Öne Çıkan Yayın 20 Mart 2012 yazım

Erdoğan’a Askeri Darbe?

Yoo hayır bu kez, başka bir “fantezi”i üzerinde düşünmeye çağırıyorum: Cemaat, denetlemeye başladığı TSK’yı, Erdoğan’a karşı kulla...

19 Aralık 2010 Pazar

CHP Kurultayı: Geçmişle, Geleceğin İnşası

İlk kez bir  Kurultay izliyorum. Bugüne kadar gazetecilik/yorumculuk merakımı kurcalamadı Kurultaylar.. Ama bu kurultayı izleme zorunluğunu duydum... Çünkü CHP'nin önünün açıldığını görüyorum Kılıçdaroğlu ile..
Kurultay “İktidara yürüyüş” olarak nitelendirildi. Bu yürüyüşün öncelikle “Parti içinde” yaşanması ve başlanması gereği açıktır. İçinde demokrasi yolları kapalı olan bir parti, ne halkla büyüyen bir ilişki kurabilir ne de iktidar yolunda yürüyebilir.
Şu sırada kürsüdeki bir il başkanı veya delege, parti içinde istibdat yıkılmıştır, ön seçimlerin- demokrasinin önü açılmıştır, diye umutla ve heyecanla haykırıyor, işte bunu bizzat duymak bir umuttur. Bir başka il başkanının “hattı siyaset yok- sathı siyaset var, o satıh bütün vatandır” sözleri de, örgütün hareketlenebileceği konusunda bir başka umut vaadediyor.
Kılıçdaroğlu, seçimlerde işlenecek konuların, halka vaadlerin geniş bir çerçevesini çizdi. Yoksullara, işsizlere sosyal devletin yüzünü göstermesi, umuttu.
Bunları bir kenara bırakırsak: En büyük vurguyu özgürlükler konusunda yaptı.
Özgürlükler, en çok bu iktidar döneminde bu kadar ağır istismar edildi! Susturulan=susan, korkutulan=korkan ve konuşmayan bir toplum, bir medya, bir üniversite, bir patronlar dünyası, iktidarlaşmış bir yargı, AKP'leşmiş bir hukuk ve düzen, bize özgürlükçü bir toplum ve ileri demokrasi olarak yutturuluyorsa...
...yalancılığı vc sahtekarlığı bir boşverin..
... AKP'nin zokasını bilerek/ bilmeyerek ama isteyerek yutarak alet olan “aydın”ların varlığını falan da bir kenar bırakın..
...iktidarın bu söylemi, önümüzdeki seçimlerden sonra nasıl “daha özgür”, “daha ileri” bir topluma dönüşeceğimizin temel göstergeleridir.
Bunun derin endişesini, hatta dehşetini tenimizde duyalım...
Bu açıdan, referandum sürecinde, sözde 12 Eylülden hesap sorulacağını ilan ederek oy toplayan, 17 yaşında idam edilen genç için sahte gözyaşı döken iktidarbaşını teşhiri önemlidir.
Kılıçdaroğlu, bugünkü iktidarı, 12 Eylülün postal yalayıcıları olarak ilan etti ki sonuna kadar haklıdır!
Özgürlükleri tepelenen ve esir alınmış bir toplum, önümüzdeki seçimlerin en önemli konusudur!
Aynı şekilde, CHP'nin hem çok partili demokratik bir hayatı başlatan, hem de kadınlara seçme ve seçilme özgürlüklerini veren parti olduğunu anımsatmasının da altı çizilmelidir.
***
Parti Meclisi listesinde şüphesiz Parti Başkanı'nın tercihleri ağırlıktadır. Doğal bir durum. Ancak, dünkü yazımda belirttiğim gibi, diğer “guruplaşmaların” görüşlerinin de Parti Meclisi'nde olması sevindiricidir.
Bunu bir bayrak değişimi olarak görmek gerekir!
Kılıçdaroğlu, CHP'nin köklerinden kopartılamayacağının altını çizdi!
Bu olgu, CHP için en gerçekçi anlatımdır!
CHP'yi bugün de CHP yapan, Kurtuluş'un, Kuruluş'un, Cumhuriyet'in, hatta Demokrasi'nin partisi ve devamı olmasıdır.
Geçmişini reddettiği an, sıfır olur...
CHP geçmişle, geleceğe koşmalıdır. Geçmişin, kendine ait olan veya olmayan,  bütün iyi yönlerini üstlenerek geleceğe yürümesi gerekir.
***
Bazı gizli ve açık AKP'liler, bazı liberaller, yandaşlar, Kılıçdaroğlu'na tavsiyede bulunuyor:
Temizle geçmişi partiden, at hepsini, kes-biç... bölünürsen de korkma..”
Açıkça görüldü ki, çakma sosyal demokrat, açık AKP/ABD/AB'ci bu öneri sahiplerine, Kurultay konuşmasında prim verilmemiştir.
Siyasi lider bölücü/saflaştırıcı olmaz, birleştirici olmak zorundadır.
Kılıçdaroğlu, Kürt meselesi konusunda da “birleştirici” bir söylemdeydi.
Kürt sözünü ağzına almadı, bence alabilirdi. Ama Türk sözcüğünü de etmedi. Daha önce dile getirdiği “üçüncü yol”a vurgu yaptı: Birleştirici, özgürlükçü, sorun çözücü... Gerekirse devlet gidecek orada fabrika kuracak, dedi. Ekonomik ve kültürel sorunların çözümüne, herşeyden çok öncelik vermek..
***
Şüphesiz söyleyecek çok şey var...
Gelecek, şüphesiz inşa edilmesi gereken, yazılmamış bir tarihtir!
Bu tarihin iyi yazılması, ancak iyi bir deneyim birikimi ile gerçkleşebilir.
CHP'de bu birikim vardır.
Ama gelecek inşası konusunda, daha çok çok çok çalışılması gerekir.
Geçmişte özgürlüklerin yolunu açan bir parti olarak, geleceğin öngürlüklerini ancak, bugünkü koşullarda inşa etmeye en yakın parti CHP'dir.
Sağcı partiler hangi kalıcı-sağlam- birleştirici özgürlükleri inşa etmişlerdir?!
--
Bilim ve Siyaset – Orhan Bursalı


KURULTAY ÖNCESİ NOTLARIM:


Parti Kurultayı: Gönüldeki Aslanlar

Yazı İşleri programında Ruşen Çakır Parti Meclisi'nde görmek istediğin isimler var mı, diye sorunca, Kurultay yazısını bu konuya ayırmak ilginç olabilir diye düşündüm. Ruşen'e “hayır” dedim, şunlar girsin diye isimler önermiyorum...
İnsanın gönlünde aslanlar yatmaz mı! Yokladım, içimde aslanlardan çok, fikirler, programlar, eylemler, gelecek düşleri... yatıyor! İnsana (aslanlara) gelince... bunları gerçekleştirecek ve ülkemizde gerçekten iktidar değişiminin yolunu açacak doğru insanlar... Benim aslan tarifim böyle!
CHP 60 yıldır hiç (tek başına) iktidar olamadı. Bunun nedenleri, iyi bir araştırma konusudur. Ortalık, AKP yandaşlarının gazete köşelerinde yayımladıkları çakma neden ve çakma analizlerden geçilmiyor! Bunu bir kenara bırazırsak: İktidar olamamanın dayattığı bir olgu var: Çok çalışmak! Halkın tenine, cebine, ruhuna, geleceğine, çocuğuna, ülkenin temel duyarlıklarına ve çıkarlarına değen, çok düzgün, gerçekleştirilebilecek bir program... Bir vaadler dizisi... Bu programın ardında durabilecek bir anlayış, bir insan yapısı ve organizasyonu... Hepsi seçkin... Bir çalışanlar örgütü.. İlkesel birlikler, düşünceler üzerinde anlaşmalar ve davranışlar... önemli olan budur.
Kurumsal yapılarda “benim-bizim adam” anlayışı, en felaket işleyiş mekanizmasıdır.. Kulağa hoş gelmeyebilir, ama adını koymak gerekirse, bunu bir “çete mantığı/davranışı” olarak görürüm. Bu mantık, kurumsal demokrasinin yerleşmesini önler, ilkelerin yerine feodal ve kişisel ilişkileri geçirir. Amaç “mutlaka yönetici mevkide” kalmak ve örgütü/işi elde tutmaktır! Baykal /Sav dönemi parti meclislerini tarayın, bu tür partililerden bol miktarda görürsünüz. Bu, “sağcı”, otoriter ve lider partilerinde görülen davranıştır, odunu gösterseler milletvekili seçerler! Erdoğan da, gelecek seçimlerde “daha sadık” milletvekili adayları seçeceğinin işaretini vermişti!
Ülkenin, toplumun, ekonominin ve hayatın bütününün sorunları çoktur, ayrışmıştır ve uzmanlıklar istemektedir. Parti meclisi şüphesiz bu sorunlara çözümler üretebilecek yetenekteki, saygınlığına gölge düşmemiş, düşünce olarak da “mukavim” insanlardan oluşmalıdır. Tabi ki, toplumda temsili özelliklere sahip, toplumun bütününe mesaj verecek insanlar da parti yönetiminde yer almalı...
Nihayet, parti meclisi bir ülke/ toplum için vitrindir! Kitle partisi, toplumda ve partiye oy veren farklı eğilimleri de içinde barındırmalıdır. Tamam, partiye egemen düşünce, yönetimde ağırlığını korumalıdır. Ama koruması gereken diğer bir ilke de, temsiliyettir; tabanın duyarlıkları ve düşünceleri, Parti Meclisi'nde ve merkez yönetimde var olmalıdır.
CHP'ye kolay gelsin..

16 Aralık 2010 Perşembe

Üç Konu: Yargı, Haydarpaşa, SBF

Yargı: Ayıklama - Saflaştırma İşte tam da bu uygulamaları kastediyorduk, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun yeni yapısını eleştirirken... Yargının, bırakınız siyasallaşma tartışmalarını, doğrudan doğruya iktidara, iktidarın isteklerine, yaptırımlarına bağımlı hale getirilmek istendiğini avaz avaz bağırıyorduk..
İşte, iktidarın seçilmiyüksekteki adamları, çok önemli bir mahkemenin başlamasına bir adım kala, iki mahkeme başkanını, Erkan Canak ve Zafer Başkurt'u başka yerlere atıyorlar.
Bahane mi... yaratırsınız, uydurursunuz... Basında bir haber çıkarttırırsınız, soruşturma var dersiniz... Ama, zulümhane davalarına bakan ve haklarında yine soruşturmalar varolan kendi adamlarınız savcı ve yargıçlara dokunmak, aklınıza gelmez..
İki yargıçın “suçlarına” bakıyorsunuz: Tutuklulukları kaldırma kararları vermişler. Vicdanlarının sesini dinleyerek, hukuk bilgilerini kullanarak...
Daha önce de yine bu davalara bakan yargıçlardan bazıları, medyaya yansıyan haberlere göre, baskılar, olan bitenleri vicdanlarına sığdıramaları ile görevden alınmalarını istemişlerdi..
Adalet Bakanlığı mı “Ergenekon'da duruma hakim olun..” dedi? Tabii ki zırva! Buna gerek yok... Seçtirilenler, ne yapmaları gerektiğini çok iyi bilirler, Adalet Bakanı ve Bakanlığı ile bunca yıllık ilişkileri içinde, bunları öğrenmişlerdir... Görevlerini yerine getirmektedirler.
Erdoğan, Başbakanlığa daha ilk adımını atarken demişti: Beden dilimi anlayan bürokratlarla çalışacağız..
Erdoğan, bu “beden dili”ne, sonraları pek çok şeyin yanısıra “bertaraf etme/olma” kavramını da eklemişti! Bu dili konuşmayanlar, bertaraf edilmektedir yıllardır.
“Zulümhane”de olanlar, yargı içinde ayıklama, saflaştırma, tek dil-tek beden, monoblok bir sistem yaratma girişimidir!

Haydarpaşa Dayanışması

İstanbul, direnmeli.. İstanbul'un anıt yapısıdır Haydarpaşa Binası ve Garı. Tren istasyonu olarak, dünyanın da en birinci yapılarından. Anadolu ile İstanbul'u buluşturur,  İstanbul'u da tren ve vapurla bütünleştirir. Kitlesel ulaşım için bugüne kadar yaptığı inanılmaz büyüklükteki görevini ve yarattığı toplumsal katma-değeri, bu iktidar engelleme istiyor! 2004'den beri Haydarpaşa ve bölgesini nasıl hallederizin peşindeler!
Haydarpaşa'nın çatısı yandı! Bu acaba kasıtlı mıydı? Haydarpaşa Dayanışması haklı olarak derhal alarma geçti! Dün, Mimarlar Odası'nın bilgilendirme toplantısı vardı.
Yok Manhattan Projesi, yok Haydarpaşa Port.. Beğenmediniz mi? Peki, o zaman Osmanlı Projesi verelim.. Birini kabul edeceksiniz, orayı mutlaka kesip biçeceğiz, değiştireceğiz, ulaşımdan ve trenden arındıracağız, belki otel yaparız, işhanı, müze falan...
2004'den beri, iktidar, Devlet Demir Yolları, Turizm ve Kültür Bakanlığı Koruma Kurulu, Meclis, İstanbul Belediyesi ve dahası Çalık Grubu'nun da karıştığı, uluslararası emlak piyasasına bile çıkartılan gizli saklı plan ve projelerin hepsi, İstanbul'a, İstanbullulara, Kitle ulaşımına karşı nitelikte!
Cazibe merkezi” kavramı, sanki önünde durulmaz bir tanrı ve yasa oldu ülkemizde! Haydarpaşa Daşanışması soruyor: Kimin için cazibe merkezi? Yanıt açık: Sermaye için... Bir tüketim markası olacak..
Bu amaçla, Haydarpaşa, tarihsel ve gelecekteki görevinden uzaklaştırılmak isteniyor! İktidarın, genel tutumuna uygun olarak! Siyasal yapı, bu amaçla da, düzeninin yozlaşmış ve her amaçla kullanılır niteliğine giderek dönüşen bilişkişi kurumunu da göreve sürme peşinde!
İstanbul'un en önemli yaşayan tarihi semti olan Beyoğlu'nda Emek Sinemasını, Saray Sinemasının yerlerine devasa alış veriş merkezleri yapma çalışmaları da sürüyor. İnci Pastahanesi bile yokedilecek! İstanbul'a karşı bunca ihanet duygusunun ve yaptırımların kökeni nedir acaba..

Siyasal Bilgiler

Bir İki Üç Yetmez... Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde öğrencilerin yumurtalı protestosu bahane edilerek, 151 yıllık aydınlanmanın kalesi üniversitenin başına çorap mı örülmek isteniyor? (Süheyl Batum, öğrencilere faşist diyerek hata yapmıştır!) İktidar, gerçi üniversitelerin başlarına rektörlerini, dekanlarını atadı... kadrolaşmaları müthiş.. Ama üniversitelerde gerçek bilim insanlarının vicdanları haykırıyor... Bir bakıyorsunuz, 200 imzalı açıklamalar patlıyor! (BÜ ve İTÜ örnekleri)
Ve, en önemlisi, üniversitelerin gerçek sahipleri, öğrencilerin vicdanları ayakta!
İktidar yazarları büyük mezarlık sessizliğinin yazarlığına soyundular şimdi de! Aman sevgili iktidarlarına ne bir ses gelsin ne bir yumurta!
İktidarın, yazarlarının, taraftarlarının gençliğe karşı bu şiddetleri karşısında, insanın, 68'lilerin sloganını dönüştürerek, bir iki üç yetmez, daha çok yumurta diye bağırası geliyor!
http://orhanbursali.blogspot.com
--

15 Aralık 2010 Çarşamba

İnsan Öldürmek Ekonomik Bir Etkinliktir!


Ülkemizde kişisel, çetesel, töresel, terörist amaçlı silahlanmayı hızla arttıracak bir AKP tasarısı Meclis'te kanunlaşmak için gün sayıyor! Hürriyet, Teksas Yasası Geliyor, diye başlık attı!
Kişisel silahlanmayı önlemeye yönelik çalışmalar yapan Umut Vakfı'nın Başkanı Nazire DedemanTBMM, insan öldürmeyi kolaylaştırıyor” diye haykırıyor! Takan mı var! Dedeman “müslüman mahallesinde salyangoz satmaya” çıkmış gibi!
Ülkemizdeki ileri demokrasiye geçişin baş mimarı Erdoğan ve adamları, şimdi daha ileri ve büyük bir adım atıyor bu doğrultuda! 18 yaşındakiler bile pompalı tüfekle adam öldürme özgürlüğüne kavuşacak... Manyak, katil ruhlu, sinirli, ruhsal bozukluklar içinde yüzen, gözükara vb olup olmadığınıza bakarak silah taşımanıza karar verecek tıbbi heyet de kaldırılıyor!
İsterseniz beş silah ruhsatı alabilecek ve ikisini üstünüzde taşıyabileceksiniz!
Umut Vakfı, çetelesini tutuyor: Yılda 4 bin kişi (ateşli) silahla öldürülüyor. Cinayetlerin yüzde 60'ı ateşli silahla işleniyor.. Her on kişiden biri silahlı.
Başlarında Erdoğan, AKP iktidarı, silahlanmayı tırmandırıyor, bu yasa kabul edildikten sonra, çok daha ileri bir demokratik düzene geçeceğiz!
 Cinayetlere aracılık eden silah satıcıları ile AKP ele ele.. satıcıların şefi diyormuş ki, “Bir işgal durumunda halkın silahlanması gerekir, boşnaklar silahlı olsaydı, Sırp katliamı olmazdı!!!”
***
Bu büyük “icraata” iki açıdan bakalım.
İlki, AKP, bugüne kadarki anlayışı gereği, silah alımına, satımına, kullanımına bir ekonomik faaliyet olarak da bakmaktadır!
Silah ticaret hacmi büyüyecektir, belki de üçe beşe katlanacaktır: İktidar, iş olanaklarını arttırmış olacaktır: Bir kaç yüz kişiye daha yeni iş sahası açılacak veya var olanlar genişleyecek, aracılar artacak, birileri zenginleşecek, bazı insanlar da asgari ücrete yeni iş olanaklarına kavuşacak..
Sadece bu kadar değil: Adam öldürmenin bir ekonomisi vardır. AKP iktidarı bu ekonomiyi de büyütüyor.
Her bir cinayetle birlikte bir dizi ekonomik etkinlik devreye giriyor! Kurşun harcanıyor, kurşun üretimine katkıda bulunuyorsunuz! Silah eskiyor, bakımı, yenisi, merakı artıyor; silah üretimine ve çeşitlenmesine katkıda bulunuyorsunuz..
Millet silahlanınca, silahlanmamış olanlar da silaha sarılıyor, iş hacmi büyüyor!
Elinize kağıt kalem alın, 4 bin kişinin öldürülmesinin, 700 kişinin yaralanmasının yarattığı, çeşitli sektörlerdeki iş hacmini hesap edin! Sağlık sektörü canlanıyor, hele hemen ölmediyse insan, can çıkışına kadar hastahane yoğun bakımlarına tonlarca para kazandırıyor...
Adam öldürmenin bir dizi yan sektörü canlanıyor. Örneğin yeni hapishanelerle AKP ve taşaronları kazanıyor. Devlet harcamaları artıyor..
AKP ekonomik faaliyetlerin partisidir! Dolayısıyla, salt ekonomi açısından bakıldığında, AKP meşrebine uygun davranıyor!
***
Peki soruna sadece bu açıdan bakmak, sizi tatmin ediyor mu?
Beni etmiyor.
Dolayısıyla üç noktayı dikkatinize getirmek isterim:
Birincisi, AKP bu yasayla, yeni siyasi silahlı güçler yaratmaktadır. En azından, ilerisi için, kolay silahlanmanın yasal ortamını oluşturuyor. Bu silah yasasından en çok yararlanacak olanlar, kültürel olarak, iktidara oy veren kesimlerin önemli bir çoğunluğudur. İktidar çevresindeki din tüccarı kesimleri de bunların arasında sayınız.
İkincisi, silah yasası, AKP'nin kültürel zihniyetini yansıtıyor.
Edoğan ve adamları, ileri kültürün, örneğin Avrupa kültürünün insanları değiller.
Amerikalılığın, oradaki siyasi-dini-toplumsal düzenin unsurlarıdırlar.
Amerikan usulü demokrasi=AKP'dir.
Türkiye toplumunun ruhsal yapısı ve ortak politik kültürel paydası da buna uygundur.
***
Bütün bunları bir kenara koyun.. Şimdi en önemli konuya gelelim:
Silah yasasının, ülkemizdeki etkin kargaşa ve çatışmada nasıl bir rol oynayacağını düşünüyorsunuz?
Bırakın bazı niyetleri, düşünceleri: Milletin birbirini kıracağı bir siyasi ortamın yasal hazırlığı görüşülüyor, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde!..
14 Aralık 2010/ Bilim ve Siyaset 



14 Aralık 2010 Salı

Öcalan İktidarı Yönetiyor


Abdullah Öcalan hem Kürt hareketi içinde farklı sesleri bastırdı hem de iktidarı ve Kürt sorununu yönetmeye başladı! BDP içinde, Kürt hareketinin “sivil” kanadında, bir süredir şu görüş gelişmeye başlamıştı:
Artık silahla gelinebilecek yere gelindi, bundan sonra artık silahlı mücadele ile gidilebilecek bir yer kalmadı, çok güçlü sivil mevziler kazanıldı, Kürt gerçeği kabul ettirildi, Kürt dili kabul ettirildi, Kürt isimler kabul ettirildi, bundan sonraki hedeflere siyasi mücadele ile ulaşabiliriz. Kürt halkı kendi bilincine vardı, bundan geri dönülmez... Silahlı mücadeleye devam edilirse Kürt hareketini ezdirebiliriz... Irak Kürdistanında da PKK üzerinde baskılar var.. Orada silahlı olarak ne kadar barınabiliriz...
İkinci bir nokta, ayrılık konusunun da resmen tartışılmaya açılması bu süreci hızlandırdı. Kürtler ayrılmak istiyor mu? Ülkenin batısındaki Kürtler ayrılmak ister miydi? Güneydoğu'da ve Irak Kürdistanında mı yaşamak isterler, yoksa bütün Türkiye'de mi? Kesin bir ayrılık gündeme geldiği taktirde, bu soruların tartılışması kaçınılmaz olacaktı. Kürtlerin önemli bir kesimi Türkiye ile birlikten yana gözüküyor. Örneğin bir referandum yapılsa, PKK ve BDP azınlık kalabilir.. Zaten bu tartışma açıldığında BDP liderleri derhal, ayrılmanın gündemlerinde olmadığını açıkladılardı!
***
Ama öyle anlaşılıyor ki Öcalan öyle düşünmüyor..
Onun hedefi açık ve net: Büyük Kürdistan ve liderliği!
Bu amaçla, “aykırı” ve “barışçı” sesleri bastırdı. Osman Baydemir'e “silahlı mücadele olmasaydı sen o koltukta oturamazdın” dedi ve özeleştiri (boyun eğme) yaptırttı.
Hemen arkasından Kürt bölgesinde “halkın (kürtlerin) silahlandırılmasını” gündeme getirdi.
Halkın silahlandırılması” konusu, ilk Paris Komünü'nde (1871) ortaya atılmıştı. Komünü korumak için işçiler silahlandırdılmıştı! Sonra Sovyet Devrimi'nde işçiler ve köylüler silahlandırıldı.
Öcalan, bunu şimdi Kürt bölgesinde uygulama niyetinde!
Bu, özerk bölge ilanında kesin bir kararlılık götergesidir. Bu çerçevede, doğrudan doğruya Kürt yönetim organlarının kurulması gündeme gelir. Zaten belediyeler bir yönetim organı olarak varlar, kendi polisi, kendi hukuku, giderek kendi ordusu (PKK gerillları!)...
***
Bu program yeni değil.
Öcalan geçen yıl Ağustos ayında Kürt Çözümü olarak özerk Kürt bölgesi kuruluşuna ilişkin geniş bir “program” açıklamıştı! O zaman şöyle yazmıştık:
Sayıp döktuklerine baktığınızda, federatif bir yapının ötesinde, Türkiye toprakları içinde ‘ayrı‘ bir devletin yapıtaşlarını sayıp döküyor: Eğitim, ordu, din, meclis, belediye, spor vb bütün örgütlenmelerini kendileri yapacaklar... Sonrası için bir "hooop" adımı kalacak!..”
Evet Öcalan bu programı uygulamaya koydu!
***
Zemin ve zaman uygun! Seçime gidiyoruz, AKP kesinlikle terör falan istemiyor, bu amaçla Öcalan'la İmralı'da görüşmeleri bir kaç aydır son derece hızlandırdı! Terörün olmadığı bir ortamda, AKP büyük bir oy çoğunluğuyla iktidara gelmeyi hedefliyor..
Öcalan bunun bilincinde... Kendi programını devreye sokarak bir oldu bitti yaratmaya çalışıyor, iktidarı da “çatışma yeniden başlar” diye tehdit ediyor..
Cemaat ile ilişkisinin amacı ne? Cemaat demek Amerika ve Amerikancı çözüm demek... Öcalan, hedefleri için şeytanla bile işbirliği yapar, onun açısından doğrusu budur.
İktidarı şimdilik Öcalan yönetiyor. AKP zaman kazanma peşinde.. Ama seçime varmadan, Kürt meselesininin geldiği noktada, çanak çömlek patlayabilir...
AKP sağ salim seçimi atlatabilirse, sonrası için “nasıl olsa tepelerim..” diye de düşünüyor olabilir!
Dört yıl daha zaman kazanacak çünkü..
--
13 Aralık  2010 / bilim ve siyaset 

12 Aralık 2010 Pazar

Bir Eskici Kenti

On yılı aşmış Roma'ya gelmeyeli.. Aaa herşey yerli yerinde! Sanki değişen bir şey yok gibi! (Çevresiyle ilgilenmiyorum!) Acaba döndüğümde İstanbul'u yerli yerinde bulacak mıyım, duygusu içinde yaşayanlar için, Roma'da hemen herşeyin aynı kalıyor olması, biraz şaşkınlığa neden olabilir!
Dahası, şöyle de düşünebilirler:
- Yahu ne kadar eski bir yer olarak kalmış burası! Binalar eski, kentte bi tane gökdelen bile yok! Modernliğin m sini bile duymamışlar! Tam bir fosil! Arkaik! Hangi çağda yaşıyorlar burada?! Şöyle bizim inşaatçıları buraya bi sokacaksın, beş yıl içinde tepeden tırnağa pırıl pırıl bir kent inşa edcekler İtalyanlara! Bu ne sıkıcı bi hayat böyle! İstanbul için öyle mi ya! Sürekli bir heyecan! Dün geçtiğin yeri tanımayazsın! Bir bakmışsın pırıl bir modern bina! Arkada bir alışveriş merkezi, dünya çapında!
Adam haklı! Roma'da onbinlerce adım attım, bir tane AVM yoktu!
İstanbul'un her bir caddesinde bir AVM... Kentin en eski özgün bir iki bölgesinden Beyoğlu'da bile bir spor kulübü başkanı, üstelik kentin en önemli sineması Emek'i de yerle bir ederek, bir AVM yapmıyor mu!
Her gün, değişim değişim diye cartlayan, kendi kafasına uygun olmayan her herşeyi fosiller olarak niteleyen siyasi ve kültürel borazanlar, edep ve hayalarına uygun olarak susuyorlar!
***
Roma'yı dinliyorum. 15 yıl önceki Michelin Roma rehberini kullanıyorum hâlâ! Bu rehberi o zamanlar çok sevmiştim, çok pratikti, entelektüel dedikoduculuğu da fena değildi; ancak bu kez farkettim ki çok çok katolik ve İtalyan, bilgi çeşitliliği az! (Yoksa Michelin'in Barselona'sı mı kaliteliydi!) Zaten kitap da bizi terketti, kimbilir hangi kafede, pizzacı veya makarnacıda unutturdu kendini! Daha iyi bir rehber kitap aramalıyız.
Roma piazza'larla (meydan) dolu! Birinden çıkıp kısa bir sokak-cadde yürür, öbürüne girersiniz! Her meydanın oluşmasına neden olan da bir bina, kişi, olay, zengin(lik) var sanki. Ama kenti yaşanır kılan da bu meydanlar. Roma'nın bütün çeşmeleri buralarda..
Elde/cepte, mutlaka gidilecek, görülecek yenilecek, kahve içilecek, gezilecek yerlerin listesi! Oradan buradan akan bilgiler! Çok şükür, Özlem sayesinde, üstü çiziktirilmemiş hiç bir yer kalmadı! Ayaklara karasuların inmesinin (yoksa sürünmenin mi demeliydim) anlamını, bir kez daha öğrendim!
Colosseum (tarihin en büyük -her türlü- gösteri ikonu) ile tarihi merkez arası büyük caddenin her iki yanı arkeolojik kazı alanı! Roma İmparatorluğu'nun Doğu merkezi İstanbul'u düşünüyorsunuz ister istemez! Sultanahmet'i ve geniş çevresini, Büyük Saray'ı! Biz, Büyük Bizans Sarayının üzerini lüks otelle kapamak yarışındayız.
Oysa, insanlık geçmişin peşinde daha çok koşmaya başladı! Elde eski olarak kalan ne varsa, en büyük zenginlik! Dünyada güncel herşeyin giderek birbirine benzediği çağımızda, ülkeleri birbirinden farklılaştıran ve ilginç kılan en büyük ayıraç, geçmişi ve kültürü. Sizi özgün kılan ne ayrıcalığınız varsa, küresel arenada, en değerli varlığınız  olarak ortaya çıkıyor. Eğer bunu inşa edebilmeyi akıl edecek bir kafanız ve beceriniz varsa!
***
İstanbul'un “çağlar öncesi”ndan kalmış en özgün yeri olan Adalar'ı da “modernleştirme” ve “İstanbullaştırma” fitne fücürlüğü, “turistik yapacağız” diye iş makineleriyle Büyükada'ya girdiğini anımsadım burada. Belediyecilerin, onların dernekçi-vakıfçı- inşaatçı “okumuş yazmış” destekçilerinin de yardımıyla!
Ve arka planda ise, artık giderek sözdeleşen koruma kurullarının kararları!
Bu kurullar, iktidarın bozuculuğu çürüyücülüğü sayesinde “tak fişi bitir işi” şıpşaklığına dönüşüyor. Ahlaksız siyasi ve toplumsal yapı, onyıllardır süren “çivi bile çaktırmıyorlar” edepsiz propagandası ile, tarihi kurulları dönüştürdü! Tıpkı çevreyi mahvetmek için kurulan çevre bakanlığı gibi...
Roma, yine fazla kutsal bir yer! İnsanı boğuyor! Bu açıdan bir yazı daha yazacağım...
İyi pazarlar!

10 Aralık 2010 Cuma

Demokrasiye Doğru Rap Rap



Bu ülke hapishaneleri, hüküm giymeden 14 yıl tutuklu olarak hapishanede çürüyen insanlarla doluysa... Hapishanelerdeki insanların yarıya yakını tutukluysa... çekiverin adaletin kuyruğunu...  Orada sadece zulümden bahsedebiliriz... Balbay, boşuna kitabına Zulümhane adını koymadı!
Mehmet Haberal, tahliye isteklerini yeterli, hukuki, vicdani bir neden göstermeden durmadan reddeden yargıçlar hakkında tazminat davası açıyor.. Yargıtay da, Türkiye'deki hapishaneye tıkma/hapishanede tutma histerisini gözönüne alıyor, çağımızda insan hak ve özgürlüklerinin ulaştığı yüksek duyarlığa uygun davranıyor, 9 yargıcın Haberal'a tazminat ödemesine karar veriyor...
Bu karar, adalette karşılıklı hak ve özgürlükleri dengeleyicidir. Yargıçlar tanrı katında kimseler değildir. Yargıcın yargıç, hukuk, adalet vicdanı son derece üst düzeyde olmalıdır; VİCDANI, siyasi ve ideolojik veya başka her türlü etkileyici olguya mümkün olduğunca kapalı olmalıdır! Veya etkilense bile bunun –en düşük düzeyde!–bir derecesi olmalıdır...
Tutukluya, hak ve hukukunu savunma yolunu açmıştır Yargıtay..
Bu karar ileri demokratik bir karardır, yargıcı sadece hukukun, adaletin, vicdanın sesini dinlemeye teşviktir!
***
İktidar, bence hukukun ruhuna aykırı olarak, sık sık bir torba yasa çıkarma yolunu seçmiştir. Birbiriyle ilgisiz bir dizi maddeyi torba yasa olarak Meclis'ten geçiriyor.. İşte son torbanın içine, tazminata mahkum olan yargıçları kurtaran bir madde de ekliyor: Yargıçlar, hukuku çiğneyen karar verseler bile haklarında dava açılamayacak!
Eğer, örneğin başka bir iktidar döneminde böyle bir karar alınsaydı...
AKP yeri göğü yıkardı, iktidarın ne faşistliği kalırdı ne diktatörlüğü, ne yargıçlar hükümeti, ne de iktidarın yargıçları...
Aynı değerlendirmeleri bu iktidar için haydi haydi ve fazlasıyla yapmalıyız!
Hele, bir avuç öğrenciye böylesine bir zulüm uygulayan, elindeki adalet ve emniyet mekanizmasını nasıl komplo kurma mekanizması olarak işlettiğine ilişkin bunca olgusu ortaya saçılan bir siyasi anlayışın, ne yapmak istediği çok açık ve saçıktır.
Hem de, eğer demokrasi duyarlığınız yüksekse, utanacağınız bir çıplaklıkta!
İktidar, Silivri'ye ve bundan sonraki bütün benzer ve yandaş davalar için emrindeki adalet mekanizmasına emrini, mesajını veriyor: Devam et, gerisini merak etme!
Nasıl öğrencilere uygulanan büyük şiddetle ve üstelik bir bebeğin düşürülmesiyle cinayet işlenerek ileri demokrasiye büyük bir adım attıksa..
Bu yasa ile AKP'nin ileri demokratik düzenine doğru büyük bir adım daha atmış oluyoruz...

YARSAV Güneşi
Adalet mekanizmasının nasıl çalıştığı, hukuk ve yasa uygulamaları, siyasi iktidarın yargıç ve mahkemelerle ilişkisi, siyasi ve yandaş yargı yaratılıp yaratılmadığı, siyasetin yargıya yönlendirmesi, siyasetin yargıya müdahalesi, siyasetin rakiplerine karşı yargıyı kullanması...
... Bütün bunlar, bir ülkenin, bir iktidarın ne kadar demokratik olduğuna ilişkin en temel karinelerdir!
Bunlara bakacaksınız, iktidarın nereye koştuğunu göreceksiniz!
Göremiyorsanız, ya siyasi körsünüz, ya kendinizi kullandırıyor ve kandırıyorsunuz, ya da rap rap gidişin destekçisisiniz...
Türkiye'nin bugün Rap Rap Demokrasisi içinde, YARSAV çatısı altında toplanmış gerçektan yargı bağımsızlığına ve tarafsızlığına ve de hukukun üstünlüğüne inanmış yargıçların bulunması, gelecek için umudumuzu ayakta tutuyor.
İşte varlar, onlar orada, boyun eğmiyorlar, bütün baskılara karşı direniyorlar..
Herşeye rağmen, bu ülkede adaletin kökü, işte orada, var... Varlıklarına sonsuz teşekkür...
... Diye haykırmamız gerekir.
Bu gücü, bu direnci büyütmeliyiz...
Çünkü bu ülke, rap rap düzenine doğru yol alıyor..
---
 9 Aralık 2010 / Bilim ve Siyaset –

8 Aralık 2010 Çarşamba

YAVUZ NUTKU'NUN ARDINDAN.. SEVGİ VE DERİN SAYGI


Fotoğraf: Prof. Dr. Mehmet Erbudak

Bilim dünyamız çok değerli bir insanını, ben de dostum Prof. Yavuz Nutku'yu yitirdik. Dünyaca ünlü bir teorik fizikçi. "İnsanlığın tarihi matematiksel fiziğin tarihidir; ben de buna küçük katkılarda bulundum...” onun sözleridir. Alman Lisesi'ni, Robert Koleji ve Berkeley Kaliforniya Üniversitesi,  Şikago Üniversitesi, Maryland ve Princeton... TÜBİTAk Bilim Ödülü, Phi Beta Kappa Ödülü.. Bilkent Üniversitesi Matematik Bölüm Başkanlığı, TÜBiTAK Feza Gürsey Enstitüsü kurucu müdürü... 
Onu sanrım Ağustos 2010'da evinde ziyaret ettik Yılmaz Akyıldız ve Selman Akbulut ile birlikte..  Hastaydı ve ziyaretten önce Cumhuriyet'te 18 Temmuzda şu yazıyı yazdım, en iyisi bu yazıyı biraz zenginleştirerek yayımlamak...  

Yavuz Nutku

Yavuz'la 25 yıl kadar önce bir Domuzlar Körfezi (veya Koyu) yolculuğumuz var. Hayır Küba'dan bahsetmiyorum, burası Datça'dan o zamanlar ancak motorla yarım saatte gidilebilen bir yerdi. Yavuz'un orada kooperatifi üyeliği vardı. Evleri ya yapılmamıştı ya da inşa halindeydi, belki de orada öyle evler yapılmayacaktı, harita üzerinde görmüş bizleri oraya sürüklemiş de olabilirdi!!! Bildiğim, orada bir çadırda kalacağımız veya kaldığımızdı. Doğrusu gerçeğin de tam ne olduğu hiç umurumda değil! Ama çoluk çocuk oraya gittiğimizi, çadırda kaldığımızı, akrep olasılığına karşı çadırın dışına daire şeklinde  ilaç serptiğini biliyorum.
Her türlü enerji dolu, bu nedenle de müthiş deli dolu biri! Bir gün çat telefon, "Orhan zengin olabiliriz, sana bir teklifim var”. Uzaya ilk uydular yerleştirilmişti, bak birilerini bul, bir-iki metre çapında çanaklar ürettirelim (anten).. Uydudan TV yayınlaır dünyada yeni başlamış...
Henüz Türkiye'de çanak anten nedir bilen yok. Uydudan televizyon yayınlarını almak için yıllar sonra çanaklar üretilecekti! Aman, benden de ne “girişimci” olurdu! Ik mık, yahu Yavuz kime ürettireceğim...  Sonraları ortalık çanak antenle doldu! “Köşeyi dönerdik”!
Başka bir gün de, bir yabancı kaynaktan İkinci Dünya Savaşı'nda Almanların Balkanlardan saldırı planlarıyla ilgili bir Barbarossa Savunması okumuş, heyecanla  haber veriyor ve Türkiye'de bunu kimse bilmiyor, diyordu! Yavuzla ilgili sıradan 3 olay yazdım, yazılmayacakları saklamak için sadece!!
***
Yüzde 99,9'unuzun kim bu Yavuz dediğine eminim. Gerçek insanlarla ilgilenilmeyen bir ülkede safsata, aptallık, düşük zekâ her zaman kol gezer ve toplumu esir alır. Gerçek seçkinler hiç önemli değildir! Uyduruktan zil takıp davul çalanlar ortalığı kaplamıştır. Vasat toplum ve onların köşebaşlarındaki medyatik temsilcileri, seçkinlerden de nefret eder.
Yavuz Nutku, çok zeki bir uluslararası (matematiksel) fizikçimiz. Arkadaşları, hakkında bir “Anılar Yavuz Nutku” kitabı hazırladılar. Önce Prof. Yılmaz Akyıldız CBT’de bir yazı yayımlayalım dedi, sonra iş büyüdü ve uluslararası katılımlı bir kitap oldu! Yılmaz öncülük etti tabii ki!
Sayfaları çeviriyorum, diyen diyene ve öven övene!
Ama önce şunu belirteyim: Caanıım Yavuz'un adı, Yavuz Zırhlısı'ndan geliyor. Tabii ki, baba, Cumhuriyet'in Gemi Sanayisinin kurucusu, Ord. Prof. Ata Nutku olunca!
Yavuz, fiziğin uç noktalarında araştırmacı; örneğin gravitayonel dalgalar, topolojik kütleli gravitasyonel alanlar, tamamıyla entegre edilebilen sistemler gibi...  Einstein denklemleri, gravitasyonal çekim kuantum çekim kuramıyla ilgili  çok özel katkıları ve kendi adıyla anılan modelleri ile fiziğe önemli katkıları oldu. 
“Genel görecelikte dinamiğin geometrisi” de bunlardan biri!  Ülkemizdeki az sayıda rölativite öncülerinden...  “Çarpışan gravitasyonel dalga çözümü” araştırmasını, çalışmalarının en önemlisi olarak niteler; bu da, literatürde “Nutku- Halil Çözümü” olarak bilinir!
Ama felsefe, resim, sinema, edebiyat, tarih, arkeoloji, evrensel politika.. da özel ilgi alanlarıdır!
Maryland ve Princeton'da öğretim üyeliği yaptı, ODTÜ, Bilkent, Boğaziçi Üni.'de çalıştı. Uzmanlığı ile ilgili uluslararası bilim kuruluşlarının yanısıra, Türkiye Bilimler Akademisi üyesi.
***
Yavuz, kendini tanıtıyor: “Roger Penrose'un, Road to Reality: A complete guide to the Laws of the Universe, kitabınde dediği gibi, insanlığın tarihi matematiksel fiziğin tarihidir; ben de buna küçük katkılarda bulundum...”.
Annesiyle birlikte gece gökyüzünde yıldızlara baka baka, kendini evrenin yasalarını araştırırırken bulduğu anlaşılıyor! Babası da ona bir teleskop alınca!
"Aslında astronomi coğrafya gibidir, hayranlık uyandırır, fakat gerçekte iş fizikte biter” gerçeğini edindiğinde, henüz çok gençti! “Bütün aldığım dersler boyunca en derin hazzı klasik mekanikten aldım” der!
Anılar kitabını karıştırıyorum... Çalışma arkadaşlarından Alan Newell Best, “Yavuz'la boğaziçinde yüzdük.. derin koyu gözleri merak ve humor doludur.. daha çok dinlemeyi öğrenmeyi seviyordu..” Charles Misner: Gravitasyonel teori gurubumuzda, keskin zeka ve sorgulaman ve meraklı olman, Einstein üzerindeki derin bilginle, hem öğrencilere şol gösterci oldun ve onları verimli çalışmaya yönelttin.” Lionel Mason, Roger Penrose ve daha pek çok yabancı meslektaşı Yavuz'a mesajlar gönderdi.
Türkiye'den arkadaşları hoş anılarla Yavuz'un katkılarını anlatıyorlar. Ahme Eriş, Cihan Saçlıoğlu, Yılmaz Akyıldız,  Ali Ülger, Ayşe Bilge, Ali Nesin, Aysel Karafistan, Selman Akbulut,  Mehmet Erbudak, Mahmut Hortaçsu, İlhan İkeda ve başkaları...
***
2007 Nisan başında Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji'de Yavuz'un zehir zemberek bir yazısını yayımladım. “Bunu, virgülüne dokunmadan yayınla” dedi. Yılmaz'a danıştım: "Kucağına bir ateş topu bıraktı..”
Dürüst ve cesur bir yazıydı ve ünlülerin kötülüklerini de yerden yere vuruyordu ve hepsi doğruydu! Yazısının sonunda diyordu ki:
Şimdi hayatımın sonuna gelirken ilerideki bilim adamlarımıza bir tavsiyem var: Bilimsel yaratıcılık tek bir insanın beyninin içindedir. Sakın "hocanızın" sultasına boyun eğmeyin. Bu sizin rahatınızı  sağlamayacaktır ama bilim dünyasına kalıcı eser vermenizin yolunu açacaktır.”
Çağırırsa gideceğim ve yatağının başında içeceğiz!
***
Çağırmadı, ama biz gittik. Yatağının başında biz içmedik, ama o votka içiyordu, ağır şeker hastasıydı!
Cenaze töreni Levent camiinde olacak, ayın 9 unda yani bu perşembe.. Ne yazık ik katılamayacağım, Roma'ya uçarken gökyüzünden Yavuz'a el sallayacağım. Anısı önünde saygı ve sevgi ile eğiliyorum...
--
obursali@cumhuriyet.com.tr



Polis Devleti


Işıl Kurt, öğrenci, yere düşmüş veya düşürülmüş, bir polis tepesine binmiş, çevreinde 3-4 polis de tekme- tokat, postal-cop, artık allah ne verdiyse... Saçı çekiliyor, bacak arasına da ekstra tekme yiyor... Kadın olmanın “hakkettiği”ekstra aşağılayıcı davranışlardan ne kaldıysa, sözlü sözsüz, hepsinden de yeterince almıştır...
AKP ile ulaştığımız “daha demokratik” veya “ileri demokratik” düzenin yansımaları.. görüntüleri.
Biz bu sahneleri biliyoruz, iktidarın bu zorba yüzü yeni değil, bunun en şiddetlilerini önceki bir mayıslarda yaşadık.
Daha bir ay önce, 5 Kasım'da Boğaziçi Üniversitesi, belki de tarihinde görülmemiş bir polis baskınına uğradı. Başbakan üniversitede bir açılışa davetliydi, öğrenciler de iktidarı protesto etmek için pankartlar hazırlamıştı.. Orada yaşananlar medyaya pek yansımadı. 200'ü aşkın Boğaziçi Üniversiteli Akademisyenin Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji'de yayımlanan açıklamasından (Sayı 1235, 19 Kasım):
“.. O gün Boğaziçi kampüsü dışarıdan getirilmiş olan çeşitli resmi ve sivil emniyet güçleri taarfından adeta teslim alındı. Üniversitenin sokak ve meydanları öğrencilere ve öğretim üyelerine yasaklandı. Hükümete yönelik eleştirilerini pankart ve sloganlarla dile getirmek istiyen öğrenciler tartaklandı, ablukaya alındı, üzerlerine ibber gazı sıkıldı. Çevik kuvvet bazı binaların içine, odalara kadar girdi, öğrencileri kovaladı.. Bu orantısız ve abartılı polis gücü ve şiddeti karşısında öğrencilerimizin hiç bir şiddete başvurmadan sivil protesto geleneklerini koruyabilmelerini, bizim şansımız ve öğrencilerimizin bir edemi olarak görüyor..
“Çevik kuvvet, Başbakanlık korumaları ve sivil polis, bu sınır/hukuk tanımaz tavırlarıyla üniversite özerkliğini ayaklar altına almış.. o gün üniversitenin köklü gelenekleri, ilkeleri ve akademik onuru çiğnenmiştir...”
***
Başbakana yönelik en küçük protesto veya el sallama bile, büyük bir polis şiddetine yol açıyorsa, artık nasıl bir raya girdiğimizi anlayalım. Önce polis “alan” temizliği yapıyor, sonra Başbakan “güllük gülistanlık” yere geliyor! “Halkla bütünleşmiş” bir iktidarı mı anlatıyor bu manzara?
İktidar ve cemaatçi güçler, ele geçirdikleri devleti giderek daha çok bir şiddet aracına dönüştürüyorlar...
Bu şiddet, polis copu, biber gazı, posta-yumruk olarak yansımıyor sadece; aynı zamanda hukuki komplolar olarak da tezgahlanıyor! Savcı Cihaner olayı tepeden tırnağa böyle bir tezgahtır! Cumhurbaşkanı aleyhinde dava açan Osman Kaçmaz’a Hatay'da savcılık+polis tarafından düzenlenen “kameralı baskın” da aynı türden  tezgahlardı!
Devlet içinde bazı güçler belki de uzun süredir ilk kez bu iktidar döneminde “suç yaratarak” muhalefetin üzerine gidiyor!
Ergenekon'da pek çok insan bu “yaratılmış suç” ile tutuluyor.
Hanefi Avcı yine odasına konmuş “ses kasetleri” ile içeri tıkılmıştır! Üstelik bazı gazeteciler de kullanılmak istenerek!
***
İktidar üniversite ve öğrenciler üzerinde yoğunlaşmış. İktidarların ve emirlerindeki emniyetin tutumu ve anlayışı zerre kadar değişmiş değil! Öğrenciyi bastır! Gösterileri dağıt! Şiddetle!
İktidar, öğrencileri kışkırtıyor! Aslında bıraksalar, protestolarını, tepkilerini dile getirecekler ve dağılacaklar.
Hayır! Şiddetle üzerlerine gidiyorlar!
Bastırmak ve kışkırtmak, el ele gidiyor!
YÖK Başkanı da rektörlerden üniversitelerde polis güçleri için yer ayrılmasını istemişti!
Bu senaryoyu tanıyoruz! Sözde özgürlükçü bir iktidar!
Dünyanın hangi ülkesinde, hangi tarihte, hangi zaman, gücünü dinsel siyasal inanıştan alan bir iktidar, özgürlükçü olabilmiştir!
Bu iktidar dinci mi ki böyle diyorsun diyenlere hemen önceki günkü Başbakan'ın İmam Hatiplilerin töreninde yaptığı konuşmayı okumalarıın öneririm..
Recep Bey, orada “kutlu doğumlar, zor olur, sabır gerek” diyordu!
Bu iktidar döneminde muazzam bir polis ordusu kurulmuştur ve kurulmaktadır!
--
 7 Aralık 2010 / Bilim ve Siyaset –