Öne Çıkan Yayın 20 Mart 2012 yazım

Erdoğan’a Askeri Darbe?

Yoo hayır bu kez, başka bir “fantezi”i üzerinde düşünmeye çağırıyorum: Cemaat, denetlemeye başladığı TSK’yı, Erdoğan’a karşı kulla...

22 Mayıs 2015 Cuma

Diktanın ve Özgürsüzlüğün En Somut Kanıtı


Bir süredir Hürriyet ile iktidarın liderleri arasında açık bir “çatışma” yaşanıyor. Bu ülkenin birliğini ve beraberliğini temsil etmekle yükümlü, sözde tarafsız ve partisiz Cumhurbaşkanı RTE ile AKP liderliğine ve başbakanlığa atadığı Davutoğlu, Hürriyet’in haberciliğine, manşetlerine, konuları verişine veryansın ediyor.. Miting alanlarında seçim malzemesi yapıyor, seçmen kitlesini Hürriyet’e, nesnel gazeteciliğe, basın özgürlüğüne karşı adeta kıştırtıyor; her zamanki gibi kamplaşma yaratmaya, nefret ekmeye ve bunlardan sandık oyu yaratmaya çalışıyor..
Tabii iktidara yapışık bazı basılı kağıt parçalarının da, bu kampanyaya “paralel” Doğan Medya’ya karşı aşağılık yayınlarını izliyoruz. Onlar zaten tam bunun için varlar.
Hürriyet de birinci sayfa yazılarıyla, sadece gazetecilik yaptıklarını iktidarın bu liderlerine anlatma uğraşı içinde..
Sadece bu görüntü bile, ülkemizde medyanın iktidarca tam bir çukunun içine itildiğinin, ve basın özgürlüğünün sıfırı tükettiğinin net fotoğrafıdır.
Bir iktidar üstelik kendisi ile de ilişki içinde olmayan bir manşete nasıl karışır, o manşetin nasıl atılması gerektiği konusunda fikir beyan eder, gazeteye saldırır? Bu sansür bile değil, tam bir yoketme politikasıdır..

Apaçık çarpıtma
Hürriyet, Mısır’da Mursi için verilen kararı “Dünya şokta, yüzde 52 ile seçilen cumhurbaşkanına idam” diye duyuruyor. RTE de miting alanında Hürrtiyet’e bindirdi ve haberi “yüzde 52 ile idam” biçiminde verdiğini söyledi. Aslında böyle bir başlıkla, Hürriyet’in bizzat kendisini hedef aldığı düşüncesinden hareket etti. “Ben de yüzde 52 oy ile Cumhurbaşkanı seçildim, demek benim de idam olabileceğimi ima etti..” biçiminde fikir yürüttüğü görülüyor. İşin ilginci, başbakanlığa atanan da aynı çarpıtmaya ortak oluyor.
Ki RTE aynı gün bir toplantıda Mısır’da halkının yüzde 52 oyuyla seçilen Mursi ile ilgili idam kararı verildi” cümlesini, yani Hürriyet’in başlığını aynen tekrar ettiği halde!
Gazetenin başlığı çok net.. Bunun yanlış anlaşılabilmesi mümkün değil. Ama maksat bağcıyı, yani Hürriyet’i ve sahibini dövmek, ama her fırsatta.. İlgisi olsun olmasın.. Nesnel gazeteciliğe saldırmak. Gazeteciliği batırmak, basın özgürlüğünün yerlerde sürüklendiği Türkiye’de ayakta hiç bir gerçek gazete bırakmamak; her türlü medyayı, yandaş medya çirkefliği içine sokarak batırmak; gazete okurunun güvenini sıfırlamak.
Muktedir, bunu yıllardır deniyor, ama halkın parasıyla satın aldığı, yandaş olmayan medyayı henüz istediği gibi batıramadığı ortada.. Hürriyet’te gerçek gazeteciler işbaşında olduğu sürece bu mümkün değil. Uşaklık ve yalancılık yapmaktansa gazeteciliği bırakmanın en namuslu iş olduğunu bilirler.
Patronu, her açıdan, hukuki, yasal, anayasal, insan hak ve özgürlükleri, anayasa hürdür sansür edilemez anayasa ilkesi, uluslararası dünyaya güvendiği dayandığı ölçüde, dimdik ayakta kalır, büyük destek bulur. En sonunda hep diktatörler, muktedirler, anayasaya yasalara özgürlüğe inanmayanlar yıkılıp gitmiştir ve gerçekler ayakta kalmıştır. Hürriyet, muktedirin ne saldırılarını, kayıplar hasarlar verse de atlatmıştır.

 “Özgürlükleri sonuna kadar savunacağız”
Ülkede henüz herşey çökmüş değil. Çökmez, çökemez de..
Bir de iktidar sahiplerinin Hürriyet’e “paralel ile işbirliği” suçlamasını yöneltmeleri ki, akla, “katilin psikolojik olarak suç mahalline gidip yakayı ele vermesi” trajedisini getirmektedir sadece. Evet paralelle işbirliğinden dolayı yargılanması gereken varsa, iktidarın ta kendisi olabilir! En büyük işbirlikçi!
Hem Genel Yayın Yönetmeni Sedat Ergin hem Hürriyet imzasıyla, sıkı bir gazetecilik duruşu sergilenmesi umut vericidir, yasadışı muktedirlik uygulamalarına ancak karşı çıkarak, özgürlük, yasal ve anayasal haklar savunulabilir, geriletilebilir.
Gazeteciliği, haber verme özgürlüğünü savunmak bir nolu demokratik görevdir.
Bugün Muktedirlik korkusundan büyük çoğunluk, etkin kurumlar, yasa uygulayıcılar, suskunluk içinde ve boyun eğme eğiliminde. Bu gidişle yarın diktatörlüğün, halk üzerinde tam bir sopasına dönüşürler.. Paylaşacakları sadece iktidarın kaderi olabilir..
Ne utanç verici bir durum!
Hürriyet diyor ki: 
Eğer kastınız, Anayasa’nın güvencesi altında olan basın özgürlüğü, ifade özgürlüğü, eleştiri özgürlüğü gibi haklarımızı kullanmaktan korkmak ise... Bu özgürlükleri hiç korkmadan savunacağımızı bilmelisiniz.”

Başka söz söylemeye gerek yok.

