Öne Çıkan Yayın 20 Mart 2012 yazım

Erdoğan’a Askeri Darbe?

Yoo hayır bu kez, başka bir “fantezi”i üzerinde düşünmeye çağırıyorum: Cemaat, denetlemeye başladığı TSK’yı, Erdoğan’a karşı kulla...

21 Şubat 2018 Çarşamba

Yapay zeka devrimi ve “keşke yunan galip gelseydi..”

20 Şubat Salı, 2018 / Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet

Türkiye siyaset gündeminde hiç yer bulamayan ve “geleceğimiz” başlığı altında toplayacağımız ve tartışacağımız o kadar çok konu var ki! Şüphesiz ki Suriye’de bir çatışma yaşıyorsak, bu konu da geleceğimizle ilgili.. Suriye’nin parçalanmasına hizmet eden 5 yıl önceki politikaların bir sonucunu bugün kötü bir şekilde yaşıyorsak, haydi haydi tartışacağız.
Savaşın seçmen sandığına yansıdığını, oylarda büyük artış olduğunu sevinçle dile getiren iktidar yanlısı yazarlar ve iktidar ölçümleri ortaya serilirken, savaştan- şehit kanı üzerinden siyasi kazanç devşirmeyin diyen muhalefete saldırıların ne kadar boş olduğunu tabii ki tartışacağız.
Başbakan Yıldırım, Alman gazeteci Deniz Yücel üzerine yazılıp çizilmesini “başka mesele yok mu yani” diye söylenmesini, elbette tartışacağız.. 

“Evet yargı bize bağlı” itirafı

Çünkü mesele, alçak casus diye bir yılı aşkın süredir hapishanede tutulduktan, mahkeme serbest bırakır inşallah dedikten bir gün sonra zindan kapılarının açılması, ülkemizin yıllardır yaşadığı hukuk- yargı keyfiliğini ve siyasete bağımlılığını yeniden gündeme getirdiği ve gözlere soktuğu için de tartışacağız.
Afedersiniz, Almanya gezinizi çok daha önceden kararlaştırdığınıza göre, Deniz Özcan’ı bir ay önceden serbest bıraktırabilirdiniz. Bu kadar kör gözüm parmağına yapmamak çin! Demek ki, durmadan, yargıyı siyasetin elinde bulundurduğunuzu belgelemenizin, bir güç ifadesi keyfi veriyor.
Tam da bunu tartışıyoruz, ülkemizdeki adalet sisteminin iktidara bağımlılığından şikayet etmiyor muyuz? O zaman köşe yazarlarınız ve tv ekranlarındaki hukukçu kılığındaki şakşakçılarınız neden “yargı bağımsızdır, iktidara bağlı değildir” lafazanlıklarına utanmazca başvuruyor, üstelik karşılarındakileri tehdit ediyor? Nedenini biliyoruz tabii ki.
Bugün hiç siyasete girmeyecektim. Ne de, “Suriye’nin ülke birliğinden yanayız, ama katil Esat” söyleminizin yanlış olduğunu aylardır yazıp çiziyoruz, aldırmıyorsunuz, şimdi de Suriye PYD ile anlaşıp Afrin’e gireceği dedikoduları karşısında ne yapacaksınız...” diyecektim..

16 trilyonluk bir yapay zeka ekonomisi

Peki şimdi, toplumun ve siyasetin gündeminde asla sokulamayan konuya değinebilirim: Önümüzdeki 10 yıl içinde tüm ekonomilerin dönüşeceği 16 trilyon dolarlık yapay zeka devriminin içindeyiz. Konuyu Herkese Bilim Teknoloji dergisi kapağına taşıdı.
Bakıyorum: Yapay zeka- robotik teknolojilerine uyum sağlayarak en çok kazançlı çıkacak dört sektör sıralanmış: Profesyonel hizmetler, finansal hizmetler, imalat sanayi, toptan ve perakende..
Sadece iş gücü verimliliğindeki kazanç 6,6 trilyon dolar, tüketici talebindeki artışta ise 9,1 trilyon dolar.
100 yıl öncesinin elektriği neye yol açtığıysa, bugünün yapay zekası da aynı etkiyi yapacak.
Robot ithalatında patlama, 2010- 2015 arası satışlar 100 binden 250 bine yükselmiş.. Yapay zeka üzerine bilimsel araştırma makaleleri aynı dönem içinde 10 bir artışla 20 bine vurmuş.
Bu ne demek ülkemiz için: ekonominin yüksek teknoloji ürünlerine bağımlılığı zorunlu olarak artacak, siz bunları üretemediğiniz için satın alacaksınız.
Hiç bir sektör veya işletme yapay zekaya kayıtsız kalamayacak.
Yapay zeka teknolojilerinin küresel ekonomik etkileri grafiğine bakıyorum, sadece Çin’de 7 trilyon dolar.. Bu Çin’in büyük sıçramasını da gösteriyor. Bu arada, Birleşik Arap Emirlikleri’nde “yapay zekadan sorumlu bakanlık” kuruduğunu da belirtelim.

