Öne Çıkan Yayın 20 Mart 2012 yazım

Erdoğan’a Askeri Darbe?

Yoo hayır bu kez, başka bir “fantezi”i üzerinde düşünmeye çağırıyorum: Cemaat, denetlemeye başladığı TSK’yı, Erdoğan’a karşı kulla...

9 Mayıs 2020 Cumartesi

“Yahu bize şöyle darbemsi bir şeyler tezgahlansa.. Ama muhalefet beceriksiz..”

Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet, 7 Mayıs Perşembe, 2020



Yukarıdaki gazetelere bakın, hepsi ağızlarına kollarına ayaklarına kelepçe takılmış, bir zamanların daha kişilikli yayın yapma uğraşısı içinde ve pek çoğunun başında da nesnel gazetecilik yapma isteği ve merakı olan insanların bulunduğu kuruluşlardı. Bir kısmı zaten sağcı ve iktidara yakındı, çoğu el değiştirdi. Sabah ekibi, TV’leriyle birlikte paketlendi, ilk büyük operasyondu; sonra milliyet paketlendi, derken Doğan medya paketlendi. Hepsi iktidar operasyonlarıydı.
İktidar ve çevresi bunları önüne seriyor ve gönül ferahlığı içinde her sabah ohhhh be! diyor. AKP’li Cumhurbaşkanı, zerre hazzetmiyor başka türlüsünden.
Farklı bir ses mi? Eleştiri mi? Ama şunu şöyle yapmıyorsunuz, bunu da yanlış yapıyorsunuz, lafları sinirlerine dokunuyor.
Çok somut bir olay. Bir maske meselesini güdemediler, döndüler dolaştılar başa geldiler, diye manşet çekenler tu kaka.
Cumhuriyet’in habercilerinin mahkemelerden başları dertten kurtulmuyor. Basın İlan Kurumu, ceza veriyor, RTÜK de eli boş değil.. Medya üzerinde iktidarın gizli yargıları bunlar. Mahkemelerin dışında. Mahkemelerin kararlarını beklemeye tahammülleri yok, bürokratları mahkeme gibi çalışıyor.

Bürokrasi mahkemeleri
Gelinen nokta, vakıf arsasında yasadışı iş yapan bir bürokrat üzerine haberi bile “terör suçlaması”na sokan bir iktidar zihniyetidir. Yoksa AKP’li Cumhurbaşkanı zihniyeti mi demeliydim.
Habercilik ve basın özgürlüğü yerlerde sürünüyor.
Bir utanmaz, hukuk fakültesinden zor unvan koparmış birileri de, iktidarın nasıl bir özgür basın yarattığı tvitlerini atarken, tüm göstergelerde ülkemizin bir kara bulutlar içinde kaybolmuş durumda.
AKP’li Cumhurbaşkanı, iktidarın muhalif siyasi partilere, tabi CHP’ye veryansın ederken, “aynı zihniyetin medyadaki uzantılarını da bir kez daha ikaz ediyorum” demez mi..
Barış kardeşlerimi içeri attılar diğer gazeteci kardeşlerimle.. Onları kucaklıyorum buradan. Bırakmamak için de bin bir takla atıyorlar, kanun dışı işler çeviriyorlar.

Sıra avukatlarda mühendis ve tabip odalarında
Mesele sadece medya değil, ülkedeki tüm örgütlü muhalifler veya haklı olduklarında eleştirmeyi artık bir onur meselesi olarak kabul edenler.
Ankara Barosu, Diyanetin başındaki bürokrat zatı mı eleştirdi, tahammül sıfır.
Tabipler odaları resmi söylemin dışında başka gerçekleri mi dile getirdi, tahammül sıfır.
Mimarlar, mühendisler bir hak, hukuk mücadelesi mi yapıyor ve ülkenin yararını savunuyor, tahammül sıfır.
Bunların hepsi hizaya gelmeli: “Barolar ve tabip odaları başta olmak üzere yapıları belirlenmelidir. Ankara Barosu'nun fütursuz saldırılarını gördük. Bu da bu düzenlemenin ehemmiyetini göstermiştir. Bu çalışmayı tekrar ele almalı, en kısa sürede Meclis'in takdirine sunmalıyız.” Bu kuruluşların yasaları değişecek, iktidar sevici yönetimlerin eline verilecek. Niyet bu.
Hangi hizaya? Yukarıdaki medyanın hizasına. İktidar şimdi onları da kelepçeleyerek, tek ses tek nefes yaratacak, mutlu mesut bir AKP Türkiyesi..
Yani toplumda her alanda tek iktidar sesi! Bütün alanlarda kurumlarda olduğu gibi. Zaten Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adındaki garabet sistemin amacı da buydu.

Darbeyi kim becerebilir
Virüs bulaşmasından büyük bir siyasi başarı çıkarma çabalarının yanı sıra, muhalefetin kendilerine darbe yapmak için kolları sıvadığı ucube düşünceleri de ortalığı kasıp kavuruyor. Her açıdan kötü duruma sürüklendikçe iktidar, yeniden toplumu düşmanlaştırma, korkutma ve yaşanan berbat ekonomik sefalette gözbağcılığı yapma piyasaya sürüldü.
AKP yahu bize şöyle darbemsi bir şeyler tezgahlansa, havasındalar.
Muhalefeti de bir adım sonra “beceriksizler, bunu bile yapacak gücünüz sıfır, nasıl iktidar olacaksınız” diye suçlamaya kalkışabilirler. 
Bu darbemsi şeyi ancak kendi kendilerine yapabilirler, çünkü bu işi Türkiye’de kendilerinden başka becerecek bir güç yok.

Değişecek olan nedir? Hayaller ve gerçekler! Koron sonrası

Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet, 5 Mayıs Salı, 2020


Halk katılımı ve talebi olmadan bir şey değişmez...

Korona sonrası ne olacak konusunda, ortalık iyimserlikten yıkılıyor.  Ben kötümser taraftayım.
Önce, korona halledilebilecek mi, sorusu var. Çözülecekse bu ne kadar sürer? Bakıyorum Eylül’de aşı diye ortalık yıkılıyor. Ekonomi ve ülke liderleri hemen aşıyı ileri sürüyorlar. Durun, piyasaya çıkacak aşı kesin güvenilirliği kesinleşmedikçe, kimse heveslenmesin. Siyasi ve ekonomi liderleri öyle düşünmüyor, milleti aşının altına sürecekler gibi görünüyorlar.
Acil durum aşısı” olmaz. Önce aşıya, çalışanlarla değil, siyasi ve ekonomi dünyasının önde gelenleriyle başlamak gerekir. Çünkü Domuz gribi salgınında da böyle acil aşı ileri sürülmüş ve sorunlar çıkmıştı. Bu aşı üzerine tartışmaların yeni boyutları gündeme düşüyor henüz.
Demek istediğim daha bir iki yıl bu virüs bizi meşgul edecek ve yaşam ve davranışlar buna göre planlanacak. Bu demektir ki, halk için hayat zorluğunu sürdürecek.

Küreselleşme biter mi?
Korona sonrası her şey değişecek, düşüncesini paylaşanlara bir sorum var: Kimler neyi nasıl değiştirecek? Ülkelerin kendilerini daha korumacı konuma sokacaklarını söylemek, kabul.
Fakat küresel ticaretin ve genişlemenin, küreselleşmenin artık sona ereceğini söylerseniz .unu açıklamanız gerek. Sadece şirketlerin değil, ülkelerin de kendi düzenlerini buna göre ayarladıkları düşünecek olursanız, bu nasıl olacak belli değil. Üretim ölçekleri artık dünyanın tüm piyasalarının düşünülerek yapıldığı dönemden, anlayışından ve üretim biçiminden geri mi dönecekler? Yerini ne alacak?
Küreselleşme vazgeçilecek bir olgu gözükmüyor. Trilyonlarca dolar borcu var ülkelerin. Ve ortalıkta yatırı bekleyen de trilyonlarca dolar! Mali sermaye durmadan yeni borçlar vermek zorunda.

Kim yönetme ve kazanma yetkisini bırakır

Demek istediğim şu: Dünya sistemini elinde tutan, Finans Kapital ve büyük şirketler, ve siyasi karar vericilerin de hepsi de bunların şu veya bu oranda ama temsilcileri.
Dünya sistemini halkın yararına dönüştürmek, o kadar kolay değil, bu sistemden beslenen her türlü iktidar sahibi, ana söz sahibi! Kendi aleyhlerine bir sistem değişikliği isteyeceklerini mi düşüneceğiz?
Sistem değişikliğini ancak milyonlarca insan dayatırsa yağlı kasalardan – ceplerden kendi lehine bazı parçalar kopartarak başlatabilir. Bu da ancak, Finans kapital ve yöneticilerini gerçekten zor durumda bırakacak gelişmelerle olabilir. Yoksa birileri dünya ihtilali mi düşlüyor?!
Benim gündemimde öncelikle dünya sağlık sistemi ve ilaç devleri var.
Pazar yazımda, yerli ilaç şirketlerinin kesinlikle dışarıya devlere satışının yasaklanması görüşü vardı.
Şimdi ise ilk elde dünya sağlık sisteminin, tamamen insanlık yaranına hizmet eden bir yapıya dönüştürülmesi ,bence öncelikle tartışmaya sokulmalı.
Bu şu demek: Sağlık tüm insanlar için en önemli konudur. Bundan istisnasız herkes yararlanmalı.

Tüm dünya için sağlık
Bu şu demek: Herkes için tamamen ücretsiz ulaşılabilir olmalı...
Bu şu demek: Dev ilaç şirketleri dünyanın en kârlı kurumları. Listeye bakıyorum, birinin değeri 218 milyar dolar. Sadece üç ilaçtan geliri yıllık 25 milyar dolar. Öbürü önceki yıl 25 milyar dolar kâr etmiş. Bir başkasının piyasa değeri 222 milyar dolar.
Öncelikle, Korona olayı gösterdi ki dünyanın muazzam bir ortak sağlık fonuna ihtiyacı var. Ortak kaderi paylaşıyoruz düşüncesi, hiç bu kadar kendini kabul ettirmemişti! Sağlıkta öyle mutlak eşitlikler mümkün olmasa da, dünya, sağlığın nimetlerine tüm insanlığın ulaşabileceği bir sistemi öncelikle hayata geçirebilir, yani mesela bunun için mücadele edilebilir.
İlaç şirketleri kazançlarından önemli bir yüzdeyi buraya aktarabilirler. Sağlıktan kazanç sağlayan herkes!
Biraz somut tartışalım. Evet korona sonrası (eğer olacaksa!) değişecek bir şeyler olacak derken büyük değişikleri konuşalım, gerisi sıradan.

Katliam...,Atatürk Havalimanı ve hastane

Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet, 4 Mayıs Pazartesi, 2020





İçler acısı bir manzara. Havaalanını katlettiler. İki pisti parçaladılar. Kullanılmaz hale getirdiler. Sözcü 2 milyar dolarlık ziyan diye bir hesap çıkarmış. 14 milyar TL! Yani bu yeni bir havaalanı yapmanın bedeli.
Nedenini sormayın. Bu düşmanlığın akli bir tarafı sıfır. Kökleri taa Kurtuluş Savaşı ve Kuruluş dönemine kadar gider.. Bir danışman, eski solcuymuş, sevsinler onu, Kurtuluş’a bir itirazımız yok, ama Kuruluş’a var, demişti. Kurtuluş ve Kuruluş bir bütündür, toplamına itirazları var! Mısırlıoğlu’nun adeta müritleri pozisyonları, durumu açıklamak için yeterlidir.
Adının hâlâ Atatürk olması tahammüllerinin sınırlarını zorluyor. Bu bir. Çevre yollarındaki levhalarda hâlâ Atatürk Havaalanı levhaları durmuyor mu, sinirleri bozuyor. Adım adım, topluma sindirte sindirte yok edilecek hepsi.

Korona fırsatçılığı

Beklediler beklediler korona salgınını fırsat bildiler, büyük bahane: Hastane yapacağız. İstanbul Büyükşehrin akli hastane hazırlıklarını neden ellerinin tersiyle ittiler... Hastane olacaksa, havaalanının içi geçici bir hastaneye dönüştürülsün, çok ucuz bir maliyete, önerisine de kulak asmadılar.
Hayır, o zaman havaalanı ve Atatürk adı kalacak, pistler de kalacak, arsa da öyle onlara bakacaktı, işe kökten girişelim, dediler.
Ayrıca, toplumda havaalanının elde tutulması ve gerektiğinde üçüncü olarak kullanılması akli düşüncesinin yaşıyor olmasına da tahammülleri sıfır, toplumda böyle beklentinin de yok edilmesi gerekirdi.
Ayrıca, büyük mal orası, arsa, müthiş inşaat vadediyor, “İnşaat ya Resullah”çılığın adeta “kutsal değer” olarak yaşandığı böyle bir rejim döneminde, muazzam arsanın boş kalması, inançlarıyla köklü çelişki içinde.
Bütün bu nedenler, büyük bir yıkım için yeterli neden değil mi..

Müdür’e yalanlama

Korona hastanesi bahanesi, büyük bir yıkımın, katliamın nedeni yapıldı.
Emekli Hava Pilot Tümgeneral İrfan Sarp’ın 7 sayfalık bir araştırmayı; Atatürk Hava Limanı yok edilmemelidir, başlığıyla (isarp56@gmail.com), gerekçeleri sağlam, bilimsel, yazısını tüm yetkililere göndermiş.
DHMİ Genel Müdürü Hüseyin Keskin’in “Havalimanı’ndaki kuzey / güney yönlü 35/17 pistlerin istikametlerinin, yeni yapılan İstanbul Havalimanı pistlerinin uzantısı ile aynı olduğundan, hava trafiğinin yönetilmesinde problem olduğu gerekçesiyle bu pistlerin inşaat sahasına alındığı” açıklamasının doğru olmadığını, orada Hava kontrolü olarak çalışanların ve pilotlara doğrulatıyor.
Uzmanlar “İstanbul hava sahasında Atatürk, İstanbul ve Sabiha Gökçen havalimanlarının uçuş trafiğinin  tam bir emniyetle yönetilebileceği uzman hava trafik kontrolörleri ve kaptan pilotlar tarafından net ve anlaşılır bir şekilde izah edilmiştir” diyor Sarp.
Sayın Sarp, bilmez miyiz, iktidarın bürokratı, gelen siyasi emre bir bahane uydurarak, bir kılıf geçirerek toplumu yanıltmaya çalıştığını!
İktidarın, aynı zamanda ideolojik yapılanmasını, inşaat alanında da Türkiye’ye çok ağır ödettiriyor.
***

KIZIL SÜRGÜN: Bilimkurgu meraklılarına ilginç bir kitap önerisi. Tevfik Uyar, Kızıl Sürgün kitabıyla, bir oturuşta okuyabileceğiniz hoş bir romana imza attı. Hem güncel olarak yaşadığımız olayların içindeyiz, hem de devlette muhalif karakterli, gazetelere köşe de yazan bir memurun Mars’a sürülmesi olayını okuyoruz. Mars bir yerleşim yerine dönüşmeye başlamış ve Birleşmiş Milletler yönetiminde; Türkiye de kendisine düşen Mars payını, muhaliflerini oraya sürerek kullanıyor! Sürgün’e gidebiliyor mu? Hem evlilik de var, aşk da! Destek yayınları.

4 Mayıs 2020 Pazartesi

Yerli ilaç şirketlerinin satışı yasaklanmalı

Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet, 3 Mayıs Pazar, 2020

Korona’nın dayattığı yeni ulusal bilim politikaları üzerine  
  Kâr getirmiyor... Kazançlı değil.. Bunların araştırmalarına çok para harcıyoruz.. Çok daha ucuza dışarıdan istediğimizi satın alabiliriz..”
Yakın zamana kadar, AKP iktidarının bilime bakışı böyleydi. Para getirecek, kazandıracak nesne.. Şöyle konuşuyorlardı: Hocalarımız şirket kurmaktan çekinmesinler, para kazanmaya kirli iş gözüyle bakmasınlar.. Piyasaya çıksınlar..
Bilim para kazanılacak bir şeyden çok, sorun çözecek bir yöntem, kurumsal yapıdır öncelikle. Şu sırada yeni korona virüsüne karşı aşı ve ilaç geliştirme çalışmaları, mesela bunun bir örneği. İklim değişimi araştırmalarının tümü, mesela... Lab’larda yapılan genetik araştırmalar vb. Fizik, uzay vb araştırmalarının tümü.. Düşünün CERN çarpıştırıcısına yapılan milyarlarca dolarlık yatırımları, tamamen saf bilim; ama arkasında şüphesiz ki muazzam bir mühendislik var.

Mühendislik ve bilim
Mühendislik, bilimin her noktasında var artık. Bilimin projelerini, kuramlarını, düşüncelerini hayata geçirmek ve aynı zamanda bilgilerin doğruluğunun testleri için, bazen muazzam mühendislik araçlarına veya devasa harikalarına ihtiyaç var. Bilgisayar modellemelerinden tutun, uzayı gözlemek ve dinlemek için muazzam çanaklara, gözlemevlerine...
Tüm bu girişimler genellikle kamusal kaynaklarla ve bu amaçlara yönelik kurulu vakıfların destekleriyle gerçekleştiriliyor. Üniversitelerin bütçeleri gibi.
Ama tamamen teknoloji odaklı ticari girişimler var, bunlar bilimsel verilerden yola çıkarak, piyasada satılacak teknolojiler, ürünler, sistemler vb üretiyorlar. Telefonlarımız... bilgisayarlarımız... vb. Whatsupp’larımız, Zoom’larımız, Feys vb gibi internet ticari – sosyal yazılım şirketleri...
Şüphesiz bilimsel konularda araştırma yapan ticari şirketler de var. ABD’de çok sayıda, belli konulara odaklı problem çözerken, dev ilaç şirketlerinin Lab.’larını da unutmayalım. Bilimle ticaretin iç içe geçtiği oluşumlar.. Her çeşidi var.

Paran var, ama satın alamıyorsun
TÜBİTAK, yeni korona virüsünün bulaşıcılığını engelleyecek aşı ve ilaç geliştirme çalışmalarına özel destek programları açıkladı. Sayıları 10’u geçti. Aşı ve ilaç geliştirme, Türkiye’nin çok uzak olduğu konulara dönüşmüştü. Parayı ver satın al, yeni liberal dönem politikalarının gereğiydi. Aşı birikimimiz yok edildi, ilaç şirketlerimiz bir bir satıldı, ülkeye on para etmez dövizler girdi!
Yerli az sayıdaki ilaç şirketi, ulusal stratejik değer ilan edilmeli ve asla satılmamalı! Onlara ulusal görevler yüklenmeli.
Çünkü, artık parayla, şimdiki pandemide olduğu gibi, henüz öncelikle satın alamayacağınız ilaç ve aşı gündeme geldi. Bazı öncelikler ortaya çıkınca, hemen öyle para ile satın alınamayacak ilaçlar aşılar olabileceğini öğrendik. Bunu zaten daha önceleri sanayi şirketlerimiz biliyordu, ancak zamanı geçmiş üretim teknolojilerini satın almak durumunda kalıyorlardı ve rekabet güçleri olmuyordu.

Kısır bakışlı politika
Şimdi korona olayında iş başa düştü! Bu da öyle ABD’de uçak dolusu tıbbi malzeme gönderdik ucuz reklamlarıyla olmuyor. Birikim meselesidir ilaç ve aşı geliştirmek. Cumhuriyetimiz daha gençken birinci önceliklerinden biriydi, Hıfzıssıhha kurmak, aşı üretmek. Toplum bu aşılar sayesinde sağlıklı olarak ayağa kaldırıldı! Sonra bu kurum “pahalı” diye askıya alındı.
Bir adım önünü göremeyen, yakını görmekte kusurlu politikacılar ve yine hey ne yapıyorsunuz diyecek düşüncesi olmayan devlet sayesinde! Özal ile başladı iş. Adamın gözü para ve zenginlik görüyordu sadece.
Türkiye’de şüphesiz, yeni fikri olan akademisyenler üniversitelerin teknokentlerinde şirket de kuruyor, başarılı olanlar var, TÜBİTAK’ın fonlarından yararlanıyorlar. Buralarda daha çok ticari olma kaygısı ön planda. En sonunda ürünlerini satarak çalışmalarının finanse edecekler. Şüphesiz ki destekliyorum.
Ama meseleye ulusal düzeyde, ulusal ihtiyaçlar açısından baktığımızda, yeni korona virüsün ortalığı dağıtan varlığı ve yayılışı ile yeniden tartışmaya açılmalı.
Ulusal bilim ve teknoloji politikaları, siyasi iktidarların güdümünden mutlaka çıkartılmalı. Ulusal bir komite veya seçkin bir kurumsal yapı tarafından orta ve uzun vadeli ihtiyaçlar ve gelecek perspektifinde belirlenmeli.

2 Mayıs 2020 Cumartesi

Kurtuluşumuz “COVIT-19 biziz” dediğimizde.. insanın gururu kibri büyüklüğü ve bir virüs

Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet, 30 Nisan Perşembe, 2020


Doğa üzerinde “egemenlik kurma”, “kontrol”, “çağdaş uygarlığın” isteyerek veya istemeyerek geldiği noktaydı. Bilim ve teknolojide ulaşılan “yüksek düzey”, bu kanıyı yaratmış - kanaati uyandırmıştı. Bunu, 35 yıldır BT’yi izleyen bir yazar ve yayıncı olarak yazıyorum.
Şüphesiz, insanlığın bilimde, doğayı, yaşamı, kozmosu ve yasalarını anlamakta geldiği nokta gerçekten göz kamaştırıcıdır, olağanüstüdür. Bu tanımlamayı, geleceğe değil, geçmişe bakarak ve kıyaslama yaparak söylüyoruz.
50 yıl, 100 yıl sonra, bugünü bile ilkelleştiren gelişmelere de bilim ve teknoloji imza atacaktır. O dönemin yazarları o günü nasıl tarif edecekler, bilmiyorum. Şüphesiz, öncelikle bizim geçmişe ilişkin olağanüstü tanımlamamız çöpe atılacaktır! Her dönemin kendi olağanüstülüğü geçerlidir!
***
Ama burada bir temel sorunumuz var: “egemenlik kurma!”
Bu, insanlığın, yaptıkları karşısında büyük bir “gurura” ve “mutlaklık sanısına” kapılmanın ifadesidir.
Bunu inanılmaz bir kibir olarak da ifade edebilirsiniz!
Yaşamın dizgesini çözüyorsa insan, kendisini var eden genetik kodlarını deşifre edip bir dizge olarak eline alarak şöyle bir bakıyor ve “İşte bu benim” diyorsa, adeta “yaratıcılık” pozisyonunda görüyor kendini. Güneş sistemini aşarak yıldızlararası yolculuğa çıkan kimi Pioneer ve Voyager araçları, bir gurur abidesi olarak yolculuklarını sürdürüyorlarsa hâlâ!
***
Fakat her kibrin, gururun, “büyük ben”in sınırları olduğunu unuttuğumuzda, bizim dışımızda “bir şeyler” bize bunu anımsatıyor.
Bizim dışımızda” yanlış bir deyim, parçası olduğumuz doğa ve evren bunu anımsatan!
Mesela 50-70 nanometre büyüklüğünde Corona-19 gibi bir yarı canlı!
Bizi sığınaklar koşturan, deyim yerindeyse, altına yapacak konuma sokan, o müthiş gururumuzu, kibrimizi, büyüklüğümüzü yerle bir eden!
Küresel ekonomiyi çökerten ve trilyonlarca değeri birden değersiz kılan!
Yakamıza yapıştığı anda feleğimizi şaşırtan, bildiğimiz sevdiğimiz yaşadığımız evren için bize
“Yeryüzü zulüm
Gökyüzü işkence”
..dedirten (Süreyya Berfe), bir saç telinin binde bir kalınlığı gibi düşünebileceğiniz bizden biri!
Evet bizden biri ya! Doğanın aynı biyolojik gergefinde dokunduk!
***
COVIT-19, yeryüzündeki tüm kahramanları, kahramanlıkları silip yok etti ve kilitledi!
Var mıydılar? Özellikle çağımız kahramanların sıfır olduğu çağdır, diyeceğim, aması var.
Bütün ünlüler, bize kakalanan ve milyonlarca kişiyi adeta ümmetine dönüştüren medya görüntüleri falan... Hepsi sığınaklarındalar! Hepsi sahte imiş mi diyeceğiz!?
Ortada tek kahraman kaldı ve gözler ona çevrildi: Bilim!
Zaten hep tek oydu diyeceğim ama insanın büyük kibrini, gururunu yaratan da o değil miydi?
Trilyonlarca dolarlık ekonomik değer mi dersiniz yoksa servet mi, yaratan da bilimdi.
***
İnsanoğlu, sürü olarak da tek birey olarak da koynuna gireceği bir koruyucu kendine her zaman yaratmıştır. O olmadan varlığını sürdürmekte zorluk çeker
Şimdi ne o ne bu, meğer sığınacağı tek “varlık” bilim imiş!
“Bazı şeyler” insana, aslında eski olmayan yeni keşifler yaptırıyor!
Doğayı keşfettik mi bilmiyorum onu yakıp yıkarak, bozup içine ederek “servet”e dönüştürmek “insanlığın” şanından olmuştur hep.
Aslında bu eylemi ile kendisini anadan üryan bıraktığının farkında bile olmadı.
Şimdi yine kimsenin farkında olmayacağı bir dönüşümün eşiğinde duruyoruz.
***
Bulaştıklarının aslında normalde yüzde birinden azını “öldürdüğü” ileri sürülen COVİT-19 ile yüzleşme zamanı!
“COVİT- 19 benim!” diyebileceğimiz zaman, hem uygarlığı hem de kendimizi kurtaracağız.
---
Düzeltme: 23 Nisan tarihli “Egemenlik kayıtsız şartsız.. Saray’a ait değildir” başlıklı yazımda “23 Nisan 1923” olarak geçti bir kaç yerde, ve bundan doğan da bir hesaplama hatası vardı; şüphesiz ki 23 Nisan 1920 olacak. Sabah elektronik metinde düzeltmeleri hemen yaptım, ama baskı hata kabul etmiyor! Yazı işlerine “galiba artık yazı yazmamam gerekli” dedim; arada sırada bunu ciddi olarak düşünmüyor değilim.. İkinci bir düzeltme de 27 Nisanda “Uygarlığın çektiği beyaz bayrak” yazımdan: 30-50 mikron demişim, daha önce nanometre sözcüğünü kullandığım halde. Doğrusu 50-70 nanometre olacak. Bir de kullandığım minicanlı deyimiyle coronayı kastettiğim anlaşılıyor; her ne kadar güncel bir tartışmada canlı sayılıp sayılmayacağına ilişkin yeni yorumlar olsa da, virüsler yarı canlı sayılıyor.. Özetle daha dikkatli olmalıyım.

