Öne Çıkan Yayın 20 Mart 2012 yazım

Erdoğan’a Askeri Darbe?

Yoo hayır bu kez, başka bir “fantezi”i üzerinde düşünmeye çağırıyorum: Cemaat, denetlemeye başladığı TSK’yı, Erdoğan’a karşı kulla...

21 Kasım 2011 Pazartesi

Özel Harp Medyası ve Simit=Özgürlükler


BDP’li Gülten Kışanak’ın not ettiğim sözü: “Özel Harp Medyası”. Sevdim. Kastettiği, özellikle Büşra Ersanlı ve Ragıp Zarakolu’nun tutuklanmalarından sonra, iktidar medyasının kasıtlı haberlerle yarattığı hava. Bu medyanın, “Özel Harp Dairesi” gibi çalıştığını da sözlerine eklemiş.
AKP+Cemaat iktidarının, tıpkı askeri olağanüstü diktatörlük ve baskı dönemlerindeki gibi bir medya yarattığı doğru. İktidarın “Özel Psikolojik Savaş Dairesi”nde kimlerin çalıştığı ileride şüphesiz isim isim ortaya çıkacak. Hukuk devleti yerine bir guguk devleti işlemektedir. İktidara yamanan aptalların, bu guguk devleti yaratılmasındaki paylarına bakıp, şimdi biz ne b.k yedik dediklerini duyar gibiyim! Neyse konumuz onlar değil.
İçişleri Bakanı’nın, Büşra Ersanlı için “gençliğinde neler karıştırmış neler, ne komünizan faaliyetlerde bulunmuş, bakın görün..” biçimindeki sözleriyle, tutuklanmasını haklı gösteren lafları, iktidara nasıl bir zihniyetin egemen  olduğunun belgesidir. Karşımızda, faşizan askeri dönemin sivil görünümlü çeşidi bulunuyor!
***
İçişleri Bakanı, Başbakanın seçimidir.
Başbakan da zaten düşüncelerini veciz bir şekilde açıklamıştı geçen gün: 25 kuruşa simit kalmadı!: “Kusura bakmayın beyler. İstediğiniz kadar düşünce adamı olun. İstediğiniz kadar medyanın mensubu olun. Özgürlüklerin de bir sınırı vardır. Siz siyasetçiyi eleştirme hakkına sahip olacaksınız. Siyasetçinin sizi eleştirme hakkı olmayacak. 25 kuruşa simit yok artık.
1)   Siyasetçinin, yani bu örnekte iktidarın “eleştirme hakkı”, muhalifini hapise tıkmak biçiminde gerçekleşiyor!
2)   Simit= Özgürlükler denkleminde, simit 25 kuruştan 1 TL’ye çıktığına yani yüzde 300 pahalandığına göre, özgürlüklerin fiyatı da yüzde 300 arttı!
Bu gerçeği tutuklanan gazeteci arkadaşlarımızın hem sayısının artmasında hem de yıllaca hapiste tutulmasında görüyorduk.. Sadece gazetecileri kapsamıyor olay, Balyoz ve Ergnekon’daki bütün uyduruk ve sahtekarlıklarda da görüyorduk!
İktidarbaşı bunu bize “şifreli” bir denklem olarak dile getirdi:
Özgürlükleri savunmanın, istemenin fiyatı pahalanmıştır!
***
İçişleri Bakanlığına İ. N. Şahin’in getirilmesiyle, simit-özgürlük denklemini çözemedik; tanımadığımız bir insan, nereden bilebiliriz; ancak konuştukça zihin haritalarını sergilemeye başladı ve biz de öğrenme sürecine girdik..
Ama Başbakan, o koltuğa kimi ve neden oturttuğunu biliyordu, doğal olarak.
Özgürlükleri simit fiyatına endekslemişti ve bu “fiyat kontrolünü” de piyasada en iyi kimin gerçekleştirebileceğine karar vermişti!
***
Simdi biz simit fiyatlarının sabit tutulmasını dileyeceğiz! Yoksa durumlar vahimleşecek!
Artık, hergün “simit kaça” diye soracağız simitçiye!
Simit fiyatı artarsa, “özgürlükler piyasasını” da kontrol için, örneğin Adana Emniyet Müdürü, İçişleri Bakanlığı koltuğuna oturabilir..
Biliyorsunuz, Sayın Müdür, “Molotof atan o an vurulmalıdır” demiş ve bu amaçla yasal değişikliklerin yapılmasını istemiştir!
Başbakan umarım bu ismi de not etmiştir, ilerisi için..
***
Yazımızın başına, “Özel Harp Medyası”na dönelim.
İktidar medyasının özellikle Suriye konusunda “soğukkanlı katil” tutumu, tüyler ürpertiyor!
Her ne pahasına olursa olsun Suriye’nin defterinin dürülmesini istemekte, iktidar medyası.. Tabii bunlara, artık, sopa ve kamçı ile iktidarlaştırılan merkez medya da dahil olmuştur!
Topla, tüfekle, ordu ile...  (TSK’nin hangi günler ve hangi amaçlar için,  bugünlere hazırlandığının ortaya çıktığını görüyorsunuz, değil mi!)
Sevgilisini testere ile doğrayan katil üzerine günlerce “vahşet” manşetleri atan medyayı..
Acaba kaç bin Suriyeli’nin öldürülmesi doyurabilir?
Şöyle bir hesap yapılabilir mi:
Öldürülecek Suriyeli sayısı beş bini aşarsa, artık onbinin önemi yok..
10 bini aşarsa, artık 100 binin önemi yok..
100 bini aşarsa, ha 500 bin ölmüş ham 1.000.000 Suriyeli..
Ne farkeder ki!
Evet, Özel Harp Medyası, tam görevde!
--21 Kasım 2011 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

Ulusal Devletler Topluluğu AB Dağılıyor mu?


Arada sırada ortaya çıkan ileri akıllılar der ya: “Ulusal Devlet bitti arkadaşlar..” Eskiden sinirlenirdim, çünkü ulusal devletlerin bittiği görüşü, Türkiye gibi ülkelere emperyalistlerin dayatması olduğunu bilirim. Sadece bu dayatmaya karşı çıkmak ve bu savın içinin nasıl kof olduğunu göstermek için, geçen yıl oturup kitap yazdım (Ulus Yıkıcılığı Zamanları).
Bilir bilmez veya büyük güçlere yaranmak için ileri sürülen Ulusal Devlet Bitti zırvalığının en büyük dayanağı da Avrupa Birliği projesidir...
Önce: Avrupa Birliği projesi konusunda bakışım net: Ulusların ayrılıp parçalanmasından değil birleşmesinden yanayım. Uluslar arasında barışı sağlayacak, uygarlığı, demokrasiyi, insan hak ve özgürlüklerini geliştirecek her türlü girişim desteklenmeli. AB Projesi, ilgiyle izlediğim bir laboratuvar deneyidir. Projeye, ulusların kardeşliğini savunan sol bakışla yaklaşılmalı. Şüphesiz bu destek, AB’nin pek çok iç ve dış politikasını, Türkiye ile ilişkilerini onaylamak anlamına gelmez.
AB, kapitalizmin küresel kriziyle birlikte, büyük bir sarsıntı içine girdi. AB ayakta kalacak mı, çökecek mi.. Bu depremde gövdenin bir kısmı çökecek de, Almanya ve Fransa ekseninde Kuzey Ülkeleri Grubu mu sürdürecek projeyi.. hepsi tartışma masasında..
Çok net ortaya çıktı ki, AB içinde zayıf ülkeler ve güçlü ülkeler var. Kriz zayıfları “vurdu”. Almanya, AB içinde ekonomik bakımdan en kârlı çıkan, ticarette en çok kazanan ülkedir! Bu nedenle de, mali – parasal birliğin dağılmasını, bazı ülkelerin yeniden kendi para birimlerine dönmesini istemiyor! Almanlar, her zaman çok disiplinli, çok yüksek organize olabilen bir millettir.
***
AB’nin bugünkü “dağılma” tehlikesi, ülkeler arası büyük gelişme- kalkınma farklılıklarından, özetle Birliğin, ulusal ülkeler topluluğu olma niteliğinden ileri geliyor. AB bunu aşamadı. Mali birlik, ortak iç pazar standartlar, ortak değerler, kararlar, ilkeler, daha az gelişmiş ülkelere ve yörelere ortak kasadan yardımlar vb., birliğin ulusal devletler topluluğu olmasını önlemedi.
Ülkeler arasında ekonomik alanda rekabet, vargücüyle sürdü. Ülkeler kendi çıkarlarını ençoklaştırmaya, kendi uluslarının refahlarını ön planda tutmaya baktılar. Alman Almandır, Fransız Fransız... İtalyan İtalya.. İngiltere her zamanki İngiltere kaldı, para birliğine bile girmedi. Aralarında ortak bir dış politikadan bile bahsedemeyiz! Ulusal tercihler, oldukça yönetici konumdadır AB içinde!
Tabi, AB oluşturulurken, açık- iç pazar birliği hep ön planda seyretti. Mali- parasal ortak politikalar bunu izledi, ancak kalkınmışlık farklılıkları hep varlığını sürdürdü.
“Avrupa Uluslar Devleti”, Federasyonu veya Birliği, her zaman tartışılan ana siyasi fikir oldu, ancak böyle bir siyasi birliğe adım adım yaklaşabileceklerini sandılar.
Ülkeler arasında ekonomik rekabet varoldukça, temel sorunlarını aşamazlar. Ekonomide üstünlük sağlamak ve her zaman üten olmak, ulusal devlet varlığının özüdür. Kapitalizm, ulusal devletlerin varlığına dayandı bugüne kadar.
Küreselleşen dünya, kapitalizmin bu temel özelliğinin, yani ülkeler arası rekabetçiliğin ve üstünlük sağlama çabasının alabildiğine devam ettiği bir dünyadır!
***
Ulusal devletler, AB’nin de temel özelliği olmayı sürdürüyor. Siyasi birlik oluşmadığı için, ülkeler arası rekabet, geri kalanlar ve ileri gidenler hep olacaktır.
Avrupa çapında büyük bir devlet oluşturulabilseydi, bu kez bunu yaşatmak sorunu ortaya çıkardı, çıkabilirdi.
O zaman da belki bugün, söz gelimi bir “Avrupa Devleti”nden ayrılmak isteyen ülkeleri konuşuyor olabilirdik!
Tıpkı, belki de çok yakın bir gelecekte, ABD’den ayrılmak isteyen ülkeleri konuşuyor olabileceğimiz gibi!
Zenginlik birleştirir, yoksulluk ayrıştırır!
ABD ve AB’nin krizlerinin başka yönleri de var...
--20 Kasım 2011 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

17 Kasım 2011 Perşembe

Böyle Akademi Türkiye İçin Yeterli


(TÜBA için yapılan öneri zırvalıkları üzerine, ikinci bir yazı)

Türkiye Bilimler Akademisi’ne siyasi iktidarın operasyonuna, iktidarın adamlarından tam destek gelmesi şaşırtıcı değil. Birileri TÜBA’nin dinsiz imansızların elinde kaldığını, evrimcilerin orada cirit attığını belirtirken, “bilimden yana” gözüken bazı iktidar yazarları da, Akademi’nin “bilim felsefesi”nin hiç de iyi olmadığını, çoğulcu bir bilim anlayışının orada egemen olması gerektiğini belirtmekte ve “Akademi kimden yana?” diye sormakta.
Aslında “kimden yana” sorusu, başlı başına bir ihbarcılıktır ve ayrıca iktidarın yaptırımına gerekçe sunmaktadır. Efendim, Korkut Boratav, Akademi’de konferans vermiş. Boratav dünya ekonomik krizini Marksist açıdan anlatmış.. Türkiye ekonomisinin İMF’ye teslim edilmesini eleştirmiş...  Merkez kapitalist ülkeler kendi çıkarlarına oluşturdukları ekonomi programları Türkiye’ye dayatırlar, demiş.. Oysa Kemal Derviş’in programı başarılı olmuş.. Akadmi “böylesine ideolojik bir konferans”a nasıl izin vermiş. Eğer veriyorsa, Derviş’i de savunan bir iktisatçıyı da davet etmeliymiş...
Bu eleştiriye, iktidar haddini katbekat aşan gözü kara destek mi, yoksa gözü karalığın doğurduğu bir şanssızlık mı desem, bilemedim.
Akademi’nin davet ettiği konuşmacılara bakıldığında, örneğin ABD’nin dünyada ekonomi çıkarlarını savunan yabancı bilim insanları da var! Ama onların yanına Boratav gibi birini koymak gerekmez. Çünkü doğru olan bugünkü dünya ekonomik düzenidir! (Çöktüğünün farkında bile değiller!)
Akademi’ye böyle bir saldırı ile, Akitçilerin “vayy evrimi savunan broşür yayınladılar” şeklindeki saldırısı arasında bir fark yoktur!
***
Çoğulcu bilim” (ne demekse) adına, “orada niye bir ilahiyatçı profesör üye değil?” diye de sorulmaktadır! Bence Diyanet İşleri Başkanı da Akademi’ye girmelidir! O “zat-ı profesörleri”, bilime büyük bir katkıda bulunmaktadırlar:
Depremi sadece tesadüfle, fay hatlarıyla izah etmeye çalışmak yetersiz olacaktır. Bu tür afetlerin, sınanmak için olduğu düşünüldüğünde, depremi yaşayan insanların bu imtihanı verdi (ölerek!!!), şimdi imtihan sırası geride kalanlardadır (onlar da ölüme hazırlanmalı!!!)... İnsanlar tarih boyunca doğal afeti yorumlamada zorlanmaktadır; yaratıcı kudret yok sayılarak, deprem tesadüflere bağlanmamalıdır.. Böyle yapanlar zihin tembelleridir..”
Mehmet Görmez, unutmayın, profesör doktordur! Diğer profesör doktorlardan ne gibi bir ayrıcalığı olabilir ki!
***
Bilim akademilerinin dünyada örneklerinin işleyiş mekanizmaları hakkında okurlarına tek satır bilgi vermeyeceksin, ama TÜBİTAK Bilim Kurulu’nun TÜBA’ya üye atamasını normal karşılayacaksın. Deniyor ki, “o da bilim kuruludur”! Tabi, o bilim kurulu üyelerini atayanın Başbakan olduğu belirtilmeden!
TÜBİTAK’a 3 üyeyi YÖK atıyor. 3 üyeyi Bilim Kurulu seçiyor. İkisini TÜBA seçiyor. Her boş koltuk için ikişer aday öneriliyor ve son seçimi Başbakan yapıyor!
14 üyeli TÜBİTAK Bilim Kurulu’nun geride kalan diğer 6 üyesi de, üniversiteyi bitirdikten sonra kamu hizmetinde 10 yıl çalışmış kişiler arasından seçiliyor. İkisini TOBB; 4’ünü de Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı öneriyor. Tabii, her bir koltuk için ikişer öneri aday arasından, Başbakanın 6 üyeyi atıyor. TÜBİTAK Bilim Kurulu, bir akademisyenler topluluğu değildir. Aralarında oda başkanları, sanayiciler vb var!
Özetle hepsi Başbakanın atamasıdır.. “Başkanın adamları” böyle oluşuyor! Derin minnet duygularıyla!!! Onlar TÜBİTAK Bilim Kurulu’nu oluşturuyor. Bu bilim kurulu, Akademi’ye 100 üye atayacak!!!
TÜBA’ya üye seçimi ise, seçkin bilim insanlarınca yapılıyor. Üst başarı kriterleri aranıyor.. Seçkin üyeler, ancak, en az kendileri kadar bilimsel başarımı olanlar tarafından seçilebilir!.. TÜBİTAK olsun YÖK olsun, Akademi’ye ancak en iyi olasılıkla kendi düzeylerinde insanları üye olarak seçerler. Şüphesiz aralarında “iyiler” olacaktır, ama bunlar vitrini kurtarmak amaçlı kişiler olacaktır.
İktidarın mdya adamları, istifa edenlere diyorlar ki “yanlış yaptınız geri dönün... size kapı açık..” Buna işçiler olsa, “patronun grev kırıcıları” diye seslenirdi! Ayrıca, “merak etmeyin, TÜBA’ya üye seçerlerken de liyakata dikkat edeceklerdir,” diye de güvence veriyorlar!
Kah kah kih kih!
TÜBA’ya 100 üye seçme yetkisi verilen iktidarın emir ve talimatlarını uygulamakla memur YÖK’çülerden seçme yetkisinin, üniversitelere ve öğretim üyesi derneklere verilmesi önerisi de başka bir zırvalıktır.
Bütün öneriler “Roma’ya” çıkıyor, yani “TÜBA kendi üyelerini kendileri seçmemeli. Hükümet seçmeli, siyaset seçmeli.. Türkiye’ye evrensel karakterde bir bilim akademisi gerekmiyor, bilimler akademisine kimlerin gireceğini siyaset saptamalı...”
***
Her zaman şunu kendimize layık görüyoruz: Bu kadarı, Türkiye için yeterli (Doğu İçin Geçerli, diploması)!
Akademi’ye seçim mi; eğitim kalitesi mi, iktidarın hukuk politikası mı, demokrasi uygulaması mı.. Türkiye için yeterlidir bu kadarı..
Daha ötesi, Batı için, gelişmiş uygarlık için geçerlidir!
Akademi’den istifa etmeyecekler için de bu anlayış geçerli olacaktır:
Bize yeterli kardeşim, parayı iktidar veriyor... eeee tabi ki düdüğü çalacaktır...”
Akademi’ye parayı sanki babalarından hesabından veriyorlar!
Fransız Bilimler Akademisi de devlet bütçesinden destek alır.. Orada ve diğer ülkelerde hiç bir iktidarın aklına “parayı veririm, üyeyi de atarım” gelmez.
Buna cesaret bile edemezler! Neden acaba?
Diyorum ki özetle, bir musibet, özgürlük doğuracaktır!
-Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji, Sayı 1287, Gündem, 18 Kasım 2011

İslamı Ham Yapmak (Savaş Güncesi)!


İslam Dünyasının neden Batının güdümünde, yoksul kitleler yığını olduğunu anlıyor musunuz? İslam dünyası, birbirini yiyen ülkelerden oluşuyor.
Mezhepler / din kavgası, liderlik-minik hegemonya yarışı..
Kendi aralarında ticareti, kültürü, çağdaşlığı, demokrasiyi, insan hak ve özgürlüklerini, yardımlaşmayı, dayanışmayı, bilim -teknolojiyi ve iyi ve güzel politikalar geliştirmekten aciz bir ülkeler topluluğu!
İsrail yanıbaşlarında, onu bile örnek alabilecek bir tarihsel, politik, ülke inşa bilincinden yoksunlar..
Ama, sıra birbirlerini yemeye gelince, dünyada ellerine su döken yoktur. Bu yarışta da hep Batılı güçlere dayanırlar.
Irak’ı kaptırdılar, 1 milyon kurban! Ama sapına kadar da “müslüman”dırlar! İşte Libya, kaç bin kişi öldürüldü orada? Batının umurunda mı, kadınların erkeklere peşkeş çekilmesi! Müslümanlar ne kadar geri kalırsa, o kadar iyi! Yeter ki zenginliklerini Batıya açsınlar!
Şimdi sırada Suriye ve İran var! Bu iki ülkede “müslüman halkın” kökünün kazınması, acaba Suudi Kralının ve diğerlerinin umurunda olur mu?
Dün, Bahreyn’deki Şii direnişini tanklarıyla kanla bastıran Suudi Arabistan, bugün Suriye yönetimini kınıyor.. Çünkü Suriye’de de yönetim Şii ve üstelik ABD ve Batı’nın yıkacağı İslam ülkeleri arasında! Katliam yapmayın, diyor Bay Kral! Peki Irak’da 1 milyon müslüman öldürülürken, ABD’ye de bu çağrıyı yaptın mı?
Suriye’den Büyükelçiliklerini geri çektiler! Ekonomik yaptırım uygulayacaklar. Ayrıca, Suriye’ye müdahale için Birleşmiş Milletler’e de başvuracaklar, ileride!
Yani, işi NATO’ya falan havale edecekler: Gidin Suriye’ye bombalayın!
İçine düştükleri çukurun dibi yok!
***
Barışçı siyasetçiden savaşçı siyasetçiliğe soyunan Davutoğlu, Suriye üzerinde savaş ağlarını dokuyan kişi olarak ön planda! “Stratejik Derinlik” analizine, reel politikacı olunca, “savaş derinliği” kattı!
İktidar, “Ulusal Konsey” adı altında birleştirdiği Suriye Muhaliflerini, Esad rejimine karşı silahlı savaşa teşvik ediyor.
Bunun, bir zamanlar Suriye’nin, bağrında PKK liderini ve arkadaşlarını barındırmasından ve Türkiye’ye karşı kullanmasından bir farkı yok!
Muhalif ünvanlı kaçaklardan Ammar Quarabi: “Türkiye olmadan Suriye’de iktidar yıkılmaz.” (Sabah, 1 Kasım) Başka biri, Albay Riyad El-Asaad, “70 kişilik karargahı ile türk askerinin koruduğu kampta konuşlanmış”, Aslı Aydıntaşbaş’a konuşuyor (7 Kasım)
***
Suriye’ye karşı “en savaşçı” rolü üstlenen Davutoğlu ve Erdoğan’a alkış var: Obama’nın Ulusal Güvenlik adamı Ben Rhodes, bizimkilere diyor ki “sert tavrınızdan memnunuz”. “Bu tavır, Suriye yönetimini yalnızlaştıracak!” (Hürriyet, 15 Kasım).
Muhafazakar senatör John McCain:Kaddafi tamam, Sıra Esad’ta”, “Suriye muhaliflerinden gelen yabancı askeri müdahale isteği giderek artıyor” (25 Ekim, Habertürk)
Wall Street Journal: “Türkiye’nin Beşar Esad’a karşı tavır değişikliği, ABD’ye, Şam’da rejim değişikliği için, Birleşmiş Milletler dışında bir koalisyon örgütleme fırsatı sunuyor. İran’ın Şamdaki müttefikini devirmek konusunda, Türklere yardımcı olma fırsatını kullanmalı..” (31 Ekim)
ABD Irak savaşında geri zekâlılık yaptığını, iflas ettikten, 5 bin askerini yitirdikten, 3 trilyon dolar kaybettikten sonra anladı!
***
Ama akıllandılar: “Bize gerek yok, müslümanları birbirine kırdırmaktan daha iyi ve ucuz bir yol olabilir mi?”
Suriye’yi yıkmak için koalisyonu oluşturdular. Suudiler ve Davutoğulları başrolü aldı! Hergün demeç, açıklama, savaş çağrışımları!
ABD için, bugün Suriye ve İran... 
Yarın aynı yöntemle Suudileri halledebilirler!
Sıra Türkiye’ye ve iktidara da gelebilir! Hele, kendi eksenlerinden şöyle bir çıkma teşebbüsünde bulunsunlar! İktidarımız, İsrail’i bombardımana tuttuğu dönemde “Türkiye eksen değiştirdi” kampanyaları ile sonunda hızaya getirilmişti: 
Suriye (ve İran) senin dostun değil, ancak düşmanın olabilir!!!”
İslam dünyası, Batıca sömürülecek, hegemonya altında tutulacak ve birbirine kırdırılacak insanlar yığını..
Bahane, her zaman vardır, bulunur!
--17 Kasım 2011 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

15 Kasım 2011 Salı

1)Suriye, Olay Gelişiyor; 2) Şerif Mardin, Düzeltme


Orta Doğu’da dananın kuyruğunun kopacağı süreç içinde ilerliyoruz!
İktidarın Suriye ile “büyük dostluk”tan yan çizerek, ABD’nin tam dümen suyuna girmesi, ABD ve AB medyasından büyük alkış ve destek almaktadır. New York Times gibi Beyaz Saray ve çevresinden iyi bilgiler medya, Türkiye’nin Suriyeli muhaliflerini koruduğunu, hatta silahlandırdığını ve Suriye içinde operasyonlarına destek verdiğini yazıyor...
Suriye’de “şeriatı kuracağını” söyleyen “Muhalif” unvanlı Suriye’lilerin, artık Ankara katında resmen kabul görmesi, köprülerin tamamen atıldığını gösteriyor. Ankara, Suriye’nin iç işlerine tam karışmış durumdadır ve böylece kendi iç işlerine da yabancıların tam karışmasına kapıları açmıştır!
Meclis, Suriye içinde kışkırtıcılık anlamına gelebilecek bu tür politikaları sorgulamalıdır!
Ankara, komşularla barış-sıfır sorun politikasından, “komşularla savaş” politikasına resmen geçerek, Türkiye’ye ateşin içine sürüklüyor! Orta Doğu’da “ülke kartları”nın yeniden dağıtıldığı ve bölgenin neredeyse sıfırdan yapılandırıldığı hegemonyacı büyük politikalardan, Türkiye’nin ve Ankara’nın kazançlı çıkması mümkün değildir!
Ankara’da ve eski genel kurmay çevrelerinde “Irak savaşına ABD’nin yanında katılmamakla hata yaptık, katılsaydık PKK’yı orada hallederdik” biçiminde görüşlerin giderek egemen olduğu görülüyor. Ve bu görüşler, iktidarın bugünkü Suriye ve İran politikalarına yön veriyor!
Bu inanışın, o dönemde hiç bir temeli olmadığı, Türkiye’nin askeri gücünün Kuzey Irak’ta değil, Sünni-Şii bölgeleri arasında konuşlandırılmak istendiği unutuluyor!
Ayrıca, Türkiye Büyük Millet Meclisi iradesini, ABD’nin savaş politikasına alet olmamak yönünde kullanmıştır ve bu Meclis tarihinin şerefli bir sayfasıdır!
Şimdi, ABD bu kez kendi elini taşın altına bile koymadan, arkadan destekle, 2003’de başaramadığını 2012’de gerçekleştirmek istemektedir!
Bazı gazetelerde de, Suriye’nin ne kadar kötü, Baasçı, yıkılması gereken bir ülke olduğu yolunda haber ve yorumlar okuyoruz! Öyle ki, “Suriye’nin de İran gibi gizli atom bombası yaptığı” biçiminde, kaynakları gizlenmiş haberler uçuruluyor.. Belli ki CİA ve benzeri kuruluşlar devreye girdiler!
İran üzerinde güncellenen kıyamet üzerine, sonra... 

ŞERİF MARDİN VE YAYINLARI
Bir sosyal bilimcimiz gönderdiği mektupta “Eğer bir hükümet doğrudan veya dolaylı olarak Akademiye üye atarsa, o kurum Akademi olmaktan çıkar. Bu konuda sanıyorum aynı görüşteyiz. Bildiğiniz gibi ben de bu nedenle başka üyelerle birlikte geçen hafta TÜBA’dan istifa ettim,” dedikten sonra..
Şerif Mardin’in bilimsel yayınları ve değeri hakkında yaptığınız değerlendirmelere katılamıyorum.. Mardin’in adaylığı bir kaç kez gündeme geldi, sosyal bilimcilerin büyük çoğunluğunun desteğine karşın diğer üyelerin oylarıyla red edildi” diyor ve Pazar günkü yazımda Mardin’in bilimsel yayınları konusunda verdiğim bilgilerin eksikliğine dikkat çekiyor:
Mardin’in atıf sayılarına değiniyorsunuz. Ancak, sanıyorum, kullandığınız veri tabanında bazı eksiklikler vardı, örneğin orada 1971 öncesi yayınlar yer almıyordu. Kullandığınız uluslararası veri tabanında (Web of Science) Şerif Mardin’in sadece endeksler tarafından taranan dergilerdeki makalelerine değil, kitaplarına verilen atıfların dökümünü çıkardığınızda, Mardin’in 1962’de yayınlanan Genesis of Ottoman Thought başlıklı kitabının 100’den fazla, 1986’de yayınlanan Religion and Social Change in Modern Turkey, The Case of Bediuzzaman Said Nursi başlıklı kitabının da toplam 90’dan fazla atıf aldığını... nihayet Mardin’in tüm çalışmalarının aldığı atıfların toplamının 800’ü aştığını göreceksiniz.. Bu sayı, Mardin’in bugün Türkiye’de en fazla uluslararası atıf almış sosyal bilimcilerden biri olduğunu göstermektedir.”
Bu düzeltme için teşekkür ederim.
Bu arada, atıfların toplam sayısını çıkardık: 852 (kendine atıflar dahil). 
Burada, hiç kimsenin bilimsel çalışmalarını “bilerek düşük göstermek” gibi bir amaç olamayacağı açıktır. Herkesin yüksek değerde çalışmaları, sadece memnuniyet yaratır.. Zaten yazımda da bunu belirtmiştim.
Ama bu bağlamda ortalıkta dolaşan “Mardin’in tek başına bilimsel değeri bile, Akademi’nin tüm üyelerini geride bırakır” biçimindeki “fikir”lerin zırvalığına da, sıradan bir bilim insanı bile güler geçer... 
Sahi kim yazmıştı bunu?
--15 Kasım 2011 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

14 Kasım 2011 Pazartesi

Temel Göstergemiz Nedir?


Bir Bakışta” bir ülkenin “ne mal” olduğunu anlayabilmek için tek bir gösterge olabilir mi?
Yani öyle bir olaya, rakama, göstergeye bakacaksınız ki, bu size ülkenin işleyişi, durumu, iç ilişkileri hakkında temel bir fikir versin!
Düne kadar böyle düşünmüyordum.
6 aydır Türkiye’nin 60 kadar alanında uluslararası göstergelerini çıkarmak için çalıştım. Amaç, buradan nesnel bir Türkiye Göstergeler Haritası çıkarmaktı ve sorunların düğümlendiği, kilitlendiği yerleri görebilmekti.
Bunların her birine, tek tek bakarsanız, size bir fikir vermeyebilir. Şüphesiz, bazı göstergeler, temel sorunların düğümlendiği alanları gösterebilir..
Baktığınızda, meselâ “işte, bu, Türkiye’nin sorunlarını çözecek olan halka, eğitimdir; Türkiye eğitimde bu kadar geriyse, herşeyin kötü olması doğaldır.. Önce eğitim meselesini halletmeli bu ülke!...” diyebilirsiniz..
Ama, bu yanıltıcı olabilir de! Ayrıca, eğitimdeki göstergelerin zayıflığı ile, Türkiye’nin genel durumu arasında içsel ilişkileri kuramayabiliriz.. Veya bu kolaycı bir anlatım olabilir!
Kimisi, demokrasi ve demokrasi kültüründe büyük eksikliklere dikkat çekebilir!
Başkaları, hukuktur hukuktur diye bağırabilir!
Ve bir dizi başka şey..
Peki, eğitimin, demokrasinin, hukukun, sağlığın, okumanın, kadınların durumunun da üzerinde nasıl bir temel gösterge vardır, ki görünce şıp diye gerçeği anlayabilelim!?
***
Doğrusu bu soruya her zaman bir yanıt bulmak zordur. Ben bu soruya şimdi oportünistçe (fırsatçı) bir yanıt vereceğim.. Deprem!
Deprem, gelince ve bütün siyasi, toplumsal, bilimsel, teknolojik, mütahitlik, yerel ve merkezi yönetimlik ilişkilerini nasıl lime lime ettiğini görünce..
Ayrıca birey olarak ne kadar adam olduğumuzu da yüzümüze çarpınca...
Diyebiliriz ki, bir ülkenin temel göstergesi, deprem ile içine düştüğü durumdur.
Deprem, herşeyimizi, sakladıklarımızı, gizlediklerimizi, görmek istemediklerimizi, es geçtiklerimizi bir bir ortaya çıkartıyor.
Bir turnasol kağıdı gibi..
***
Depremle: Hırsızlıklarımızı, vurdumduymazlıklarımızı, yolsuzluklarımızı, sadece güncel çıkarlar peşinde neredeyse bir hayat boyu nasıl aç gözlülükle koştuğumuzu..
Geleceğimizi kurmayı düşünmediğimizi..
Kendimizi, ailemizi, ilişkilerimizi bir hayat boyu düzenlemekten ne kadar uzak olduğumuzu ve bunların hepsini nasıl günlük çıkarlar için, kasaya bugün ne kadar para girdiye, banka hesabına bugün ne kadar para yatırdıma kurban ettiğimizi görüyoruz..
Sanmayın ki salt birey olarak bu böyle...
En acısı ve en önemlisi, toplumsal düzen olarak bu böyle... Yani siyasal bakış ve devlet işleyişi, yasaların çıkartılması ve uygulanışı, hukuksal bakış, yargıçların kararları olarak da bu böyle... Yani, toplumu geleceğe taşıyacak olan devlet ve siyaset...
Makro devlet ve siyaset ile mikro insanın bu kadar uyumlu yaşadığı bir ülkede...
Bir Bakışta Türkiye’yi anlamak için depremle ilişkimiz, iyi, hatta çok çok iyi temel bir gösterge olabilir!
Bazı doğru yanıtları bulabilmemiz için, demek ki depremin “eşref saatinin” gelmesi gerekirmiş! Şimdi diğerlerine bakalım:
***
Dünya Demokrasi Endeksi, 89. sıraya geriledik.      
Özgür ülkeler arasında 112.: Melez Rejim, Yarı Özgür ülke
Basın Özgürlüğü araştırmalarında 116. ve 138.
Yolsuzlukta 10 üzerinden 4,4 kötü puanla 56.      
Küresel Barışta 127., kırmızı listedeyiz
İnsani Gelişmişlikte 93.; Uzun Yaşamada OECD sonuncusu; Emeklilikte geçirebildiğimiz 14,5 yıl ile OECD’de sonuncu
Nüfusta Çalışan Oranı %44,3; OECD’de en düşük.
Genel Eşitsizlikte 84.; Cinsiyet Eşitsizliğinde 77. ve OECD’de sonuncu; Eğitimde Eşitsizlikte 102.; Gelirde Eşitsizlikte 65.; Geçim Zorluğu, 34 OECD ülkesi arasında 32.      
Eğitim, Okuma Becerisinde 32. (34 OECD ülkesi). 9 yılda gelişme sıfır. Eğitim Harcamalarında 33. (34 ülke arasında). Nüfusun Ortalama Eğitim yılı       6,5, OECD sonuncusu.
Hayat Güleryüzle Bakanlarımız %56,5 (OECD’de sonuncu)
Akıl Sağlığı, %47; OECD’de sonuncu.
Birbirine Güven, %24       OECD’de sondan ikinci
Topluma Gönüllü Katkı 33.; 34 OECD ülkesi arasında.
Hoşgörü 34.; OECD sonuncusu (*)
Yani, depremi bütünüyle tamamlayana bir tablo..
(*) 10 Yıldır AKP, Uluslararası Göstergelerle Türkiye Röntgeni, Cumhuriyet Kitapları
---14 Kasım 2011 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

13 Kasım 2011 Pazar

TÜBA’ya Saldırmanın Hafifliği, S.Mardin ve K.Boratav Konusu


Şerif Mardin üzerinden Akademi’nin tartışılması ayıptır. “Neden üyeliğe kabul etmediniz?” sorusundan yola çıkarak, “o halde orası bir bilim akademisi olamaz, hükümetin siyasi kararı müdahalesi doğrudur” türünden fikirlerle Akademi’nin meşruiyetini gündeme getirmek ayıptır... Bunun tek amacı, iktidarın TÜBA’yı dağıtmasını meşru kılmaktır!
Ahlaki tutum, önce, iktidarın Akademi’ye üyeler atamasının doğru olup olmadığını tartışmaktır. Bu Evrensel Bilimin desteklediği bir durum mudur? Ayrıca, iktidarın bütün kurum ve kuruluşları “ele geçirme”`politikası “demokrasi” gereği midir?
Mardin’i burada “bilimsel başarımı” bağlamında tartışmak istemezdim. Zamanın ruhunu oluşturan ve neredeyse peygamber katına yükseltilen S.Nursi bağlamında da (Mardin’in burada katkısını önemle vurgulasak bile!) bir şey yazmayacağım.
Üniversite’de bu konularda bilgili bir Akademisyen dostumdan rica etttim. Mardin’in bilimsel başarımını “Web of Science”dan araştırabilir misin, diye. Bu çok tanınmış veri tabanı, uzman hakemlerin süzgecinden geçerek “yayınlanabilir” onayı alan ve fen, insani, sosyal bilimlerin mesleki dergilerinde yayımlanan bilimsel araştırmaları tarar ve sonuçları bildirir.
***
Veri tabanına “Mardin S*” anahtar kelimelerini girdiğinizde, Şerif Mardin hakkında aşağıdaki bilgilere ulaşıyorsunuz:
·               1971 – 1994 tarihleri aralığında toplam 17 bilimsel araştırma makalesi.. En yeni / son yayını 1994’te yayınlanmış.
·               Bilimsel yayınları toplam 30 atıf / referans almış; yani başka bilim insanları 30 kez Mardin’in yayınlarını kendi araştırmalarında kullanmış. Bu kriter, ne kadar evrensel değerde bilgi ürettiğiniz hakkında bilgi verir..
·               Mardin’in makale başına ortalama aldığı atıf sayısı 1.76. En fazla atıf alan makalesi, 1971 tarihli olanı: 14 atıf almış. Sadece beş makalesi atıf almış; diğer 12 yayınına referans veren kimse yok.
·               h- indeksi ise  3. Bu indeks toplam bilimsel yayınlardaki kalite ve başarımı ölçen başka bir kriter.
Eğer yukarıdaki bilgiler doğruysa, (düzeltmeye tabii ki hazırım) Mardin, bu nesnel bilimsel başarımı ile, Türkiye Bilimler Akademisi’ne üye olamaz. Akademi’nin bütün üyeleri, Şerif Mardin’i katlayarak aşan bilimsel araştırma ve etki derecesine sahipler. Makale sayısı çok düşüktür; makalelerine aldığı referans sayısı çok çok düşüktür ve h-indeksi dikkate bile alınmayacak düzeydedir!
Mardin’in şüphesiz Türkçe yazılmış çok sayıda kitabı var. Türkiye çerçevesinde tartışılan tezleri var. Mardin’in Türkiye’deki gazete yazıları, röportajları, köşe yazarlarınca adının sık sık anılması ve görüşlerinin tartışılması, TV programlarına çıkması, Türkçe yazıları... Bunları, evrensel “bilimsel aktivite” olarak değerlendirebilecek ciddi tek bir bilim insanı olmaz.
 Mardin’in bilimsel yayınları değenlendirildiğinde evrensel bilime, sosyolojiye büyük katkısından bahsetmenin maddi bir delilini göremiyoruz. Durkheim’le ve başka ünlü sosyologlarla kıyaslamaya kalkışmak ise, abesle iştigal etmek olur. Türkiye’de tanınmışlığı ile dünya bilimindeki yeri arasında, birbirine zıt durumlardan bahsedebiliriz!!! Ama buna rağmen, Akademi’ye üye olması “Türkiye ölçeğinde” yadırganmazdı. Ben “niye üye aldınız” demezdim, bunu bir denge konusu sayardım!
***
Taha Akyol “Bilimle Akademisi kimden yana” başlıklı yazı yayımladı! Burada “Akademi’nin bilim felsefi”ni gündeme getiriyor. Özellikle de, Türkiye’nin Marksist iktisatçısı Prof. Korkut Boratav’ın, Akademi’de konferans vermesini kalemine dolamış. Güldüm!
Ona göre, Akademi böyle bir sosyalist iktisatçıyı getiriyorsa, yanına bir de kapitalist iktisatçı getirmeliymiş ve onun yanında konuşturmalıymış ki, “tarafsız” olsunmuş! Kendisi televizyon programında öyle yaparmış..
Akyol’un “tarafsız”  programlarını biliriz! Ama mesele Akademi’de alternatif bir bilim insanının çağrılıp konuşturulmasına karşı aldığı bu ölçüsüz, bilimsel bir yanı olmayan tavrıdır!
Pardon, Akademi’de farklı görüşlerin dile gelmesinden niye korkulsun? Akademi’nin üyeleri ve dinleyicileri çocuk mu ki, Boratav onların “kafasını yıkasın”.
Ayrıca, bir bilim kurumuna çağırdığınız bir kimsenin karşısına farklı görüşte başka birisini çıkarmak kadar ayıp bir şey olamaz! Ne büyük terbiyesizlik olurdu! Dünyanın her yerinde Akademiler, üniversiteler özellikle farklı düşünen uzmanları çağırırlar, dinlerler ve tartışırlar!
Akyol, akademi ve üniversiter değerlerden ne kadar uzak!
Ama iktidarın insanı, Akademi’yi yıkan siyasi operasyona destek vermek zorunda kalınca, her silahı kullanmaktan kaçınmıyor, öyle gözüküyor!
--13 Kasım 2011 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

11 Kasım 2011 Cuma

TÜBA ve Açık Ders Programı


CBT GÜNDEM anonsu, özet:
Şüphesiz Türkiye Bilimler Akademisi’ni çeşitli açılardan eleştirmek mümkün. Örneğin ben tanınmışlık, yaygınlık ve sahip olduğu bilimsel niteliğe uygun önemli ölçüde önderlik yapabilecek duruma gelemedikleri için eleştiririm.... Ama hiç bir eleştiri, TÜBA’nın siyasi boyunduruk altına alınmasını haklı gösteremez... “Ne yaptı, ne yapıyor ki,” diyenler TÜBA’nın internet sitesindeki çalışmalarına bile bakmıyor veya siyasi operasyonu haklı çıkarmak için gündeme getirmiyorlar. TÜBA çok iş yapıyor...  Önemle vurgulamak istediğim son çalışmaları, uluslararası işbirliği ile yürüttükleri açık ders malzemeleri programıdır; (www.acikders.org.tr).
Yazıya CBT sayfasından ulaşılabilir.