--21 Mayıs 2015 Perşembe / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

21 Mayıs 2015 Perşembe

Ermeni Meselesi Üzerine İki Bilge'nin Karşılıklı Yazısı, Kuban ve Güvenç

1) Doğan Kuban YazıyorErmenilerle Türkler

Annesini ve babasını Ermenilerin öldürdüğü, fakat yine bir Ermeni komşuları tarafından kurtarılmış, beni yetiştiren Zühre Ablam ve üniversitedeki en yakın arkadaşlarımdan Dikran Derzaveryan’ın anılarına.
Önce Osmanlı devletinin ve sultanlarının Türklerden daha güvenilir bulduğu Rum ve Ermeni uluslarının ve Yahudilerin, Kürtlerin ve hatta Arapların Türklerle ortak olarak yarattıkları karmaşık kültürün eşsiz, heterojen, çok dilli ve dinli özgün bir kültür olduğunu anımsayalım. Türkiye mimarlık tarihini Ermeniler olmadan yazamazsınız. Son dönem Osmanlı Musikisini de Ermeniler olmadan anlayamazsınız.
Osmanlı İmparatorluğunun parçalanmasının, henüz Avrupalılar tarafından planlanmadığı zamanlarda, Osmanlılar en çok Hıristiyanları değil, müslüman ve Türk Alevileri öldürdüler. Bunu da anımsayalım.
19. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğunu parçalama yöntemleri Rus Çarlığı, İngiltere, Almanya, Fransa, Avusturya ve Amerika tarafından tartşılıyordu. Daha önce Ruslar kendilerini Ermenilerin hamisi ilan etmişlerdi. ‘Avrupa’nın Hasta Adamı’nın egemenliğindeki Hıristiyanların kurtuluşu bir ortak Avrupa projesiydi. Tanzimat Reformu Hıristiyanlara verilecek yeni statülerle ilgilidir. Ruslar 1878-79’da İstanbul kapılarındaydı. Erivan’ı da Osmanlılardan almışlardı. Osmanlı Maliyesi Avrupa kontroluna geçti. Avrupa emperyalizmi İmparatorluğu Kuzey Afrika’dan attı. Kıbrıs elden çıktı. Bulgarlar Birinci Dünya Savaşı’ndan önce Çatalca’ya geldiler.
Amerikalılarının Anadolu’da kurdukları kolejler, Kürt isyanları, Hınçak, Taşnak partileri, Van isyanları, Rusların Van işgali, 1915 Çanakkale Savaşı ve Türkleri Orta Asya’ya geri gönderme teşebbüsleri sırasında, İttihat Terakki, savaş içinde Tehcir’le birlikte bazı cinayetler de planlamış olabilir. Savaş ortamında ve Türk kültür ortamında pek çok cinayet olduğuna da inanıyorum. Daha dün Hrant Dink öldürüldü. Planlı olarak öldürülen Ermeni aydınlar da vardır. Türk düşmanı Hıristiyanlar olduğu gibi Hıristiyan düşmanı Türkler de var.
Liseden başlayarak Ermenilerin varlığını yaşayarak biliyorum. Fakültede üç arkadaşım Ermeni idi. Ve İstanbul’da büyümüşlerdi. 1965’de Sivas’tan gelen Ermeni öğrencilerim vardı. Türkiye’de Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkler arasında Ermeni düşmanlığı olduğunu biliyorum. Fakat benim sınıfımda beş yıl böyle bir düşmanlık görmedim. Öldürülen milyonlar savı ise, Osmanlı Anadolusu’nun o zamanki nüfusu bağlamında dayanaksızdır. Devlet politikası Ermeni düşmanı ise bir çok işgüzar cani de olabilir. Fakat soykırım politik amaçlı bir yalandır. Bu yalanların benzerini kısa bir süre önce Irak’ta gördük.
Raymond Kevorkian’ın ‘Le Génocide des Arméniens’ (Ermeni Soykırımı) 2006’da yayınlanmış çok ayrıntılı bir kitap var. 1167 sayfa. Bütün eline geçenleri sayısal bilgileri yayınlamış. Hepsi Ermeni kaynaklı. Ermeni nüfusu İki milyon. Nüfusun ağırlığı Doğu Anadolu ve Suriye’de. Sonra Orta Anadolu’da. Sonra da İstanbul’da. Öldürülenler sadece erkek. (En çok 800 000’in %20 si). Kadın ve çocuk yok. Çoğunluğu Savaş bölgesinde.
Soykırım dünya tarihinde bir tanedir. Hitler ve Nazi rejimi sadece Almanya’da değil, işgal ettikleri bütün ülkelerdeki Yahudileri toplayıp, dünya Yahudi nüfusunun dörtte birinden fazlasını yok ettiler. Soykırım Tanımı, Almanların yaptıklarının tanımıdır. Şimdi Hıristiyan emperyalist bir çabayla Türklere bulaştırılıyor. Bu bir düşmanlık kışkırtmasıdır. Tarihte düşman bildiklerini en çok öldüren Avrupalılardır. Hem birbirlerini, hem de diğerlerini. Türkler onları geçemez.
Her fırsatta Avrupa düdüğü çalanlar Kevorkian’ın kitabını ciddi olarak incelesinler!

