Öne Çıkan Yayın 20 Mart 2012 yazım

Erdoğan’a Askeri Darbe?

Yoo hayır bu kez, başka bir “fantezi”i üzerinde düşünmeye çağırıyorum: Cemaat, denetlemeye başladığı TSK’yı, Erdoğan’a karşı kulla...

12 Ocak 2011 Çarşamba

Kırıla! Yıkıla! Örtüle!

RTErdoğan, hiç bir sanat, hiç bir resim, hiç bir şiir, hiç bir heykel, hiç bir tiyatro veya opera veya klasik müzik sevmeyebilir.. Bunlardan nefret de edebilir. Bu kişisel / özel kültürel bir boyuttur insan yaşamında! Herkeste olması arzulanır ama beklenmez.. 
Zaten 8 yıllık icraatı sırasında bu saydıklarımdan herhangi biri ile “yakın ilişki”ye geçtiğini görmüş değilim.
Yakın ilişki derken, yoooo, kötüye yormayın, bunları içselleştirmesini beklemiyorum! Bu sanatların ne “saçını-başını okşamışlığı” var, ne de “elini” tuttuğu!
Sanat öyle bir şeydir, insanla arasında aşkımsı, beyinsel /düşünsel, “ruhani!” bir ilişki doğurur. İnsanın bu “doğurganlığa” yatkın / hazır olması gerekebilir tabii ki. Bir akış olabilmesi için “iki gönül” gerekir..
Bu yoksa, yapacak bir şey de yoktur..
Şüphesiz, Başbakan da insandır, onun da duygu/zihin tellerinde titreşimler hissettiğini tahmin edebiliriz, mesela şiirin kubbeli ve minareli olanını, siyasette birer savaş aracı olarak kullanmak için, sevdiğini biliriz! 12 Eylül faşistlerince yaşı küçültülerek asılan gencin mektubunu okurken ağlamıştır da!
Ama o “şiir” de mektup da nedense başbakanın “politik propaganda” anlarında, gönül tellerinde zuhur etmişlerdir!
Yontucu Mehmet Aksoy’un Kars anıtına yeniden baktım, neden Başbakana hitap etmediğini anlamaya çalıştım.
Uzunsa uzun, sivriyse sivri, göğe doğru uzanıyorlar; bu heykellerden birer “minare” algılaması bile çıkartmamasına şaştım doğrusu!
Belki de heykel Başbakanda hiç bir titreşim yapmıyordur, bunun köktendinsel nedenleri de olabilir..
Tamam, bütün bunlar “insani”dir, insan halleri arasında kabul edilebilirdir..
Ama bir insanın, bulunduğu yeri, sahip olduğu yetkiyi, gücü, iktidarı, “toplumsal kötüye” kullanarak, beğenmezliğini, ideolojik veya siyasi düşüncesini sanat alanında bütün topluma dayatmaya kalkışması...
Yoo hayır!
Nitekim, Aksoy'un anıtını bir türbe referansı ile değerlendiriyor:
Hasan Harakani'nin türbesinin yanına bir ucube koymuşlar, garip bir şey dikmişler, ordaki tüm vakıf eserlerinin, o sanatkarane eserlerin olduğu yerde böyle bir şey olması düşünülemez. Konuyla ilgili belediye başkanımız görevini süratla yerine getirecektir...
Emirler yağdırılması:
Yıkıla! Kırıla! Kaldırıla! Örtüle! Siline! Boyana! Giydirile!
Yoo, hayır, orada dur demeliyiz!
Haddini aşmak diye bir şey var veya kendini bilmemek!
Biliyoruz, bu yazdıklarımız laga luga onun için...
İmparator, sultan, otoriter bir kişilik, diktatörlüğe eğilimliler için bu yazdıklarımız fasa fisodur!
O heykel oradan kaldırılacaktır!
Başbakanın ulviyetine uymamaktadır!
Bu tavır siyasetine uygundur da!
Bütün iktidar dönemi, beğenmediklerini bertraf etmekle geçmektedir!
***
Ama hiç de yabancı değiliz bu davranışa; bu ülke bu tip tek boyutlu kudretlilerden çekti her zaman!
Askerini de gördü, dincisini, dinci politikacısını da...
Geldiler ve gittiler..
Kendi kafa çeberlerinin elverdiği bir toplumsal biçimlendirmeyi dayatmakta kalmadılar bu ülkeye!
Bu ölçülerini kültüre, sanata da giydirmeye çalıştılar..
***
Başbakan, anıt üzerine iradei şahanelerini açıklamadan önce, hükümetin iki önemli hazreti konuşurlar mıydı, bilmiyorum...
Başbakanın hemen ardından, Dış İşleri Bakanı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu da hemen rol almakta gecikmedi! O da “yıkıla!” dedi! (Dış İşleri Bakanlığı daha sonraki açıklamalarında, Bakanın anıtın yıkılmasını savunmadığını açıkladı, Davutoğlu, Kars'ta savunduğu görüşleri, dünyaya nasıl anlatabilirdi, merak ediyorum!)
Başbakanın eski basın sözcüsü, dinci “radikal” yazarın, Başbakan adına attığı fırça yazısından sonra, Davutoğlu, Başbakan'a “hızlı katılım refleksleri” geliştirmiş olabilir..
Ya Kültür Bakanı, Kabinenin “anlı şanlı sosyal demokratı” Ertuğrul Günay?
Kader onu, gazetecilerle birlikte olduğu kahvaltılı toplantıda yakaladı!
Bakıyorum, eveleyip geveliyor, ama en sonunda Başbakanını koruyor ve: “Arkadaşlar, birilerinin de bir heykeli beğenmeme haakkı var, değil mi?” diye de düşünce belirtmeyi ihmal etmiyor!
Yaaa!!
Meslektaşlarım bulmuşlar yumuşak başlı ve huylu Günay'ı, tabii ki sormuşlar:
Yıkma hakkı da mı var!
Yanıt yok!
Erdoğan hükümetine bir kültür bakanı gerekli miydi? 
---
11 Ocak 2011/ Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet, Orhan Bursalı

11 Ocak 2011 Salı

Mehmet Aksoy İçin İhbar! Yıkılacak Heykelleri Çok!

Başbakan Erdoğan, Kars'ta Sarıkamışta ölen askerlerin anısına dikilen heykeli “çirkin” bulmuş, yıkılacağını ve yerine park yapılacağını söylemiş! İyi, hiç olmazsa, kendisinin Ankara'daki Belediye Başkanı gibi, tükürük-mükürük sözlerini ağzına almamış. Bundan şöyle bir mesaj gidiyor olabilir Ankaradakine: “Kardeşim, içine tüküreceğine, beğenmiyorsan yık gitsin, ne uğraşıyorsun”.. 
 Anıt mı çirkin, yoksa Anıt'ın çevresi mi? Solda henüz bitmemiş anıt, 2009'da yapımı Anıtlar Kurulu'nca durdurulmuş ve yıkılacağının ilk sinyali verilmişti. İki yıldır Aksoy el süremedi anıtına.. Sağda Aksoy'un anıtının bitirildikten sonra alacağı biçim.. Yıkılır mı? sanmıyorum, orada istemezlerse şüphesiz ki Türkiye'nin başka bir bölgesine yerleştirilecektir! Bu anıtı yoketme cesaretini henüz bulacakları düşüncesinde değilim. Erdoğan işte burada, Aksoy'un anıtında, gücünün sınırına ulaşmış gözüküyor!


Biliyorsunuz, Ankara'yı yöneten adamı, yine Aksoy'un Altın Park'taki “Periler Ülkesinde” başlıklı güzelim heykelini beğenmemiş ve 1994'te “Böyle sanatın içine tüküreyim, ahlaksızlığın adını sanat koymuşlar..” diyerek kaldırtmıştı. Aksoy dava açmış, dava 2002'de tazminat ödeme kararı ile sonuçlanmış ve Asya Avrupa Bienli'nde birincilik kazanan heykel 2005'te Altınpark'ın girişine yeniden yerleştirilmişti.. (Aşağıda, Cum.11 Ocak 2011). 

Heykeli yapan Mehmet Aksoy'un “yıkılacak” veya yerle bir edilecek başka eserleri ve heykelleri de var, Başbakan'a ihbar ediyorum! Örneğin bunlardan biri, İstanbul'da İş Sanat'ın tam önünde duran, Anadolu'nun tanrıçası Kibele'den esinlenerek 30 ton mermerden yonttuğu Kibele Çeşmesi'dir! Ne o öyle orada! Ona da bi el atmalı!


RTE sanat merkezlerine gitse 
daha yıkılacak ne heykelleri var 
Aksoy'un, görecek...



Ayrıca Akoy'un mesela İMKB'nin önünde bile heykeli var! Dahası, sanırım Cumhurbaşkanına ait Huber Köşkü'nde de! (Artık Başkan olunca onunla ilgilenir!) Kamusal alanlardan da bütün heykelleri kaldırılmalı.. Yaptığı mezarlıklar saptanmalı bir bir, evlerdekiler de toplanmalı! Aksoy'un Almanya'da, Berlin'de de heykelleri bulunuyor, artık elini bi oralara da uzatır! Bu kadarla kalmamalı, Mehmet Aksoy'a verilen ödüllerin de izleri sürülmeli, acaba kimler hangi amaçla Aksoy'a uluslararası ve ulusal ödüller vermiş, bunlar da mercek altın alınmalı..
Mimar Sinan Akademisi'nin hemen yanındaki bahçede sergilenen öğrencilerin heykellerini, gece kırmak modaydı! Heykel yıkıcılığı, anlaşılan siyasi olarak örgütlenmiş durumda..
Tabii, Atatürk heykel kırıcılığı bu ülkenin milli sporudur!
Aksoy, sihirli ellere ve sihirli bir yontucu beyne sahip bir sanatçı!
Acaba örneğin Erdoğan'dan nasıl bir yontu ortaya çıkartırdı!

Konu 2: Allah İçin Siyaset

Ne yaptıksak Allah için yaptık. Biz Allah için buradayız. Allh için de mağdur olmuşuz.. Allah için bin yıl olsa da dayanırız..”
“Her yapının koruması gereken mekanizması var, İhanet eden affedilmez, Hizbullah'ın sorgulayıp öldürdüğü kişiler sınırlı sayıdadır”.. 
Bu ve benzeri sözler, serbest bırakılan Hizbullahçılara ve avukatlarına ait. Tabii ki bir yasa varsa onlar da yararlanacak, ama mesele bu değil: Allah için siyaset yapma dönemine girilmesi, üzerinde durulması gereken.
AKP siyaseti Allah için değil, getirilerine bakıyoruz, tamamen kendileri, kulları ve yandaşları için yapıyor!  “İlahi düzen” isteği ve gidişatı, bunun cabası olacak!
Allah için siyaset, büyük sorunlar yaratacak.. Pakistan, İran, Sudan, Cezayir, Malezya vb... Ve Taliban, El Kaide, tabii ki!
Türkiye'de yaşam ve siyaset giderek çatallaşıyor. İktidar din, mezhep ve etnik kimliklerle tehlikeli bir şekilde oynuyor..
Bu köşede, iktidarbaşının gerektiğinde milliyetçi bile kesileceğini yazmıştık! İşte Erdoğan, seçimlere giderken seçimini de yaptı: Ya Kürtleri idare edecekti ya da milliyetçi türkleri! “Tek vatan, tek bayrak...” diyerek, MHP'nin altını oyarak seçmenini kendi safına çekme kararını açıkladı! MHP'yi barajın altına itme politikasıdır bu, amaç daha büyük bir milletvekili grubuyla iktidr gelmektir!
Kürtleri, BDP'yi ise hedef aldı, Kürt seçmenlerin yarısı benim nasıl olsa diyor. Öcalan'la oynuyor iktidar, Öcalan kıstırılmış, ateş püskürüyor Hizbullahçıların serbest bırakılmasına! Ne katilliklerini bıraktı ne barbarlıklarını!
Ama yaptığı saptama doğrudur! Ortaya çıktı ki, iktidar, hapishanede Hizbullahçılara el bebek gül bebek davrandı. Onları şimdi, Kürt bölgesinde siyasete saldı. Kürt Hizbullah ve PKK/BDP karşı karşıya!
Televizyonda Hizbullahçıları dinliyorum, ve onlarla tartışan Kürtleri!
Karanlık basıyor her yanı!
--
10 Ocak 2011 / Bilim ve Siyaset –Cumhuriyet

10 Ocak 2011 Pazartesi

Saray'da Rönesans ve Bugünün “Sultan”ı


 “Valse Davet”... Yo hayır, ne Viyana'dayız ne de İstanbul'da Avusturya Lisesi'nin okul töreninde... Çırağan otelinin Saray bölümünde, Balo Salonu'ndayız. Osmanlı Sultanı Abdülaziz'in (1861-1876) bestelediği “Valse Davet” müziğini dinliyoruz! Cihat Aşkın ve arkadaşları (Aşkın Ensemble) çalıyor; şef Emre Aracı: besteyi orkestrasyona uyarlayan, müzik tarihçisi ve besteci...
Viyana'da vals dinliyor gibiyiz!
Program'ı inceliyorum, bir de Padişah V.Murat’dan var: “Mi bemol majör vals”!
Zaten bütün program, “Saray” ile ilgili! Saray için veya Saray'dan çıkma müzikler!
Konserin adı da “Boğaziçi Mehtaplarında Sultanlarla Vals!”
***
Abdülaziz, ilginç bir insan. Derledigim bilgileri paylaşacağım bugün. Sultanların val bestelemeleri benim için yeni bilgi! Birden, aslında Osmanlı Sarayı'nda “Rönesans”ı keşfettiğimi düşündüm! Aslında bu “cahil” keşif, 10 yıl kadar önce, Osmanlı'nın son Halifesi II. Abdülmecit’in (Vals bestecisi Abdülaziz'in oğlu!) ressamlığını öğrenmemle, modern resimlerini görmemle başlamıştı! Adam, Son Osmanlı İslam Halifesi, ama kızları etekli ve başı açık resmetmiş! Üstelik Osmanlı Ressamlar Cemiyeti’nin fahri başkanlığını yapmış!
Abdülaziz'e gelelim: Avrupa’yı sık ziyaret etmiş! Tabii, ünlü Beyreuth Operası'na da boşuna yardım etmemiş! 1839'da Osmanlı'da reformların yeni düzenlemelerin yolunu açan Tanzimat Fermanı'nı benimsemiş ve sürdürmüş.
Saray'da “Avrupa müziği”ne merak, II. Mahmut’dan önce başlamış... Yenilikçi (gavur!) Padişah II. Mahmut, askeri bandoyu yeniden yapılandırması için ünlü müzisyen Giuseppe Donizetti'yi getirmiş. Donizetti iki yıllığına gelmiş, ancak ömrü boyu İstanbul'da kalmış (Mezarı Santa Esprit Kilisesi'inde)..
V. Murat'ın öyküsü hazin. Boğaziçi Mehtaplarında Sultanlarla Vals konserini dinlediğimiz Saray'da salonda hayatı geçmiş, yani hapis olarak! En kısa zamanıl Padişah! Koltuktan indiriliyor ve Saray'a kapatılıyor! Emre Aracı'nın verdiği bilgiye göre, bestelerini Çırağan'da yazmış..
Zaten onun için bestelenen “Şarkı –i Duaiye” trajik duygular uyandırıyor insanda! İnternet'te bu müzikleri dinleyebilirsiniz!
***
Emre Bey ilginç bilgiler verdi konser sırasında.
Harem'de İtalyan operaları ünlüymüş ve revaçtaymış!
Padişahlar Cuma Selamlığına, Rossini ve Donizetti marşları eşliğinde çıkarmış!
Frans Liszt, Çırağan Sarayı'nda hanedan'a resitaller vermiş..
Donizetti (Paşa) Saray'ın başmüzisyeni olarak, Avrupa'dan bestecileri getirtiyormuş..
Fehime Sultan ve Şehzade Burhaneddin Efendi de besteler yapıyormuş..
Nasıl, şaşırıdınız mı?!
***
Emre Aracı, hem Saray'da hem İtalya ve İngiltere'de yaptığı araştırmalarla, Saray'ın pek bilinmeyen bu “Avrupa Müziği” hayatını ortaya çıkartıyor.. Üstelik onların orkestrasyonun yapıyor. Yapı Kredi yayınlarında bu konuda kitabı var. Londra Osmanlı Saray Müziği Akademisi topluluğu kurmuş.
Bugün Osmanlıya özenenlere, alanlarda Osmanlı Sultanları diye karşılananlara, İktidarın Osmanlı sevdalarına bakıyorum da, Osmanlı Sarayı'nın yaşadığı yenilik ve “Rönesans” bugün yanlarından bile geçmemiş!
Müthiş bir “kültür yarılması” var aralarında!
Buna ancak “yalancı Osmanlıcılık” denebilir..
9 Ocak 2011/ Bilim ve Siyaset – Orhan Bursalı
--

8 Ocak 2011 Cumartesi

Bilim, Töre ve Kurbanlar Veya: Siyasal Rejimin Niteliğine Yeni Ölçütler


Gazeteyi okuyorum: “Töre onu da aldı: Iğdırlı Zelal, 25 yaşındaki sevgilisi Fırat'a kaçtı. Kızın ailesi 20 bin lira başlık parası istedi. Fırat'ın ailesi parayı çok bulunca, güvenlik güçleri aracılığıyla kızı evine gönderdi. Babası Ahmet Ş., Zelal'i odaya kilitledi. 15 yaşındaki erkek kardeşi de gelip öldürdü”..
Türkiye’de her yıl böyle yüzlerce “gelenek-görenek” in yol açtığı dramlar yaşanıyor. Kurban, tabii ki kızlar, kadınlar... 4-5 bine yakın kadın ve kız her yıl töreye ya da erkeklerin hayvaniliğine kurban oluyor.
Sadece o kadar mı? Neden trafik cinayetlerini bunlar arasına katmıyoruz?
Bu tablo varsa ülkemizde, demokrasi yoktur... İnsan hak ve özgürlükleri yoktur...
Çünkü demokrasi her şeyden önce yaşama özgürlüğüdür, bir toplum insan denen yaratığı ne kadar iyi, sağlıklı, güvenli yaşatabiliyorsa, o kadar demokratik olabilir ancak!
Böyle bir ülkenin başında bulunan bütün iktidarlar, rejimler, Ortaçağ yönetimleridir veya en azından Ortaçağ yönetimlerine ortaktır...
AKP'nin 8 yıllık iktidarı döneminde, yukarıdaki tablodaki vahamet önemli ölçüde azalmış mıdır, olduğu gibi mi kalmıştır veya artmış mıdır!
İstatistiki, rakamsal araştırmaları sonraya bırakalım: Bu tablo ağırlaşarak sürüyorsa eğer, AKP iktidarı bu tablonun ortağıdır, bu tabloyu değiştirmek için ne yaptı diye sormak, hakkımızdır.
Bu toplumsal görünüş 8 yıl öncesiyle aynı kalsa bile, zamanın ilerleyen oku ile kıyasladığınızda da, sınıfta kalan bir iktidar çıkar karşımıza..
***
İki sayı önce yayımladığımız, Economist’te yayımlanan Economist Intelligence Unit, Demokrasi Endeksi araştırmasında, Türkiye Melez/ Otoriter yönetimler kategorisinde bulunuyordu. Bu ülkelerin ortak özellikleri de şöyle sıralanıyordu:
1. Siyasal çoğulculuk budanmış, hatta yok
2. Bazıları doğrudan diktatörlükle yönetiliyor
3. Demokrasinin kurumları var olabilir, ancak çalıştırılmaz.
4. Seçimler-eğer yapılırsa- özgür ve adil değil
5. Temel hak ve özgürlükler göz ardı edilir
6. Medya bağımsız değil; yönetime yakın birimlerin kontrolü altında
7. Koyu bir sansür ve eleştiriye tahammülsüzlük yaygın
8. Yargı bağımsız değil
Şimdi, trafik kazaları, kadınlara karşı ilkel vahşet, töre cinayetlerinin yoğunluğu gibi, her yıl 20 bine yakın yurttaşın, toplumsal/kültürel gelişmemişlikten, ilkellikten dolayı hayatını yitirmesi, bu ortak özellikler/ölçütler içinde bulunmuyor. Yukarıdaki kriterlerin hemen hepsi, siyasal durum, demokratik hak ve özgürlükleri ve siyasal yönetimlerin yönetsel niteliklerini kapsıyor.
Oysa, bir ülke rejiminin niteliğini saptamak için bu ölçütlerin eksik olduğunu rahatlıkla söylemek mümkün:
Burada temel bir soru şu olabilir: Ülke yurttaşları hangi nedenlerden dolayı ölüyor... Sağlık nedenleri (sağlık da katılabilir!) dışındaki ölüm nedenleri nedir? Bu ölümler neden fazladır?
Siyasal iktidarlar, bu tabloyu değiştirmek için, yasal, kültürel, eğitsel ne yapmaktadırlar?
Kısa, orta ve uzun vadeli önlemler almışlar mıdır ve bunları yürürlüğe koymuşlar mıdır?
Yoksa, bizim ülkemizde görüldüğü gibi, siyasal iktidar sahipleri, toplumu bu ilkellik içinde tutmak için kültürel muhafazakarlığı çözücü değil tırmandırıcı politikalar mı izlemektedir?
Bu sayımızda yayınladığımız Bilim ve Töre konulu yazıyı yayın hazırlarken, bu sorular akla geldi ve bu yazı biçimlendi..
2011 sizce nasıl geçecek? Yine de, mutlu ve sağlıklı bir yıl diliyoruz...
 Orhan Bursalı, CBT Gündem 1242

7 Ocak 2011 Cuma

İslam Ülkeleri: Dehşet Manzaraları

İçeride:
* İflas etmiş bir hukuk ve yargı! 10 yıl boyunca insanları yargılanmadan, hüküm giymeden esir tutan ve hayatları bitiren bir siyasal ve hukuki çürümüşlük ortamı! Adalet ne devletin ne de ülkenin ne de bireyin temeli! Kokuşmuşluktan dışarıya adım atamıyorsunuz! Korku!
* Hizbullahçılar, çok değil, 10 yıl öncesinin dehşet örgütü, 188 kişinin katilleri, terör ve cinayet tarihine domuz bağları ile geçmiş, sadece bir adamı 42 kişinin öldürülmesinden sorumlu ölüm makinesi olarak kayıtlara geçmiş... “Yasa” gereği özgürler hepsi..
* Belki de en önemlisi, sonrası: Binlerce kişi onları “tekbirlerle” karşılamış! Allah Allah ya allah!!! Yüzlerine bakıyorum, hepsi onbinlerce kişiyi, “düşmanı”, öldürebilir! Hazırlar! Din uğruna!
* Veee Başbakanın uçağından eksik olmayan bir dinci gazetede katli vacip yazıları...
* Yine serbest bırakılan bir “mafya reisi”, kimine göre 50 kimine göre 100 arabalık bir konvoyla karşılanmış cezaevi kapısında!
* Çarpışanlar ülkesi! Vuruşanlar ülkesi! Yüzbinlerce, milyonlarca evsiz barksız, işsiz güçsüz, ne iş olursa yapacak insanların ülkesi burası!
***
Katiller, caniler dışarı!
Çünkü onlar iktidara karşı değiller! İktidarın sevgili kulları!
Buna karşılık, Balbay, Özkan, Perinçek ve arkadaşları, subaylar, komutanlar; gerçek aydınlar, yazarlar, gazeteciler, düşünenler, içeri!
Çünkü onlar katil değiller ve üstelik iktidarın anlayışına, ülkeyi derin toplumsal uçurumlara ayırmasına, bölüp parçalamasına, ülkede dinci bir yapı oluşturulmasına karşılar!
Hukuk, yargı, adalet, 12 Mart'da (1971), 12 Eyül'de (1980) bile bu kadar anlamsız, bu kadar tarafgir, bu kadar insan düşmanı, bu kadar siyasal olanın emrinde olmamıştı!
Hukuk ve adalet yoksa bir ülkede, hiç bir şey yoktur. Demokrasi zaten yoktur! İnsan hak ve özgürlükleri de yoktur! Can, mal güvenliğiniz de yoktur! Basın özgürlüğü hele, hiç yoktur!
Karanlıkların ruhları, ceplerinde veya ellerinde suç unsurlarıyla evinizi ve çalışma ofisinizi basabilir, palas pandıras götürülebilirsiniz; dinledikleri telefonlarınızdan bir kaç sözcük bulup suç unsuru yaratabilirler; içeri atıldınız mı 10 yıl çıkmayabilirsiniz!
Ne siyasal namus ve ahlak kaldı, ne hukuksal!
***
Dışarıda:
Pakistan'da ülkenin en büyük eyaleti olan Pencap Valisi Salman Teysir'i, koruması 27 kurşunla delik deşik ediyor. Vali, iktidar yakındı ve ülkenin önemli siyasetçisiydi. Vali, “İslama hakaret” olarak adlandırılan yasaya karşı çıkmış. Yasa, bir hristiyan kadını İslama hakaret ettiği gerekçesiyle idama mahkum etmişti. Taliban ve köktendincilerin kıskacı! Ülke yoksulluktan kırılıyor, yoksulluk-kargaşalık ve İslami siyaset iç içe... İnsan hakları ve özgürlük?!
Sudan, soykırımın gerçekleştiği ve Başkan'ının kırmızı bültenle arandığı bir ülke; ülke sonu gelmez iç savaş içinde ve bölünebilir! İnsan, bir kan torbası!
İran! Siyasal İslam iktidarı üzerinde karabulutlar yoğunlaşıyor. Atom bombası üretiyor, İsrail'i yoketme azminde! Atom bombası ilk İran'da patlayabilir!
Irak, sunni-şii, Araplar ve Kürtler, El Kaide ve Amerikalılar tabii.. Gizli açık bir içsavaş sürüyor!
Afganistan, Siyasal İslamcı Taliban, El-Kaide ile NATO ülkleri arasında bölünmüş bir ülke. İç savaş sürüyor!
Mısır, dincilerin savaş alanı! Yeni yılın ilk gününde bir Kıpti kilisesine atılan bomba ile 21 Mısırlı Hristiyan öldürüldü! Kıptiler protestoda!
Sürünme hakkı, öldürülme hakkı, yoksulluk ve açlıktan ölme hakkı!
***
Buraları İslam ülkeleri! Yoksulluğun, siyasi iktidar çatışmalarının, cinayetlerin, savaşların, yoksullukların kol gezdiği yerler, doğudan batıya, kuzeyden güneye!
Emperyalizmin ve yerli kuklaları veya işbirlikçilerinin, sömürge, sömürü pazarı! Ellerinin altında herşeyi yapabilecekleri ve yaptırabilecekleri milyarı aşan bir nüfus ve büyük bir muazzam bir arazi!
Kimilerinin, oraları kendi vatanlarının sandığı!
İslamın kullanılarak, ulusların, toplulukların, halkların birbirine kırdırıldığı bir dünya!
6 Ocak 2011 /Bilim ve Siyaset, obursali@vumhuriyet.com.tr 

4 Ocak 2011 Salı

Bir Şeyi Yanlışsa, Tümü Çöptür: Balyoz ve Siyah Kuğular



Balyoz belgeleri nasıl da gündeme bomba gibi düşürülmüştü! Gazetelerin ve TV'lerin manşetlerinden inmedi iddialar günler boyu! İşte Fatih Camiin bombalanmasından tutun, sonuçta iktidara el koycak darbe hzırlıklarına hazırlıklarına kadar!
Ancak belgeler tek tek incelendiğinde görüldü ki, 2002-2003 yıllarında hazırlandığı ileri sürülen darbe planlarını içeren CD'ler, daha sonraki yıllara ilişkin bilgiler içeriyor!
Çok saygın bir uluslararası sosyalbilimci/ iktisatçı olan Dani Rodrik darbe hazırlamakla suçlanan emekli Org. Çetin Doğan'ın damadıdır. Rodrik ve eşi Pınar Doğan, iş edindiler ve belgelerdeki sahtekarlıkları bir bir ortaya çıkarmaya başladılar, bulgularını da internet sitesinde yayımlıyorlar.  Bu yetmedi, bir de kitap (Balyoz)  yazdılar. Kitabı henüz okumadım... Ama belgeler içindeki çelişkiler, sahtekarlıklar çoktan açıklandı.
2002/ 2003 yılın ait CD'lerin içinde, o tarihte yok olan ve 2006, 2008 ve 2009 yıllarında kurulmuş bulunan şirketlerin isimleri bulunuyordu! Rodrikler, 2003 yılında yapılan normal askeri plan seminerinin, bir darbe çalışması olduğunu göstermek için, sahte belgeler hazırlandığını, bu sahtekarlığın da 11 nolu CD içinde olduğunu gösterdiler. Normal askeri plan tatbikatında olmayan ve darbe hazırlığı iddiasına temel oluşturan Balyoz, Suga, Çarşaf ve Oraj kod adlı planların hepsi de bu 11 nolu CD içinde bulunuyor!
Peki 2003'te hazırlanan CD'de, darbe hazırlıkları içinde isimleri geçen 2009 yılında kurulmuş şirketlerin işi ne?
Belli ki, “darbe CD'si” sonradan hazırlanarak normal plan tatbikatının içine konmuş, tatbikatın bir parçasıymış gibi gösterilmiş.
***
Burada bilimsel bakış şudur: Eğer ortaya attığınız savda bir tane önemli ve izah edilemez tutarsızlık varsa, o sav temelden yanlış ve geçersizdir!
Bunu, bilimsel düşüncede örnek olarak gösterilen, yine burada daha önce yazdığım “siyah kuğu” örneğinde açıklayabiliriz:
Teori: Bütün kuğular beyazdır... Çünkü o güne kadar dünya üzerinde bilinen bütün kuğular gerçekten beyaz renkliydi! Bu teoriyi çöpe atmak için ise, dünya üzerinde tek bir siyah kuğunun varolması yeterliydi! Aranan siyah kuğu Avustralya'nın keşfiyle bulundu, çünkü o kıtada siyah kuğular vardı! Şimdi dünyanın çeşitli yerlerinde siyah kuğular görebilirsiniz...
Örneğin uzay fizikçileri Einstein'in görelilik kuramını yanlışlamak için arda sırada yeni deneyler yapar.. Bugüne kadar bütün deneyler, bu kuramın doğruluğunu gösterdi.. Ama bir deney, kuramı yanlışlar ve bütün fizikçiler bu deneyin doğruluğu üzerinde fikir birliğine varırsa, Einstein'in kuramı çöp olacaktır!
Bu nedenle, 2003 yılı Balyoz/darbe CD'si içindeki bırakınız beş on yanlışı, tek bir önemli yanlış varsa bile, CD bir çöptür!
Çünkü, CD içinde herşey tutarlı gibidir, senaryo tıkır tıkır işlemektedir. Yani CD diyor ki, bütün kuğular beyazdır, yani darbe hazırlığının kanıtları birbiriyle tutarlıdır...
Ama Rodrik'ler gösterdi ki, CD içinde bir değil hem de çok sayıda “siyah kuğu” vardır!
Dolayısıyla, CD ve darbe hazırlık planları vs sadece birer çöptür ve darbe teorisi çökmüştür!
***
Balyoz CD'lerini çarşaf çarşaf yayınlayan ve CD'leri savcılığa teslim eden Taraf gazetesinin o çok mümtaz bazı yazarları, şimdi ufaktan ufağa “evet ciddi bazı iddialar var, bu iddiaları savcılık açıklamalıdır, demeye başladılar!
Kullanılan Taraf ve yazarları, eğer hala oralarda varsalar, ileride “nasıl aldatıldık” hikayeleri yazarlar! Romancısı roman, senaristi de senaryo çıkartır!
Haa, bir de şu var: Bu belgelerin sahibi cemaatçi “gazeteci”ye, Gazeteciler Cemiyeti yılın gazetecisi ödülü vermişti!
Eline tutuşturulanları yayınlamak nasıl bir beceri idiyse!
Üstelik, belgeleri hiç araştırmadan, doğruluklarını soruşturmadan, içindeki tutarsızlıkları görmeden... Bu yayının tam bir yüzkaralık örneği olduğunun mahkemece de belgelenmesine azzzz kaldı!
 ---
4 Ocak 2011/ Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet

“Büyük Sessizlik” İsteği, “Siyasal Hukuk” ve İki Örnek


Erzincan'ın bir zamanlar başsavcısı Cihaner'e nasıl bir komplo kurulduğu ayan beyan ortaya çıktı! Bu komplo zaten başından itibaren biliniyordu, yazılıp çiziliyordu, da, şimdi yasal olarak da belgelendi!
Ülkemizde epey zamandır normal, tarafsız ve bağımsız hukukun yerini artık “İdeolojik Hukuk”, “Siyasal Hukuk”, “Gütme Hukuk” aldı. Bırakınız Ergenekon, Balyoz gibi davaları, İlhan Cihaner ve Hanefi Avcı olayları da, bu yeni hukukun saf uygulamalarıdır...
Cihaner, İsmailağa Cemaati hakkında, yasadışı işler vb görünce soruşturma açtı.. Cumhuriyet savcılığın, savcılarının görevidir!
Savcıya tepeden, bakanlıktan dediler ki, yapma, uğraşma cemaatçilerle! Ama Cihaner iktidar savcısı değil Cumhuriyet savcısı olduğunun bilinciyle hareket edince, tezgahı kurdular! Soruşturulan olayın savcının yetki alanına girmediğini ilişkin bir kompla hazırladılar. Cemaatçilerin silahlı olduklarına ilişkin bir “ihbar mektupu” yazdılar, iktidarın emini özel yetkili savcı, bu silah/ çete işi, benim görev alanıma girer, diyerek dosyayı Erzurum'a aldı.. Bu bir yılı aşkın zaman önce oldu!.. Şimdi de özel yetkili savcı, “aaa, bunlar silah ve çete işiyle ilgili değilmiş, diyerek, dosyayı genel savcılığa gönderdi!
Bu dosya alımı /verimi arasındaki zamanda, İlhan Cihaner'in “defteri dürüldü”:  Hakkında dava açıldı, Ergenekonlukla suçlandı, yetmez ama evetçilerin yeni HSYK'nca başsavcılıktan alındı, düz savcılığa indirildi ve memleketin birine sürüldü!
***
Cihaner olayı bir örnek olay olarak tezgahlandı: Yani bütün savcı ve yargıçlar için mostralık! Diğerlerine ders olsun, kimse iktidarın sözü dışına çıkmasın; özellikle iktidarın kapsama alanı içine girecek, siyasi/deolojik, dini, ekonomik vb gibi “suç” konusu işlere bulaşanlar hakkında, savcılar ve yargıçlar öyle kendiliğinden hukuk mumuk uygulamaya kalkışmasınlar!
Bir başka, herkese ders olacak “örnek dava” da, Fethullahçıların devlet içindeki adamlarını ve faaliyetlerini açığa çıkartan Haliçteki Simonlar kitabının yazarı, Emniyet Müdürü Hanefi Avcı'nın başına örüldü; dinleme kasetleri kondu bürosuna.. Kitabında hakaret var denilerek de bir kaç dava açıldı. Üstelik, bir terörü örgütünün adamı olmak iddiasıyla da dosya açıldı!
Hanefi Avcı da, emniyet ve geniş anlamda devlet bürokratlarına ders olacaktı!
İktidar, denetimi altındaki bütün kurumlarda, devletin içinde, adalette, emniyette ve her yerde “büyük sessizlik” istiyor.
Büyük sessizliği sadece devlet kurumlarında istese!
Medya'da da, işverenler cenahında da, üniversitelerde de, gençlikte de, vb...
***
İçişleri Bakanlığı ile Adalet Bakanlığı içinde bütün bu komplolar için büyük bir işbirliği var! Görülmemiş bir uyum!
Bu, Avcı'nın, neredeyse tüm kurumlar için sözünü ettiği “imam”ların uyumu, eşgüdümü mü? Meseleyi çok basite indirgemiş oluruz, bakanlıklararası tepeden büyük uyum söz konusu! 
Kim bu tezgahçılar? Bilmiyorum tabii ki, biz sadece siyasal analizciyiz, kral çıplak demek için gözlem yapıyoruz. Bu konularda “cinayet ipuçları”nı arayıp bulmanız ise hiç gerekmiyor, çünkü bütün ipuçlarının hepsi ortada, bize ise sadece körlerin gözüne sokmak kalıyor!
Adalet Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı kompoluc diyemem, çünkü bakanlıklar birer tüzel kişilik; ama tezgahların Adalet Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı'nda kotarıldığı açık.
Bakanlığın başında Bakan Sadullah Ergin var. Diğerinde de, öğrenciler kendilerine dövdürülmüş süsü veriyor, yerlere atılıyorlar.. diyen Beşir Atalay...
 Bakanlığın bilgisi olmadan, “aşağılarda” bu tür gözdağı verme tezgahları örülebilir mi?
***
Bütün bu nedenlerle, arzulanan “büyük sessizliğin” sağlanması için, geçen yılın en önemli olayı olarak, iktidarın hukuk alanında yasal/anayasal değişiklikleridir diyorum. Yüksek Yargı'da gerçekleştirilen anayasal karşı darbe, geçen yılın en bir numarasıdır! Yetmez ama evetçiler, ne bahaneleri olursa olsun, veya isterlerde saf ve aldatılmış vatandaşlar olsunlar,  çağdaş hukuk ve demokrasiden saparak, ülkeyi ve kendilerini büyük bir vebal altına sokmuşlardır!..
İktidar, başından beri hukuka ve adalete karşı, zaten büyük bir komplo içindeydi!
İktidar artık adaleti tamamen biçimlendirmiştir. Yani, sistem, mekanizma, anlayış olarak.. Şüphesiz ki sistemde Cumhuriyet hakimleri ve savcıları vardır ve hep olacaktır!
Ama artık bundan sonra esasta, “siyasi hukuk”, “siyasi adalet”, iktidar hukuku ve adaleti dağıtılacaktır!  
İnsanların toplumun defteri, artık bu hukukla dürülecektir!
Herşey “yasal” olacak veya yasal kılıflara sokulacaktır! Yargılanmadan, hüküm almadan, insanları 5 - 10 yıl  hapiste tutmak da yasal olacaktır!
Herşey yasalsa, mesele yoktur! Mahkemeler o taktirde, normal adaleti dağıtmaktadırlar! 
Yasaların ve uygulamaların, demokratik, hukuki, çağdaş olup olmamasının ise bir önemi yoktur!
Hukuki karşı devrim gerçekleştirilmiştir..
2011 seçimlerinde daha yüksek bir oyla iktidar olurlarsa, artık tam bir siyasal karşı devrimden söz edeceğiz..
---
3 Ocak 2011 / Bilim ve Siyaset –Cumhuriyet


3 Ocak 2011 Pazartesi

"Türk Beşleri” ve Ekran Gücü


Ekran şüphesiz ki bir güçtür. Medyanın vicdanlı, ahlaki, meslek kurallarına ve yasalara uygun, adaletli ve daha çok kamu yararı dikkate alınarak kullanılması arzulanır. Yazılı basınla ekranda söylenen arasında önemli bir fark vardır. Yazı biraz daha uzun zaman gerektirir, bu süreç içinde sözcükler gözlerinizin önündedir; cümlelerinizi gözden geçirme, düzeltme, bir cümleyi veya sözcüğü silme, değiştirme şansınız vardır. Veya yazdıklarınızı bütünüyle çöpe atabilirsiniz.
Ama canlı ekran öyle değil. Söylenmiş bir sözü, ancak özür dileyerek geri alabilirsiniz.
***
Tıpkı şu sıralarda müzisyen/ müzik sanatçılarımızı sokağa döken olayda olduğu gibi... Habertürk ekranlarındaki bir söyleşide “Türk Beşleri” diye anılan klasik sanatçılarımız için "Türk Leşleri” denmesi, haklı olarak ortalığı karıştırdı!
Bu büyük tepkinin nedeni basit: Müzik tarihimize geçmiş ve genel kabul gören bir tarihsel olguyu, müzik uzmanı, eleştirmeni, tarihçisi, yorumcusu olmayan birileri, aşağılamanın ötesinde, ağır bir hakaretle yerin dibine batırıyor!
Dünyada konu üzerinde uzman/eleştirmen birisinin bile asla yapmayacağı bir durum var ortada.
Bunu ancak, sürekli “ekran insanı” olmanın doğurduğu bir gücün cesaret diyebiliriz...
Müzik, klasik müzik konusunda zerre uzmanlığım yok. Ama Cemal Reşit Rey, Ulvi Cemal Erkin, Adnan Saygun, Hasan Ferit Alnar ve Necil Kazım Akses'in, raslantısal olarak olsa bile bestelerini dinlediğimde keyif aldığım sanatçılardır. Eleştirmenlerce, “Türk Beşleri” olarak nitelendirilmişler, pek çok eseri dünyaca da kabul edilmiş.
Aslında, neden bu sıfatı kullandıklarına ilişkin ciddi bir eleştiri metni kaleme alabilirler mi, bilmiyorum. Zaten mesele de budur! Bu olay, daha çok, “aşağılayıcı olması önemli değil, yeter ki çarpıcı olsun!” düşüncesine esirliğin bir “ürünü” olabilir belki.
***
Değerli müzisyenimiz Fazıl Say, bu konuda cahillikleri ortaya seren bir metin yazdı; Zeynep Oral'ın köşesinde okuduk.. Say, bugünkü müzisyenlerimizin, bestecilerimizin, yorumcularımızın, şeflerimizin bugünlerde dünyadaki etkinliklerini çok nesnel olarak bir bir sayıp döktü! Bu başlı başına muhteşem bir yanıttı ve hepimiz çok şey öğrendik!
Ünlü keman üstadımız Cihat Aşkın'ın açıklamaları da çok doyurucu ve çarpıcıydı!
Aşkın, “Benim adım... ” başlığı altında, Türk Beşlisine yaptıklarını anlattırdı kısa paragraflarla! Örneğin Rey'in Anadolu Halk Şarkıları notalarının, ünlü besteci Ravel öldüğünde masasının üzerinde olduğunu öğrendim!
Diyor ki: “Türk Beşlerini ne kadar eleştirsem de bunu saygı çerçevesinde yaparım. Benim için Itri, Bach ve Pir Sultan Abdal birdir... Türk Beşlerine  ‘leş’ sıfatı yakıştırması dünyada duyduğum en çirkin şey. Vicdan sahibi bir insanın ağzına yakışmıyor.  Benim işlerimden bir tanesi de leş kargalarını dağıtmaktır. Karga kovalamayı da çok severim. Bu konuda ki gücümü de tarihten alırım.”
Fatih Altaylı, Murat Bardakçı, Pelin Batu, ayıp ettiler!
Hepsi mesleklerinde başarılı işler yapıyor, siyaset, tarih, toplum vb konularında söyleşileri, yazıp çizdikleri tamam... Ama bugüne kadar ciddi bir eleştirilerini okuduğumu anımsamadığım müzik, klasik müzik, müzik tarihçiliği konularında bu aşağılayıcı tutumlarını vicdanın kabul etmesi mümkün değil...
Aşkın diyor ki: Amaçları “Tarih bilincini mi yerleştirmek yoksa dedikodu programı mı üretmek?”.. Aşkın'ın dengeli eleştirilerine de www.cihataskin.net'te ulaşabilirsiniz...
Müziğimize karınca kararınca hizmet etmeye çalışan sanatçılarımızın seslerini duyurmak amacıyla, konuyu bu köşeye taşıdık bugün..  
---
 2 Ocak 2011 / Bilim ve Siyaset –