Öne Çıkan Yayın 20 Mart 2012 yazım

Erdoğan’a Askeri Darbe?

Yoo hayır bu kez, başka bir “fantezi”i üzerinde düşünmeye çağırıyorum: Cemaat, denetlemeye başladığı TSK’yı, Erdoğan’a karşı kulla...

13 Haziran 2020 Cumartesi

Neden COVİT’den ölenlerin dörtte biri ABD’de?

Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet, 11 Haziran Perşembe, 2020

Dünyada her halde COVIT-19’dan etkilenen en büyük ülke ABD. Neden? Koskoca ülke, 320 milyon kadar nüfusu var, dünya egemeni veya bu konuda iddiası var, sözde dünyaya demokrasi dersi verecek, zengin mi zengin, hala dolarını istediği basıp dünyaya salıyor, bilimde ve teknolojide ve patentlerde birinci veya ikinci, bu alanda rakibi Çin, süper zenginleri var, dünyaya kafa tutabilen sıradan bir para babasını Başkan yapacak kadar cahil bir seçmen ve halkı var.
Dün itibariyle 112 bin insanı öldü, dünyada toplam ölenlerin sayısı 412 bin olduğuna göre, demek ABD’nin payına düşen dörtte bir!
Ve adam utanmadan koltuğunda oturuyor!

Yüzmilyarderlerin yükselişi

İşte neden COVİT’ten neden bu kadar çok insan etkilendi ve belki de yukardaki siyahladığım cümlede saklı. Sadece parayı, işvereni, zenginleri düşünen, buna göre ülkeye yöneten bir Trump ve diğerleri...
ABD’de başkanlık koltuğunda sürekli oturanlar patronlar, zenginler, silahçılar, petrolcüler ve benzerleri.. 10- 15 yılda 150 milyar dolar servetiyle zirveye tırmanan kitapçılıkla işe başlayan süper marketçilikle büyüyen Amazon ve benzerleri de aslında bir ayaklarıyla petrolcülerin yanında yer alıyor.
Onları bu kadar kısa süre yüzmilyarderler yapan da Amerikan sistemi, her herhalde yatıp kalkıp dua ediyorlardır.
Çok yüksek kârların anlamı, çok ağır bir sömürü mekanizmasının devrede olması. Peki zenginlerin dışında millet nasıl, mesela sağlık konusunda?
Şimdi gelelim işin nedenine! Bazı paylaşımlarda bulunacağım:

Hastaneler kapanıyor

· ABD’de yaklaşık 27,5 milyon insanın sağlık sigortası yok. Bu nüfusun %8,5’i..
· Sağlık hizmetlerini esas yürüten özel hastaneler ve sağlık sigortası şirketleri..
·  Yoksulların yaşadığı bölgelerdeki yeteri kadar kar elde edemeyen özel hastaneler kapanıyor..
·            2019’da 567.715 kişi evsiz ve sokaklarda yaşıyor;
·            40 milyon insan ise yoksulluk ve yoksunluk içinde.
·            Hapishanelerde 2 milyonun üzerinde mahkûm var.
·            Güvencesiz çalışma son derece yaygın
·            Koskoca ülkede solunup cihazı bulunamadı!
·            100 yıldan sonra ilk defa ortalama yaşam süresi kısaldı,
·            500.000 kişi uyuşturucu doz aşımından öldü...
·            Ulusal bir sağlık sistemi olmayan nadir ülke
·            Doktorların sayısı fazlalaşıp gelirleri düşmesin diye, doktor eğitimi çok sınırlı..
·            Polisler yılda 1000 kişiyi vurup öldürüyor... Çünkü böyle bir ağır sömürü ve halk karşı sistemi ayakta tutmanın aracıdır polis cinayetleri.
·            Neden ülkede gösteriler son ermiyor, bir de bu açıdan bakın.


3.cü büyük çöküş
·            Bugünkü kriz, kapitalizmin 21. yy’daki 3. Çöküşü.. 2000 baharında teknoloji şirketleri krizi, 2008-2009’da mortgage krizi, şimdi de Korona krizi. İlginçtir ki kapitalizmi savunmak isteyenler, krizleri başlatan şeylere göre isimlendiriyorlar. Sanki kapitalizm masummuş, dışarıdan kaynaklı bir çöküşün kurbanıymış gibi.
·            Amerika’da 2000’deki ‘.com’ krizini çözmek için atılan kapitalist adımlar, 2008-9’daki krizi doğurdu, 2008-9’daki krizi çözmek için atılan adımlar ise -belli ki gerekli dersler alınmamış- bugünkü krizi getirdi.
·            Yine ABD nüfusunun en azınlığına yani işverenlere paralar veriliyor, yine korkunç sonuçlar olacak, ama giderek arttığı için daha büyük bir ekonomik kriz olacak. 
***
Bu yazıda paragraf halinde sıraladığım bilgileri ve son üçündeki yorumları, Herkese Bilim Teknoloji dergisinin son sayısında Bayram Ali Eşiyok’un ve Bilim ve Üniversite sayfasından aldım. Aslında 7 Haziran yazımda da bu konuyu işlemiştim, bu yazımı biraz daha genişletilmişi olarak kabul edin..

10 Haziran 2020 Çarşamba

Ayasofya kullanışlı bir seçim aracı ve yeniden dış düşman yaratma politikası

Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet, 9 Haziran Salı, 2020

AKP 17 yıldır iktidarda ve Ayasofya’nın resmen camiye dönüştürülmesi konusu gündemine gelmedi. Şüphesiz daha önce çeşitli köktendinci İslami yazarlar, çevreler Ayasofya’nın ibadete açılması konusunda dönem dönem bunu dile getirdiler, yazdılar çizdiler (mesela, M. Ş. Eygi gibi). Ama Cumhuriyet hükümetlerinin politikası bu anıtsal yapının müze olarak kalması yönünde oldu. Uç noktadaki İslami politikalara sessiz kaldılar.
Çünkü bu kesimlerin politikaları sadece din üzerindendi. Hilafet, ümmet, İslam hukukunun (şeriat) geçerli olması, kadınların erkek egemenliği altında inletilmesi, çoklu evlilik vb. Tabii ki Cihat anlayışını da buna ekleyelim.

Neden şimdi?

Bir süredir Ayasofya’yı gündemine aldı Saray.
Hangi ortamda? Neden şimdi? Soruları bizi ilgilendiriyor.
Ülkenin ekonomik olarak çökertildiği, işsizliğin alıp başını yürüdüğü, tüm ekonomik krizin toplumun çalışan kesimin sırtına yıkıldığı, ve ler zamanki gibi gelirleri son derece baskılayarak ve pahalılığı körükleyerek krizden çıkmaya çalışıldığı bir ortamda...
... yetiş Ayasofya..
Bu kadar değil tabii ki, AKP ilk zamanlardaki “liberal” görünümün ardından, bugün köktenci milliyetçi – muhafazakar politikalara yönetime sarılmış durumda.
Hem de milliyetçi muhafazakarlığın ne kadar aşırı unsuru varsa, hepsini kucaklayarak, iktidarda kalmanın yeni temelini yaratma çabasına girdi.
Kendi dışındaki her türlü muhalefeti son derece baskılayarak..
Hiç bir muhalefete tahammülü olmayan ve hepsini ezip parçalamak isteyen bir iktidar yapısı ile karşı karşıyayız.
Herkesi vatan hainliği ve casuslukla suçlamak, göz altına almak, hapse tıkmak tüm bu köktenci milliyetçi muhafazakar politikaların bir parçası.

Gazeteciliği öldürmek

Müyesser Yıldız gibi milliyetçiliğine kimsenin söz edemeyeceği bir gazeteciyi göz altına almaya varıncaya kadar. Yıldız, Fetö kumpaslarının kurbanı olmuştu ve Fetö’ye karşı mücadele etmişti. Benzer şekilde şimdi de bunu sürdürüyordu. Ayrıca Müyesser hakkıyla Gazetecilik yapıyordu, hak, hukuk, adalet savunuyordu. Aynı şekilde Tele-1’in Ankara temsilcisi İsmail Dükel de ciddi bir gazeteciydi, haberciydi.
Bu arkadaşlar da, şimdi içeride tutulan Barışlar, Ağırel ve diğer meslektaşlarımız gibi, gerçeğin peşinde koşan insanlardı.
Gazetecilik gerçeği aramaktır. Gazetecinin “iktidara siyasi muhalif” olarak gazetecilik yapmak gibi bir tercihi ön planda değildir.
Fakat işte tam da “gerçeği adamak ve yazmak” eylemi, artık günümüzde iktidarın zerre kadar hoşlanmadığı konudur. Bir çok kez yazdım: Bu nedenle iktidar gazeteciliği öldürmek politikası izliyor ve iktidar yandaşı bir medya yaratıyor.
Muhalefet odaklarına yönelik operasyonlar, keyfi yönetime artık doludizgin geçildiğinin işaretleri gibi gözüküyor.
Bu operasyonlar, barolara karşı, mesleki mimarlık mühendislik odalarına karşı, AKP’den kopanların kurduğu iki yeni partiye karşı gündeme getirilen operasyonların bir parçası.

Ayasofya ve dış düşman yaratma

Ayasofya, Saray’ın bu politikasının bir parçası. Belki de en önemli konularından biri. Bu aracı erkenden gündeme soktu AKP.
Düşüncesi: ne olur ne olmaz, seçimler erken mi olur zamanında mı henüz bilmiyoruz, ama biz süreci başlatalım, kervanı düzelim...
Ekonomide toplumda kaybettiği itibarını Ayasofya üzerinden telafi etmeye soyunmaktadır.
Ayasofya politikası aynı zamanda gelecek dış tepkileri de düşünerek, önümüzdeki dönem, daha önce de gördüğümüz gibi, dış düşmanlar yaratma sürecine de girileceğinin işaretidir.
***
Ayasofya aynı zamanda ülkemizin bir hoşgörü anıtıdır.
İktidar olma politikaların alet edilmemelidir.

Aşı, İsveç pişmanlığı ve Yemen’in mahfı

 Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet, 8 Haziran Pazartesi, 2020

İsveç hükümeti, COVIT bulaşmasına yönelik ülke politikalarını bir uzmanın (Anders Tegnell) raporuna veya kararına bırakarak, İskandinav ülkelerini katbekat aşan ölümlere neden oldu ve bugün aldığı siyasi riskin faturasını ödeme ile karşı karşı kaldı. Hükümet, bulaşma konusunda soruşturma açılmasına karar verdi. Tabii muhalefetin baskısı üzerine...İsveç’in yönetilme biçimine her zaman soğuk kalmış biri olarak, ben de bir hesap keseyim:
1 Haziran itibariyle İskandinav ülkelerinde COVIT bulaşmasından yüz bin kişi başına düşen ölüm sayıları şöyle:
İsveç:                  43,24
Finlandiya:        5,76
Norveç:              4,44
Danimarka:       9,94
İsveç'te okullar dahil kafeler, barlar, mağazalar, ve spor salonları açık kaldı ve İsveç toplumu tam bir COVİT bulaşma sürüsüne terkedildi. Bugün Tegnell denen adam her ne kadar yanlış yaptık dese bile, İsveç’i dünyanın en yüksek ölüm oranına sahip ülke yaptı. Virüslü insan sayısı İskandinav ülkelerine kıyasla 10 kata varan sayıda daha fazla, dünkü ölüm sayısı ise 4.659 idi.
Şunu söylüyordu yetkililer: Biz halkımıza güveniyoruz, bilinçliler ve nasıl davranacaklarını bilirler.

Virüslü sürü yaratmaya geçiş

İsveç halkı da hükümetin virüslü sürü olun kararına uydu, keyif yaptı, büyük ölümler yaşadı. Demek ki “halkım bilinçli” lafı büyük bir palavra imiş. Burada bilinçten çok, insanların ve toplumların 40 bin yıllık yan yana olma, sosyal birliktelik, beraber – ortak yaşam alışkanlığı etkili ve ön planda oldu. Bunu yazıp duruyorum. Çünkü bu Homo sapiens’in genlerinde var!
Dün Paris’teki kafe görüntülerine baktım, farkımız sıfır. 30 bine yakın ölüm var orada.
Demek bu ortak davranış modeli insan kültürünün bir parçası. Çin demek ki bunu biliyordu ve insanları kovalayarak evlerine kapattı ve sonuç aldı.
Bulaşma belasından halkı korumak, ülkeyi yönetenlerin sorumluluğudur.
İsvçlilerin yerinde olsam, bu yüksek ölümlere neden olan karar nedeniyle hükümet aleyhinde düzinelerce dava açılmasına ön ayak olurdum.
Bizde de Saray hafta sonunu serbest bırakınca iki gündür ortaya çıkan manzaralar da bunu gösteriyor. Aslında Saray da İsveç’in yolunu tuttu. Ekonomik faaliyet zorunluluğu her şeyi bastırdı. Nasıl olsa bol bol hastanelerimiz var güvencesini de arkasına aldı Saray.
Virüslü sürüye katılmak istemeyenler, 60 yaş üzerindekiler ve çeşitli hastalıkları olanlar, en tehlikeli döneme girdiklerini bilmeliler.

Çöken bir toplum: Yemen

Yemen üzerine okuduğum bir raporun an htlarını paylaşmak istiyorum, çünkü iç savaştan kırılan ülkenin üzerine bir de virüs bulaşması çöktü.
Yemen’de bir yandan İran yanlısı güçler ile Suudi Arabistan ve yanlıların arasında 6 yıldır gaddarca bir savaş sürüyor ve toplum büyük bir kırımın nesneleri durumunda.  BM sözcüsü dünyanın en büyük insani dramından bahsediyor. 3,6 milyon insan yerinden edildi, hastane sistemi çökmüş vaziyette, 2,3 milyon Yemenli koleraya yakalandı e 4 bini öldü. Ülkeye yardımlar hep yetersiz. Üzerine bir de COVIT salgını bindi. Bir öngörü, bulaşmanın nüfusun yarısına yayılacağını ve 40 bin ölüm beklenmesi gerektiğini söylüyor.
Öz: İnsanlık vahşi dönemini bütün acımasızlığı sürdürüyor.

Ve geldik Aşı meselesine!

En tartışmalı konu. Milyar dolarlar harcanıyor ve ama artık yavaş yavaş yavaş anlaşılıyor ki, umut pey uzaklarda! Hele tüm insanlar için bir aşı, hayal.
Aşı çok zor bir olay. Kendini bilmez, hiç bir araştırma yapmadan, aşı yapmanın zorluğu konusunda zerre fikri olmadan “emperyalistler, Rockefellerler millete aşı yapıp satmak için virüsü çıkardılar” diyen kanaat müsveddelerinin sesleri çıkmaz oldu. Çünkü bir bataklığa saplandıklarını geç de olsa anladılar.
Kimse severek aşı meselesine girmek, hele büyük ilaç şirketleri!
Diyelim bir yıl içinde yeni korona virüsüne yönelik işleyen bir aşı geliştirildi. Sorunlar başlıyor hemen: Kim için? Nüfusun hangi kesimi için? Gençlere mi, yaşlılara mı? Kimde çalışacak? Hangi yan etkilere insanlar maruz kalacak?
Bir değil, çok sayıda aşıya ihtiyaç var!
Merck, dünyanın ilaç devlerinden, durdu durdu aşı meselesine ortaklıklarla girdi. Diyor ki yetkilisi: Aşı yapmak çok zor iş, çoğu başarısız oluyor.
En iyi aşı, virüsten korunma, şimdilik böyle!

7 Haziran 2020 Pazar

Bir emperyalist gücün sürdürülemez toplumu ve iflası

Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet, 7 Haziran Pazar, 2020

  Bir emperyalist gücün sürdürülemez toplumu ve iflası

Kendi toplum yapınızda adaleti, dayanışmayı, ortak adaleti ve mümkün olan eşitliği, birlikteliği ve refahı paylaştırmıyorsanız ve toplumun bu temel unsurlarını sağlayamıyorsanız, yönetilemez bir durum eninde sonunda ortaya çıkar.
İşte şimdi yaşanan Amerikan Baharı’nın arkasında veya temelinde bunların hepsi var. Mesele salt ırk ayrımcılığı değil. Amerikan kapitalizminin iflası var tüm bunların ardında. Bu tür çöküşler birden olmaz. Uzun sürer, sancılı olur, git-geli bol olur. Eğer sürdürülemez toplumsal sistemi ayakta tutmada diretirse yönetim, eyaletler arası derin sorunlar bile çıkar.

Çürümüş bir sistem

Amerikan kapitalizmi çürümüştür.
Amerikan emperyalizmi de.
Korona virüsü, kapitalist sistemin tüm çürümüşlüğünü ortaya çıkardı.
ABD’li ekonomist Dr. Richard Wolff, sağlık sistemi Koronadan önce de çökmüştü ve yoksul bölgelerde 500 hastane kapatılmıştı, diyor. İlginç bir şey daha söylüyor: Sistem fazla doktor eğitilmesine izin vermiyor. Doktorların ücretleri çok pahalı ve bunun ucuzlatılması istenmiyor. Almanya’da 1.000 kişiye 4.3 doktor düşerken, ABD’de 2.6 doktor düşüyor. Sağlık sistemi tamamen kâr odaklı çalışıyor.
Amerikan yönetimi, yılda yaklaşık 1000 insanı polislerine sokakta öldürterek, şiddetle toplumu yönetebiliyor. ABD her yönüyle tam bir şiddet toplumudur.

40 milyon insan sokakta

Herkese Bilim Teknoloji dergisi yazarı Bayram Ali Eşiyok, henüz yayınlanmayan bir yazısında ABD’de yaklaşık 27,5 milyon insanın sağlık sigortası bulunmuyor, yani  nüfusun %8,5.
“ABD’de 500 binin üzerinde insan (2019 yılına 567.715 kişi) evsiz ve sokaklarda, 40 milyon insan ise yoksulluk ve yoksunluk içinde yaşıyor. Hapishanelerde 2 milyonun üzerinde mahkûm bulunuyor.”
ABD dünyada kişi başına en fazla sağlık harcaması yapan ülkelerin başında gelmesine rağmen, 10.586 $), büyük sosya ekonomik eşitsizlikler nedeniyle, COVİT-10’dan en çok etkilenen ülke... ABD aynı zamanda kişi başına “cepten sağlık harcaması” da diğer gelişmiş ülkelerden fazla: 1.122 dolar, Almanya’da 738, Fransa’da 463 dolar…
Bin kişiye düşen yatak sayısı: ABD’de 2.8; Japonya’da Almanya’da 8.0…

Çürümüşlüğün süper zengini

Amazon’un patronu Bezos’u 150 milyar $ kişisel servetiyle bugün hızla ABD’nin bir nolu süper zengini yapan ekonomik sistem (Wolf diyor ki, depolarında yüzbinlerce kişiyi saatte 10 dolara çalıştırıyor), ancak ve ancak hastalıklı bir kapitalist yapının, eşitsizliğin ve çürümüşlüğün ürünü olabilir.
Bir virüs ekonomiyi çökertiyorsa, sistemin temelinde yanlışlık vardır.
Tıpkı Türkiye’de olduğu gibi.
Wolff Amerikan kapitalizmini yerden yere vururken, zenginlerin daha akıllı ve yetenekli olduğu yargısını da şöyle eleştiriyor: “Zenginlerin daha fazla iş yaptığı argümanı hep sahtedir. Burslarla gittiğim elit üniversitelerde, Harvard, Stanford, Yale’de birlikte okuduğum kişiler sınıfın en akıllısı olduklarından değil, paraları olduğundan oradaydılar.
Ve bu sistemin kriz dönemlerinde tek bildiği şeyin çöken ve ekonomiyi çökerten şirketlere durmadan para aktarmak olduğunu ekliyor.

Jandarmalık pahalı iş

Bugün Amerikan yönetiminin zenginliği dolara dayanıyor. Bakın, ülkesinin, toplumunun demiyorum. Yönetim basıyor doları, topluma ve dünyaya pompalıyor.
ABD uluslararası da kriz içinde.
Jandarmalığını ayakta tutma uğraşısı bu krizi daha da derinleştirecek.
Özellikle Çin ile girdiği çatışma, öyle gözüküyor ki sonunu getirecek ve bunun depremsel etkisi de Amerikan toplumundaki parçalanmalarda ve isyanlarda görülecek.


“Nefes Alamıyorum!” Küresel bir imdat çığlığı

Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet, 4 Haziran Perşembe, 2020

ABD polisler adeta katillik eğitiminden geçiyor: İnsan nasıl öldürülür! Yakaladığı insanların kımıldamasını önlemek için boğazına ve ciğerlerine basarak uzun süre öyle kalmasını ve nefessizlikten ölmesini sağlamak, veya hayat ile ölüm arasında tutmak, eğitimle çalışılmış ve demek ki Amerikan polisinde yakaladıklarını nasıl zapt edeceksin protokol listesinde kabul edilmiş standart bir polis tutumudur.
“Nefes alamıyorum!”, siyahi Amerikalı George Floyd’ın, can havliyle yüreğinden çıkardığı son nefesleri oldu. Konuşmak, ciğerlerden gelecek hava ile gerçekleşir, hava yoksa hayat biter!

Nefes alamayan sadece o mu!

Milyonlarca Amerikalı kentleri altüst ettiğine göre, nefes alamayan sadece Floyd değildi, Amerikalılar nefes alma- yaşama özgürlüğü için sokaklara döküldüler.
Bu, ABD’deki alçakça sürdürülen düzene karşı bir isyandı.
İşsizlik, düşük gelir, dışlanma, horlanma, ötekileştirme, rezil sağlık sistem... toplumu nefessiz bırakan, insanca bir yaşamı dışlayan sistemin an elemanlarıydı.
Nefes alamayan sadece kent caddelerini dolduran Amerikalılar mı?
COVİT-19 dünyadaki ekonomik, siyasal toplumsal sistemin nasıl tüm insanlığı nefessiz bıraktığının net fotoğrafını ortaya koydu.
Tüm insanlığın içinde yaşadığı düzenin “insani” olmadığının canlı belgeselini yaşıyoruz.
Şu paralelliğe bakın ki, COVİT kıskacına girenler de nefessizlikte ölüm noktasına sürükleniyorlar!

Doğa da nefes alamıyor

İnsanı nefessiz bırakan sistem, Doğayı da nefes alamaz duruma getirdi. Zaten başka türlü olabilir miydi! İnsan, toplum ve doğa, bütünsel yaşamın ortak paydaşları değil mi?
Toplumları çürüten sistem, doğayı da çürütecekti.
Düzen, insani değil, insanı insana doğaya her şeye saldırtıyor.
Her şey ekonomi için, her şey para için, her şey parasal zenginliği büyütmek için, her şey eşitsizliği büyütmek için, her şey dayanışmayı baltalamak için...
İklimi çökertiyor düzen, canlıların yaşam alanlarını adım adım yok ediyor ve bunların başını da Amerikan muhafazakarları ve düzen bu şekilde sürsün diye iktidara getirdikleri sermayenin en saldırganlarından Trump çekiyor.

Biz nefes alabiliyor muyuz!

Türkiye nefes alabiliyor mu, toplumun iktidar nimetlerinden beslenenler dışında? Onlar da nefes aldıklarını sanıyorlar. Oysa sistemle birlikte sistemin yanında oldukları için daha hızlı çürüyorlar! Ruhen ve maddi olarak!
Toplum nefes alabiliyor mu, iktidar işini kaybeden, maddi koşulları giderek kötüleşen, gelirleri eriyen insanlara, düşük ve orta gelirlilere verebildiği, devlet bankalarından ucuz kredi!
Koş, ev, al, araba al, borçlan ve nefes al!
Medyaları, toplum acı çekerken, görülmemiş kredi fırsatları diye manşet çekiyor!
Medya nefes alabiliyor mu, hak ve özgürlük savunucuları nefes alabiliyor mu? Cumhuriyetin sesini kim kısmaya çalışıyor.. Toplumu iktidarın ideolojik siyasi kıskacı altına almaya çalışmak, gerçeği yalan, yalanı gerçek olarak göstermeye çalışmak, ülkeyi toplumu çürütmenin nefessiz bırakmanın diğer adı değil mi?
***
Floyd’un nefes alamıyorum çığlığı, tüm dünyanın çığlığıdır..
Canlısı ile cansızı ile tüm doğanın çığlığı...
***
DÜZELTME VE ÖZÜR: Salı günkü Çok ciddi bir uyarı: Haziran’da yüksek bulaşma öngörüsü” başlıklı yazımı arkadaşlar gazetenin birinci sayfasında duyururken, özetlediğim araştırmayı TÜBA – Türkiye Bilimler Akademisi’ne yanlışlıkla mal ettiler. Oysa TÜBA’nın iktidarın tam kontrolüne girmesinden sonra özgün araştırmalarıyla tanınmış çok sayıda bilim insanı buradan ayrılmış ve Bilim Akademisi Derneği’ni (Kısaca Bilim Akademisi, www.bilimakademisi.org) ) kurmuştu. Akademi çalışmalarını başarıyla sürdürüyor. Bu hatadan dolayı özür dileriz.

6 Haziran 2020 Cumartesi

Çok ciddi bir uyarı: Haziran’da yüksek bulaşma öngörüsü




 Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet, 2 Haziran Salı, 2020

Simülasyon, toplumun pek alışık olmadığı bir terim. Bir olayın “benzeri”ni yapmak, veya benzetim. Bilimsel bir yöntem ve öngörüler sunuyor. Bir olay veya durumun nasıl gelişeceği kestirilmekte; veya bir durumu mümkün olduğu kadar aynısı “benzetilerek” canlandırılmakta. Mesela uçak “simülatörleri”, pilotların havada uçaktaymış gibi uçuş/ deneme yapmalarını sağlar.
Hava tahminlerinde de çok hacimli “benzetim programları” işler. Bugünkü koşullar sürdüğü sürece nüfus dinamikleri nasıl olacak 10 - 50 yıl sonra gibi demografik benzetimler yapılır. Tüm bilim alanlarında kullanılır.
Tabii ki yeni koronavirüsün nasıl gelişeceği konusu da, iyi bir benzetim programıyla yakın geleceğe ışık tutucudur.
Bilim Akademisi’nin sitesi Sarkaç’ta yeni koronavirüs üzerine bir simülasyon – öngörü yayımlandı. Yazarları Özgür Ertunç, M. Pınar Mengüç ve Reyhan Diz–Küçükkaya.
Uyarıcı buldum, 1 Hazirandan itibaren toplum yeni sosyal ve ekonomik ilişkilere sokulduğuna göre, acaba geçmiş 3 aylık deneyim göz önüne alırsak, koronavirüsün bulaşma olasılıkları nedir, merak etmez misiniz. Dünkü yazımdan sonra, bu makalenin ana hatlarını paylaşıyorum.

Salgın nasıl dalgalanacak?

Yazarlar, 1 Haziran’dan itibaren girilen yeni ekonomik- sosyal düzende salgının artacağını öngörüyorlar. Ve diyorlar ki, eğer Temmuz veya Ağustos’ta yeni normalleşme başlatılsaydı, salgın daha kontrol altın alınabilir olacaktı.
Haziran’da “günlük hasta sayısı günlük hasta sayısı Mart’ın ikinci yarısındaki seviyeye ulaştığında sert önlemlerin alınmasını” öngörüyor. Eğer bu önlemler 1 hafta gecikirse, simülasyon “Mart ayında başlayan salgından daha büyük boyutlu bir salgının yaşanacağını” gösteriyor.
Yani, yorumlarsam, Mart’ta başlayan Nisan hızla yükselen yüksek salgın oranlarını aşacak bir durum tehlikesine işaret ediliyor. Hemen önlemler alınmazsa! Bundan anlaşılacak olan, yeniden kısıtlamalara gidilmesi zorunluluğu. Haziran sonuna doğru, Mart ayındaki salgın durumu aşılabilir. Fakat ekonomik ve sosyal açılmaya karar vermiş siyasi iradenin, yeniden bir kapanmaya gitmesi beklenmemeli. Yapabileceği tek şey, açılım uygulamalarında çok sert önlemleri de dayatması ve sıkılaştırması olabilir.
Böyle bir durumda, iktidarın elinde 18 yaş altı ve gençler ve 65 yaş üstü insanlar yine kapalı tutmayı sürdürmek olasılığı kalıyor ki, bu giderek uygulanamaz bir önleme dönüşebileceğini yani bu kesimlerin bu önlemlere artık çoğunlukla uymayacağını kestirebiliriz.
Önlemlerin 2 veya 3 hafta gecikmeyle alınması durumunda ise salgın kontrolden çıkabilir. Simülasyonda gelişmeler yüzde 95 güvenilir verilerle izlenebiliyor.

Saptanamayan hasta 30 katı

Simülasyon “tespit edilmediği halde hastalığı geçirip iyileşen (bağışıklık kazanmış olabilecek) hasta sayısını, tespit edilen sayının 3,5-4,5 katı arasında olabileceğini” öngörüyor.
Peki saptanmayan ama ortalıkta dolaşan hasta /vaka sayısı ne kadar?
Bu sayı “hastalığın en tepe noktasında 30 katına ulaşabiliyor.. Bu saptama asemptomatik hasta oranının çok yüksek olduğunu” gösteriyor ve araştırmacıları bu durumu buz-dağına benzetiyor.
Başka önemli bir saptama daha var: Haziran başında yeni döneme girerken, ortalıkta serbest gezen tanınmayan bulaştırıcı sayısı, Mart ayının ortasındaki bulaştırıcı hasta sayısı kadar. “Bu kişiler, Haziran başında gerçekleşecek normalleşme ile ikinci bir dalganın oluşmasının ana nedeni olacak”.

Vefat sayısında artış

Yeni dönemin yükselen dalgasını 15 hazirandan sonra göreceğiz, uyarı var: “Devlet, bir hafta gecikme ile Nisan ayındaki gibi yasakları devreye sokarsa Mayıs sonundaki seviyeye ulaşmak için Eylül 2020’yi beklemek gerekecek.” Mayıs sonunda 5000 seviyesindeki vefat sayısı, 8000-11000 aralığına sıçrıyor!
Saptanan “hasta sayısı 20 civarında olduğunda dahi, serbest dolaşan ve bulaştıran sayısı 200-1000 arasında.” 
Dikkat: Haziran normalleşmesinde “Üç hafta gecikme ile getirilecek sokağa çıkma yasakları, vefat sayısını 20 bin bandına taşıma potansiyeline sahip.”

Herkese önemli uyarılar var:

Yükselen dalgalar kaçınılmaz. Bu da eğitimde ekonomide vb derin sonuçlar yaratır. İktidar uyarılıyor: Yükselen dalgayı gördüğünüzde hemen kısıtlamalara gidin.. Kamu ve özel kurumlar, uzun vadeli planlarını olası dalgalanmalara göre yapmalı.. hastane dışında sistematik örneklemelerle yapılacak çok sayıda test ile hasta tespiti yapın.
İnsanlar asla önlemleri elden bırakmamalı. Normalleşmede toplu taşıma raçlarında bulaşma riski nasıl en aza indirilecek? Okul ve üniversiteler nasıl güvenli hale getirilecek? Aynı durum, camiler ve uzun yolculuklar için de geçerli, bu sorulara verilecek olumlu yanıtlar, bulaşmanın boyutlarını belirleyecek.

2 Haziran 2020 Salı

Açılma dönemi: COVİT bulaşması, 1 Hazirn, bizi ne bekliyor?

Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet, 1 Haziran Pazartesi, 2020

Önlemler alınarak, bugünden itibaren tam açılmaya yönelik yeni bir ekonomik- toplumsal döneme girdik.
1 Haziran çeşitli açılardan önemli. 3 aylık, yarı açılıp yarı kapanmalarla süren bir dönem sonlandırıldı. Bu dönemde salgının hızı kesildi ve alt düzeylere indi: Günde ortalama 1000 bulaşı gibi! Bunda 65 yaş üstünün ve 20 yaş altının baskılanması şüphesiz önemli rol oynadı. Ama, bu öyle bir bulaşma sayısı ki, hemen artış eğilimine girebilecek bir düzey.
Yeni dönem, insan faaliyetlerini hızla arttıracak bir nitelik taşıyor.
Eğer, 1 Hazirana kadar alınan önlemlerin etkisinin aynen devam edeceğini varsaysak bile, ekonomik ve sosyal açılımla birlikte, 1 günde 800 - 1000 bulaşma sayısının normal olarak artacağını öngörmemek mümkün değil.
Her ne kadar 18 yaş altına ve 65 yaş üstüne kısıtlamalar sürse bile, bu kısıtlamaların da sürdürülebilir bir nitelik taşımayacağını ve onların da toplumsal hayata katılımın artacağını şimdiden öngörebiliriz. 

Bu şu demek:

Bu grupların da hayata katılmasıyla, toplumun bugüne kadarki davranış pratiği gösteriyor ki, bulaşmanın artmasına etkisi fazlasıyla olacaktır.
Lokantalar, kafeler, türlü çeşitli etkinler hayata başlayacak, her ne kadar açılma protokollerine ve standartlarına uyulsa bile, bu açılmanın bulaşmaya etkisinin yüzde kaç olacağı, uygulama standartlarına ne kadar uyulacağıyla ilgili olacaktır: Yüzde 80 uyulursa bile yüzde 20’lik bir alacakaranlık aralığı kalacaktır. Ki yüzde 80 uyulma çok çok sürpriz olur.
Bu açılmanın ilk sonuçlarının, 10 Hazirandan itibaren istatistiklere yansımasını beklemeliyiz.
18 yaş altı ve 65 yaş üstünün 15 Haziran’dan sonra sosyal hayata katılımı halinde, alacakları önlemlere rağmen, yine de bulaşmayı arttırıcı etkisi kaçınılmaz olacaktır. Bu etkiyi de istatistikçiler hesaplayabilir.
Bu katılım da gerçekleşirse, Haziranın son haftasından itibaren bulaşı istatistiklerinde bu etkiyi da artı olarak göreceğiz. Bu ikinci alacakaranlık aralığı olacak.
Bunlar, iktidarın bilerek göze aldığı hesapladığı risklerdir.

En az ekonomik destek
İktidar, Avrupa ile kıyaslandığında her halde insanlarına en az ekonomik destek çıkan yardım edendir. Çoğunlukla ödeme ertelemelerini ve bankalara yönelik kredi aç baskısını görüyoruz. Şimdi zor dönemlerin sorumluluğundan da 1 Hazirandan itibaren kurtulma yoluna giriyor.
Bu riskleri azaltıcı, yani bulaşıyı daha az artırıcı etki, yaz aylarında sosyal mesafe aralığının normal olarak artacağı beklentisidir.
Fakat unutmayalım ki, aynı zamanda yaz ayları, insanların birbiriyle daha da yakınlaştığı zamanlardır! En önemli avantajı, tehlikeli kapalı mekanlar yerine açık yerlerde yakınlaşma olacak gibi gözüküyor.

Deneyim ve birikim

 İktidar, salgının büyük dalgalanmalara yol açmadan, kontrol altında tutabileceğini düşünüyor.
Hastanelerin yükünün çok azalması ve özellikle İstanbul’da yeni büyük kapasiteli hastanelerin kurulması, iktidara da bulaşmayı daha rahat kontrol edebileceği hesabını yaptırtıyor. Mart – Mayıs döneminde de hastanelerin tam dolu olmamasını da dikkate alıyor.
Bu arada, hastanelerde kahraman ve özverili sağlıkçılarımızın, doktorlarımızın, hemşirelerimizin ve diğer sağlık personelinin geçmiş 3 aylık deneyim birikimi de, salgını daha iyi kontrolde ve tedavide başarıyı arttıracağı güveni de var.

Bedenlerde etki alanı çok geniş

Şunu da unutmayalım: Yeni koronavirüs ve insanlara etkileri konusunda giderek artan bilgilerle beraber, daha iyi tedavi olanaklarının gelişebileceği iyimserliği de, mücadele için uygun bu zamana girebileceğimizi gösteriyor.
Fakat henüz daha iyi bir tedavi yok gibi. Yeni virüsün etkilerini aza indirecek yeni bir ilaç ortada yok.
Yeni virüsün insan bedeni üzerindeki etkilerinin genişliği yeni yeni anlaşılabiliyor. Bu etkiler beyine kadar uzanıyor.
Risk grupları çok farklı; insanların biyolojileri tek tip hiç bir zaman değil ve dolayısıyla virüsten etkilenmeleri çok farklı. Genç ve orta yaşlılardaki türlü çeşitli etkileri ortaya çıkıyor.
Özetle işimiz zor. COVİT kobayı olmamak için, önlemlerimizi sıkı sıkıya sürdürmek zorundayız. Toplumlar yeni döneme giriyor olabilir, ama virüs yeni bir döneme girmiyor!
Yarın, 1 Haziran sonrası için önemli bir araştırama öngörüsünü paylaşacağım.

27 Mayıs 1960 darbesi ve öncesi süreç: Geldiğiniz gibi gitmeyi de bilmeli

Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet, 31 Mayıs Pazar, 2020

Pek çok yazımda işlediğim konudur. Olayların salt sonuçlarına bakarak değerlendirme ve yargılarda bulunma, çoğunlukla yanlıştır. Siyasal ve sosyolojik süreçleri dikkate almadan yapılan yorumlar şüphesiz ideolojilerin saptırmalarına uğrarlar.
27 Mayıs 1960 askeri darbesi bu açıdan tipik bir örnektir.
Askeri darbeler şüphesiz ki karşı çıkılması gereken müdahalelerdir. Bedelleri dünyanın her yanında çok olur, Türkiye de askeri darbeler için çok bedel ödemiştir. Siyasal sürekliliği kesmiş, toplumsal ve siyasal düşmanlıklar, kamplaşmalar yaratmış ve her zaman da bu kamplaşmalar kışkırtılmış ve özellikle de sağcı ve aşırı sağcı (bugünkü gibi) iktidarlar tarafından durmadan sömürülmüş ve iktidarlarını sürdürebilmenin aracına dönüştürülmüştür.

Kararlar vahşi!

27 Mayısın savunulacak bir tarafı yoktur.
Ama sömürülecek bir tarafı da yoktur.
27 Mayıs bir sonuçtur, bu sonuç ne kadar yanlışsa, ülkeyi 27 Mayısa götüren süreç de o kadar yanlıştır.
Dahası, 27 Mayıs darbesinden daha büyük yanlıştır, çünkü önceki süreç 27 darbesine yol açmıştır.
Menderes – Bayar iktidarı her durumda iktidarda kalmanın mücadelesini vermiştir. Muhalefete ülkeyi dar etmiş, Meclis’te tahkikat komisyonu ile mahkemeler kurmuş, yasaları ve anayasayı hiçe saymıştır. Vatan Cephesi ile toplum bölünmüştür.
27 Mayıs öncesini anlatan çok araştırma vardır. Darbe öncesi süreç önemlidir.
27 Mayıs askeri darbesinin idam kararları vahşidir! Bu kararlar sayesinde geçmişteki sağ iktidarlar gibi özellikle bugünkü iktidar hala mağduriyet peşinde koşmakta ve kendi iktidarları ve iktidarda yaptıkları için bir onay aracı olarak kullanmaktadır.

Kaos yaratılmamalı

27 Mayıs gibi önemli ve büyük olaylar toplumlarda düzenin bozulduğu, çığırından çıktığı, kaotik bir ülke konumu söz konusu olduğunda ortaya çıkar. Siyasal kaos yaratıldığında, bundan çıkış yollarını kontrol edemezsiniz. Sosyolojik süreçler ve çeşitli iktidar güçleri devreye girer. O zaman için ordu bir güç olarak, düzeni sağlamak için müdahale olanağını / fırsatını ele geçirdi.
Birileri der ki, şunun şurasında zaten genel seçimler yapılacaktı... Darbe yapmasalardı iktidarın el değiştireme olanağı doğacaktı.
Bu önermenin veya düşüncenin, sadece anayasal ve yasal düzenin normal işlediği durumlar için kabul edilebilir gerekçe olabileceği, kaotik koşulların dinamiğinin ise farklı bir şekilde işlediği ve işleyeceği bilgisi ile çatışır. Seçimlerin yapılıp yapılmayacağı veya ne kadar istismar edileceği ve ülkenin cephelere bölünmesinin ne gibi sonuçlar doğuracağının bilinmezlikleri içindeki bir toplumsal ve siyasal süreçte, normal koşullar varmış gibi düşünce üretmenin de anlamsızlığını, askeri darbe gösterdi.

İstifa: kaostan çıkıştı

27 Mayıs öncesi siyasal - yasal - anayasal kaostan şüphesiz ki sivil çıkış yolları vardı.
Bu kaosun mimarları Menderes – Bayar, istifa edip derhal seçim yolunu açabilirlerdi. Özellikle Bayar’ın bu yolun seçilmemesi için baskı yaptığı ve direttiği bilinir.
Demokrat Parti (çok enteresan, demokrasiyi çiğneyen prtiler özellikle bu ismi neden seçerler, tıpkı adaleti ve hukuğu çiğneyen partilerin isimlerine adaleti yakıştırması gibi..) milletvekilleri ve etkili diğer güçleri de, askeri darbeye giden süreci kesintiye uğratmak için uğraş vermediler ve darbe önce sürecin sorumluluğunu paylaştılar.
Onlar, Menderes’in “odunu göstersem milletvekili seçtiririm” düşüncesinin aletleri miydi, bilmiyorum.

Bırakın Kefen Bezi edebiyatını

Cumhurbaşkanı 27 Mayısa dolaylı ve doğrudan sık sık gönderme de yaparak “kefen beziyle” siyaset yaptığını söylemiştir.
Bu söylemin de onaylanacak hiç bir yanı yok.
Bir siyasetçi neden kefen bezi ile siyaset yapsın ve yaptığını söylesin?
Millet tarafından seçildiniz, sistemin ve sizin oraya seçilmenizi sağlayan düzenin ana belirleyicileri olan anayasa, yasa, hukuk ve adalet çerçevesi içinde görevinizi yaparsınız, ve bu düzene uygun davranarak seçimlerde mesela seçilmemeyi kabul eder ve gidersiniz.
Orayı babalarınızın tapulu malı olarak görmezsiniz.
İktidar olma, size hak hukuk ve adaleti yok sayma özgürlüğü vermez.
Geldiğiniz gibi gitmeyi de bileceksiniz.