Teşvik vermekle olmaz..

Türkiye’yi bu gelişme, dönüşüm ilgilendiriyor mu? Belki lafta. İktidar şöyle diyebilir: Yapay zeka çalışmalarına teşvik vereceğim!
Yani, dam üstünde saksağan vur beline kazmayı misali.. İktidar mensupları “katma değeri yüksek imalata geçmeliyiz” diye konuşuyor, bol laf tabii..
Şu politika ile mi: (Yine de siyaset dürtüyor!) Cumhurbaşkanı, "Keşke Yunan Galip gelseydi.... Atatürk heykelleri köpek leşi gibi sürüklenecek” diyen bir Cumhuriyet düşmanına neden gidiyor?
Tamam, bugünün siyaset görüntüsü sizleri “Atatürkçü” görünmeye zorunlu kılıyor olabilir.
Ama bu görüntüyü bile kurtaramıyorsunuz..

Yine de: Şu 16 trilyon dolarlık büyük ekonomik dönüşüm ve etkilerini hiç düşlediğiniz, rüyanıza soktuğunuz oluyor mu?

Az bulunur yetenekli bir maceracının ardından




19 Şubat Pazatesi, 2018 / Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet


Hukuk Fakültesini terk ederek fotoğrafçılığa ve gazeteciliğe adayan ve bunu üstelik uluslararası ölçeklerde gerçekleştiren özel ve yetenekli bir insanı, Ergun Çağatay’ı dün yolcu ettik. 81 yaşında büyük bir risk aldı, kalp kapakçığını değiştirme ameliyatını göze aldı, hayatta kalma şansı yüzde 20 idi, ailesi doktorları vazgeçirmeye çalıştı ama kararını vermişti.. Son bir maceraya attı kendini, ama bu kez dönüşü olmayan...
Neden risk aldı? Çünkü hareket yetenekleri sınırlanmıştı, sürekli doktor, ilaç, kontrol altında olmak, yaşamasını güçleştirmişti, oysa projeleri vardı gerçekleştirmek istediği, yerinde duran bir insan değildi, koşturmalıydı, gezmeliydi, üretmeliydi, hayatı böyle geçmişti... Ameliyat ona bu şansı yeniden verebilirdi..
Geçen yıl Mart ayında dünyada ilk karaciğer naklini gerçekleştiren Starzl hayata veda etmişti. Haberi görünce hemen Münci Kalayoğlu ve Ergun Çağatay aklıma gelmişti. Bu iki Türk de dünya çapındaki bu nakil olayının kahramanları arasındaydı. Münci bey Starzl’ın yardımcısıydı, Ergun da karaciğer naklinin fotoğrafçısı! Dün Hayri İnönü de o sırada Amerika’dayken, Münci Bey ve Ergun ile yollarının nasıl kesiştiğini anlattı. Ergun, Münci bey ile hastaneye karaciğer transportu için 10 kez uçakta yolculuk yapacak ve tüm serüveni belgeleyecekti.

Tarihi ana tanıklık

Karaciğer nakli büyük bir başarı ile gerçekleşirken, Ergun’un fotoğrafları, o dönemin en ünlü fotoğraf haber dergisi Life’de kapaktan yayınlanacaktı.
Starzl’ın ölümü üzerine Ergun aradı:Starzl öldü, Münci Bey de burada, karaciğer ameliyatlarına girmiş ve resimler çekmiştim. Bu konuyu HBT’de (haftalık Herkese Bilim Teknoloji dergisi) çalışalım..” Bu kadar alçak gönüllü bir çağrı... “Tabii ki Ergun, ne güzel olur!”
Ergun, bugün epey sıradanlaşan organ naklinin bir ilkine tarihi tanıklık yapmıştı! HBT’nin  61. Sayısının kapağını Ergun’un fotoğrafı süslüyor ve Münci Kalayoğlu ile geniş bir söyleşi yayınlanıyordu.
Dün Ergun için Şişli Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde düzenlenen anma töreninde organ naklinin diğer sihirli eli Münci Bey o günkü anılarını anlattı. Münci bey ile 25 yıl kadar önce de Cumhuriyet’te yayımlanan geniş bir söyleşi gerçekleştirdiğimi anımsıyorum.
Fotoğraf ustası arkadaşları Çağatay’ı anlattılar. Gültekin Çizgen “Türkiye’den hiç birimizin Life dergisinde fotoğrafları yayımlanmadı. Hiç birimiz on binlerce kilometre kat ederek Türkçe Konuşanlar belgeseli – kitabı hazırlamadık, on binlerce fotoğraf çekmedik. Hiç birimiz Orly havaalanında Asala saldırısında ağır yaralanıp üç ay boyunca yanıklarının tedavisi için hazırlanan bir sıvıda yatmadı..” dedi.

Yılların eseri

“The Turkic Speaking Peoples” kitabı önümde, sayfalarını karıştırıyorum, “Orta Asya’dan Balkanlara 2000 yıllık sanat ve kültür”. Büyük proje! Harika fotoğraflar ve her bölge, yer, kültür ve dil için, büyük çoğunluğu yabancı uzmanlardan alınan makaleler! Editör olarak da Doğan Kuban hoca, yazısı da var! Yazarlar arasında mesela Halil İnalcık hocayı da görüyorum.
Kitap İngilizce basıldı, sponsorluğunu Hollandalılar yapmış..
Eşi Norveçli Kari, kısa konuşmasında “harika bir yaşam sürdük beraber, çocuklarımız, torunlarımız oldu. Harika bir adamla birlikte yaşadım..”
Ki 4 Norveçli genç kız olarak Türkiye’ye gelmişler ve dördü de Türklerle evlenmişti.
Ergun’un Sesi, e-postaları, yönlendirmeleri, Türkiye ve Cumhuriyet sevgisi, içindeki gazetecilik, heyecanı ve projeleri ve yaşam sevgisi..
Hepsini güzel bir anı olarak geride bize bıraktı..

Bir cesaretin adını da miras olarak...

19 Şubat 2018 Pazartesi

En iyi Türkiye, Suriye, İran, Rusya’ya düşman olandır

18 Şubat Pazar, 2018 / Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet


Şu laf Amerikalıların bakışını net açıklıyor: ABD'nin bir müttefikten beklemesi gereken en temel özellik, ABD politikalarının hedeflerine katkı sağlayan tutarlı ve güvenilir davranıştır.” Türkiye’den de bunu bekler ve buna bir de uyduruk “stratejik müttefik” lafı yakıştırır
ABD zor durumda, şimdi imkansızı deniyor: Türkiye’yi ile PKK / PYD / ABD ittifakıyla bölgede Rusya, Şam ve İran’a karşı bir cephe oluşturmak. Bu ittifakta, Orta Doğu’nun yakın geleceğinin Amerikan planları çerçevesinde biçimlenmesi için, şüphesiz Türkiye vazgeçilmez ve kaçınılmazdır. Türkiye olmazsa, bu plan yürümez.
ABD’nin Türkiye ile “savaşacak” hali yok. İki ülke arasındaki “savaş” olsa olsa, sahadaki Amerikalı generalin fantezisi olur. Beyaz Saray ile Pentagon, yani Savunma Bakanlığı arasında Suriye politikasında bariz farklılıklar var. Bir kısım Pentagoncu Türkiye’ye iyice baskı uygulayarak “saf değiştirmesini sağlamak”tan yana. Bunu, Amerikan düşünce platformlarındaki eski Pentagon ve Beyaz Saray görev ve danışmanlarının yazılarında okuyoruz.
Tillerson ile Cumhurbaşkanı arasındaki 3 saati aşkın konuşmanın içeriğini bilmiyoruz. Bu ziyaret ve arkasından yapılan açıklama, ABD’nin Orta Doğu’da belki de hayatının en zor sorunu ile karşı karşıya olduğunun ve bunu “NATO ittifakı” çerçevesinde çözmek için daha çok ter dökeceğinin bilincinde olduğunu gösteriyor.

Münbiç’in karşılığı ne?

Tillerson’un ziyareti, ABD’nin Orta Doğu politikasının değiştiği anlamına gelmiyor. Tersine, değişime ilişkin hiç bir işaret da yoktu açıklamalarda. Mart’ta kurulacak ortak komisyonda neyi çözeceklerini çok merak ediyorum. Gündemdeki en önemli madde olarak Münbiç gözüküyor.
Amerikalılar en büyük taviz olarak Münbiç’den YPG – PYD’yi çıkartabilirler, Arap nüfus çoğunluğunun kente yeniden egemen olmasına evet diyebilir, hatta TSK ile birlikte kontrolü sağlayabilirler.
Ama orayı terk etmeyi hiç düşünmüyorlar. Fırat’ın doğusunda denetledikleri 50 bin silahlı bir PKK- YPG ordusu var.
Münbiç’ten çekilme veya Münbiç’te mesela ABD-TSK kontrolü kurulmasının Türkiye’ye bedeli ne olacak, temel soru budur.

Gel cephe kuralım, mı

Şam’a, İran’a, Rusya’ya karşı cephede yerini almak mı? Bu, ülke için en büyük şerefsizlik ve ABD’nin 1960’lı yıllarda ülkemizi nasıl bir askeri uç notası olarak kullandıysa, aynı politikanın yeniden hortlaması olur. Orta Doğu’ya barışın görünür gelecekte bile asla gelemeyeceğinin, mezhep ve etnisite bataklığında savaşın sürmesi olur.
Amerikalılar ve hayranları İran’ın Türkiye’nin ilelebet düşmanı olduğuna inandırmak istiyorlar. Bizim beynimiz yok ya, diyorlar ki, bak İran düşmanın, seni ham edecek! 
ABD şu havucu da gösterdi mi acaba görüşmelerde: Bak Sen Suriye’nin Kuzeybatısına girdin, ben de Kuzeydoğusundayım.. Şam için küçük bir Nusayri devletçiliği yeter. Bunu sağlarsak hepimiz kazançlı çıkarız...
ABD ile kavga etmek zorunda değiliz. Batı ile şüphesiz iyi geçinmeliyiz. Rusya ve İran ile de. Ve Suriye ile. Ama Orta Doğu’da huzuru barışı sağlayacak ve ülkelerin kendi sınırlarına sahip çıkmasını kolaylaştıracak politikalar ve çözümler olmazsa, Türkiye kaybedenler kulübü üyesi olacaktır.
 ABD açmazda ve imkansızı deniyor.

Not:  
Gazeteci kılıklı bir tetikçi, “Cumhuriyet yazarı Orhan Bursalı, '’Cumhurbaşkanı şantaj yapıyor'” dedi’ biçiminde haber yayınlatıyor kendi internet sitesinde. Kendi sözünü bana yakıştırıyor. İnsan utanır. Adam sanıp karşına alıyorsun.

Bozkurt Güvenç hocadan:
“Dedikodunun toplum varlığındaki yeri ve önemi tartışma götürmez.
Bir arkadaş meclisinde tanıdığımız hatta tanımadığımız biri hakkında
yalan veya yanlış bir söz edildiğinde, “Aaa ya da, yooo, öyle değil
diyene rastlamadım ya da nedense pek hatırlamıyorum. Tam tersine. Kişiyi yerden yere vurmakta adeta yarışırız. Bunlar bir şey mi? Ben
onun cemazüyül evvelini, kısa pantolonla, burnunu çekerek sokakta
bilya oynayışını bilirim der, ver yansın ederiz. “Aaa öyle, yooo öyle değil,”
diyenler kafadar arkadaş meclislerine davet edilmeyen edilse de pek
katılmayan, özgür / özerk, doğrucu başı, aykırı-bağımsız kişilerdir.

Yıllar sonra şimdi ikinci baskısı yapılan Anılardan Sayfalar kitabımı, şu İskoç deyimiyle noktalamıştım: En iyimizin öyle kusurları, En kötümüzün öyle artıları var ki…