2) Bozkurt Güvenç yazıyorSoykırım ve Türkiye

Kartacalı bir Terence. ”Ben ötekiyim; insanca şeyler bana hiç yabancı gelmiyor!” sözleriyle anılır; oysa, bireyler, toplumlar, dinler ve devletler, tarih boyunca kendi varlıklarını “ötekilere karşı” görmüşler; hatta, ötekinin bulunmadığı durumlarda, kendi soydaşlarını ötekileştirmişlerdir. Toplum bilimci Gellner, Arab dilinde “herkesin herkese karşı olduğu”;  İnsanbilimci Levi-Strauss ise, insan dünyasındaki en yaygın ilişkinin, “Ötekilere karşı BENolduğu görüşünde buluştular.
 Türkler de Tarih Sahnesi’nde dünyayı “öteki” olarak görmüş ve öyle görülmüştür. Tarih, –şöyle olsaydı böyle olurdu değil– “öteki”lerin savaş öyküsüdür. İkinci Dünya Savaşı’nda, Almanya’nın Yahudi soy (genus)’unu yoketme girişimine “genocide” (soykırım) adı verildi.
Hristiyan Batı’nın, “Öteki” olarak gördüğü Osmanlı Yönetimi, doğuda savaşan ordusunu arkadan vuran Ermenileri tehcir etmek zorunda kalmıştı. 1915 yılında yaşanan olay, bugün, “Türklerin Ermeni Soykırımı” olarak tartışılıyor.  Soykırımı kabul eden parlamentolar, etmeyenleri cezalandıran yasalar çıkarıyor. Esef  ve utanç verici tarihi olayı büyük bir savaş felaketi olarak yorumlayan Türkiye ve İsveç gibi ülkeler yanında, “soykırım” suçlamasını kabul etmeyen tanınmış kimi tarihçiler,  Zorunlu Göç olayının uluslararası bir mahkemede usulünce yargılanmasını öneriyor. Ancak, Ermenistan Yönetimi ile Fransa ve ABD’deki Ermeni Diaspora’sı (sağ kalanları), yargılamaya yanaşmıyor, çağdaş deyimiyle “Yargısız veya siyasal İnfaz” da israr ediyor; Türk Soyu’nun kırılmasını istiyor.
Halen dünyamızda milyonlarca insan ölür ve öldürülürken, Türklere reva görülen bu post modern soykırım suçlamasının tarihi gerçekliği var mıdır?
Oldu/olmadı tartışması değil;  geçmişte neler, neden, nasıl olmuştu?
İslam’ın, İspanya üzerinden Avrupa’ya yayılmasını Fransa’dan geri çeviren Hristiyanlık, Bizans’ı fetheden Müslüman Türkleri Viyana’da durdurabildi (Karlofça1699). Osmanlı Devleti (Küçük Kaynarca’da 1774), yönettiği Hristiyanların himayesini Rusya’ya bırakınca… Osmanlı mirasından aslan payını alan Britanya, “Doğu Sorunu” politikasını uygulamakta gecikmedi (Anderson, Eastern Question 1774-1923, Türkçe çevirisi, YKY 2000).
Yunan ve Mısır isyanları ile başlayan çöküş, Balkan savaşlarıyla hızlandı.
Ermeni Milliyetçiliği (M. Perinçek), Balkanlardaki gelişmelerden beslendi.
Yarı-sömürgeleşen Osmanlı (Çavdar), Tanzimat’ta Avrupalı olmaya çalışırken, Kardinal Newmann, Vatikan Devleti’ nin “Türkleri, yoketmek zorundayız”* görüşünü açıklamıştı. İngiltere, Fransa ve Rusya, Avrupa’nın “Hasta Adamı”nı yoketmeye karar sürecinde, savaşa katılmaları karşılığında, Ermenilere bağımsızlık vaat etmişler. Oysa, Türkler, Ermenilerden önce davranıp, “Osmanlı boyunduruğundan kurtulan son millet!” olunca (B. Lewis 1963), Ermenilere bağımsızlık sözü Lozan’da tutulamadı. ASALA, aldatan Batı’dan değil, Türk diplomatlardan intikam aldı (Uluçevik).
Olayın senaryosunu yöneten ve Malta (1919) yargılamasında tehcir‘in soykırım olmadığını ilan eden İngiltere, davanın yargıya taşınmasını neden istemiyor? Prens Charles, 24 Nisan’da Erivan’a değil, Çanakkale Şehitlerine  geldi. İki yüzlü Batı, Ermeni soykırımını hangi etik/yasal gerekçelerle destekliyor acaba?  
Özetle, değerli okurlarım, savaşlarda milyonlar öldü, öldürüldü. Ama soylar tükenmedi. Sorun soykırım değil, Savaş mı yoksa barış mı? Şair Vladimir Mayakovski, Ölmek, öldürmek kolaydır; zor olan, yaşamak ve yaşatmaktır!” deyip intihar etmişti. Gelin, biz yaşamı seçelim, Türkiye Cumhuriyeti’nin “Yurtta barış dünyada barış ” ülküsünü savunalım.

*Newmann, J. Henry, “Hristiyanlık Açısından Türk Tarihi.” Dublin, Dufy 1854. (Özet için bkz. B. Güvenç, Türk Kimliği, 2010: 311-34.)

RTE ve Meydanlar: Ya hayat boyu tam borazan ol, ya da yok ol!


Size bugün meydanlar ile RTE arasındaki derin ilişkiyi anlatacağım.

