Öne Çıkan Yayın 20 Mart 2012 yazım

Erdoğan’a Askeri Darbe?

Yoo hayır bu kez, başka bir “fantezi”i üzerinde düşünmeye çağırıyorum: Cemaat, denetlemeye başladığı TSK’yı, Erdoğan’a karşı kulla...

17 Nisan 2018 Salı

En ahlaklısı 1 milyonu bomba ile yok etmektir

16 Nisan 2018 Pazartesi  / Bilim ve Siyaset - Cumhuriyet   

Batı uygarlığının dışa dönük yüzü rezildir. Şöyle demek daha doğru: Batı uygarlığının iki yüzü var: İlki bilim, felsefe, sanat, düşün vb alanlarında insanlığın baştacı üretim; insanlığın bütününe yönelik, askeri yönünü bir kenara bırakırsak, teknoloji. 
İkinci yüz, politiktir: Hegemonyaya ve çıkara dayanır. Bu yüzü ahlaksızdır.
Biz insani ve evrensel olanı paylaşıyoruz. Hegemonya ve ağır sömürüye dayanan ikiyüzlü ve ahlaksızlığa hep karşı çıkıyoruz.
Şu sırada Batının en büyük ahlaksızlık ve insani olmayan oyunu Suriye’de oluyor.
Yüzlerce bomba yağdırıyor bu ülkenin üzerine. Bu ülke İslam ülkesi. Nerede? Ortadoğu’da.

Batının ahlaksız yüzü

Ortadoğu’nun tepesine binen kim: Ahlaksız Batı. Irak’ta bir milyon Müslümanın hayatlarını parçalayıp yok etti mi, etti. Suriye’de de rejime yönelik isyanları başlattı mı, kışkırttı mı, evet. Daha önce Irak’ı İran üzerine kışkırttı mı, evet. Saddam’a verdiği zehirli gazlarla binlerce İranlının ölümüne neden oldu mu, evet. O zaman sesini çıkardı mı, hayır.
Irakla İran’ı birbirine kırdırdıktan sonra bu kez Saddam’ın kimyasal silahları var diye bu ülkeyi parçalayıp ufaladı mı, evet. Sonra, yokmuş, yalan söyledik aradık bulamadık dediler mi evet. Blair denen çoban köpeği de itiraf etti mi evet.
Batının şimdilik bütün hikayesi, dolapları yumuşak İslam dünyası üzerinde dönerken (Rusya ayrı konu)... 
Türkiye’den bu iki yüzlülüğe iktidar destek çıkıyor mu? Evet: İyi oldu, hakkettiler.
İnsani yardımlaşma sözde amaçlı, aslında Ankara’nın bir politik aracı olan derneğin başkanı: Yüreğimiz soğumadı, bu kadarcık mı bombalanacaktı,dedi mi evet.
Batılı emperyalistlerin Suriye’yi bombalanmasına destek çıkanların, emperyalizmin aracı olmuyorlar mı, Evet.
Emperyalizme karşıyız, üzerimizde oyunlar oynanıyor biçimindeki iktidarın söylemi, iki yüzle olmuyor mu, evet.
Esad bahane.. Önemli olan Suriye’nin parçalanması. Niyeti laflarda değil, reel politik tutumda arayacaksınız.

2003 “kimyasal gazı”

Sanki unuttuk, insan aklı hızla akıp giden güncel olaylarla ilgilenme sakatlığı içindedir.
2013 Ağustosu: Yine Esad’ın kimyasal silahla 2000 kişiyi öldürdüğü bahanesiyle, Obama Suriye’yi bombalamaya hazırlanıordu. Obama, Esad Kimyasal silah kullanırsa müdahale ederiz, kimyasal silah kırmızı çizgimiz demişti.
O sırada da alelacele, belgesi, inandırıcılığı olmayan “evet kimyasal kullandı” söylemleri ayyuka çıkartıldı, uyduruk raporlar hazırlandı, dahası Ankara’ya göre Gazı Esad’ın attığı kesindi.. bizim MİT’in kimyasal gaz raporu hazırlayıp  Rusya ve ABD’ye verdiği açıklandı!
Ama dünyada, BM’de henüz kimyasalı kimin attığı tartışılıyordu ve inandırıcı bir sonuç yoktu ortada. O sırada Şam’da bulunan BM gözlemcileri hemen olay gerine gitmiş ve ilk açıklamalarında  “Şam hükümeti tarafından atıldığına ilişkin bir bulguya ulaşamadık, sanmıyoruz” demişlerdi..
Ama emperyalistlere sadece bahane gerekti, bombalamak için
Ankara o zaman da bombalama için “yetmez ama evet” diyordu! ABD’yi Şam’a karşı askeri müdahale için zorlayıp duruyordu! Temel politika Emevi Camiinde namaz kılmaktı.. “Bu iş havadan bombalamakla olmaz, karadan müdahale edilmesi gerekir” diyordu Ankaradakiler!
Bunları unuttuk mu?

Yıl 2014: Gaz yalan
Önce ünlü ve saygın üniversite M.İ.T raporunu açıkladı: Guta’daki kimyasal silahları muhalif guruplar attı... kimyasalı atan füzelerin en çok 2 km menzili vardı ve ancak Esad düşmanı muhaliflerin bölgesinden fırlatılabilirdi.
Amerikalı gazeteci Seymour Hersch 2014’te o zamanki gaz olayı ile ilgili ayrıntılı bir araştırma yayınladı: “Harekâttan iki gün önce Obama yönetimini vazgeçiren şey, saldırının arkasında Esadrejiminin değil, rejime karşı savaşan El Kaide’ci El Nusra Cephesi’nin… bulunduğunun anlaşılmasıydı.”
Yukarıdaki cümlede Türkiye’ye de suçlayan bir ifade var. OHAL de var, almıyorum buraya.
  
Yalanın ortakları
El Guta köktendincilerin, El Nusracı vb teröristlerinin elindeydi. O zaman gözlerini kırpmadan gazla 2000 insanı zehirleyip öldürdüler. 
Şimdi de de Şam kendii topraklarını bunlardan kurtaracakken.. aynı hikaye tekrarlandı. Bu kez 80 kişi ölmüş.. Ölmüş mü, bu da bilinmiyor..
Ama emperyalist yalanların Türkiye’de ortakları çok. Dahası bizzat yalan üretenler de.. Şam ülkesini kurtardıkça ağlaşıp duran…

13 Nisan 2018 Cuma

Büyük Savaş olur mu? Ankara ateşten uzak durmalı!

13 Nisan 2018 Perşembe  / Bilim ve Siyaset - Cumhuriyet   

“Amerika’yı ulusal inşa” ana politikası çerçevesinde “büyük savaş çıkarmak” var mı? Doluya koy, boşa al, yanıt bulmak zor. Ama hayır! Yapacağı daha önceki gibi bir kaç füze atmak için gök gürültüsü çıkarmak. 
Dünya yeni bir egemenlik yapılanması içinde.
Kimsenin kuşkusu olmasın, Doğu (Rusya, Çin vb) ile Batı karşı karşıya. İngiltere ve Fransa da havlıyor Ortadoğu’da. Trump’ın poposuna takılmış boy gösteriyorlar. 
Bunu biliyoruz, zamanı gelince tüm eski kanlı vahşi sömürgecilikleri canlanıyor. Mesele İslam Dünyası olunca, parçalayıp yok edeceksin! Bu amaçla Rusya’yı da bahane olarak kullanacaksın.

Suriye ve emperyalist kuşatma

Orası toparlanmamalı. Parçalanmış kalmalı. Savaş hali sürekli olmalı. Bölgenin ekonomik, savunma ve politik enerjisini durmadan yutmalı..
Bunun bir nedeni de hedefteki İran. Suriye ne kadar “sürünürse” İran da o kadar enerjisini tüketecek. Suriye bir ön savaş cephesi Batı için.
Bu nedenle, Batı ve ABD için bölgenin en büyük müttefikleri, IŞİD, El Nusra, El Kaide artığı ne kadar cihatçı terör örgütü varsa hepsi; varlıklarını sürdürmeli.
Amerikan sahtekarlığı: “IŞİD’i gözden kaçırmayalım.”
İki – üç küçük bölgede sıkışıp kalmış örgüte dokunmuyorlar, dokunmayacaklar. Çünkü tüm bu örgütlerin Esad’a karşı varlıklarını sürdürmeleri gerekir.
Parçalanmış Suriye, en iyi Suriye’dir. Ayrıca: Şam, ülkesini işgalden kurtarmak için bu örgütlere saldıracak, Batı da “vay sinir gazı- kimyasal kullandılar” diye bahane yaratacak. Ve Şam’ın ülkesine egemen olmasını engelleyecek... Değişmeyen hikaye. 

Emevi Camiinde namaz, canlı

Ve ilginçtir ki Ankara’nın ana fikrinde, Batı’nın bu politikasıyla büyük ölçüde örtüşme var. Orta vadede bile asla gerçekleşmeyecek, sonuçta ülkemize ters tepecek, “küçük çıkarlar” için. Kahramanlık beyitleri söylemek ve iç politikada geçici bir araç olarak kullanmak için. Emevi Camiinde namaz kılacağız masalı üstü örtülü yaşıyor başka biçimlerde. 
ÖSO denen örgüt “komutanı”, Amerika’nın, İsrail’in, Fransa’nın, İngiltere’nin Şam’ı bombalamasını istiyor. Böylece onlar da “ellerinden çıkan toprakları” Şam’dan geri almak için saldıracaklarmış.
Esad- Şam düşmanlığının herkes attığı yer, sadece emperyalizmin yanıdır. Sadece bu bile “emperyalizm karşıtı” iktidar- lider hikayesinin yaldızını kazımaya yeter.
Tüm terör örgütlerinin yaratıcısı ABD ve Batı’dır, ve onların İslam Dünyası içindeki diktatörleri, işbirlikçileri, zavallıları, uşakları.. 
Ve, yine terörün yaratıcısı, Batı’nın yönettiği, koruyup kolladığı, sömürüye, savaşa, üstünlüğe, tahakküme dayalı dünya düzeni.

Batı karşısında büyük güç

Pardon, Rusya imparatorluğu çökmeden önce, Batı- Rusya çatışmasının kılıfı “hür dünya komünizme karşı” idi. Türkiye 60 yıl bunun aleti olarak kullanıldı.
Rusya çöktü, durumda bir değişiklik yok.
Kapitalist Rusya yine düşman!
Demek mesele ülkeleri, bölgeleri, tüm piyasaları emperyalist sömürü mengenesi içinde tutmakmış!
ABD / Batı’nın karşısında şimdi ekonomik- bilimsel- teknolojik olarak karşısında durulamayacak bir şekilde büyüyen Çin var.
İşi zor Batı’nın.
İlk karşılarında, bu kez kapitalizmin tüm araçlarını merkezi olarak kullanan, onu kendi silahlarıyla vuran, piyasayı tamamen merkezi olarak planlayan, düşük maliyetli üretim ile dünyanın şirketlerini ülkesine çeken, büyük ekonomik güç yaratan bir ülke var.
Üstelik, uzay programları ve askeri bakımdan da.
Batı hegemonyası giderek zayıflıyor, kaçınılmaz olarak sona erecek.

Macron, May ve Merkel

Batı’da aklı başında, en azından kendi çöplüğünde liderlik yapacak aklı başında politikacı yok gibi. 
Veya birisi var: Merkel? Tek “sağduyu” gösterebilecek lider gibi gözüküyor.
Ne yine yetme Macrongibi vuralım yıkalım diye öne atılıp sözde dünya lideri görüntüsü veriyor. Ne de İngiliz başbakanı Maygibi, ABD savaş çığırtkanlığına ebedi destek politikasına ek olarak, “kadın lider de büyük savaş ağasıdır”ı kanıtlamak gibi bir fonksiyon üstleniyor.
Ankara, Türkiye’yi ateşe atmamalı, ateşten de kesin uzak kalmalı, kaypak değil güven verici tutumda ısrar etmeli.
----

Aile neden ¨kârlı bir satış” dedi; bir çözümleme denemesi ve özgür sermaye var mı?

 10 Nisan 2018 Salı  / Bilim ve Siyaset - Cumhuriyet 


Aydın Doğan’ın devir teslim töreninde “gemiyi güvenilir limana çektim” sözlerine takılmayacağım. Buna kendisi ve medya patroniçeleri – yöneticileri olarak hayatlarını kuran kızları şüphesiz ki inanmıyor. Paraların üzerine yatıp mutlu bir yaşam sürülmeyeceğini onlar çok iyi bilir. 
Şüphesiz ticari hayatlarını sürdürecek işleri var; mesele, ailenin toplam olarak “başka çare kalmadı.. bu iktidar bizi mali olarak da yok edebilir, içeri atabilir” kıskacı içine alınmış olmasıdır! 
Bu açıdan bakıldığında aile, satışı “kârlı bir iş” olarak kabul ediyorlardır. 
Ver malını, al canını, rahatını, özgürlüğünü, artık normal bir yurttaşsın, sana saygımız sonsuz!”

Bahtı kara Türkiyem!

Zaten aile “Aydın Doğan iyi bir tüccardır” dememiş miydi?
Ne diyeyim: Bahtı kara Türkiyem!
Bunu salt Doğan Ailesi için söylemiyorum.
Aynı zamanda Demirören Ailesiiçin de!
Satan da alan da aynı siyasi kıskaç içinde hareket ediyor. 
Yani bir çember, eskilerin fasit dairesi içindeler. Çıkış yolları kapalı!
Bu daire Türkiye’de ana akım gazeteciliği de kapsıyor. 
Bahtı kara Türkiyem: Doğru ve tarafsız bilgilendirme – analiz hakkı giderek gaspedilen toplum için de.
Ve Ziraat Bankası’na bu satış için 675 milyon dolar kredi açılımı için de..

Ana akım medya kalıyor mu?

Soru şudur: Türkiye’de ana akım gazetecilikdiye bir şey kalıyor mu?
1)      Medyaya güven düşüyor.
2)      Basılı medya kan kaybediyor, uzun medya okumaları yapan okur sayısı, eski kuşakların terki dünya etmesi ile birlikte azalıyor; yeni nesil ağırlık olarak başlık ve spot, görsel resim ile yetiniyor.
3)      Ana akım medyanın soruşturmacı, sorgulayıcı, gerçeklere – olgulara bağlı analizci, siyasi iktidarın icraatını ortaya çıkarıcı özelliği, siyasi iktidarın kontrolü altına girdikçe kayboluyor. Toplum, salt iktidar gözlüğü ile seyredilen bir medya manzarasına güvenmiyor.
4)      Bu, gazeteciliğin erimesinin, kağıt veya ekrandaki gazetecilikteki büyük değer yitiminin sonucudur da.
Peki ana akım medya diye bir şey kalacak mı? “Ana akım”ın parçasıydı Sabah gazetesi mesela. Öyle bir özelliği kalmadı.
Milliyet de öyleydi, ama önemli bir değer yitimine uğradı.
Şimdi Doğan Medya var sırada.. Eğer Sabah ve Milliyet kulvarına girerse, son akım medyanın da jübilesini yapacağız.

