Öne Çıkan Yayın 20 Mart 2012 yazım

Erdoğan’a Askeri Darbe?

Yoo hayır bu kez, başka bir “fantezi”i üzerinde düşünmeye çağırıyorum: Cemaat, denetlemeye başladığı TSK’yı, Erdoğan’a karşı kulla...

21 Ocak 2012 Cumartesi

Kuşların Dansı, Aralık 2010, Roma Üzerinde

Ancak burada ilk kez yayınlayabiliyorum, kuşların Roma üzerinde görsel şöleni. Vatikan'a yakın bir köprü üzerindeyiz, video filminin yönü, Vatikan ve kentin sağ yanı. Gece olmuş. Gökyüzünde yarım ay oldu olacak. Kentin rengârenk bir görüntüsü. Aralık ama yağmur yok, kar yok.. Birden kuş sürüleri kentin üzerinde uçuşmaya başladı. Bir dans ki sormayın, hemen fotoğraf makinesine sarıldık, bu muhteşem gösteriyi çekebildiğimiz kadarıyla sizlere sunuyoruz.





TÜBİTAK, Evrim ve Başbakan’ın konuşmasındaki Yanlışlıklar


TÜBİTAK’ta yeni bir yönetim işbaşına geldiğinden beri, karınca kararınca izlemeye çalışıyorum. 27 Aralık 2011 tarihinde, Bilim Teknoloji Yüksek Kurulu’nun toplantısında, yeni Başkan bir sunum yaptı, Başbakan da konuştu. Daha sonra Prof. Yücel Altunbaşak Ankara’da gazetecilerle buluştu. Onlara da bir sunum yaptı..
Şüphesiz, gazetecileri bilgilendirmek önemlidir. Gecikmiş bir görevdir hatta. Popüler bilim gazeteciliği ülkemizde gelişmiş değildir. Gazetelerin “bilim editörleri” yoktur. Oysa Türkiye’nin bilim ve teknoloji üreterek ekonomide ciddi bir çıkış yakalayabileceği olgusunu tüm topluma mal etmek gibi ciddi bir meselesi var ülkenin.
Basından izlediğimiz kadarıyla, Başkanın gazetecilere anlattığı “projeler” epey şov koksa da, Darwin Kuramı hakkında ne düşündüğünü soran gazeteciye verdiği yanıt “en önemli haber” olarak medyaya yansıdı: "Türkiye'nin birliğe ihtiyacı var. Uçak füze diyoruz. Bunlara odaklandık. Evrim teorisine inanan var inanmayan var. Birlikteliğe daha çok ihtiyacımız var.”
Evrim teorisinin, sadece biyolojinin değil neredeyse bütün bilimlerin az veya çok, belkemiğini oluşturduğunu, başarılı bir bilimsel bir faaliyeti olduğu belli olan Altunbaşak’ın şüphemiz ki bilmesi gerekir.
Bilim felsefesi, bilimsel düşünce ve yöntem üzerine hiç bir şey okumamış olduğunu varsaysak bile, içinde bulunduğu geniş akademik ortamdan, evrimsiz bilimin içinin boş olduğunu öğrenmiş olması gerekir.
“Evrim teorisine inanan var inanmayan var” diyerek, bilimin en temel yasası/kuramı üzerinde tarafsız kalması, Altunbaşak’ın inancından mı kaynaklanıyor yoksa içinde olduğu koşulları zorlamak istememesinden mi, doğrusu bilmiyoruz..
***
27 Aralık 2011 tarihinde 23.sü yapılan Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu’nun toplantısında, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın konuşmasında yer alan İslam bilim tarihine ilişkin bazı yanlış cümleler acaba konuşmanın içine nasıl girdi sorusu, burada bir ipucu olabilir mi? Hayır, burada kimsenin inançlarını sorgulamak haddimiz olamaz. Biz, insanların yaptıkları işlere bakarak yürüyeceğiz, öncelikle bunu belirtelim.
Ama Başbakan’ın, aslında bu cümlelerin dışında, bütünüyle iyi niyetli ve doğru olarak kabul edilebilecek konuşmasını, şüphesiz ki yanındaki danışmanları yazıyor. Danışmanlar, BTYK söz konusu olduğu için bu olguda TÜBİTAK Başkanı veya yardımcılarından konuşma metni için aldıkları yani içeriği yazıya döküyorlar. Başbakan da bunu toplantıda okuyor.
Aykut Göker, geçen hafta ve bu haftaki yazılarını, Başbakanın konuşmasındaki bu yanlışlıklara ayırdı.
Başbakanın, sanırım ilk kez BTYK’da yaptığı konuşmalara, İslam Bilim Tarihi bağlamında Gazali’nin adı giriyor. Buna karşılık, konuşmada adı geçen pek çok İslam bilimcisinin yanısıra, İbn-i Rüşd ve İbn-i Sîna’nın adları sayılmıyor. Göker, geçen hafta köşesinde şunları yazıyordu:
“..İslâm’ın bilimden kopmasında önemli ölçüde rol oynadığı bilinen İslâm filozofu Gazali’nin, verilen örnekler arasında yer alması ne anlama geliyor? Ya da Gazali’nin bu eserindeki görüşlerine karşı çıkan Endülüslü İbni Rüşd’ün adı niçin anılmıyor? Peki, ya o dönemlerin İslâm tıbbında üzerinde çalışılan bazı konular sayıldığı hâlde, ‘İslâm tıbbı’ deyince ilk akla gelen İbni Sina’nın anıtsal adı niçin anılmamış? İbni Sina’nın aklı esas almasına, Gazali, anılan eserinde karşı çıktığı için mi?”
***
Başbakanın bu  konuşmasına (TÜBİTAK sitesinden okunabilir), bu tarihsel yanlışlıkları kim soktu, merak ettiğim bu. Çünkü, bütünüyle ülkemizde bilimin, teknolojinin gelişmesi konusunda iyi niyetle bir şeyler yapılmaya çalışıldığını kabul edersek, günümüzdeki bu niyet ve bu bakış, geçmişteki büyük tarihsel yanlışlıkla örtüştürülmek isteniyorsa, ve günümüz için bir kılavuz oluşturulmak isteniyorsa, bu gemi yürümez!
Çünkü, Gazali’nin, aklı terkeden yorumu ile başlayan İslamda yeni düşünce tarzı ve uygulama, İslamın Altın Çağı’nın sona ermesiyle ve Bilim ve Teknolojide üstünlüğün Avrupa’nın eline geçmesiyle sonuçlanmıştır.
Tabii, bu sona erişi tamamen Gazali’ye bağlamak da doğru olmaz. Coğrafi ve daha pek çok koşul da buna yardımcı olmuştur. Ama etkili bir insanın düşüncelere vurduğu ketin ve bunun ülke yönetimlerinin kararlarında yol açacağı büyük sonuçlarını da kimse yadsıyamaz...
***
Görüyor musunuz, TÜBİTAK ve kararlarını tartışacağımıza, bilim ve tarihsel olgulara karşıtlıkların gündeme getirilmesi, bize yeniden ve yeniden neleri tartıştırıyor..
Sahi, Başbakan’ın o konuşmasına, bu yanlışlıkları kim soktu?
Gelecek hafta yeniden birlikte olmak umuduyla.
-CBT sayı 1296, 20 Ocak 2012, Gündem

19 Ocak 2012 Perşembe

“Küt” Diye Bir Darbe Daha


Artık örgütlü işlendiği yolunda bu kadar açık ilişkileri olan Hrant Dink cinayetinin arkasındaki devlet ilişkilerini saklayamazlar, örgütü görmezden gelemezler” derken.. mahkeme kararı küt diye miletin yüzüne çarptı.
Mahkemelerin “devlet” ve “isteği” söz konusu olunca, yapamayacakları şey yoktur.. Özellikle, konu siyasi davalarsa!.. Bu davalarda hukukun, yasaların borusu ötmez… İktidarın borusu öter, hem de öylesine öter ki, bütün dünyayı uyandırır! İşte bakın, Hrant için dünya ayaklandı, verilen karar, mahkeme, iç hukuk yerden yere vuruluyor!
Yoo hayır, hiç bir zaman “dünyaya rezil ettiniz bizi bu kararla” demem. Bu utanç bizim, utanması gereken bizim hukuk, bizim yargı, bizim iktidar… Bizler hepimiz, bütün Türkiye’dir utanması gereken!
***
Birileri diyor ki, “devletteki Ergenekon ile AKP’nin uzlaşması”.
Ergenekon söylemi, Silivri’deki yargılamaların üzerindeki hukuksuz ve devlet / iktidar güdümlü baskıları sürdürmek için kullanılan güçlü bir zamane aletidir, sadece! Bunu da en çok, bu davaların savcıları rolünde duran, cemaatçiler kullanıyor!
Benim 60 yıldır bildiğim ise, devletteki süreklilik kazanan gericiliktir, bununla bütünleşen Amerikancılıktır, Amerika’nın bölgesel stratejik planlarına uşaklıktır, Türk-İslam ideolojisi ve politikasıdır, Türk-Sünni İslamcılıktır, ve bütün bunlar uğruna işlenen cinayetlerdir, kurulan tuzak ve suikastlerdir, düzenlenen komplolardır, kitlesel cinayetlerdir ve milletin birbirine kırdırılmasıdır…
Yani, devlet içinde, “yüce menfaatler” ve bütün yukarıdaki siyaset ve ideolojiler için, kendi yurttaşlarına karşı suikastçiler, katiller her zaman kullanıldı..
Hrant Dink cinayeti “Ergenekon”un değil, bu yapının bir ürünü.
***
İktidar, kendi ruhuna çok uygun olan, devlet içindeki bu kadim anlayış ve yapıyla buluştu, bütünleşti.
İktidar, bu yapıyı kendi iktidarı, kendi ideolojisi, kendi amaçları için kullanmakta..
Olay bu kadar basit.
Hrant davasının arkasındaki devletlü siyasi yapıyı görmeyenler, zaten Silivri’deki güdümlü siyasi yapıyı da görmüyorlar!
Hrant cinayetinin ardındaki el ile, Silivri’deki davaların ardındaki “aynı el”i görmemek, esnekliğini kaybedip kalıplaşan bir beynin sonucudur. İktidardaki kişiler değişebilir, ama hepsi aynı yapıyı bir şekilde kullanır.
Sosyalist, devrimci veya doğasever gençleri ve insanları, “terör örgütü” anlayışıyla yargalayan ve yüzlerce genci hala hapiste tutan iflah olmaz gerici kafanın, Hrant’ın öldürülmesi ipuçları kendi kapısına dayanınca, “burada örgüt işi, yok bireysel bir olay” kararını vermesinden daha normal ne olabilir!
***
Çünkü cinayetin ipuçları, Hrant’ı Valiliğe çağırıp, “dikkat et başına bir şeyler gelmesin” diyen, iktidarın MİT’ine dayanıyor! O zamanki valinin şimdi AKP milletvekili olmasına gelip dayanıyor! Ve “örgüt yok meczup biri var” diyen o zamanki emniyet müdürünün AKP tarafından Vali yapılması anlayışına gelip dayanıyor!
Çünkü cinayetin ipuçları, Dink cinayetinin devlet güvenlik ve isihbarat birimlerine uzanan ipuçlarını araştırıp kitaplaştıran Nedim Şener’in mahkemelerde süründürülmesi olayına, süründürenlere dayanıyor!
Nedim, Ergenekon tertipçileriyle, Hrant Dink tertipçilerinin benzer kişiler olduğuna ilişkin en sağlam kanıttır! Çünkü Nedim, Odatv ile Ergenekon terör örgütünün üyesi yapılmaktadır!
Çünkü cinayetin ipuçları, Hrant hakkında açılan ilk Türklüğe Hakaret Davası’nda, “bu hakaret değildir” diyen o zamanki Yargıtay Başsavcılığında görevli Ömer Faruk Eminağaoğlu’nun hangi güçlerce nerelere sürüldüğüne dayanıyor (Turgut Kazan’a, anımsattığı için teşekkür).
Çünkü bu cinayetin ipuçları, cinayeti önceden ihbar eden bilgilerin, Trabzon Emniyeti ile İstanbul Emniyeti arasındaki iktidarın emniyet ve istihbarat mekanizmasına ve memurlarına gelip dayanıyor..
Çünkü cinayetin ipuçları, bugün devleti yönetenlerin, “bir daha böyle işlerde kullanılacak emniyet mensubu, istihbarat elemanı ve kandırılacak gençler bulamayız” anlayışlarına gelip dayanıyor..
Dayanıyor da dayanıyor.. Aptallar da katili “Silivri”de ve Engenekon’da arıyorlar!
Daha çok ararlar, oysa önlerine baksalar görecekler!
--19 Ocak 2012 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

18 Ocak 2012 Çarşamba

Fatih Hilmioğlu, Denktaş, Lefter


Tıp Profesörü, İnönü Üniversitesi eski Rektörü ve Silivri sanığı Fatih Hilmioğlu’nun Silivri’de mahkemede yaptığı “insanlık savunması”nı okudunuz mu? Tam metnini bu Cuma günkü Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji’de yayımlamaya karar verdik, çünkü savunma, tutuklu ve hasta insanların insani durumları üzerine saptamalarla dolu.. Ve mahkemelerin bu savunma karşısında, bilimle, gerçeklerle ve insanlarla sıfır empati durumunu belgelemesi açısından önemli..
Savunmasından kısa bir bölüm:
“Benzer şekilde ölümcül kalp ritm bozukluğu olmasına rağmen ve cezaevinde ağır stres koşullarında olan bir başka hasta, Mehmet Haberal’dır.. dünyanın en önemli tıp merkezlerinden biri olan Harvard Üniversitesi’nin Kardiyoloji Bölümü’nün bu konudaki bilimsel yayınını da göstermiştim ve bunun da sayın heyetinizce dikkate alınmadığını görmekteyim...
Bu dava sürecinde yaşanan hastalıklar ve ölümler, sanıklarda aslında bir yargılama sürecinde değil bir Rus ruleti sürecinde bulundukları izlenimi yaratmıştır. Sanıklar kendilerine ve diğer sanıklara sessizce ve derin bir endişe ile, gözleriyle sormaktadır. 
Şimdi sıra kimde?
*Ölümcül ritm bozukluğu olan Mehmet HABERAL’da mı?
*Artık yatalak hale gelmiş Levent ERSÖZ’de mi?
*Kalp damarlarındaki tıkanıklık nedeniyle Hasan Atilla UĞUR’da mı?
*Yoksa cezaevi koşullarında her biri 1000 ton stres yükü altında olan bir başka sanık da mı?
*Kimbilir belki de sıra bendedir.
Bütün bunları, Bekleyerek göreceğiz, Yaşayarak göreceğiz, Ya da ölerek göreceğiz,
Sonra da bütün bunlara adalet, diyeceğiz öyle mi?
Adalet insanları öldürür mü hakim Beyler?
Sayın Başkan, Hiçbir somut delile dayanmadan ve tümüyle akıl ve mantıktan uzak, hayali suçlamalar nedeniyle otuz ayı aşkın bir süredir tutuklu olmam nedeniyle, ben yukarıdakilerden birisiyim.
Bu yargılama esnasında sadece sanıkların değil, sanık yakınlarının da beden ve ruh sağlıklarını nasıl kaybettiklerini gördüğümde veya bunları duyduğumda sanıkların beyin kanaması, kalp enfarktüsü geçirmesine, kanser olmasına ve nihayet ölümlerine şahit olduğumda;
·      İsyan ediyorum ve
·      Sadece hekimliğimden değil, insanlığımdan da utanıyorum.
Ancak benim tıbbi bilimsel açıklamalarımın, sayın heyetinizce bir sivrinsek vızıltısı kadar bile dikkate alınmadığını görsem de, ben mesleki açıdan sorumluluğumun gereğini yapmaya devam edeceğim.”
***
Denktaş gerçekten de Kıbrıs’ta neredeyse “milli kurtuluş savaşı” verecek kadar dirençli, “eski toprak” insanlardandı. Kıbrıslı olarak yurdunu savundu, bu kadardır olay! Dünyanın, Batının iki yüzlülüğünden yılmadı. “Verelim kurtulalım şu meretten.. oranın ne stratejik yeri var.. bu yüzden AB’ye giremiyoruz...” benzeri Batı sözcülerinin saldırılar ona vız geldi... Bugünkü iktidar da Denktaş’ı yıkmak için elinden geleni yaptı vaktiyle.. Bugün kahraman olarak anıyor... Doğrudur; eleştirilerin sırası hiç değil..
Denktaş, yedi düvele rağmen, yurdunun bağımsızlığı için çarpıştı. En doğal hakkı olarak... 
Şüphesiz ki yaşayacak!
***
Büyükada, simgesi Lefter Küçükandonyadis’i yitirdi diyelim. Yazları Lefter’i Yüksek Kahve’nin önünde veya Prenses Oteli’nin önünde arkadaşlarıyla, Ahmet Polat’la da otururken ve sohbet ederken göründünüz. Adalar Postası’nın güncesinde (blog), Lefter üzerine değerli yazıları okuyabilirsiniz..
Pazar günü Büyükada’ya geçtik, Fenerliler cenaze töreninden sonra, sahilde lokantaları doldurmuş, Lefter’in anısına şerefe kaldırıyorlardı!
Şerefe!
***
Okurlardan: 
Cumhuriyet Gazetemizdeki 15 Ocak 2012 tarihli Köşe yazınızda bahsettiğiniz gibi "Kılıçdaroğlu'nun çevresinde bu gelişmeyi görecek ve söyleyecek insanlar var mı, yok mu!" sorunuza olumlu yanıt verileceğini umuyorum. Belirttiğiniz konularda sade vatandaşların çok büyük bir oranda sizinle aynı düşünceyi paylaştığını çevremde net görmekteyim. Bu nedenle, özellikle Kılıçdaroğlu'nun çevresindeki insanların da, halkın genel düşüncesini mutlaka bilmesi ve ona tercüman  olması gerekmez mi? (Osman Şener).
Sayın Bursalı, "Arınç, Erdoğan ve hatta Gül" ve yakınan tüm AKP'lilerin İmam'ın ordusu ile açık çatışmayı henüz göze alamamarı, hatta onlardan çekiniyor olmaları da mümkündür (Faruk Timuroğlu)
---17 Ocak 2012 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

17 Ocak 2012 Salı

Demokrasi, Erdoğan’ın Başını Yer!


Mustafa’nın anımsatmasıyla Silivri’deki Brecht tiyatrosunu Başbakan, saygın bir hukuk, adalet ve yargılama, diyerek sahipleniyor. Bu davaların gerçekten öyle olduğunu kabul ettirebilmesi için, Erdoğan’ın sürü sepet ve durmadan nutuk atması gerekir.
Çünkü bu mahkemeler yerel ve evrensel hakkettikleri damgayı yediler..
Bunlar siyasi mahkemelerdir. En azından siyasi yargılamalardaki işlevleri tamamen öyledir.
Ve etraflarındaki demokrasi çemberi artık giderek daralıyor!
Avrupalı etkin insan hakları kurumları ve liderleri, Türkiye’ye akın etmeye, mahkemeleri gözlemlemeye ve yargılarını vermeye başladılar..
Özel yetkili mahkemelere demokrasilerde yer yoktur!
Bunlar demokrasi, insan hak ve özgürlüklerinin kara kutularıdır.
İlk kez dünya doğru dürüst bilgileniyor ve insan hakları temsilcileri de Türkiye’ye gözetim altına alıyorlar.. Bu bilgilendirmede aslında çok geç kalındı! Cemaatin ve liboş yazarların Avrupanın gerçek demokratik güç ve örgütleriyle Türkiye arasında kurdukları kara propaganda perdesi nihayet yırtılmış gözüküyor.. Şüphesiz CHP’nin burada önemli rolü olduğunu belirtmeliyiz..
Bir de, devletlerinin planları ve yararları doğrultusunda yazı yazan, haber veren satılmış gazeteciler değil, Jenkins gibi gerçeği arayan gazetecilerin olayları izlemesi de, burada yardımcı oldu..
O nedenle diyorum ki, Erdoğan’ın günlerce nutuk atması gerek.. Bir tane, iki tane yetmez.. Bir de Avrupa turuna çıkmalı!!!
Bu yargılamalar ve mahkemeler üzerinde giderek büyüyen kıyamet, aslında, demokrasi çemberinin Erdoğan ve adamlarını da sarmaya başlıyor...
***
Haksız tutuklamalar ayyuka çıkınca, Arınç, Erdoğan ve hatta Gül, “tutuksuz yargılanmalılar..” demek zorunda kalıyor. Düne kadar “bu düşüncelerinde samimiler” diyordum.. Ama samimiyetlerini kanıtlayacak hiç bir şey de yok ortada! Cemaatin etkilediği yargının onları da artık rahatsız edici boyutlara vardırdığını yazıyordum.
Bu büyük olasılıktır! Ama buna karşılık yargının adaletli işlemesini sağlayacak hiç bir girişimde de bulunmuyorlar!
Toplum vicdanı kanayınca, onlar da sureti haktan görünme pozisyonuna yatıyorlar, diyorum!
Artık diyorum ki, B. Arınç palavra atmasın, Balbay serbest kalmalı ve Meclis’e gelmeli, derken! Topluma şirin görünmesin, bak onun da vicdanı sızlıyor, dedirtmesin!
Bu konuda samimiyse, palavra atmıyorsa: Meclis’e, özel yetkili mahkemelerin kaldırılması için öneri yapsın.. Hadi bunu yapmaz diyelim, öyleyse yap;acağının asgarisini yapsın: Özel etkili mahkemelerin keyfi davranmasına olanak veren yasa maddelerini, değiştirme önerisinde bulunsun.. Yoksa sussun artık...
***
Dönelim Erdoğan konusuna:
Başbakan o kadar güvenmesin inşa ettiği hukuk kulesine! Bunlar göreceli ve “iktidara ilişkin” dönemsel şeylerdir!
Önemli ve kalıcı olan ise, Silivri çadır tiyatrosunda, veya özel yetkili “hukuk” kuruluşlarında oynanan siyasi oyunun, insan haklarına, adalete, hukuka, evrensel vicdana, imza attığın uluslararası sözleşmelere, içinde bulunduğun siyasi ve ekonomik dünyanın değerlerine uygun olup olmadığıdır!
Belirleyecek olan budur.
***
Ancak, Çadır tiyatrosunu yıkacak olan, belki de daha önemli ikinci belirleyici etken de, ülkenin sahip olduğu ve içselleştirdiği “demokratik” potansiyeldir.
Hayır hayır, tabii ki Türkiye “melez rejim” ülkesidir! Yani demokrasiden oldukça uzaktır. Ama bu olgu şunu anlatır:
Demokrasi, insan hak ve özgürlükleri sürekli olarak siyasi iktidarların, yani tam ismini koyarsak 60 yıldır ülkeyi yöneten sağcı iktidarların baskısı altındadır.
Melez demokrasi, yönetimlerin başvurdukları bir tercihtir.. Şüphesiz belli bir toplumsal tabanı vardır bu tercihin. Ancak, melez rejim yönetimi, mutlaka seçmenin, toplumun bir tercihi değildir..
Türkiye’de demokrasinin ana unsurları ülkemizde yapısal olarak her zaman iktidarlarca ayaklar altına alınsa bile, hep vardır, varolmuştur ve yaşamaktadır.
Askeri darbeler dahil, bütün bu sağ iktidarlara rağmen, demokrasi insan hak ve zgürlükleri talebi bastırılamamıştır, öldürülememiştir, yokedilememiştir.... her zaman yeniden boy vermiştir!
Ülkede hüküm süren cehennemi siyasi yönetime için şunu söyleyebilirim:
Ya ülkemizdeki demokrasi varlığı , güçleri, isteği Erdoğan’ı “adam” edecektir..
Ya da, Erdoğan ve anlayışı, kurduğu ve yöneldiği otoriter rejimin içinde yıkılıp gidecektir.
 ---16 Ocak 2012 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

16 Ocak 2012 Pazartesi

“İşimiz Bitti, Artık Bu Adam Senin!”


Cehennem alevlerinin giderek arşı alaya yükselmeye başladığı bir Türkiye”deyiz.. Kılıçdaroğlu’nu Balbay’ın yanına göndermek için, Silivri’den bir ateş daha yakıldı!
İktidarın Yeni Şafak’ı geçen yıl 4 Ekim’de “Çember daraldı, Kemal Bey içeride” manşetini atmıştı.
O zaman Erdoğan, Alman vakıflarından para aldıkları uydurmasıyla CHP’ye yüklenmiş ve yargıyı CHP ve liderinin üzerine salmak istemişti. Fos çıktı!
O sırada atılan “çember daraldı” manşeti, aslında bugün içindi! Türkiye’de çemberi daraltıyorlar hergün!
Bakın Başbuğ içeride! Arkasından, cemaatçi tetikçiler haberi verdi: Arkası gelecek!
Büyükanıt hakkında soruşturma açılmış.. O da, “bireysel kurtuluş hava cıvadır”ı göreceğe benzer! Sırada başka generaller var. Görevde veya emekli!
Genel kurmay başkanlarını ve komutanları makamlarına atıyorlar, tepe tepe kullanıyorlar.. Emekli olunca onları ne yapıyorlar dersiniz??
“Bizim işimiz bitti, artık bu adam senin”, diyerek yargılarına teslim ediyorlar!
***
Kılıçdaroğlu’na bakıyorum, iktidar askere vurdukça “yetmez ona da vur” havasına girdi! CHP lideri, “Askerler tutuklandıkça bu ülkeye demokrasi geliyor” soytarılığını ülkeye yutturmaya çalışan iktidarla örtüşmemeli! Bugün hukuksuzluğun bataklığında olan, yüzlerce subay ve aileleri var! Ülkenin vicdanı kanıyor!
CHP liderliği, davalardaki hukuksuzlukları, saçmalıkları, çoktan çürütülmüş iddiaları görmezse, insan haklarını ve gerçek hukuku savunmazsa, ülkenin dayanılacak demokrasi gücü ve kalesi olamaz ve oy da alamaz! AKP ve yandaşlarının “değerlerini” paylaşarak, iktidar olunmaz.
Silivri çadır tiyatrosunda sadece Balbay ve Haberal yok! Uydurulmuş belgelerle Balyoz adıyla derdest edilen koca bir deniz kuvvetleri ve bağlantıları var! Türkiye’nin karanlık geleceği, oradaki tezgahlarda dokunuyor!
Kılıçdaroğlu bugün orduya vurarak daha çok demokratik lider ve demokratik parti olamaz! Kendini demokrasi ayar merkezi sanan, iktidarın tvlerinden yemlenen, sözde denge gözeten, veya tamamen iktidarın kümesinden öten bir kaç gazeteciye şirin görünmek için bunu yapıyorsa, yanlış!
Bugün artık şu veya bu nedenle içeri tıkılan askerler, içeri tıkılacak yenilerine, Kılıçdaroğlularına, gazetecilere, diğer sivillere kapıları açıyor demektir!
Kılıçdaroğlu’nun çevresinde bu gelişmeyi görecek ve söyleyecek insanlar var mı, yok mu..
***
Türkiye’yi bir siyasi yargılama ülkesine dönüştüren Erdoğan’ın rotası belli. Koyulaşan bir otoriter siyasi rejimin bütün altyapısı her yönüyle tamam gibi. Yandaş hukuk ve yargı yapılandırılmasıyla, çadırın çimentosu döküldü. Şimdi üzerinde dans ediyorlar!
Bu şüphesiz uzun soluklu, İslami bir toplum ve yönetim tasarımıdır.
İşte, 19 Mayıs gösterilerini (*), “İslami toplum kurmanın koşulları var Türkiye’de” diyen ve Başbakanın yanından asla eksik etmediği Milli Eğitim Bakanı yasaklıyor.. Lafı ağzında eveleyip geveliyor, havalar soğuk da, çocuklar üşütmesin de, derslerinden geri kalıyorlar da... Ben olsam bunları söylemeye utanırım!
Bir iktidar milletvekilinin Kurtuluş Savaşı’nda Yunanlılarla savaş olmadı demesinden sonra, bu karar geldi.. daha önce de bir tarihçi soytarı, bize milli kurtuluş savaşı diye yutturdular demişti!
***
Adım adım söküyorlar geçmişi ve kendi geleceklerini inşa ediyorlar!
Silivri, Balyoz, Ergenekon, Odatv ve daha niceleri, hepsi, bu “geleceklerinin inşası”nın temel taşlarına dönüştü; bu taşlar başlangıçta da öyle konmuştu zaten, ama bazı aymazlar sandı ki, demokrasinin taşları döşeniyor!
Daha önce yazdım: Erdoğan ve ortaklarının bu dörtnala gidişleri için, en büyük güvenceleri, ABD ve AB.. Daha doğrusu, öyle hesap ediyorlar.
İçeride kuracakları diktatörlüklerine karşı, Batılılara sundukları, Ortadoğu planlarına yardımcılık..
Suriye’yi yıkma girişimlerinin Türkiye’den planlanması, operasyonların başlaması, bu politikanın sonucu. Batı için Türkiye’den daha iyi bir sopa bulunamaz Suriye ve İran’a karşı!
Böylece, despotluklar, hukuk tanımazlıklar karşısında, Batıdan bir kaç cılız ses dışında büyük bir ses yükselmeyecek..
Hesap bu, ama tutar mı?
(Yarın, Erdoğan İktidarını Ne Yıkar?)
--15 Ocak 2012 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet
(*) Bloğuma (günce’me) dün bu kon15 Ocak 2012 / Bilim ve Siyaset – Orhan Bursalıuda bir yazı koydum.
--

14 Ocak 2012 Cumartesi

Sıra 19 Mayıs’a Geldi! Amaçlarına Bir Bakış..


Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcının simgesidir 19 Mayıs.. Atatürk’ün Samsun’a çıkması ile başlayan Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurtuluşu ve Kuruluş’u, 1938’in 20 Haziranında Gençlik ve Spor Bayramı olarak kabul edildi ve o zamandan beri kutlanıyor..
Atatürk’ün gençliğe armağanı.. Her ne kadar 12 Eylülcü darbeci generaller bayramın adını “Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı" olarak değiştirdilerse de, 19 Mayıs her zaman Kurtuluş’un başlangıcı olarak ve gösterilerle kutlandı ülkemizde..
Ayrıca Samsun’dan başlayan bir maraton koşulur ve Samsun toprağı ve getirilen bayrak Cumhurbaşkanına takdim edilir..
Bu simgesel bir törendir aynı zamanda..
Stadyumlarda gençler bayraklar renkler dalgalanır.. Bir heyecandır, aynı zamanda halkın da katıldığı..
Gençler kaynaşır, millek kaynaşır ve  Kurtuluşa atılan adım anılır!
Bir millet, bir ülke varoluşunun ilk adımını anmayacaksa, neyi anacak!
***
Fakat her zaman dinci kesim, vay kızlar kısa etek giyiyor diye bu törenlere saldırdı. Geçen yıllarda da etek boylarına ölçü getirildi.
19 Mayıs Kurtuluşun başlangıcına etek ölçüsünden bakan bir anlayış ne yazık  ki iktidarda..
İktidarın yandaşı eğitimciler de demeç veriyor, 19 Mayıs Törenleri Bayram Değil Eziyettir diyor. Militarist törenlerdir diyorlar. Bu görüşü, ikinci cumhuriyetçi ağababaları da söylüyor. Yok askeri güç gösterisiymiş...
Öyleyse eğer, mesela olimpiyat törenlerinin topu, militaristin de militaristi!
***
Bunu söyleyenler, 23 nisana denk düşen günleri, kutlu doğum haftası olarak ilan ederek, başları bağlanmış, tek tip beyaz kalıplara sokulmuş ilköğretimdeki kız öğrencilerimize kuran okuma yarışları yaptırıyorlar..

 Tarihimizden Atatürk’le ilgili, Kurtuluş Savaşıyla ilgili, Atatürk’ün büyük kuruluş devrimleriyle ilgili ne varsa, unututturulmaya, silinmeye çalışıldığı bir  dönem yaşıyoruz..
Hatta öyle ki bir AKP milletvekili bile Kurtuluş Savaşında Yunanlılarla savaş olmamıştır diyebilmiştir..
AKP dönemi, Kurtuluş Savaşı gerçek kurtkuluş savaşıı hiç olmamıştır, bu bize böyle yutturulmuştur diyen tarihçi kılığındaki ulus ve ülke yıkıcılarının ön plana çıktığı dönemlerdir..
19 Mayıs törenleri geliştirilebilir, zenginleştirilebilir, çok iyi başka yarışmalara konu olabilir..  Gençliğe tarihsel bir anımsatmadır, Kurtuluşla kucaklatılmasıdır gençliğin...
Eh yani iktidara göre geçmişte böyle bir şey yoksa, tabii ki 19 Mayıs da gereksizdir!
Türkiyenin kurtuluşu ve kuruluşu bir maraton koşusudur! Tarihsel takvimi de, süreç de büyük bir koşudur ülkemiz tarihinde.. Şanlı ve başarıyla koşulmuş bir maraton!
19 Mayıs bayramının sportif ve koşu içeriği, aslında, böylece paralellik kuruyordu aynı zamanda, geçmişle..
***
Bir dizi bahane var bakanlığın tebliğinde, yok 19 mayıs soğuk oluyormuş, çocuklar üşüyormuş, yasada öğrencilerin de törenlere katılması gerektiğine ilişkin bir madde yokmuş.. falan filan.. ararsanız dünyanın bahanesini bulursunuz.. 
Bu gençlik bayramıdır..
Gençlik öğrencidir..
Şimdi öğrenciler bütün ülkede kutlamayacak, Ama Ankara’da stadyumda 50’lik, 60’lık 80’lik devlet ricali gençlik bayramını kutlayacak.. inanmayan bir devlet ricali, Stadyuma doluşacak! Komediye bakınız..
Bu karar aslında, gençliğin özgür düşünceyle yetiştirilmesini engellemek amacıyla epey bir süredir izlediğimiz bir iktidar zihniyetinin devamıdır.
19 Mayısın heyecanını yok ediyorlar.. içi boş, kof, okullarda atılacak uyduruk iki nutukla, 19 Mayısın içini boşaltıyorlar..
29 Mayıs cumhuriyet törenleri de Van depremi bahanesiyle yapılmamıştı..
***
Gazetelerde bir başka haber daha vardı yasaklama haberinin yanında:  TRT Radyo 3 ün dinleme alanı sadece bir kaç kentle ve bölgeyle sınırlı hale getirildi.. TRT 3 biliyorsunuz klasik müzik yayını yapar, iktidar ise klasik müziği, cazı halkımız sevmez dinlemez, nedir ki bu, demektedir!
Tıpki İnsanlık Heykeline ucube dedikleri gibi..
Ankarada belediye başkanının, heykellerin içine tükürmesi gibi.
Gençlik Atatürk’ten, Türkiye Cumhuriyetinin Kurtuluş ve Kuluşundan kopartılmaktadı.
Bu yönde atılmış önemli bir adımdır..
--