Beni meydanlardan hiç kimse koparıp alamaz... Buna benzer bir sözle meydan okudu Cumhurbaşkanı, herkese, sisteme, siyasetçilere, yasal kurumlara... NDoğrudan anayasal suç işlediğini biliyor, ama diyor ki, açın Anayasayı, o makamda yaptıklarımdan dolayı sorumsuzum hakkımda dava açılamaz..
1) Neredeyse herkes tirtir.. Aman kazayla bişi yaparım korkusu içinde... AKP içinde, üç dönem barajına takıp saf dışı bıraktığı bazılarından hukuk mukuk gibi sesler çıkıyor, gür bir ses yok.. Çoğu, siyaseten yıkılıp gitse beklentisi içinde..
2) Evet vatan hainliği dışında bir suçlama yönetilemez.. Soru: O makamdayken diyelim ki bir cinayet işledi.. Veya başka bir suç. Soruşturulamaz mı.. Peki, Cumhurbaşkanlığı yeminini bozdu.. Anayasayı çiğniyor ayan beyan ve hakkında dava açılamıyor.. Kenan Evren’in dokunulmazlığı elbisesi içinde dolaşan, parlamenter düzene darbe yapan, sistemi askıya alan bir kişiden bahsediyoruz.
3)  Kimse meydanlarda konuşmaktan alıkoyamaz, derken kendi yükseliş öyküsünü anlatıyor aslında. Çünkü kendisi meydanlarda doğdu, sosyal medyada şu düşüncemi paylaşmıştım geçenlerde: Gidişi de meydanlardan olacak. Bakacak çevresindeki en yakın halkadan, ayran hayranlarından başka kimse kalmamış.
4) Meydanlarda attığı nutuklar, siyaset palavraları, ecdat, din, iman çağırışları, dünya lideri şovları, meydan okumalar... Büyük bir karmaşa ve curcuna ile kitleleri dinleten ve kendisini izleten bir lider. Ama sanmayın ki bu kuru kuruya bir izleme, kuyruğa takılma! En basitinden:  RTE’ye eşlik eden özellikle AVM’ler var 310’u geçmiş sayıları. Ve hanehalkının 2014’te 155 milyar dolara yükselen borçları.. (2002: 4 milyar $) Sanmayın ki millet borçlu olduğu için kızgın, büyük çoğunluk için tersi sözkonusu: Geçmişte asla uzanamayacağı kadar borçlanabildiği için memnun! AVM’ler, konutlar borç paralar ve hepsinin yanında da cami-mescit-dua odaları!
 5) Meydanların ona ne güç verdiğini, en uç noktasındaki bir yorumla anımsatalım: “tanrısal güç”, bazı soytarılar peygamberlik bile atfediyor. Bilmemneyinin nesi olayım’dan tutun, neler neler..
6) Şüphesiz ki RTE ile meydanlar arasındaki ilişki derin bir aşka benziyor. RTE oradan besleniyor. Orası ne, sandık! Sandık ile RTE arasındaki güç ilişkisi, RTE’yi tepede tutuyor.
7) RTE meydanlardan aldığı iktidar gücü ile, en önemlisi şu, kendi partisini susta durdurtuyor. Kimse ses çıkartamıyor. Sadece, yolcu olacaklar, arada sırada konuşuyor..
8) Bu kadar kalsa iyi: Partisindeki yetkili iradelere herşeyi kabul ettiriyor. Politikaları değiştirtiyor. Atamaları yaptırtıyor. Ses yok.. Tek adam tek emir.. Kurum yok, hükümet yok, Başbakan yok, uzmanlar yok, kimse yok.. Veya herkes, RTE’nin emir ve talimatlarını yerine getirmek için var.
9) Yandaşlar en küçük falso veremez. Gazetecilerine bakıyorum, yıllar boyu televizyonlarda, köşelerinde dokunulmaz kıldıkları kişi tarafından, tek bir falso verdiklerinde üstleri çiziliyor. Hemen ve derhal. Uçaklara alınmıyor. Ya hayat boyu tam bir borazan olacaksın, ya da yol olacaksın
9) Meydanlardan aldığı güç, RTE’yi “devlet de, yasa da, anayasada benim”, yapıyor; anayasa ile istediği gibi oynar kılıyor.
Daha ne sayayım, “Beni meydanlardan alamazsınız”ın ardındaki gerçekler bunlardır. Meydan yoksa, RTE’nin gücü yarılanır, ufalanır ve ellerinden kayar gider.. Ama eninde sonunda da başına gelecek olan budur. Bu kadar basit bir mekanizmadır bu..
BAYRAM: 19 Mayıs Gençlik Bayramı kutlu olsun. Varoluşumuza ilk adım, Samsun’a çıkıştır. Milli Kurtuluş Savaşı’nda şehit olanlar sayesinde bizler yaşıyoruz. Hepsine derin, unutulmaz, asla ödenmeyecek borcumuz var.

KİTAP: Usta gazeteci ve yazar, benim de Günaydın’da Genel Yayın Yönetmenim Rahmi Turan’ın Yakacaklar Ülkeyi isimli kitabı, bu iktidarın başına indirdiği Tokmak’ların en iyilerinden bir kısmını içeriyor. Sözcü’de yazan Rahmi Turan, sözü etkili kullanır ve dumanı kaldırdığını görürsünüz. Halkın anlayacağı dille yazar. Azdır, özdür ama güçlüdür. Nesneldir. İktidarın somut söz ve eylemlerini açar da açar.. Kitap, Tekin Yayınları’ndan çıktı.
---18 Mayıs 2015 Pazartesi / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet