse adam seçmez! Siyasette liyakat, referans olarak büyük ölçüde yerleştirmiştir! Zaten teknolojik toplumlarda, özellikle yeni liberalizmin vahşi rekabeti dünyaya kabul ettirmesi ile, rasyonalleşme de doruklardadır!
Liyakat sistemi, yani işleri toplum içinde mümkün olduğu kadar “en iyiye” yaptırma ve “en iyi sonuçları alma” düşüncesi de, bu azgın rekabet ortamında ayakta kalmanın ön koşulu olarak gelişiyor.
***
Laiklik, “kapitalist üretim sisteminin” gelecek garantisidir!
Kapitalist üretim ilişkilerin bir ürünü olarak ortaya çıkması ve fil ayaklardan biri olarak sisteme “entegre” edilmesi, boşuna değildir!
Çünkü laik sistem, kafaları, düşünceyi, insan aklını, bu sistemin daha iyi gelişmesi için özgür bırakır, dinsel düşünme ekseninden özgürleştirir!
Laiklik bu açıdan bir “yaratıcılığın” şemsiyesidir. Sisteme, yeni özgür alanlar, çıkışlar, yollar yaratır!
Kapitalist sistem, hele hele ileri teknoloji-bilgi toplumları, neredeyse tamamen “dünyevi”dir. Neredeyse kilise bile!
Gabriel Garcia Marquez’in öyküsünden uyarlanan o müthiş filmi anımsar mısınız? Hani, kasabada mezarlık taşınacaktır ve belediye herkesden cenazelerini almasını ister. Bir baba yıllar önce önce ölmüş kızını mezardan çıkardığında, hiç çürümediğini görür. Gömüldüğü gibidir! Şüphesiz kız derhal evliya ilan edilir! Baba kızının evliyalığını kabul ettirmek ve din tarihine geçirmek için, cenazeyle taaa Vatikan’a bile gider! Müthiş bir kara komedi!
Orada kardinaller, papazlar, cenazeyi asla görmek bile istemezler; babayı, tamamen bilimsel bir dille, böyle bir şeyin imkansız olduğuna, bedenin öldükten saniyeler sonra çürümeye başladığına, gömüldükten şu kadar yıl sonra çürümemiş organ kalmadığına, bunların bilimsel olarak kanıtlandığına, inandırmaya çalışır! Papazlar, üstelik bedeni çürümemiş bir “evliya” olamayacağına, toplumdan / halktan daha çok inanmaktadırlar ve bu konuda tam bir “bilimsellik” içindedirler!
***
Laiklik, kapitalist üretim sisteminde nesnel düşünmenin de yapısal şemsiyesidir.
İnsan etkinliklerinin bütün alanlarda gelişmesi, sistemin işine gelir, dahası sistem bunu teşvik eder. (Bu anlamda laiklik, demokrasi tanımı ile de eşleşir!)..
Ve kapitalist sistem, insanın bütün bu yaratıcı faaliyetlerinden, işine yarayanları alır kullanır; işine gelmeyen nicelik ve nitelikteki “ürünleri” de, sistemi tehdit edici boyutlara ulaştırmadan, bir şekilde elimine eder! (Gerektiğinde yok ederek, zayıflatarak, düşman ilan ederek vb) Ama gerektiğinde, iktidar mücadelesinde, halk içinde yaşayan bağnazlıkları, törelliği de sonuna kdar kullanır!
Toplumun en üst yapısal-yönetsel, siyasal öğeleri arasından laikliği çıkarıp, yerine bugün AKP’cilerin ve Fetocuların yapmaya çalıştığı gibi, dinsel düşünme biçimini koyarsanız...
Hem kapitalizm, geleceği ile de büyük tehlike altına girer..
Hem de demokrasiniz!
Üstelik bunu henüz ileri teknoloji ülkelerinin pazar-piyasa ve düşünce tahakkümü altındaki “müslüman” ülkede yaparsanız, ilelebet “köleliği” ilan edersiniz! (Bakınız 1,4 milyon nüfusa sahnip 57 islam ülkesinin yüzde 90’ına!)
Yani laiklik, kılık kıyafetin değil, kapitalizmin de varlık sorunudur, toplumların geleceğinin de! (24 Haziran 08)
--
obursali@cumhuriyet.com.tr

22 Ocak 2011 Cumartesi

Destekçiler Yan Çiziyor ve Hrant Dink


Başbakanın delikanlılığı üzerine yapılandırılmış bence sığ mı sığ ve içeriksiz bir yazıya, Başbakan’dan 50 bin liralık sert bir tazminat davası yanıtı!..
Evet, iktidara kayıtsız şartsız neredeyse 8 yıldır süren yandaş aydın/liberal aydın/ AB’ci ve ABD’ci, Kürtçü-Türk aydın desteği yer yer kesintiye uğradı.
Görünüşteki neden, Erdoğan’ın milliyetçiliğe kaydığı..
Türk vurgusu artıyormuş, milliyetçi söylemi güç kazanıyormuş, MHP’lileşiyormuş... Eskiden demokratikmiş de şimdi muhafazakarlığı ön plana çıkmış.. Demokratik reformları, yeni Anayasayı rafa kaldırmış... AB’ye kulaklarını tıkamış, reformları yapmıyormuş, Askeri tam zaptürapta almaktan vazgeçmiş, Sayıştay askeri bütçeyi açıklamıyormuş (En önemli itirazlarından! Kih kih!)...
Herhalde bunlara katılacak başka şeyler de vardır: İnsanlık Anıtı heykelini aşağılama, bir liberal –uyduruktan sol- ekonomici ben rakımı içiyorum, bir tehlike görmüyorum demesine rağmen, içki kullanımına adım adım getirilen sınırlamalar..
Bence dile gelmeyen bir iki nokta daha var: Doğrudan AB’ci ve ABD’ci olanların, AKP’nin Ortadoğu’da kendine “serbest hareket” alanı yaratma çabasından duydukları endişe.. Tabii ki, efendileri adına!
***
Ne oldu? AKP mi değişti? Yoksa AKP artık açık ve net kendisi mi olmaya karar verdi?
AKP politika olarak silkinince, sırtına binmiş/yapışmış olanlar da patır patır yere mi düşüyorlar?
Düşerken de tabii canhıraç feryatlar mı duyduklarımız Yoksa?!
***
AKP’nin bunları son kullanım tarihi Referandum oldu! Referandum ile yargıyı yukarıdan ve aşağıdan tamamen yeniden biçimlendirme olanağını ele geçirince ve gereklerini de yapınca, işleri bitmişti...
Yandaşlar şimdi ellerine bakıyor: ben şimdi bu yetmez ama eveti ne yapayım!
Aslında yeni bir durum yok, “muhafazakar demokrat”lığın AKP dilinde anlamı “dinci otoriter rejim”di, taa başından beri!
AKP “mıntıka temizliği”ni yaptı: Kendi vesayetini kurdu. Hukuk, adalet ve yargıyı, emir komutasına çekti. Üniversitelerin yönetimini tamamen devraldı... Kadınları türbanlama işini çözdü, ilkokulda türbanlama işlemi başladı.. Heykele saldırı işaret fişeği atıldı. Anadolu’da bütün kentler resmen içkisiz alanlara dönüştürüldü, şimdi de büyük kentler kırsal bölgelerden sarılmaya başlandı (Köylerden kentleri kuşatan gerilla savaşı gibi!)...
Tabii en önemlisi medya hızaya getirildi... Oktay Ekşi’den sonra, Doğan Medya’da sıra kimde?! Başbakana yağ çekme dönemi başladı orada da.. haber yapacaklar, “Başbakanın emriyle” ibaresi manşetin önüne yerleşti!
***
Bizim yandaşlar, bunların hiç birini görmediler.. Yok yok, gördüler de aldırış etmediler. Hatta iktidarın bu “hayır işleri”ni iyi yapması için gerekli tutuşları da yaptılar!
Dank etti ki, bunlar yarın bize de “bir hayır” edecek!
AKP, daha büyük bir çoğunlukla iktidara gelmek için MHP’yi bitirme planını devreye sokunca, korktular.
Eğer bu plan gerçekleşirse, üçüncü AKP döneminde, varolan demokratik hak ve özgürlüklere bile rahmet okunacak! Ve bu enkazın altında da en başta kendileri kalacak!
Seçimlere şurada beş ay kalmışken, yan çizmenin tam zamanıdır! Hazır AKP silkiniyor, sırtından düşmenin de!
Düşerken, delikanlıca davranmak gerekir! En üst perdeden haykırmalı ve büyük bir sertlikte düşmeli ki, yara bere içinde kalsınlar ve dost düşman herkes duysun!
Yetmez ama evet dedikleri yargı değişikliklerinin okları, şimdi onları bekliyor.. Bakalım nereleri acıyacak.. Yok yok, tazminat davasını kastetmiyorum.. Hele şu seçimleri bir geçelim..

Hrant Dink

Dink’in, dört yıldır kanı yerde.. Hâlâ orada, Agos’un önünde yatıyor kanlar içinde!
Dört yıldır kepaze bir iktidar oyunu! Yok derin devletmiş yok bilmem ne..  Destekçi liboşlar, bir yandan Hrant Dink’e sahip çıkar görünürken, karşılarında iktidarın sahnelediği oyunu görmemeyi tercih ettiler! Destek verdikleri, Silivri’de öpüp başlarına koydukları iktidar yargısını ve hukuku, adalet sürecinin bir tıpkıbasımını, Dink’in sürecinde görmediler!
Gördüler de, sadece iki yüzlü ve utanmazca davrandılar!
Artık ne diyeyim!
--
20 Ocak 2011 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

19 Ocak 2011 Çarşamba

Arena’da Millet İradesi

Protesto’ya alışmalı siyasetçiler, alışacaklar, alışacaklar.. İstemeseler de alışacaklar! Çünkü halkın elinde en önemli siyasi güçlerden biri protestodur! Seyirci, “demokratik hak”kını kullanıyor.. Başbakan ise iktidar gücüyle yanıt veriyor ve Galatasaray ile seyircisine aba altında sopa gösteriyor... henüz stadı devir anlaşmalarının yapılmadığını belirtiyor...
Bu tavır, demokrasi sıralamasında Türkiye’nin “melez rejim” kategorisindeki uluslararası yerini, bir kez daha perçinliyor.
Başbakan çok sık olarak, neden bir “demokratik lider” olmadığının ve olamayacağının örneklerini sıralıyor peş peşe! Arkasında çok uzuuun bir liste birikti!
Siyasetçiler protestoyu beğenmeyebilirler; dahası protestoyu haksız da bulabilirler.. Yapacak bir şey yoktur! Halkın iradesine saygı lütfen!!!
Ne o, bu tür bir iradeyi beğenmiyor musunuz yoksa? Hep övgü? Hep alkış? Hep poh poh?
O halde, bu protestoyu ve yergiyi, haksız yere övülmelerinize ve desteklenmelerinize sayabilirsiniz! Hani durmadan siyasi kazanç olarak cebe attıklarınız var ya! Böylece ruhsal sağlıklarınızı dengelemiş ve korumuş olursunuz!
İsterdim ki, bu millet, örneğin Deniz Feneri davası ile iktidar arasındaki bağların yıllardır örtbas edilmesini protesto için meydanları doldursun! Bir milyon işsiz sokaklara dökülsün ve iktidarı protesto etsin! Eti sütü beş para etmeyen üreticiler neredeler?
***
Arena’daki protesto örgütlü mü? Hiç sanmıyorum! Toplumda (hadi bir kesiminde diyelim!) Erdoğan’a ve iktidarına karşı biriken tepkinin, Galatasaray’ın yeni stadı Türk Telekom Arena’da dışa vurumu olarak görün! En ucuzundan bir tepki bu!
Demek ki, bu tepkiyi göstermenin şimdilik en uygun ortamı ve koşulu orada oluştu!
Böyle kabul ederseniz, siyasi anlamda, iyi yaparsınız!
Sizler ki her yaptığınız işin, her icraatınızın doğru ve iyi olduğunu kabul edersiniz..
Heykeeeel, dediğinizde, alkış kopsun istiyorsunuz!
İçkiyi yasaklayacaksınız, alkış istiyorsunuz!
Filmleri, dizileri yasaklayacaksınız, alkış isteyeceksiniz
18 yaşında gençleri içki konusunda çocuk, silah kullanmada yetişkin sayacak ve milleti silahlandırcaksınız ve alkış isteyeceksiniz!
Bu ükede yılda 5-6 bin kadın cinayete kurban gidiyor..  
5-6 bin kişi trafikten ölüyor.. Bunlara da mı alkış!!
***
Başbakan diyor ki “310 bin TL stadın yapımı için ödedik, Galasataray’ın kasasından tek kuruş çıkmadı.. bu protestoyu hakketmedik..”
Sanki kendi kasasından harcama yapıyor! Bu halkın parasıdır ve 15 milyon Galatasaraylı bunu çoktan hakketmiştir! Annelerinin ak sütü gibi helal olsun onlara!
Galatasaraylı millet değil mi!
Ayrıca, bu stat için Hazineden kırk kuruş çıkmamıştır! Hatta, Hazine bu alış verişten büyük bir kârla çıkmıştır!
Galasataray’ın terkettiği Ali Sami Yen arsasının satışından, Arena’ya harcanandan daha fazlasını cebe indirmiştir TOKİ! Stata 310 milyon TL ödemiş, Ali Sami Yen arsasının satışından 475 milyon TL kazanmıştır! Başbakan diyor ki yeni stada yol metro yaptık! Bu sizin göreviniz! Yeni bir mahalle kurulduğunda, örneğin milyarderlerin Beykoz konaklarına vs oto yol falan döşüyorsunuz!
TOKİ bu işten kârlı mı değil mi! Ona bakacaksınız!
Laga luga yok, ortada hesap kitap var!
Durum bile böyleyken, size stat yaptım ver şimdi desteğini, demek bir politikacı oyunudur!
Dahası, stada karşılık halkın protestosunu ve hoşnutsuzluğunu satın almaya kalkışmak da politikacı beklentisidir..
Bu beklentinin de yanlış olduğu görülmüştür!
Millet orada, stadın yapımını kolaylaştırıcı rolünüzü protesto etmedi! Türkiye’yi soktuğunuz yolu protesto etti!
***
Galatasaray, şüphesiz ki taraftarlarıyla birlikte vardır. Taraftarı çekin, ortada ne kulüp kalır ne Galatasaray yönetimi..
Galasataray kulübünün Başkanı, bunu bilmiyor mu?
Yok kameralarla saptamışlar protestocuları da, onları Arena’ya  sokmayacaklarmış da...
Umarız bu sadece burnundan soluyan iktidarın öfkesini yatıştırmaya yöneliktir! Galatasaray’ı bu öfke ve nefretten korumak içindir!
 İktidarın, bütün bu protestolardan çıkartılacak hiç bir dersi yoksa, bunu da “millet iradesinin bir başka türlü tecellisi” olarak görmüyorlarsa..
Yandı gülüm keten helva!!
--
18 Ocak 2011 – Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

18 Ocak 2011 Salı

Aksırma, Tıksırma Veya 300.000 Ölüm

Bir kişi, içki içenler üzerine ancak bu kadar nefret kusabilir. “Aksırıncaya tıksırıncaya kadar içiyorlar,” diyor, Başbakan. Ayıplıyorum! Arada sırada sosyal amaçlı alkol alan ama 40 yıldır sarhoşluk nedir bilmeyen bir insan olarak, tam hakarete uğramış durumdayım! Bu ne nefret!
Türkiye, içki konusunda dünyanın en makul insanlarının yaşadığı bir ülkedir! Bu topraklarda binlerce yıldır içilir! Bir kültürdür bu, insanlık kültürü.. Hep olacaktır! Suudiler bile buraya gelip kafayı buluyor! Haaa, tadını hiç bilmek istemiyorsun, bana ne kime ne?
Olay aslında bu kadar basit! Ama işin içine inanç ve içki karışınca, olay toplumsal karmaşaya dönüşüyor.
Sanıyorlar ki, içki bu ülkenin bir numaralı sorunu! Tabii, inanç meselesinden yaklaşırsan, öyle sanırsın! Nitekim NTV’de, geçen hafta, trafik kazalarında en önemli nedenlerinden birinin içki olduğu ileri sürülmüştü!
İşin gerçeği: “Emniyet Genel Müdürlüğü 2010 yılı trafik kazası istatistiklerine göre, 2010 yılında polis sorumluluk bölgesinde toplam 103.760 ölümlü ve yaralanmalı trafik kazası oldu.. 2734 kişi hayatını kaybetti, 171.013 kişi de yaralandı.. Alkol nedeniyle ise 1690 trafik kazası oldu (ölüm?!). Alkol, kaza kusurları sıralamasında 11.sırada. Birinci sırada ise aşırı sürat: 33.701 kaza! İkinci  sırada kavşak geçişlerinde önceliklere uymama (16.513 kaza); Hatalı sollama ise 14.984 kaza ile üçüncü sırada!”
Dahası: Gençliğin en önemli sorunu da içkiydi! Neye göre, ne demek en önemli sorun!? Sanırsınız ki gençlik arasında böyle bir araştırma yapılmış!
***
Bir de şu ünlü laf geziyor ortlıkta: “Bağımsız kurullar” piyasayı düzenliyormuş.
Şimdi bakalım, Tütün ve Alkol Piyassını Düzenleme Kurulu üyelerini kim ne zaman atamış: Başkan Mehmet Küçük, 2008 (Tarım ve Köy işleri Bakanlığından). Yüksel Denli, Başkan Yardımcısı, 2008, Dış Ticaret Müsteşarlığından. Üyeler: Abdullah Çelik, 2008, Maliye Bakanlığından. İsmail Demirtaş, aynı yıl, Sağlık Bakanlığından. İrfan Dilsiz, Hazine Müsteşarlığından, aynı yıl. M.Nuri Şeyda Sorman, aynı yıl, Türkiye Zirat Odaları Birliği’nden. Suat Evcimen, 2010, ilgili bakanlıktan.
Görüldüğü gibi, biri dışında, hepsi resmen hükümetin adamları... Eh yani, iktidarın, özerk veya değil, bütün kurumlara atadığı insanları nasıl seçtiğini herkes biliyor. Şurada, -kendilerinden- Merkez Bankası Başkanına bile tahammülleri sıfır!
Atanan kişiler, iktidarın inançları ve politikaları doğrultusunda hareket edeceklerdir! Tartışmasız! İçki yasağı genişleyerek yayılıyor!
Sanılıyor ki, Türkiye içkiden / sarhoşluktan kırılıp dökülüyor! Dünyanın, içkiyi en makul kullanan ülkesi ve insanlarıyız!
Kişi başı alkol tüketimi, Avrupa ülkelerinde yılda 10 litre iken, bizde yılda 1 ila 1,4 litre arası! Büyük bir çoğunluk hiç alkol kullanmıyor! İçenlerin de belki yüzde 99’u makül ölçülerde tüketiyor.. Ama bizde en uç noktada içen azınlık, emsal gösterilir ve bütün ülke öyle sanılır! Kendi insanını böyle aşağılayan bir Başbakan, olmaz!
***
 Diyorum ki: Bu ülkenin temel sorunlarından ikisi Kadın Cinayetleri ve Trafik Kazalarıdır.
Yılda 5-6 bin kadın cinayetlere kurban gidiyor.
Trafik kazalarında ise 5-6 bin kadar insan ölüyor. Yukarıdaki haberde, 2010 yılı ölüm sayısının 2724 olması bizi aldatmasın. Bu sadece, polis denetim yerlerini kapsıyor. Bunun jandarma bölgesi de var. Ayrıca, trafik istatistikleri, o anda olanları saptıyor. Pek çok yaralı da daha sonra ölüyor. Bunlar istatistik dışı! Trafik uzmanları, kayıtlara girmemiş trafik ölümlerini de katıyor ve 6 bin kadar ölüm rakamına ulaşıyorlar! Bu rakamı 10 bin olarak sayan uzman da var.
İki “bağımsız” ve “üst” kurul daha gerekli bize, acilen: 
Kadın Cinayetlerini Önleme Kurulu ile 
Trafik Güvenliği Üst Kurulu!
30 yılda Kürt sorununda 40 bin kişi öldü. Bu zaman içinde sadece trafikten en az 180 bin kişi öldü ve 150 bin kadın da cinayete kurban gitti!
Bir ülkenin Başbakanı, gerçek sorunlarla uğraşmalıdır!
Yarattığı sorunlarla değil!
--
17 Ocak 2011 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

17 Ocak 2011 Pazartesi

Ara Güler, Click




Hiç mizansen hazırlıyor mu fotoğraf çekerken? Hayır, diyor, bazen saatlerce bekliyorum, istediğim fotoğraf karesinin oluşması için. İnsanlar, vapurlar, balıkçılar, her neyse, istediğim çerçevede bir araya gelmesi gerek... 
İşte, o an! ve click!
80 yaşını aşmış, insanlar onu hâlâ “fotoğrafçı” sanıyor, ama o bir gazeteci, “foto muhabiri” veya fotoğraf habercisi! Gerçi “fotoğraf sanatı”, “fotoğraf sanatçısı” nitelemelerine karşı çıkar. Haklıdır, sanatçı düş kurgular. 
Ama Ara da, o anki gerçeği, çekerken üzerine kattığı müthiş yorumla dondurur; bu yorum, yani fotoğraftaki hüzün, bakış, düşünce.. onu “sanatçı” yapar. Bu anlamda da fotoğrafında bir “gizli kurgu” vardır! O anı belgeleyen “romantik realist” fotoğrafları, bir sanat şöleni gibidir. Çektiği fotoğraflardaki estetik tad ve bütünlük, bende bazen bir yontucu, bazen bir ressam ve sinema sanatçısı çağrışımı yapıyor. Bu anlamda, sanki görsel sanatların bütününü içeren bir ruhla karşı karşıyasınız.
Evet, sinema sanatçısı dedim! Fotoğraflarına bakıyorum, bir tanesini seçiyorum, karedeki herşey birden hareketleniyor; nesneler kare içinde sağa sola gidiyorlar, dışarı çıkıp içeri giriyorlar, gülüyorlar, el sallıyorlar; sevinç, hüzün, yalnızlık, çaresizlik, emek ve alınteri.. Doğa, kapı, ev, sahil, sokak, cami, insanlar, çarşı, ışık, kar, yağmur, anne çocuk... 
Sonra birden click ve fotoğraf donuyor yeniden!
Ara’nın fotoğrafları böyle canlanıyor. “Dur, öyle bakıp geçme!” diyor ve fotoğraflarının arkasındaki o saklı canlı hayata katılmaya çağırıyor herkesi! Yeni yayımlanan üç yeni kitabında fotoğrafların hepsi Ara Güler fotoğraflarının büyüleyici estetiği ve anlatım zenginliği içinde.

Ara Güler – Kumkapı Ermeni Balıkçıları(www.arasyayincilik.com), 1952’de Jamanak’ta yayımladığı röportajı ve 56 fotoğrafı kapsıyor. Türkçe, Ermenice, İngilizce. Diyor ki Ermeni balıkçılar, dediler ama aralarında Türk’ü de va Rum’u da..” Orası, o tarihte Kumkapı Balıkçılar Köyü!” Tam bir köy! Tekneler, ağlar, Marmara’nın artık tükenen balıkları, tezgahlar, insanlar, gecekondular, kahvehneler, balıkçılar ve balıkçılar! Ve arkada o müthiş İstanbul silueti! Yüzlerce ağın tül gibi İstanbul’un “önünde” sarktığı bu görüntüler artık gezmişe ait bir anı.. 
Dünkü rüzgar kesildi, torikler voli voli dolaşmaya çıkmışlardır. Şimdi açıklara yollarını kesmeye gidiyoruz, hayde göreyim sizi tayfalar..” 
Fotoğraflar bizi İstanbul’un merkezinde bilmediğimiz, ama artık kaybolmuş bir dünyasına götürüyor! Bugün ise bir anı olarak Kumkapı meyhaneleri ve Balık Hali kalmış geride!

Ara Güler- Fotocep, (www.fotografevi.com), bir cep albüm. Fotoğraflar için kısa notlar düşmüş Ara Güler. Bazen kendine, bazen fotoğrafa, bazen sanatına ve anlayışına ilişkin. Gerçekçiliğe romantizm kattığını belirtiyor, “romantik realist” ve “sosyal romantik” olarak isim takıyor fotoğraflarına. Seni alıp da bir fotoğraf bir yere götürüyor mu. Sen niye bir Thomas Mann romanı okuyorsun, bir Picasso tablosuna bakıyorsun? Onun gibi bakacaksın fotoğrafa; sanat dediğim fotoğraftan bahsediyorum, röportaj fotoğrafından değil...
Birer belge, anı, yaşanmışlık, tarihin saptanması, yırtık pantolon, düşük kasket, Yağ Meydanında bekleyen işsizler, Galata Köprüsü üzerindeki sahlepçi, Diyarbakır Ulu Camii’de duvarda asılı Atatürk portresi altında Kuran Kursu gören başları türbentli kız çocukları...

Ara Güler- İstanbul’u Dinliyorum, 1950-2010”. (Kitap Yayınevi). “...Yer değildi ki zaten çektiğim. Hayatın parçasıydı çektiğim.” “İnsansız bir şey olmaz, insanları sevmeyen insan fotoğrafçı olamaz, insansız bir şey yok ki..” diyor Ara Güler. Bir sokak çaprazında çektiği ahşap ev bile aslında insanı çağrıştırır. 60 yıllık hüzünlü bir bir İstanbul kronoloji. Ara, 60 yılın ta kendisi, yoksa bu fotoğrafları çekemezdi! Olayla bütünleşmeden, olayı yaşamadan hiç bir fotoğrafını çekemezdi!
***
Hem evdeyiz hem Koço’da meyhanede! Ara Güler’i dinliyoruz. Bütün onurları almış bir kişi. Dünyanın en iyi fotoğrafçılarından biri olarak belgeli!  “Yüzyılın fotoğrafçısı”, “Legion d’Honneur”, Bay “Master of Leice”, “Fahri doktora”, Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü”, “TBBM Üstün Hizmet Ödülü”.. Russell, Picasso, Churchill, Toynbee, Dali...
Koço’da Ara’yı gören bir Modalı, bir koşu evine gidiyor ve “Ermeni Balıkçıları” kitabını imzalatıyor! Anılar ve anılar.. Yunanistan dönüşü Menderes’in rıhtımda fotoğrafını çekecek. Flaşın “lambası” çakmıyor... “Biraz bekleyin lütfen” diyor, bir koşu gazeteden yenilerini alıp dönüyor... Menderes ve zevat bekliyor, gülerek poz veriyorlar Ara Güler’e... 
Click...
---
16 Ocak Bilim ve Siyaset- Cumhuriyet


16 Ocak 2011 Pazar

“Sıfır sorun”, Üzerine Okurla Dertleşme, Eleştiriler ve Yanıt


Aslında bu yazının yeri belki de burası değil, Aralık ayı sonunda yayımladığım makalelerin tartışma-okur notuna koymak istedim. Uzunluğu nedeniyle koyamadım, Üçe dörde bölmem gerekiyordu belki de! Ama buraya kısmet oldu... Neyse, affola diyeyim :-)) Hemen arkasından Ara Güler üzerine daha keyifli bir yazı gelecek!

 Komşularla sıfır sorun” konusunda yazdığım yazılar, bazı okurlar arasında negatif duygulara, eleştirilere yol açtı.
Örneğin, Erim Ünsal, özetle, Ahmet Davutoğlu'nu neden başarılı bulduğunuzu,neden övdüğünüzü anlayamadım... Lütfen daha somut, daha anlaşılır bir yazı daha yazın. Çünkü bana göre bu bakan için değerlendirme yapılırken şunlar sorulmalı BOP eşbaşkanın maşası olup bölgede ABD arabuluculuğuna soyunan, İran'ın birkaç kez arabuluculuğunu reddettiği, Suriye-İsrail arabuluculuğu reddedilen, Ermenistan açılımında (Azerbaycan'ı küstüren) sınıfta kalan bakan kim?, biçiminde sorular yöneltti.
 Selami Aksoy: “Davutoğlu'nun politikalarını olumlayan yazınızı şaşkınlık içinde okudum! Ama öyle sitemkar bir şaşkınlık değil lütfen yanlış anlamayın, meraklı bir şaşkınlık, çünkü bence "politika" bir bütünlük içerir yani dışişlerinde öyle başka bir yerde farklı olamaz eğer öyleyse bir takiyye söz konusudur... Şimdi Sn.Davutoğlu'nun değerli heykeltraşımız Mehmet Aksoy'un heykeliyle ilgili görüşünü okumuşsunuzdur, Sn.Başbakanı desteklediğini söylemektedir. Takiyye işte böyle bir şey, işine  geldimi "sıfır sorun" işine gelmedimi de "ucube bir şey".
Selami Aksoy, daha sonra şöyle yazıyordu:
Yanıtınızı 30 Aralık tarihli yazınızla da birlikte okuyunca algılamamdaki farklılık ortadan kalktı ve içim rahatladı. Keşke burada yazdıklarınızdan birer cümleyi yanlış anlaşılmalara karşı önlem olarak 28 Aralık yazınızda da kullanmış olsaydınız diye aklımdan geçmedi değil. Yazınızda yer alan, okurlarınızdan gelen kabul edilemez derecede antidemokratik, katı ve kavrayışsız tepkilerle ilgili yakınmalarınıza aynen katılıyorum..”
 
Kamil Aksoy ise : 26 ve 27 Aralık tarihli gazetelerdeki yazılarınızı ve haberinizi de dikkatle okudum. Parti ayırt etmeksizin; ülkemizin dış politikası ve stratejisiyle ilgili yazdıklarınıza ilkesel anlamda neredeyse tamamen katılıyorum. Dış politikamızın, soğuk savaş sonucu 1950'lerden başlayarak oluşan, ulusal çıkarlarımıza da çoğu zaman ters düşen ve bize de gerçekten hem bütçesel hem de ideolojik açıdan çok pahalıya malolan yanlış konumlanmasının teşhisinde sizinle aynı düşüncedeyim.
Ancak bu konuda  özellikle 26 Aralık günkü yazınızda yer alan görüşlerin, AKP ve DAVUTOĞLU bağlamında amacını oldukça aştığını düşünüyorum. Bu yazınızdan, ilke olarak doğru ifade ettiğiniz dış politika ve stratejinin, sanki AKP ve DAVUTOĞLU politika pratiğiyle tamamen örtüştüğü ve artık geçmiş hatalardan tamamen arınarak mükemmele ulaştığı gibi bir algı oluşmaktadır.
Doğrusu ben bunu dediğinizi düşünmek istemiyorum. Nitekim 27 Aralık yazınızda bu konuda daha eleştirel yaklaşıyorsunuz konuya. Ben AKP ve DAVUTOĞLU'nun izledikleri dış politika ve stratejilerde sizin çizdiğiniz çerçevedeki ulusal istek ve iradeyle, ulus yararına sizin öngördüklerinizle tutarlı bir ideolojik bütünlükle  davrandıklarını düşünmekte zorlanıyorum.”
Yine yazıştığım Gürsel Çuncü, “26 aralık tarihli yazınızda Türk dış politikasını övücü sözlerinizi okuyunca bir an için eksen kayması dış politikada değil de Cumhuriyetin yetkin yazarı Bursalı'da mı  olmaya başladı diye düşündüm. bugünkü ve dünkü yazınızda 'eşbaşkan'ın söylemlerine değinmemişsiniz. BOP'u nereye koyacağız. yoksa BOP rafa mı kalktı.” diyordu. 
Yanıtlar:
Okurlara yaptığım bazı açıklamalar şöyle: Yazılarımın  odaklandığı nokta, Türkiyenin komşulariyla sorunlarını halletmeye yönelik politikadır! Kim olursa olsun, bunu önemsiyorum ve destekliyorum... Arabuluculuk ise başka bir olaydır, yazılarımda bu konu yok. Ayrıca, Erdoğan’ın İslami Liderlik hevesleri ve çabası da bu yazının konusu değildi. “Sıfır sorun” şimdilik sadece Suriye konusunda başarılı oldu. Sonraki iktidarlarin da bunu devam ettirmesi gerekir.. CHP iktidarı farklı mı davranacak? Sıfır sorun bir stratejik vizyondur! Yani uzun vadeli olarak düşünülmeli.. Bunu doğru bulmak, iktidarın dış politikasının bütününe destek anlamı taşımaz ve bütününün tutarlı olduğu anlamına gelmez. Komşularla ticaret, alış veriş büyük ölçüde arttı! Komşularıyla bu kadar kavgalı olan dünyada başka bir ülke de bulunur mu bilemem.. Biz onlarla kavga ederken, Batı ve Amerika olayın bütün ekonomik kaymağını yiyor, insan sadece buna baksa, yıllardır hangi aptallıklar içinde yüzdüğümüzü olduğumuzu görür! Bu konudaki ana stratejik düşüncelerim, bahse konu iki yazımda vardır ve onları burada tekrar etmiyorum.
Başka bir nokta, emekli büyükelçi Süha Umar’ın Cumhuriyet’te Leyla Tavşanoğlu ile yayınlanan söyleşideki (2 Ocak 2011)düşünceleridir. Umar, sıfır sorun konusunu tek taraflı taviz politikasi gibi ele alıyor. Bu ise ayrı bir noktadır. Türkiye ulusal çıkarlarından ve haklı olan tutumlarından taviz vererek sıfır sorun politikası izleyemez. Buna ülkede cesaret edecek bir iktidar çıkabilir, ama orada zor kalır. Bu ister AKP ister CHP olsun!
Şüphesiz, konuya ikircikli yaklaşımın nedenlerinden biri de, bu politikada AKP’nin damgası olmasıdır. Ayrıca “komşularla sorunları çözmek” yaklaşımının, Erdoğan ve Davutoğlu’nda “Ortadoğuda arabuluculuk” politikalarıyla ve “Ortadoğu’da İslami liderlik” hevesleri ile karışması ve birleşmesidir.
TKP MK Üyesi
Bu bağlamda İnternet ortamında yayımlanan bir eleştiriye daha ayrıntılı değinmem gerekir. Gerekirlik, o kişinin Türkiye Komünist Partisi Merkez Komitesi üyesi olmasından ileri geliyor! Kemal OkuyanBir Cumhuriyet yazarının özgür Türkiyesi!” başlıklı yazısında, Türkiye’nin artık çok merkezli ilişkiler içinde olması gerektiğini, dünyanın batı eksenli yapısından kurtulma çabası içinde olduğunu, artık Türkiye’yi eski yanlış ekseninde tutmanın zor olduğunu vurgulayan yazımdan alıntı yaptıktan sonra, “Cumhuriyet yazarına, cesaretinden dolayı bravo! Gazetenin bilim ve teknoloji şefi olduğu, köşesine Bilim ve Siyaset adını uygun gördüğü için iki kez bravo! Siyaset alanına bundan daha bilimsel yaklaşılamazdı!” diyor! Sonra çok değerli “nesnel” ve “analitik” (!) düşüncelerini sıralıyor:Yazılarını takip edenler, Bursalı’nın neler yaptığını bilirler (neler yapmışım, hadi bir iki şey söyle bari! Binlerce makale yazdım?!), “Cumhuriyet okurlarının bir bölümünden ne kadar tepki aldığını da” (iki tane eleştiri ve çok sayıda destek geldi, okurların bütünüyle fikirbirliği içinde olmaya çalışmak için her halde ya yağdanlık ve kişiliksiz ya da başka düşüncelere izin vermeyen “bir faşist birlik içinde” olmak gerekir)…
Bu pek sayın ulema sürdürüyor: “Bize düşmez ama AKP’nin içini çöpe atıp, dışını bize yedirmeye çalışan bu “bilge” yazarını (Önce Bilim ve Siyaset köşe adını aşağıladı, şimdi sıra kişisel aşağılamaya geldi! Yahu dur, ne beni tanırsın ne ben seni, daha ortada fol yok yumurta yokken yazına aşağılayarak başlamak, nasıl bir kafa yapısıdır!) aslanlar gibi savunan Cumhuriyet gazetesine de bravolardan pay ayırmak gerekiyor sanırım. (Durup dururken Gazeteye de çattı! Bu adamı atın oradan mı diyor, ne diyor allahaşkına!” Bir dizi anlaşılmaz vikiliks gevezeliklerinden sonra, Cumhuriyet’e yönelik diyor ki “Birileri, (bazı Cumhuriyet yazarları) Erdoğan’ın ABD ve AB tarafından tahttan indirilebileceğine inanıyor, Bursalı gibileriyse AKP’nin Türkiye’yi Amerikancı bir dış politika pratiğinden uzaklaştırdığına… Bir taraf böyle giderse AKP’nin ipini çekerler diye, öteki taraf böyle giderse Türkiye özgür ve bağımsız bir ülke haline gelir diye seviniyorKolay gelsin, Cumhuriyet’in işi zor!”
Bu gevezeliklere hiç gerek yok, okura, sana ve harcanan zamana  yazık.. Nihayet doğrudan konuya ancak gelebiliyorsun: “Söylemeden edemeyeceğim, sevinçlerden sevinç beğeneceksek, Orhan Bursalı’nınkini elbette yeğlerim; gerçek olsa, Türkiye’nin Amerikancı eksenden uzaklaşmasına elbette sevinirim. Halk düşmanı bir siyasi iktidarın emperyalistler tarafından günü geldiğinde derdest edilmesi ise kendi başına ne bir sevinç kaynağı olabilir ne de avuntu. Sorun şu ki, Orhan Bursalı yanılmakta, daha doğrusu uydurmaktadır.
Hah şöyle! Bizim Türk aydını konuya zar zor gelebiliyor!
Sonra kendince bir dünya analizi yapıyor ve “ABD’nin yolun sonuna geldiğini ileri sürenler ABD’ye hizmet ediyorlar. 90ların ilk yarısında yeni yüzyılın Japonya’ya yazacağı söylenirdi, şimdi bu tezin sahipleri ortada gözükmüyor; sonra Avrupa’nın yeni hegemonik güç olduğu ileri sürüldü, şimdi Çin, Rusya, Hindistan sahne alıyor “ABD’yi bitirme” oyununda… ABD bitmiyor, kapitalist sistem bir bütün olarak tekliyor, düzen tesis etmekte zorluk çekiyor.”
Karşımıza mutlak ve ebedi bir emperyalist güç  çıkartıyor yazar. Bu fikir çok güçlüdür! Konuya, ebedi ve ezeli bu “kadim yaklaşım”la bakıyor: Mesele kapitalist sistemin kendisidir! O, çökecek olandır!
Kapitalist sistem çöker mi nasıl ve ne zaman çöker, yoksa çözülür mü, iyice evrimleşir mi.. Bunları bilemem (Bu konuları tartıştığım kitabımı önerebilirim: Bilgi Toplumu Sınıfı, Dünya ve İktidar Sorunu, Türkiye Bilimler Akademisi yayını).. Ama eşitsiz gelişme, kapitalizmin özünde vardır. ABD görünür gelecekte tepede kalmayacaktır! Kapitalizm, birbirini yiyen ülkelerin de adıdır aynı zamanda! (Ulus Yıkıcılığı Zmanları, kitabıma referans, Cumhuriyet yayınları)
Yazar nihayet doğru bir şey söylüyor: “Türkiye’nin dış politikası ABD tarafından dikte edilmemektedir. Türkiye’nin dış politikası AKP’nin yönelimleri ile ABD çıkarlarının örtüştüğü eksende gelişmektedir. Sürtünme ve gerilim örtüşmenin doğasında vardır.”
Ve devamla :“Bursalı’nın iç politika ve dış politikayı birbirinden mutlak biçimde ayıran yaklaşımı, yöntemsel olarak yanlış olduğu gibi, AKP’nin temsil ettiği piyasa faşizminin taşıdığı uluslararası değeri görmezden gelmek gibi bir talihsizliği de barındırmakta.”
İç ve dış politikayı mutlak olarak birbirinden ayırdığımı nereden çıkardı, vardır bir bildiği! Bir şeyler sezmiş demek ki!
Bütün bunlardan emperyalizm ile AKP arasındaki gerilimlerin tümüyle senaryo olduğu sonucu çıkmıyor…. Bir gerçek ise hiç değişmiyor: AKP, ABD’ye rağmen iktidarını sürdüremez! AKP Avrupa Birliği’ne rağmen iktidarını sürdüremez…  Bursalı örneğinde olduğu gibi AKP Türkiyesi’ne bağımsızlıkçılık payesi verilmektedir...” (Sol Haber’de tamamı okunabilir)
Ne desem bilmiyorum, umarım bu kişi TKP’nin dış politik analizcisi değildir! Yoksa öyle mi?
Bizler doğru düzgün tartışmayı beceremeyen insanlarız! Durum analizi ve bu analiz üstünde fikirler ileri sürmek ve gerçeği aramak sorunumuz yoktur veya en arka planda gelir.. Kafalarımızdaki şablonlar daha önemlidir her şeyden! Oraya uymalıdır olan biten!  Gerçeği anlamaya ve aramaya çalışanlara saldırmak ise en kolayıdır! Böylece büyür insan! İzleyicilerine vay be iyi geçirdi dedirtir! Böylece elde var sıfır, milim ilerleyemez hiç bir şey, kişiliklerle uğraşırız! Zaten Türkiye baştan sona bir “tavır” toplumu oldu, anlamak değil önemli olan, tavır almak! Posta koymak, keskin laflar etmek!
Türkiye’de sol, anlayamamaktan battı! Anlayamadığı için gelişemiyor! Anlama gayreti, bilimsel yaklaşımın ilk basamağıdır oysa!
Ben bu kişiyi “partisine” şikayet etmiyorum! Sadece, partisi, bu tür yaklaşımlardan mürekkep değildir, diye umuyorum..
***
Neyse, Prof. Dr. Mahir Ulusoy daha geniş bakıyor olaya: “30 Aralık tarihli yazınız ve bu yazınızda referans verdiğiniz AKP iktidarının dış politikasını değerlendiren yazınızı okudum. Hemen söyleyeyim, bu yazılarınızda söylediklerinizi doğru buluyorum. G. Mustafa Kemal Atatürk’ten sonraki Türkiye’nin dış politikasını (yarım yamalak da olsa) bilenler, “Atlas ötesi bir ülkenin yararına (dümen suyunda), kendi komşularının tümüyle geçimsiz olduğu” noktasından hareket edenler, kendini Dış İşleri Bakanı yerine koyup bundan sonrası için nasıl bir dış politika güdülmesi gerektiğini düşünüp, yeni bir politika geliştirebilenler ve olayları objektif değerlendirebilenlerin, sizin yaptığınız değerlendirmeden farklı bir değerlendirme yapmaları zordur..”
Hemen belirteyim, Ulusoy’un bu mesajını da, “destek olduğu” ve tamamını benimsediğim gerekçesiyle değil, bir başka açıdan tartışma açsın diye aldım buraya!! Önceden uyarayım dedim de!
Tıpkı Sinan Akay’ın şu mesajı gibi: “Hiç canınızı sıkmayın, hiçte öyle degil yazılarınızdan çıkartılan anlamlar... Bir başlık olarak, "komşularla sıfır sorun" herhalde en öne çıkartılması gereken iştir dışişlerinin. Tabi iki, icraat olarak eleştirilecek bir sürü yanı olmasına ragmen. Başta, bakanın kişiliği. Ama cesurlar ve illede üstüne üstüne gidiyorlar. Bizde onlar kadar cesur olmadıkça... Siz payınıza düşen cesurluğu gösterdiniz...
Neyse, aslında, bizim dışımızdaki geniş halkada sorunları tartışmak için daha akli bir ortamın olduğunu görüp heyecanlanıyor insan!
Orhan Bursalı

14 Ocak 2011 Cuma

Alkol, Toplum Mühendisliği, Bertaraf Politikası


Şüphesiz, tütün ve alkolle ilgili “düzenleyici” önlemler alınmalı. Tütün ve alkol kullanımı özendirilmemeli. Hele hele sigara kullanımı konusunda iktidarın aldığı bütün önlemleri önemserim! Bu doğrudan halk sağlığı konusudur.. Sigara ve alkol kullanımından gençler korunmalı.
Nitekim, “Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu” (TAPDK), söz konusu maddelerin satışına ve sunumuna ilişkin yeni bir uygulama açıkladı. Hukukçular burada pek çok maddenin özellikle kırsal bölgelerde mülki amirlerin keyfi uygulamalarına tabi olduğunu belirtiyor... AKP belediyelerinin özellikle alkol kullanımını, satışını neredeyse tamamen engelleyici uygulamalarıyla birleştirildiğinde, büyük kentlerde olmasa bile, kent, ilçe ve daha küçük yerleşimlerde alkol satışı ve kullanımının pratikte tamamen kontrol altına alınacağını varsaymak yanlış olmayacak. Bu yerlerde inanlar, çevrelerinde eğer bulabilirlerse, bir kadeh alkol sadece evlerinde içebiliyorlar, içebilecekler.
Anadolu’da kentlerin merkezlerinde içkili bir lokanta kalmamış gibidir. Bazı kentlerde kente 5-10 km uzaklıklarda kurulan “kırmızı bölge”lerdeki lokantalara gitmek gerekir. Urfa’da konuştuğumuz bir garson “abi, tabii biz de arasıra içiyoruz, arkadaşlarla ortaklaşa ev kiralıyoruz ve oraları kullanıyoruz, bu oldukça yaygın bir uygulama bizde” diyor. Urfa’da zaten “sıra geceleri”  geleneği var! Bir iki kadeh sosyal amaçlı alkol alımını da kentlerde imkansız kılarsanız, bu kez içki içmek amaçlı toplantılara dönüşüyor olay..
TAPDK, bu düzenleme ile daha geniş bir yasal çerçeve çiziyor. Uygulamalarının sonuçlarını herkes görecek!
***
İktidarın, alkol konusunda aşırı duyarlığının dini inanışlarından geldiğini biliyoruz. Erdoğan’ın Belediye Başkanlığı döneminde ilk yaptığı işlerden biri, belediyenin yerlerinde içki servisini yasaklamak oldu. İçki kullanımı ve alışkanlığı konusunda, duyarlı olmayı eleştirecek değilim. Ancak sorun, iktidarın alkol inancını toplumsal bir dayatmaya dönüştürme eğilimidir.
Bu şüphesiz ki bir “toplum mühendisliği” politikasının gereğidir. Okullarda kızların ve erkeklerin birbirlerine 45 santimden fazla yaklaşmasına yasak koyma niyetleri ve girişimleri de, aynı inançtan kaynaklanıyor. Etek boylarına gösterilen aşırı duyarlık da! Yol bulsalar, kızları ve erkekleri ayrı sınıflarda ve ayrı okullarda okutacaklar. Kadın ve erkeklerin “ayrı” mekanlarda ve mesafelerde bulunması konusunda da aşırı duyarlı bir iktidar ve mensupları var karşımızda..
Sekiz yıl, iktidarın ve yandaşlarının “toplum mühendisliği” eleştirileri ile geçti, haklı haksız, askerler, yüksek yargı, “kemalizm” vb suçlandı durdu. Bir “vesayet”e karşı yürütülen savaş, aslında AKP vesayetinin kurulmasına yönelik büyük bir mücadeleydi.
***
Erdoğan ve adamları, bu vesayetlerini, kendi dışındaki herkesi, ideolojilerinin ve inançlarının kabul etmediği herşeyi açıkça “bertaraf etme” biçiminde uyguluyor.
Bunun son örneği, Mehmet Aksoy’un Kars’daki “İnsanlık Anıtı”nı bertaraf etme girişimiydi! Erdoğan, Belediye Başkanına “bir dahaki gelişimizde bunu inşallah burda görmeyeceğiz” benzeri sözler bile söyledi!
Anayasa referandumundan hemen önce de, iktidarın başı, yine, evet ile hayır arasında tarafsız kalanları bertaraf olacaklarını söylemişti.. Bu kadar da değil, yandaş iş adamlarını, eskilerinin yerlerine geçirmeye başladıklarını da iftiharla açıklamıştı!..
Medya, en büyük “bertaraf” etme hedefleri oldu! Bunu önemli ölçülerde başardılar! Doğan Medya, siyasal baskılarla, ihale ve yatırımlarda engellemelerle, devletin insafsız ve haksız vergi kamçılarıyla, adım adım “hızaya” getiriliyor.
Dört yıl daha iktidarda kalırlarsa, bugünden çok daha değişik bir AKP Türkiyesinin oluşacağı açıktır.
Referandumla yargı vesayetini de tamamen gerçekleştirerek yandaş kıldıkları Anayasa Mahkemesi’ni şimdi süper yetkilerle donatma girişimini başlattılar. Artık Yargıtay’ın Danıştay’ın kararlarında üst merci  Anayasa Mahkemesi olacak! Öyle ki, Avrupa İnsan Hakları Mahkeme’sine başvurma hakkı da, pratikte yurttaşın elinden alınıyor.. Önce Anayasa Mahkemesi’ne gidilecek! Artık oradan onyıl içinde bir karar alabilirse yurttaş hakkını uluslararası mahkemede arayabilecek!
Yetmez ama evetçilerden bazıları, özellikle heykel yıkıcılığı karşısında hafiften uyandılar! Ama bu iktidar açısından artık şu anlama gelecek:
Çekin kuyruklarını! Artık onlara ihtiyacımız kalmadı!
---
 13 Ocak 2011 /Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet