Öne Çıkan Yayın 20 Mart 2012 yazım

Erdoğan’a Askeri Darbe?

Yoo hayır bu kez, başka bir “fantezi”i üzerinde düşünmeye çağırıyorum: Cemaat, denetlemeye başladığı TSK’yı, Erdoğan’a karşı kulla...

5 Ocak 2020 Pazar

Artık bugünün tüm canlıları yarının farklı canlıları olacak.. En kısa sürede


31 Aralık 2019 Salı / Bilim ve Siyaset -  Orhan Bursalı
Tüm canlıların yapısını değiştirecek yöntem yılın olayı

Çok konu var, ama ben bilimde yaşadığımız önemli kilometre taşlarına bakacağım. Bilime bakarken ki yönü var, ilki teknoloji, özellikle yeni geliştirilen henüz yaygınlaşmamış, fakat nitelikleri itibariyle büyük değişimlere yol açacak mühendislik- teknoloji yönü.. İkincisi ise temel bilimlerde keşfedilen ve büyük gelişmeler yol açabilecek potansiyele sahip gelişmeler.
İkincisinde, yani temel bilimlerdeki gelişmelere göz atacak olursak, Krispi8 diy isimlendiriler, canlıların DNA’larında hızlı kesim biçme fıratı sağlayan teknolojinin vadettiği olanaklar. Bu yöntem keşfedileli çok oldu anca k özellikle 2019’daki uygulamalarıyla en çok tartışılan ve hızla gelişen bir bilim alanı oldu.. Düşünün, size bir özellik kazandıran bir geni veya gen parçasını kesip alıyorsunuz.. Ya yerine bir başa gen parçası koyuyorsunuz ya da koymuyorsunuz. Mesela insanlarda AİDS hastalığını kolaylaştırıcı bir gen parçasını daha hamilelik sırasında iki bebeğe yaptığı müdahale ile kesip çıkartan bir Çinli bilimcinin yaptığı.. Etik olmadığı ve izinsiz yaptığı gerekçesiyle görevden alınmış ve dün de üç yıl hapis cezasına çarptırılmış.
Fakat Krispi8 yöntemiyle tüm canlılara (insan, bitki, hayvan, bakteri) müdahaleler durdurulmaz bir şekilde yaygınlaşıyor.
Tartışma büyük ve yoğun.
Yeni doğanlara yapılan ve yapılacak müdahalelerin, insanın gelişme, gen, evrim çizgisini değiştirebilecek özellikler taşıyacağı, yani gelişme çizgisine doğrudan müdahale edilmiş olacağı görüşü çok yaygın tartışılıyor.
Şu kesin: genleri düzenlenmiş bebekler aramızda yaşıyor. Fakat bu konuda 2019 yılında çok sayıda bilimsel makale yayımlandı.
Kesin olan şu, bilimin eline canlıların genlerini istedikleri gibi yeniden düzenleyebilecekleri bir araç geçti. Bunun ziraatten tutun hemen her alanda inanılmaz uygulamalarıyla bundan sonra karşılaşacağız.

Bazı önemli buluşlar:
* Robotik- mühendislikte koşan robotlar dönemine girdik. El ve ayaklarına duyarlılık kazandıracak yazılımlar geliştirildi. Engel atlama, engelleri aşma vb gibi çok sayıda yenilikler ve aynı zamanda robotların sosyal arkadaşlık yapabilecek duruma gelmeleri de sağlandı. Maksat zaman geçirmekse bazıları için..
* Enerji ve enerji depolamada önemli gelişmelere şahit olduk. Nükleer santrallerin daha güvenli hale getirilmesi ve enerji depolamada konusunda yeni teknolojiler üzerinde büyük çalışmalar yapılıyor. Özellikle artık arabaların tamamen elektrikli araçlara dönüşmeye başlaması, muazzam bir itici güç yarattı bilimsel teknolojik gelişmelere. Türkiye elektrikli araç üretimini gündemine aldığına göre, artık babayiğitlerin yerli akü geliştirmeye birinci derecede öncelik vermesi bekleniyor. Bu alan tamamen dışarıya bağımlı olmaktan çıkartılamadığı sürece, uyduruk bir yeri ve milli lafı dolaşıp duracak..
* İklim değişimi en çok gündemde olan konu oldu. Buzulların erimeleri ve dünyada sıcaklığın artış eğilimine kesin girmesi, iklim değişimini en önemli konu haline getirdi. Ancak siyasetin bu bulgulara dayalı yeni ekonomi ve sosyal politikalar geliştirememesi de, bence yılın en kötü olaylarından biri.
* Halen piyasada olan ve ayrıca bu Cuma yayınlanacak olan Herkese Bilim Teknoloji dergisi 2019’da bilimin hemen her alanındaki büyük gelişmeleri duyuruyor. HBT ekonomik yararı büyük ve dünyayı değiştirecek 10 büyük yeniliği yayınlıyor . Dünyanın en önemli 2 büyük bilim dergisinden biri olan Nature’da yayımlanan en dikkat çekici 10 araştırmasını dergide okuyabilirsiniz.
Ayrıca piyasadaki dergide, çok önemli bir kaç konuyu da bu arada anımsatmak isterim: belirsizlik bir özgürlük seçeneğidir... ve  Çocukta bilme merakı nasıl söndürülüyor?
* Ayrıca Cuma günü yayımlanacak dergiye bakıyorum: Yine 2019’da sağlıkta yapılan büyük keşiflerin tanıtımları var.. Bir de Beynin sırlarını aydınlatan 10 önemli araştırmanın özet bilgileri...

4 Ocak 2020 Cumartesi

Neden hayır? Kanal’a 10 yıl ara verelim, sonra tartışalım..


30 Aralık 2019 Pazartesi / Bilim ve Siyaset -  Orhan Bursalı 
Kanal İstanbul’un arkasında sadece Erdoğan olduğunu sanıyorum. AKP’nin önde gelenlerinin, şöyle düşüncelerini özgürce açıklama serbestliği olsa, önemli çoğunluğunun Kanal İstanbul projesine karşı çıkacaklarını düşünüyorum. Böylesine akıl dışı, inat işi, ülkeye zararlı, içte ve dışta nelere yol açacağı konusu belirsizliklerle dolu, ama İstanbul’a zararı tartışılmayacak bir projeye evet demek kolay değil.
Erdoğan, getirisini götürüsünü fazla düşünmeden, akıl ve ülke sınırlarını zorlamanın ötesinde çok çok aşan bir lider. Liderliğin gereğinin de bu olduğunu düşünüyor. Oysa liderlik, en azından kendisine “acaba doğru mu bu dayatmam” diye sorabilmelidir. Gerçek durum ve düşüncelerinin ne olduğunu anlayabilmek ve kendi çevresini, farklı ve gerçek düşünceleri öğrenmek için de serbest bırakan kimsedir.
Nesnel bir lider, farklı görüşleri ve ciddi eleştirileri de öğrenerek, gerektiğinde Kanal İstanbul projesini erteleyen veya projeden vazgeçen bir karakterde olmalıdır.
Ancak Erdoğan bu karakterde değil, Kanal İstanbul’a sabitlendiği için, ve eleştiriler hep muhalefetten geldiği için, toplum bu anlamda da ikiye bölünüyor. Hayırcılar yanlış ve hükümet aleyhtarı, o halde biz de evet demeliyiz.
Partisi ve yakın çevresi, Erdoğan’ın niyetini ve kararlılığını ve aykırı bir görüşü dile getirdiklerinde defterlerinin dürüleceğini, en azından mimleneceğini bildikleri için susmak ve lideri her açıdan desteklemek zorundalar.
Bu da felaketimize davetiye çıkaran, en büyük toplumsal ve siyasi derdimizdir.

Bir büyük fırsat var..
Fakat milletin ve eleştirilerin sesine kulak vermek için bir fırsat var.
Erdoğan dayatmayı bırakarak şöyle diyebilir ve hepimizi şaşırtabilir:
“Bu kadar çok insanın karşı çıkışını ve eleştirilerini dikkate alıyorum ve konunun özgürce tartışılmasını istiyorum. Kanal İstanbul’u bugüne kadar  destekledim, ama şimdi tarafsız bir pozisyona çekiliyorum. Gerçekten herkes fikrini söylesin istiyorum, Doğru ve yanlışlar her iki tarafça da dile getirilsin, bilim ve akıl süzgecinden geçsin her şey. Özellikle de partimin gerçek düşüncelerini öğrenmek istiyorum. Sonunda ort çıkacak gerçekler ışığında karar vereceğiz, Kanal İstanbul projesini tamamen rafa da kaldırabiliriz veya yapabiliriz de.. nasıl yapılması gerektiğini de yine millete sorarız... önemli olan ülkemin İstanbul’un çıkarıdır..”
İstanbul’u daha yaşanmaz hale getireceği... Montrö anlaşmasını tehlikeye sokacağı, Boğazlar üzerinde egemenliğimizi bile kaybetme tehlikesinin ileri sürüldüğü böylesine çok büyük ve 50 milyarlardan fazla harcamanın yapılacağı projede “ben yaparım” dayatması, kesinlikle ülke yararına değildir..
Cumhurbaşkanına önerim, yukarıdaki tutumu dikkate almasıdır.
Dahası şunu bile öneriyorum: Bırakın 10 yıl enine boyun tartışalım.

ÇED raporu taraflıdır
ÇED raporunu hazırlayan şirketin sahibi, yaptığı açıklamada “bu projeye inandım” diyerek zaten tarafsızlığını ve bilimselliğini kaybetmiştir ve raporu güvenilir değildir. 200’e kadar bilim insanıyla görüşüldüğü gibi bir iddia ileri sürülüyor. Kim bunlar? Eğer onlar bilim insanıysa, bu kadar çok konunun uzmanı insanın itirazları ÇED raporunun neresindedir?
Yoksa İstanbul Üniversitesi Su Bilimlerinde bir “prof”un zerre kadar bilgi sahibi olmadığı görülen, durmadan inanç belirten, Karadeniz’i patlatan, Kanal İstanbul’un neden yapılmaması gerektiği konusunda herkesi ikna eden zırvalıklarını mı ÇED raporuna yansıttılar?
Bu işe soyunacak kaynak yoktur ülkede...
Hazineye gelince.. ülkeyi batırır, asgari ücrete zam değil indirme yapılır ancak bundan sonra..
Tüm bu manzara, Kanal İstanbul’un, büyük ekonomik kriz ve yoksulluk karşısında “cambaza bak” siyasetini anımsatıyor.
Bir de arsa satın alan Araplara ve zenginlere “bakın elimizden geleni yapıyoruz” mesajını...

İki konu: “Köprüye de karşı çıkmışlardı” ucuzluğu.. Önce adalet ve hukuk..


29 Aralık 2019 Pazar / Bilim ve Siyaset -  Orhan Bursalı
Bir feci durum daha yaşadık, gazetecilik, hukuk, demokrasi, insan hak ve özgürlükleri, adalet adına.
Ülkemiz adına bir yargı, hukuk, adalet cinayeti daha işlendi..
Sözcü’de çalışan bir grup yazar ve yöneticisine açılan Fetöcü. “Fetö’ye yardım” davası uydurukluğundan mahkumiyet çıktı.
 Necati Doğru, Emin Çölaşan, Mustafa Çetin Metin Yılmaz, Yücel Arı, Gökmen Ulu ve Yonca Yücekale’ye  2 yıl ile 4,5 yıl arasında cezalar verildi.
Mahkemenin de inanmadığı bir dava olduğunu avukat Celal Ülgen şöyle açıklıyor: Mahkeme yargılananların “Fetö ile iltisaklarının bulunmadığı konusunda kanaat getirdi ki, indire indire cezayı 3 yıl 4 aya indirdi”.
Şöyle bir bela sardılar hukukun başına: “Terör örgütüne üye olmadığı ve hiyerarşik yapıda bulunmadığı halde, bilerek ve isteyerek yardım etmek...”
Bunun kanıtını sormayın. İsterlerse mesela “bir Asya Bank şubesinin önünden geçtiler Fetö’nün bankaya para yatırın çağrısını izleyen günlerde...” bile derler..
Bu dava, Cumhuriyet’in de Fetöcülükle suçlanması ve daha pek çok benzer davalar gibi, muhaliflere yönelik siyasi talimatla, kasıtla, intikam hırsıyla açıldığı çok açıktır.

Karar sonunda iptal edilecek
Adalet mekanizmasının tümüyle iktidar atamalarıyla oluşturulduğu yargı sistemi bu anlamda bağımlıdır ve siyasal irade istediği zaman verdiği vereceği talimatlarla bu mekanizmayı yönlendirmektedir.
Mahkemeler de normal bir zamanda yargıya müdahale edilmediği zamanlarda böyle bir dava dosyasını kabul bile etmeyecekken, en alt sınırdan ceza vererek vicdanlarını sözde kurtarıyorlar.
Verilmezse, mahkemeyi bile dağıtabiliyorlar, hakimleri değiştirebiliyorlar, cezalandırma atamalarını devreye sokuyorlar; tüm bunlar aslında yargıçların özgürce karar vermelerini önleyici müdahaleler... Öyle mahkemeler var ki, Anayasa Mahkemesi’ni bile takmıyor.. Böyle bir düzen yaratıldı.
Bu karara gelince, eninde sonunda dönecektir, çökecektir, iptal edilecektir ve bugün ceza alanların hepsi aklanacaktır.
İlk mahkemenin kararı da ve imzacıları da iptalin altında kendini nasıl hissedecektir?
Fatih Altaylı önceki günkü yazısında, adalet mi önemli yoksa otomobil mi diye haklı olarak soruyordu.. Güzel bir yazı.
Adaleti üretemeyen bir ülke ve iktidar, otomobil reklamı ve propagandası ile adaletsizliği örtbas ediyor.
Hayır, önce Adalet, Hukuk, Özgürlük!

KÖPRÜ VE KANAL İSTANBUL
Yandaş tayfa “İlk köprüye, köprülere de karşı çıkmışlardı,” diyor Kanal İstanbul ucubesini eleştirenlere. Köprü ile söylenenlerden birer cümle seçerek yayıyor. Bunlar ucuz polemikler. Tüm karşı çıkış metinlerinin güçlü gerekçeleri var. İlk köprü 1973’te açıldı. Şüphesiz ki otomobiller için. Oysa İstanbul’da toplu taşımaya, insanların rahatça bir yerden bir yere gitmelerini sağlayacak insan taşıyan büyük sistemlere ihtiyaç olduğu yazıldı hep.
İstanbul’da ilk yeraltı metrosuna kazmayı, Taksim’de sağcı iktidarların hiç biri vurmadı. CHP’li belediye başkanı Nurettin Sözen vurdu.
Sağcı iktidarların hepsi gösterişli yerüstü yapılarıyla uğraştılar.
1970’li yıllarda metroya başlansa ve iktidarların ve belediyelerin düzenli politikaları olsaydı, bugün İstanbul metro ağıyla donatılmış ve böyle bir trafik belası eziyeti yaşanmamış olurdu.
Köprü mü yoksa metro mu.. Peki ikisi de ama öncelik metronun..
Bu bir Halkçı tercihtir. Bu tarakta bezi olmayanların, trafikten şikayetçi olmaya da hakları yoktur.
Hele hele “köprüye de karşı çıkmışlardı” gibi içeriksiz ve bedava göndermelerle, İstanbul ve Türkiye’nin başına çok ağır bir bela olacak Kanal İstanbul’u savunmaları da tarihsel ve ağır bir sorumluluktur.
Ama öyle dertleri mi var!