Boşluk: özgür ve cesur sermaye var mı

Aslında durumdan vazife çıkartılacak yeni bir ortam doğuyor. Fox TV, ana akımın şüphesiz ki parçasıdır. Mümkün olduğunca haberciliğin çok yönlü olarak yerine getirme uğraşısından övgü ile bahsetmeliyiz. Gazeteci, elini kolunu bağlamazsan, gerçekten de işini çok iyi yapan insanlar topluluğudur, meslektir. Bunu yapamadığı zaman, zaten gazetecilik de yapmıyor demektir.
FoxTV’nin basılı medyadaki ayağını tamamlayacak bir girişim boşluğunun doğduğunu vurgulamak istiyorum.
Ana akım medya gazeteciliği için sermaye şüphesiz ki var, ama başka işleri dolayısıyla iktidara bağımlı olduğu sürece, sermaye özgür değildir.
Özgür ve cesur bir büyük sermaye” ortaya çıkabilecek durumda mı?
Eğer varsa, kadroları hazırdır. 

Ülkemiz mesleğini yapamayan, ama mesleğini gerektiği gibi yapmak için yanıp tutuşan gazeteciler cennetidir!

10 Nisan 2018 Salı

TÜSİAD’a darbe: Doğan ile sermaye el değişimi

9 Nisan 2018 Pazartesi  / Bilim ve Siyaset - Cumhuriyet   

Aydın Doğan’ın, kim ne derse desin, artık siyasi baskı ve tehditlere dayanamayarak medyasını toptan satmasının diğer bir yönü var henüz üzerinde durulmayan: TÜSİAD’ı tırpanlama. 
Buna “Sermaye el değişimi” de diyebilirsiniz.
Doğan Medya, bir yönüyle, TÜSİAD’ın parçasıydı. Anlayış olarak, düşünce olarak, hadi prim vererek söyleyelim “Cumhuriyet değerleri” olarak; hukuk, demokrasi, saydamlık, insan hak ve özgürlüklerinden yana olarak...
Bu saydıklarım Türkiye’dir, yani Türkiye’nin düşe kalka, adım adım ilerlediği yoldur. Ve bu iktidar döneminde hemen hepsinden uzaklaşıldı. 
TÜSİAD’ın büyükleri, uluslararası olarak da geliştikçe ve büyüdükçe, evrensel değerlere daha çok ihtiyacıolduğunu gördü.
Çünkü, hepsinin ayağı Türkiye’ye basıyor. Türkiye sermayesinin ülkeden bağımsızlaşmış, tamamen uluslararasılaşmış belki de tek bir grubu yok.
Hepsinin esas büyüme kaynakları Türkiye.

“Ekonomi iyi gitmeli”

Türkiye ekonomisinin de, sermaye, ham/yarı mamül madde, ileri- yüksek teknoloji, sabit sermaye yatırımları – sıcak para ihtiyaçları bakımlarından dışarıdan beslenmeden yaşayamadığını biliyorsak... 
Ve dış sermayenin dış yatırımın Türkiye’nin hukuk, yasa ve evrensel değerlerini de en azından kendi güvenliği için gözettiğini hesap edersek..
Türkiye ekonomisinin sürekli ayakta kalması ve krizlere girmemesi de, TÜSİAD’ın çıkarınadır.
Türkiye’nin keyfi, kayırmacı, otoriter bir yönetim altına girmesi korkutucudur sermaye için de. Çünkü, ülke hukuki olarak da sermayenin batırıldığı, çıkarıldığı, el değiştirildiği bir ülke görünümündedir. Hukuk, dayatma düzeni ile yer değiştiriyorsa, herkes için tehlike büyüktür. 
Bu durum şu düzene gider: Hepinizin malı mülkü iktidarındır, o izin verdiği sürece bu malı kullanabilirsiniz (Padişah – Osmanlı düzeni). Eğer iktidarın talepleri doğrultusunda kullanmazsanız, sizden alınıp başkasına verilir, veya yok edilir.
Şüphesiz, henüz böyle bir sistem işlerlik kazandı demek istemiyorum. Ama bu anlayışın tüm ipuçları da görülüyor.

“Bizden olmayanlar da batar, kurtuluruz”

TÜSİAD’ın hukuk, basın özgürlüğü vb gibi değerlere sık sık vurgu yapması, iktidar- saray çevrelerinde TÜSİAD gibi ana sermaye gruplarına karşı büyük bir rahatsızlık ve çatışıma yarattığını biliyoruz.
Murat Yetkin’in Aralık 2016’da kaleme aldığı yazıyı anımsadım. Yazıda, iktidar çevrelerinde, tahakküm edilemeyen şirketlerin nasıl yola getirilebileceğine ilişkin düşüncelere yer veriliyordu. Mesela “Avrupa’dan çıkarsak, yön değiştirirsek bizim olmayan şirketler de batar, el değiştirir” gibi düşünceler, “siyaset önerileri” arasında bulunuyordu.
Bu tür “tarihin en büyük sermaye el değişimi”ne sahne olacak dönüşümler, pek de mümkün gözükmüyor; ülkenin çok daha başka koşullara yuvarlanması gerekir. 

Parasal değerin çok üstünde

Ama bu saptamalar, Doğan Medya’nın el değiştirmesinin, “TÜSİAD sermayesinin” bir kısmının da el değiştirmediği anlamına gelmez. Doğan Medya, siyasi baskıyla, en azından bugün iktidar yanlılığı bilinen sermayeye devredilmiştir ve TÜSİAD tırpanlanmıştır.
Para olarak baktığınızda fazla anlamı yok gibi: 4 milyar TL’ye yakın bir toplam. Bu “TÜSİAD sermayesi”nin yüzde kaçına denk gelirin hesabını başkası yapsın, buna zamanım yok. Ama yüzde birinin bile altındadır.
Fakat Doğan Medya’nın değerini, “parasal” olarak ölçmeye kalkarsak çok temel bir yanlış yaparız.
Doğan Medya, daha önce de yazdığım gibi, tüm baskılara rağmen “gazetecilik” yapmaktan vazgeçmedi, orada genellikle gazetecilik egemen oldu, Türkiye Cumhuriyet değerlerini ve evrensel değerleri savundu.. 

“Gazetecilik istemiyorum”

Her zaman söylüyorum, iktidarın amacı ılımlı bile olsa, ana akım medyanın “gazetecilik yapması”ndan duyduğu rahatsızlıktır.  Neyi büyüteceğine, neyi “birinci sayfa”dan nasıl “göreceğine”, neyi iç sayfalarda küçük görmen veya hiç görmemen gerektiğine, otoriter rejim ve başı karar verecektir.
Bir AKP yetkilisinin, Şirin Payzın’ın programında “medya hiç olmadığı kadar özgürdür ve çeşitliliğe sahiptir” mealinde sözler söylemekten bile çekinmemesi, durumu ve yalanın boyutlarını özetlemektedir.
Tüm otoriter – tek adam rejimlerinin başlıca kaygısı, kamuoyunu kontroldür ve tüm ana akım medya ile bunu sağlamaya yönelirler.
Doğan Medya ile birlikte, TÜSİAD’ın da en önemli kamuoyu kanadı yolunmuş durumdadır.
--

9 Nisan 2018 Pazartesi

İstanbul nasıl kurtulur.. temel ekonomik göstergeleri.. bilim, teknolojide neredeyiz..

5 Nisan 2018 Perşembe  / Bilim ve Siyaset - Cumhuriyet 

  Ekonomi, siyasal süreçleri değerlendirmek ve gelişmeler için öngörüşlerde bulunmak için ülkenin temelini oluşturur. Şüphesiz ki bu bakış hukuk, sanat, eğitim, doğa, bilim vb temel konuların göz ardı edildiği anlamına gelmez. Zaten saydığımız ve saymadığımız hemen hemen tüm faaliyet alanlarının ekonominin içinde yeri var.
Şimdi size, durum saptaması açısından meraklısının mutlaka göz atması gereken, ekonomiyle ilgili temel göstergeleri içeren bazı elektronik kitaplardan bahsedeceğim. 
Herkese Bilim Teknoloji, “HBT- Akademi” başlığı altında elektronik kitap (e-kitap) yayınına başladı. Şimdilik HBT yazarları devrede. İktisatçı- araştırmacı Bayram Ali EşiyokTürkiye ekonomisi ile ilgili 5 e-kitap hazırladı. Kitapların hepsi PDF formatında, bilgisayarlara indirilebiliyor

Bir referans kitap

İlki, Dünyada ve Türkiye’de Bilim ve Teknoloji. 178 sayfa. Türkiye’nin BT alanında üretkenliğin vazgeçilmez ve dünya varoluş için temel olduğunu, bu köşede çok sık okudunuz. Eşiyor, şimdi BT alanında üretkenlik ile ekonomi arasındaki ilişkileri 29 başlık altında gözler önüne seriyor ve ekonomideki ana çıkmazları anlatıyor. “Ekonominin sanayisizleştirilmesinden, ihracatımızdaki düşük birim fiyatlarının nedenlerine, ülkemiz endüstrisinin düşük ve orta teknolojik yapısından, sanayi 4.0 ve "Amerika ulusal ekonomi politikalarına geri mi dönüyo sorularına varıncya kadar geniş bir yelpazede, derin değerlendirmeler var.” Bir referans kitap. Prof. Ergun Türkcan diyor ki: okumadan bilmeden ahkâm kesenlerin, bol keseden atanların bir panzehri; ciddi olarak da bir şeyler düşünmek, acı gerçekleri öğrenmek isteyenlerin ilacı”. 
İkinci kitabı: Kore Nasıl Kalkındı?Kore’nin bir dünya devi haline nasıl geldiği, ilk kez bir bütünlük halinde bu kitap var. Kore ki, 1960’de Türkiye ile aynı ekonomik duruma sahipti! Bir referans kitap daha.

“İstanbul Nasıl Kurtulur?”

Türkiye Ekonomisi Nereye, üçüncü kitap olarak, Türkiye’nin sanayileşmesinin gelişmesi ve ana kırılma noktaları üzerinde dolaşıyor. “Türkiye'nin dünya ekonomisindeki yerini ortaya koyuyor ve Yeni Türkiye'nin ekonomisinin dinamiklerini gözler önüne seriyor. Kalkınma dinamiklerinin tahrip olduğu bu vehamet içerisinde Türkiye ekonomisi için çözüm önerilerini de sunmayı ihmal etmiyor. Eşiyok kitapta Çin ve Hollanda vakalarına dair çarpıcı tespitlere, bu ülkelerin stratejilerinden alınabilecek derslere ve Türkiye'nin yapısına ve coğrafyasına uygun kalkınma modellerine yer vererek etkili bir reçete de sunuyor.”
Dördüncü kitabı, “Türkiye Neden Kalkınamadı? Sanayileşmeye, Kalkınmaya Dış Müdahaleler”. “Türkiye sanayileşmesinin tarihindeki yapısal sorunları ve sanayisizleşmeyi delilleri ve rakamlarıyla birlikte sunan Eşiyok, günümüzde "ekonominin inşaatlaşmasına" dek olan yolculuğu ekonomimize gerçekleştirilen dış müdahaleler ışığında ele alıyor ve günümüz Türkiye'sinin ihracat rakamlarına göre bir tahlil gerçekleştirmeyi de ihmal etmiyor.”  
Son kitabı: “İstanbul Nasıl Kurtulur?İstanbul'un Kurtuluşu Anadolu'nun Kalkınmasından Geçiyor. Alternatif Bir Model Tasarımı.” “İstanbul'un sağlıksız gelişmesi ile Anadolu'nun kalkınması arasındaki bağlantıyı ortaya koyuyor. İşte iktisat perspektifinde, İstanbul'un kurtuluş reçetesi sunuyor.”

Geleceğimize bir bakış

Bu arada HBT Akademi’nin 6. Kitabı olarak da, dünyadaki gelişmeleri çok iyi izleyen HBT yazarı Erdal Musoğlu’nun mükemmel bir gelecek perspektifi sunan “Geleceğimiz nasıl şekilleniyor? Bilim ve Teknoloji Dünyasına Bir Yolculuk” kitabı.
“Dünyanın teknolojik anlamda alabildiğine koştuğu yönü göstermesi açısından ufuk açıcı bir eser. Kitap bugünü ve geleceği doğru okuyabilmek için adeta bir el kitabı. Musoğlu geleceği İnternet ve Bilişim; Yapay Zeka ve Robotlar; Çevre ve Yaşam Bilimleri; Uzay ve Evren; Mühendislik, Teknoloji ve Biz şeklinde isimlendirdiği altı başlıkta ele alıyor.
“Teknolojik ve bilimsel üretimde geleceğin kurulduğu ve bu üretim alanında boy gösterenlerin ayakta kalacağı, tüm diğer ülkelerin ise tüketici ve üretenlerin piyasa kölesi olacağı bir dünyayı gözler önüne seriyor Erdal Musoğlu... Türkiye açısından temel soru: Türkiye’nin bugünden kurulmakta olan bu yeni dünyada yeri var mı?”
Herkes için göz atılması gereken temel konularımız. Ülkeyi ve Dünyayı anlamak için. Araştırmacılar ve öğrencileriçin yıllarca önemli bir kaynak hepsi. Kitapların içeriklerine, www.herkesebilimteknoloji.com/kutuphaneadresinden ulaşabilir ve inceleyebilirsiniz.

“Hırsızlar Mağarası” Deneyi, kamplaştırma politikasıyla iktidar üretmek ve Türkiye

8 Nisan 2018 Pazar  / Bilim ve Siyaset - Cumhuriyet  

Ne yazık ki ilk bir Türk bilim insanı temellerini ortaya koymasına ve 10 yıldır uygulamasını - sonuçlarını kötü bir şekilde yaşamamıza rağmen bizim aklımıza gelmedi yazmak. New Scientist dergisinde bir yazar, ABD Başkanı Trump’ın toplumu bölücü- kamplaştırıcı politikalarıyla, dünyada sosyal psikolojinin kurucu babalarından Muzaffer Şerif’in 1950 yıllarında yaptığı “Hırsızlar Mağarası” deneyi ile birebir bağlantısını yazdı. Oysa, bir Türk bilim insanın onyıllar önce ABD’de yaptığı deneyi ve sonuçlarını bugün yaşadıklarımız bağlamında yazabilmeliydik. 
Kamplaştırıcı politikalardan siyasi iktidar üretmekşüphesiz ki bildiğimiz ve yıllardır yazdığımız olay..
Nedir bu “Hırsızlar Mağarası” (Robbers Cave) deneyi, kısaca bakalım:

Gruplar arası çatışmayı tetiklemek

Muzaffer Şerif ve arkadaşları, aynı sosyal koşullara sahip 11 yaşlarında iki düzine genci ayrı ayrı gruplar halinde, birbirlerinden habersiz, bir kamp yerine yerleştirirler. Kendilerinden kimliklerini, hiyerarşilerini oluşturmalarını ister. Kartallar ve Çıngıraklı Yılanlar gruplarını oluşturur, bayrak gömlek arma gibi kendi “kimliklerini” yaratırlar. 
Şerif, daha sonra bu iki grubu bir araya getirir. Amacı “gruplar arası çatışmanın rekabet, önyargı ve klişelerle nasıl tetiklendiğini izlemektir.” Gruplar birbirlerinin varlığının farkına varır varmaz gerginlik süreci başlar, önceleri çeşitli masum oyunlarda rakip iki takım gibi hareket eder. Kazananlara ödüller verilir. Ama kısa sürece rekabet düşmanlığa dönüşür. Aynı yerde yemek yemek istemezler birbirlerini aşağılayıcı slogan atar, şarkılar söyler, bayraklarını yakar, geceleri yatakhanelerini basar ve zarar verirler. 
Muzaffer Şerif ve arkadaşları duruma müdahale eder ve deneyin üçüncü “dostluk” bölümünü başlatır: Gerilimi yumuşatma, ortak amaç oluşturma, işbirliği, yardımlaşma vb.. Ama bunlar gerilimi gidermez. 
Son aşamada çocuklar yeni bir bölgeye götürülür, ve hepsini ilgilendiren önemli sorunları birlikte çözmeye özendirilir. Mesela su tankına sabotaj yapılmıştır, muslukları onarmaları istenir, yoksa susuz kalacaklardır... Bu tür çalışmalarla iki grup kaynaşır ve dostça evlerine dönerler.

“Gerçekçe Çatışma Kuramı”

Muzaffer Şerif, bu büyük deneyle, daha önce oluşturduğu “Gerçekçi Çatışma Kuramı”nı test etti ve doğrulattı.Bu kuramınitici gücü rekabettir. Çalışma ayrıca dışarıdan yapılan müdahalelerle önyargı ve basmakalıp düşüncelerin nasıl beslendiğine de ışık tutuyor.”
Bu haftaki Herkese Bilim Teknolojidergisinin ana konusunu, Muzaffer Şerif, ünlü deneyi, kişiliği, sosyal psikolojiye katkıları oluşturuyor. “Toplummühendisliği ile düşmanlık- kutuplaşma nasıl yaratılır”, ve sosyal psikolog Prof. Dr. Nebi Sümer’in “Türkiye’nin elinden kaçırdığı değerli bilim insanlarından biri: Sosyal psikolojinin kurucusu Muzaffer Şerif’in zengin ama buruk öyküsü” yazıları, bu ünlü bilimcimizi popüler anlamda yeniden keşif yazıları niteliğinde.

Büyük deneyin kobayları

ABD, 1950’lerde McCarthy’nin ülkede başlattığı “komünist avcılığı” ile tarihinin en büyük kutuplaşmasını yaşamıştı. (Şerif de bundan o zaman nasibini aldı, hem Türkiye’de hem de kaçtığı ABD’de!) ABD şimdi Trump ile birlikte bu kutuplaştırıcı politikayı yeniden yaşıyor ve buradan iktidarını üretiyor.
Biz de ülkemizde en az 10 yıldır yürürlükte olan ülke tarihinin en büyük, birleştirici değil kamplaştırıcı- kutuplaştırıcı toplum mühendisliği siyasetiyle, nasıl “iktidar üretilir” deneyini, olgusunu yaşıyoruz! Barış içinde birleştirici değil, kutuplaştırıcı, biz ve ötekiler diye ayrıştırıcı büyük bir deneyin kobaylarıyapılmak isteniyor toplum. Toplumun bir kısmı buna uygun biçimlendirildi.

Çatışmayı çözmek

Nebi Sümer diyor ki: 
“Muzaffer Şerif sadece sosyal psikolojinin kurucu önderlerinden birisi değil, aynı zamanda farklı sosyal bilimleri eklektik bakışla harmanlayarak, kuramlarını deneysel yöntemle, kanıta dayalı geliştiren ilk sosyal bilimcilerdendir... 
Sosyal bilimciler, onu örnek alarak, kutuplaşan, gettolaşan Türkiye’de ne yapılabileceğini daha cesur sorgulayabilir, toplumu uzlaştıracak üst ortak amacın neler olabileceği ve derinleşen çatışmanın nasıl çözülebileceği konusunda sözü olabilir.”
Başka bir siyaset bunu başarabilir.
Muhalefette iken bile, tam bir “karşıt iktidar” oluşturularak, millet birliği temelinde politikalar üretilebilir mi? 
--

4 Nisan 2018 Çarşamba

Dananın kuyruğu ilk yerel seçimlerde kopacak..

3 Nisan 2018 Salı  / Bilim ve Siyaset - Cumhuriyet 

“İttifaklar Dönemi” şüphesiz yeni siyaset taktik ve stratejileri gündeme getiriyor. Bu dönemi AKP başlattı. Şüphesiz ki, artık lider, “metal yorgunluğu” olarak adlandırdığı, aslında iktidarda artık eskisi gibi tutunamama, dahası iktidarlardan düşme dönemini anlatmıştır bu deyimle.. Ve ittifaklarla yerel ve merkezi iktidarını sürdürme dönemini başlatmıştır. 
Afrin operasyonunu da “metal yorgunluğu”ndan sıyrılma ve yeniden diriliş dönemine monte etmiştir. Afrin’i siyasal iktidar konusu yapan doğrudan iktidarın lideridir, başka kimse değil. İktidarda kalabilmek için her şeyi araçsallaştırma dönemidir bu aynı zamanda.
Çünkü Türkiye özellikle de ekonomik açıdan zor yönetilebilir bir otaya girdi.

“Her araç mübah”

Bu araçsallaştırma, yeni seçim yasasını da bütünüyle kapsamaktadır. Bu yasaya, “mutlaka iktidarda kalma yasası”dır bile denebilir. Ve... en önemli maddesi de apartmanlarda kimlerin oy vereceğinin bilinçli olarak gizlenmesiyle, apartmanlara yüzbinlerlerce sahte seçmen yazımını perdeleme maddesidir. Ve bu madde ilk olarak yerel seçimleri garantilemede kullanılacaktır. 
Tabii ki, muhalefetin kontrolü dışındaki, CHP’ye sadece 1-2 oy çıkmış en az 4 milyon seçmeni kapsayan sandıkların varlığı olayıdır, seçimin kaderini belirleyecek olan olgulardan biri.. Bunu sonra yazacağım.
2019 yılı, Türkiye tarihinin, 1946’dakinden sonra, seçimlerin iktidarca alınıp kaçırılmak isteneceği en meşhur dönem olarak tarihe geçecektir. Bu nedenle dört bir koldan tüm demokrat insanların, tüm demokrat bilimcilerin, istatistikçilerin, analizcilerin belki de tüm enerjilerini yoğunlaştırmaları gereken süreç şimdiden başlamıştır. Halkın da tüm oylarına sahip çıkması gereken dönem. Pasif değil, aktif seçmen dönemi! 

Yerel seçimler ilk aşama

İktidarın, bu koşullarda Mart’ta yapılacak yerel seçimlerde alacağı “başarılı sonuçlar”, Cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimlerini de her açıdan etkileyecektir. Kurdukları “seçim düzeni” çalışırsa eğer, Kasım seçimlerini de garantilemiş görüneceklerdir.
Bu nedenle CHP ve muhalefetin bu bilinçle hareket etmesi zorunludur.
Şüphesiz ki yerel seçimlerde ittifakları da gündeme getirmeyen muhalefet, 1994 seçimlerindeki gibi yerel iktidarları da kaybeder.
CHP’de “yerel seçim adaşlarını belirleme sürece başladı” haberini ve Nisan ayında bir yerel yönetimler bildirisini açıklayacağını okuyunca, bu ittifaklar politikası çerçevesinden nasıl bir yol izleyeceklerini merak ettim.

“Ortak Akıl”la belediyecilik örneği

Aslında CHP’de yerel seçimler döneminin çoktan başladığını, iki ay önce bir konuşma için davet edildiğim Mersin’de görmüştüm.
Aday adaylığını açıklayan, “Arslanköylü”, babası Köy enstitülerinden çıkma öğretmen, ODTÜ’lü Makine Mühendisi Serdar Erkan, “Mersin Geleceğini Arıyor” toplantılarıyla, Mersin için örnek bir gelecek programı oluşturmaya girişmişti.. Sanırım 6’dan fazla böyle toplantı düzenledi.
Erkan, yeni bir yaklaşımda bulunmuş ve sorunların tüm paydaşlarıyla ortak toplantılara girişerek, ortaya ciddi bir “belediyecilik- yönetim” anlayışını eylemedönüştürmüştü.
 Nasıl bir ortak bir gelecek hayal etmeliyiz ve hayalimizdeki Mersin’ e nasıl ulaşırız?” gibi benzer soruları içeren “Mersin için Yerelden Gelişme Programı” da mersinlilere açıkladı. (www.mersinsiyaset.com.tr/Haber/chp-li-erkan---mersin-icin-yerelden-gelisme-programi-ni-kamuoyuyla-paylasti)


“Büyük toplam yaratmak”

Köyleri, mahalleleri gezerek kişisel tanıtım ve oy isteme klasik yönteminin dışında, kolektif bir program geliştirerek, belediyeciliği ortak akıla taşıma isteği, yeni bir yaklaşım olarak, belki de böyle bir şemsiye altında, ittifaklar politikası da geliştirilebilirolduğunudüşünüyorum.
Erkan’ın uzun yıllardır, sivil toplumculuğun hemen her alanında verdiği mücadele ile tanınmış bir isim.
Ama CHP’den rakipleri arasında, milletvekilliğinden tutun politikada sivrilmiş isimler de bulunuyor. 
Yerelde adaylar şüphesiz ki önemlidir, ama CHP yönetiminin yerel seçimlerde bir büyük toplamyaratması zorunlu gözüküyor. 
Bunu nasıl yapacak?
2019’un kilidi yerel seçimlerde..
İktidarın “Atı alan Üsküdarı geçti”siyle yeniden karşılaşmamak için, yerel seçimlere çok yönlü bir denetim- ittifak- yenilik politikasıyla yaklaşmak çok önemli..
Bakalım neler yaşayacağız!
--