30 Nisan 2020 Perşembe

İktidar, gücünü kötüye kullanarak, tarihsel tanımları doğruluyor

Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet, 28 Nisan Salı, 2020

Cumhuriyet gazetemize ve habercilerimize yönelen iktidar suçlamaları ve açılan tazminat ve ceza davaları, ve ilanlarını kesme kararları, Anayasa’daki Basın hürdür sansür edilemez maddesinin çöpe atılmasıdır. İktidar bunu şöyle uyguluyor: “Seni kapatmıyorum, tamam sansür de etmiyorum gazeteyi hazırlar ve basarken, ama sonrasında canına okuyorum.”
Zaten Anayasa’daki madde, fiili olarak türlü çeşitli yasalar ve uygulamalarla canının yarısını kaybetmişken, iktidarın tecavüzleri ile ve yargıyı harekete geçirmesiyle, resmen ruhunu teslim etmekte.
İktidarın medyadaki uşakları gazetecilik oyunu oynarken, bunların bir kısmı da fiili olarak saldırı halindeler Cumhuriyet’e. Bu alçaklıklarının sona ereceği zamanlar şüphesiz ki gelecek ve hepsi silinip gidecekler, ama geçmişleri yakalarını hiç bırakmayacak.

Cumhuriyet sizin gibi olamaz, kanı uyuşmaz!

Aman iktidara dokunan bir şey olmasın, Amiral Battı’nın tüm varakaları dahil, havuzlanmış ve milletin hazinesinden salınan paralarla ayakta duran medya, kendilerinden farklı olan Cumhuriyet’e “sen de bizim gibi ol” diye saldırıyor.
Bunlar hazineden, iktidar da ranttan besleniyor. Müthiş bir parasal karanlık ağın içinde birbirlerini ağırlayıp duruyorlar.
Havuz medyasına verilen ana görev, iktidar adamlarının rant ve yasalara aykırı faaliyetlerini görmemek. Ve görenlere de saldırmak!
Havuz medyasının ekranlara çıkartılanları da, ani bir durum – olay geliştiği taktirde, cep telefonlarıyla bağlı oldukları veya dikkate almak zorunda oldukları sosyal medya hesaplarına bakarak, nasıl tavır alacaklarını belirlemektedir. O kadar yani!

İktidar gücü zehirleyicidir

Yaşadıklarımız, çok bilinen tarihsel bir olguyu adeta her gün yeniden kanıtlıyor: Güç zehirler. İster parasal olsun ister ekonomik ister siyasal. Hele siyasi iktidar gücü, baş zehirleyicidir! İktidar sahipleri, bizim gibi ülkelerde, ellerindeki gücü durmadan kötüye kullanma eğilimindedir. Üstelik gücü mutlaklaştırarak!
Bu nedenledir ki, mutlak güce ulaşmak ve iktidarda mutlak güç kurmak, organların birbirini denetlemeleri ve iktidarın diğer anayasal güçlerce dengelenerek, engellenmektedir.
Bu tarihsel bir olgudur ve bizim Türkiye’deki rejim her zaman bu olgunun ne kadar doğru olduğunu kanıtlama davranışı içindedir. Hele demokratik siyasal kültür, ülkece ve siyasetçe içselleştirilmediği ve herkesin benimsediği bir norm haline gelmediği ülkelerde... Türkiye bu açıdan tipik bir olgu sunuyor dünyaya.
Türkiye şüphesiz ki, bu çıkmazdan demokratik bir yönetim biçimi kurarak kurtulacaktır.
Türkiye, medya özgürlüklerinde dünyanın en kötülerinden biridir.. Bu bile başlı başına iktidarın medya karnesini oluşturur.

Bakanların toplu hareketi
İlginç olan bir başka olgu da, şu sıralarda Diyanet İşlerinin başında olan zata yöneltilen eleştirilere, bakanların toplu savunma açıklamalarıyla karşı çıkmalarıdır. Belli ki bir merkezden harekete geçirilmişlerdir.
Eleştiri, muhalefetin, sivil toplumun iktidarı başlıca denetleme aracıdır.
Fakat karşılarına siyasal iktidar topluca ret hareketi ile çıkıyor; bu dünyada pek de görülmüş değildir. Topu topu bir bürokratın, laik devlet kurallarına aykırı, ülkede şeriat rejimi varmış gibi haddini bilmez açıklamalarıdır söz konusu olan. Hedef aldığı veya dışladığı toplum kesimi, burada Ankara Barosu, harekete geçmiş ve bu bürokratın söylediklerinin yanlışlığı vurgulanmıştır.
Türkiye bir fetva devleti olmaktan çıkalı çok oldu. Bugün Türkiye’nin Kuruluş İlkelerini ayaklar altına alanlar, bilmelidirler ki, yarın vitrinlerinden inecek ve ülke yine Kuruluş İlkeleri doğrultusunda yönetilmeye devam edecektir.
Ara rejimin tadını çıkartıyorlar, keyfini sürüyorlar!

29 Nisan 2020 Çarşamba

Uygarlığın çektiği beyaz teslim bayrağı Bir yanda büyük uygarlık, öte yanda 50-70 nanometrelik virüs

Orhan Bursalı, Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet, 27 Nisan Pazartesi 2020


Uygarlığın çektiği beyaz teslim bayrağı

Bir yanda büyük uygarlık, öte yanda 50-70 nanometrelik virüs

Ne oldu, diyelim ki 5.000 yıl boyunca inşa ettiğimiz, böbürlenerek ve övünerek durmadan referanslar verdiğimiz o müthiş uygarlığımız?
Ateşi keşfet, tanrılarını yarat, tıbbı oluştur, insanı kes biç iyileştir, ilaçlar geliştir, hastalığa ve ölüme meydan oku...
Elektriği yarat, otomobili icat et, trenleri koştur, uç uçabildiğin kadar...
Büyük dâhilerin, büyük düşünürlerin, büyük bilimcilerin...
Sanatı, mekaniği, fiziği, kimyayı, biyolojiyi taş üzerine taş koyarak yaratanların...
Hepsi var.
Michelangelo, Leonarda, Kopernik, Galileo, Darwin, Newton’ların...
Einstein, Freud ve hepsi..
DNA’yı kesip biçerek insan genomuna yeni içerik kazandırıyorsun...
Canlılığı sıfırdan yaratabileceğini planlıyorsun...
Yeryüzündeki toplam böcek sayısını hesaplayabiliyorsun...
Matematiğin, geometrin, kozmolojin..
Uzay’a çıkıyorsun...
Kaç gökada ve yıldız var hesap ediyorsun...
Samanyolunla nereye doğru aktığını görüyorsun... Evrenin nasıl doğduğuna ve nasıl yok olacağına, Güneş’in ne kadar enerjisi kaldığına ve Yerküre’nin ne zaman Güneş Sistemiyle birlikte berhava olacağın ilişkin bilgilerin harikulade!
Güzel sanatların müthiş, doğayı keşfine diyecek yok, estetiğini evrende görüyor ve alıyorsan, yaşam nedire yanıtlar veriyorsun...
Mantığın, felsefen... Adeta eksik bir şeyin yok sanki!
Gezegenlere yolculukların büyüleyici! Mars’a ineceksin, Ay’da koloni kuracaksın! Tüm hesaplar ve malzemeler hazır.
Robotların uzayda dolaşıyor, göktaşları üzerine konuyor kalkıyor geliyor gidiyor malzeme topluyor. Altın madeni dolu göktaşını nasıl dünyaya indirebilirim planlarını da yapıyorsun.
Maddeyi oluşturan en küçük parçacıklarının modellerini hayal ediyor ve deneylerde bunları bir bir bulup çıkartıyorsun...
Her türlü bombaya, öldürücü silah üretimine aklın müthiş eriyor.
Alçaklıkta, namussuzlukta, hırsızlıkta, insan ezmede ve öldürmede de gücünün sınırı yok; kitlesel cinayet işkence ve yok etme uygarlığını inşa etmekte de pırıl pırıl aklınla birinci sınıfsın!
Aynı zamanda doğayı, yerküreyi, atmosferi, denizleri... özetle sana hayat veren, seni var eden her şeyi yok etmekte de!
***
Ama 50-70 nanometre kadar büyüklüğünde bir yarı canlının karşısında tir tir titreyerek kendini mezarına atıyorsun; evlerin tepelerinde, fiziğin, kimyanın, biyolojinin, matematiğin, sanatın, müziğin... doruğa ulaştığın her everestin zirvesinde sallanan beyaz bayraklar!
Yığdığın milyarlar, altınlar, petroller... hepsinin tepesinde!
Demek ki senden büyük COVİT-19 varmış.
Seni yerlere seren, tüm insanlığının zirvesine kendi bayrağını diken.
***
Övündün, böbürlendin, her şeyi kontrol edeceğini sandın..
Bir şeyleri yanlış yaptın..
Boş ver COVİT’i alt etmek için ne yapacağını da..
Nerede yanlış yaptığın üzerine, o müthiş uygarlığını avucunun içine alarak bir düşün...
Doğadaki yerini, varlığının cüceliğini...
Tıpkı dinozorlar gibi, bir olağanüstü afetle, Homo sapiens olarak 300.000 yıllık fiziksel varlığınla ve 50.000 yıllık bugünkü aklınla, yok olacağını!
Unutma: Senden büyük COVİT-19 var!
---

27 Nisan 2020 Pazartesi

Bakımevinde ölüm yüzde 64; mücadeleden siyasal zafer çıkarmak mı?

Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet, 26 Nisan Pazar 2020

ABD’deki dostum, 94 yaşında ama beyni dipdiri anası için bulsa bir uçağa atlayıp gelecekti, üstelik daha yeni dönmüştü Türkiye’den, ama bir huzur evindeki anasının çevresine, yani neredeyse tüm komşularına virüs bulaşmış ve hepsi hastaneye kaldırılmıştı. Adeta çılgına dönmüştü ve çaresiz kalmıştı. İstanbul’da pek çok huzur evi bakım evinin artık ne derseniz, bulaşmaya açık olduğu haberi de yayıldı.
Oysa bu evlerin yönetimlerinin hemen ilk önlem almaları gerektiği yerlerdi; gidenler gelenleri, hemşireleri, bakıcıları durmadan dışarısı ile içerisi arasında bir virüs alış veriş köprüsü halindeydiler.
Bizim toplumsal şeffaflığımız çok çok zayıf olduğu için, mesela önümüzde bir döküm yok: Huzur evlerinde virüs bulaşmış toplam insan sayısı kaçtır, mesela yüzde 50’si mi? Yoksa 70’i mi? Evlerde veya hastanelerde virüsten kaybettiklerimizin yüzde kaçını oluşturuyorlar?

“Kahrolsun yaşlılar!”
Bir bilgiye rastladık mı? Umarım vardır da ben görmemişimdir.
Yeniden yazılarına başlayan sevgili Nilgün Cerrahoğlu’ndan, yaşlılara fuzuli yaşayan insanlar muamelesi edilmeye başlandığını, artık bir yıl boyunca onlara sokağa çıkma yasağı getirilsin gibi hükümetler katında, onları hayat dışına itecek önlemlerin ciddi ciddi konuşulduğunu okuyunca, şuna bir de ben el atayım dedim.
Sadece bizim sorunumuz değilmiş bakımevleri, bazı ülkelerde COVİD -19 ile bağlantılı ölümlerin yüzde 60 kadarı bakımevlerinde yaşayanları kapsıyor! Londra Ekonomi Okulu'ndan bazı akademisyenler bu konuyu araştırmış, ve bakımevlerinin virüsün en rahat yayılacağı yerlerin başında geldiğini görmüşler; ortak yemek salonları, sosyal mekanları, bazı bakımevlerinde ortak odalar, bu bulaşmayı kolaylaştırıyor. Yaşlıların çok yüksek risk grubunu oluşturduklarını dikkate alırsanız, ne kadar yaşam tehdidini boyutu görürsünüz..
Pek çok ülkede bu bilgiye ulaşmak mümkün değil çünkü kayıtları tutulmuyor. Ama huzur evlerindeki gelişmeleri kayda geçiren şeffaf ülkeler, az sayıda olsa da var.

Şeffaf bir terkedilmişlik raporu
Mesela Norveç’te bakımevlerinde yaşayanlar COVİD-19’dan ölümlerin büyük çoğunluğunu oluşturuyor
Norveç yüzde 64!
Kanada’da yüzde 57!
Irlanda’da yüzde 55!
Belçika’da yüzde 49
Fransa’da yüzde 49
Singapur’da yüzde 20
Avustralya’da yüzde 14
Bu arada İspanya’da yüzde 53, Portekiz’de yüzde 33 olduğu da bildiriliyor.
Peki Türkiye’de kaç? Yukarıdaki ülkelerin hayat standartları bizi katladığı için, nüfusumuza göre bakım evlerinde yaşayan yaşlılarımızın sayısının da, kıyaslama yapacak durumda olmadığı söylenebilir.
Ama şeffaflıktan yoksunuz, en iyi bakım evlerinde bile bulaşma çok sayıda olduğuna göre, bu konuda Sağlık Bakanlığı’nın bir açıklama yapması beklenmez mi?

Bilmediklerimiz o kadar çok ki
 Diyeceksiniz ki, Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı istatistikler o kadar sınırlı ki, elimizde mesela kaybettiklerimizin nüfus dağılımını bilmiyoruz; kaçının altta yatan diğer hastalıklar (yüksek tansiyon, kalp- damar, şeker, obezite...) nedeniyle kaybedildiğini, bu hastalıkların sıralamasını vb bilmiyoruz.
Kadın – erkek – genç oranını bilmiyoruz.
Bakanlık, tüm bu verilerin oturmuş vaziyette; birilerine araştırma ve rapor hazırlama görevi verilmiş mi, bilmiyoruz.
Dünya literatüründe, 40 bine yakın COVİT-19 ile ilgili yüzlerce açıdan araştırma yapılmış ve yayınlanmış durumda.. Bunlar arasında Türkiye’den kaç makale var? Beş mi, on mı, yoksa iki mi?

Siyasal zafer beklentisi mi?
Bakanlık, mesela, COVİD’den ölenlerin, sadece testi pozitif çıkanların COVİD ölüm olarak kodlanmasını buyurmuş durumda tüm hastanelerde.
Testlerin ortalama yüzde 50 kadarının doğru sonuç verdiğini biliyoruz, diyelim test negatif çıktı, yani COVİD değil diyor, fakat hastanın tüm klinik ve radyolojik bulguları COVİD diye bas bar bağırıyor.
Eğer bu hastayı kaybettikse, salgın hastalık veya zatürre olarak kodlanıyor. Dolayısıyla COVİD ölümlerine girmiyor.
Test yine negatifse ve iyileştirilip taburcu olduysa veya evden izleniyorsa, bu hstlar COVİD’den taburcu oldu diye mi kodlanıyor veya hiç hasta olarak istatistiklere sokulmuyor mu?
Şeffaflık yok.. Ama övünme had safhada! Bu durum, her ne kadar salgında üçüncü ülke durumuna yükselmiş olsak bile, COVİD ile mücadeleden bir “siyasal zafer” arzusu taşındığına işaret ediyor.
Yaşlı evleri ile ilgili rapor: