Öne Çıkan Yayın 20 Mart 2012 yazım

Erdoğan’a Askeri Darbe?

Yoo hayır bu kez, başka bir “fantezi”i üzerinde düşünmeye çağırıyorum: Cemaat, denetlemeye başladığı TSK’yı, Erdoğan’a karşı kulla...

10 Mart 2018 Cumartesi

Adalet çığlıkları yeri göğü kapladıysa...

8 Mart Perşembe, 2018 / Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet


Bir ülkede halk bunalmış ve ellerini semaya açmış adalet çığlığı atar hale gelmişse oradaki yargı sisteminde bir sorun var demektir..” Cumhurbaşkanı bu sürpriz sözleri herhalde ziyaretten döndüğü çeşitli Afrika ülkelerindeki durumlar için söylemedi. Yoksa Avrupa ülkeleri, ABD’yi mi eleştiriyordu? Ülkemizi içine soktukları adaletsizlikler çukurunun dibinden yükselen bir ses gibi geldi bana.
Kılıçdaroğlu’nun büyük Adalet Yürüyüşü’nün toplumda bulduğu eş yankı mı Cumhurbaşkanı’nın adalet için bu sözleri dile getirmeye, ve ilgisiz bir rol çalmaya itti?
Tıpkı İstanbul’u bir ucubeler gökdelenleri kentine dönüştürdükten sonra, evet biz de suçluyuz İstanbul’u batırdık demesi gibi, ülkeyi adaletsizlikler batağına yuvarladıktan sonra şimdi de adaleti de batırdık itirafı mı?
Mesela Cumhuriyet’in bir yılı aşkın bir süredir içeride onurlarıyla yatan Ahmet Şık, Murat Sabuncu ve Akın Atalay’a yapılan büyük haksızlık ve adaletsizliklere, mahkeme, RTE’nin sözlerinden sonra yeter artık, tamam diyecek mi, yoksa bakmayın Cumhurbaşkanının o sözlerine, politik bir laf etmiş, biz ise verilen siyasi görevi yerine getirmeye devam mı diyecek?
Bilmiyoruz, ama üç arkadaşımızın durumunun, ülkedeki adaletsizliklerin, hukuksuzluğun, keyfi ve siyasi yargılamanın tam da bam teli olduğunu biliyoruz. Şüphesiz binlerce insan hayatları çarmıha gerilmiş bekliyor.

Ve kadınlar da...
Bugün Dünya  Kadınlar Günü... adaletsizliğin, eşitsizliğin, şiddetin, her türlü erkek alçaklığının ve kaba gücünün altında hayata geldiğine pişman edilen milyonlar, toplumun ana kurucu gücü, göğün yarısından fazlası..
Sadece erkeklerin olsa... Polis ve devlet gücünün, iktidarın siyasal nefretinin copları, şiddeti ve büyük hoşgörüsüzlüğü altında saçları yolunan, başı ezilen, yerlerde sürülen ve içeri atılan kadınların manzaraları.. “Kadınlara eziyet edenler insanlıktan nasibini almamışlardır” söylemindeki iktidarın gözleri, acaba bu manzaraları görmüyor mu?
Ya o nefret ve kin dolu saldırıyı yapan, saldırıya amirleri tarafından teşvik edilen polislerin coplarını ve tekmelerini sallarken gözleri önünde hayatındaki kadınlar, anası, bacısı, eşi kızı hiç mi canlanmıyor? Bu polisler insan hakları eğitimi alıyorlar, laf olsun diye mi...
 Türkiye’de aşılması giderek zorlaşan bir kara duvar yükseliyor.. Adalet bakanlığından yargıçlara “sanıkları salıvermeden önce mutlaka bize danışın” yazıları gönderilebiliyor!..
Hukukçu bozuntuları da iktidara yanaşma yarışında, ekranlardan, “evrensel insan hakları batının uydurduğu şeylerdir, kendi kriterleriyle Türkiye’yi yargılayamazlar, Türkiye’de demokrasi ve adalet gelişiyor” utanmazlığı içinde insanlıklarını da batırıyorlar.
Bunlar kullanıp kullanıp yarın çöplüğe atılacaklar. Bu kadar ipini pazara çıkartıp kişilerin hiç kimse, bu iktidar bile, herhangi bir yere – göreve getirmez. Sadece kullanıldıkları ile ve tükenmişlikleri ile kalacaklar.
Acaba bunun farkındalar mı?
Evet de diyor Cumhurbaşkanı? “Bir ülkede halk bunalmış ve ellerini semaya açmış adalet çığlığı atar hale gelmişse oradaki yargı sisteminde bir sorun var demektir..”
 Sadece yargı sisteminde sorun olsa... Ama en önemlisi..
Adalet, adalet ve adalet..
Yine adalet, herkese adalet.. Atalay. Sabuncu ve Ahmet Şık’a adalet!

ÜNİVERSİTELER VE KADRO
Üniversitelerde iktidarın atadığı rektör ve ekipleri, hak ve adalet ve akademik kuralları hiçe sayan davranışları ne kadar yaygın! Adıyaman Üniversitesi ile geçen yazımda kısa değindiğim duruma ilişkin daha büyük açıklamalar geldi.
Mesela: “Üniversitemizde neredeyse dört akademisyenden birine kadro verilmemesi, rektörümüzün çevresindeki bazı kişilerin yönlendirmesi ile kararlar alması üniversiteyi bitirdi. Çalışma barışı ve huzurunu yok etti. Üniversitenin 2006 yılında kurulmasıyla 60 kişi Yüksek Lisans ve Doktora için yurtdışında en kaliteli üniversitelere gönderilmişti. Bunların çoğu eğitimleri tamamlayarak döndüler ancak yüzde 90’ına kadroları verilmedi. Rektörümüz, yasal zemini olmamasına rağmen "Mayıs 2019 görevimi tamamlayacağımı düşünenler, sevinmesinler üçüncü dönem de görevime devam edeceğim" diye akademisyenleri tehdit etmeye devam ediyor...”

Ama başka üniversitelerden de, mesela: “Sorun sadece o üniversitede değil, Marmara Üniversitesinde de kadro verilmiyor. Bir çok fakültede öğretim üyesi doçent iki – üç yıldır kadro beklentisi içinde..”

8 Mart 2018 Perşembe

Savaş eksik olmayacak.. tüm hazırlıklar buna yönelik mi?

6 Mart Salı, 2018 / Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet


Rusya’yı duydunuz: Suriye’de barış uzak... Gerçekçi bir değerlendirme.
Suriye, Irak ve Orta Doğu’da emperyalist karıştırıcılığın nedeni, şüphesiz ki salt enerji- petrol değil. Dahası, enerji artık üçüncül bir konuma düştü. ABD’nin Orta Doğu petrollerine zerre ihtiyacı yok.
Orta Doğu’da İslam ülkelerinin mezhep ve etnisite kırımına uğratılmalarının şimdilik önde iki nedeni var: İlk İsrail’in güvenliği, ikincisi Rusya ile egemenlik alanları rekabeti.
Enerji bir yan unsur oldu. Fırat’ın doğusunda PKK – PYD egemenlik alanlarının yaşaması için ABD Suriye’nin petrolünü çalıyor ve PKK’ya peşkeş çekiyor.
Orta Doğu’nun parçalanması ve kontrol dilebilecek devletçiklere bölünmesi İsrail’in öteden beri politikası. Tabii bunu ağabeyine yaptırıyor. Kendisi de devrede.
ABD Suriye’yi resmen parçalamış durumda. Bu İsrail’in güvenliğinin yanı sıra, Rusya’nın 1970’den bu yana Suriye ile “askeri ittifak” dostluğunu yok etmenin de bir parçası.
Tüm bu savaşların tabi ki silah piyasasını canlı tutmayla da ilişkisi var. Müslümanlar savaşmalı, birbirini yemeli, büyük güvenlik tehditleri oluşmalı ki silah satışları tepe yapsın, Amerikan silah sanayinin ölüm makineleri dönsün.
Gördüğünüz gibi birbirine geçmiş emperyalist çıkar halkaları var. Tabii, ülkelerin yeniden inşası için de şirketlere durmadan iş yaratılıyor. Kapitalist emperyalist sistemin sürüp gitmesi için, para kazanacak alanların durmadan  yeniden yaratılması zorunluluğunu da tüm bunlara ekleyelim.

Rusya haklı
Suriye daha büyük bir savaş potansiyelini içinde taşıyor. ABD’yi Fırat’ın doğusundan söküp atmanın ancak büyük bir savaş göze almak anlamına geldiğini herkes biliyor.
Şam, ülkesini geri istiyor. Bu yolda ancak Rusya’nın ve İran’ın desteğiyle adım adım gerçekleştiriyor..
Doğu Guta’yı silahlı terör örgütlerinin egemenliğinden kurtarmak için bölgede savaş yoğunlaştı. Şüphesiz siviller de ölüyor. Bizim gazetelerde, Hürriyet dahil, Doğu Guta konusu salt sivil ölümleriyle manşetlere tırmandırılıyor. Haberlerin hepsi Batı kaynaklı. Haberde kaynak bile belirtilmiyor. Batı basını terör çetelerinin kendilerini değil haberlerini yayıyor.
Savaş pis bir iş. Sivilin ölmediği öldürülmediği tek bir bir savaş gösterin. Hendek savaşlarında kaç sivil öldü? Türkiye’yi kasıp kavuran terör bombardımanında ölen sivillerin çetelesini tutan yok. Amerikan- Batı basını ve ülkeleri, Doğu Guta üzerinden Şam iktidarını vuruyor. Zehirli gaz suçlamalarını dolaşıma sokuyor.  Doğu Guta’daki terör örgütleriyle en büyük ittifak içinde.
Mesela, çok şikayetçi oldukları Suriye’deki köktendinci örgütlerinin varlığını sürdürmesi çıkarlarına geliyor: Şam ülkesine hakim olmasın. Yapmaları gereken ise terör guruplarının temizlenmesi için Şam ile işbirliği değil mi? Bu soru ile hayal satıyorum şüphesiz ki!
İsrail’in devreye gireceği söyleniyor. İngiltere ve Fransa, Amerika’nın parçalama ve yok etme savaşının adeta ebedi kankaları olarak, Suriye’ye müdahale ederiz diyorlar.
Hiç bir ülke topraklarının istila edilmesini istemez. Türkiye ister mi, isteseydi PKK ile yıllardır neden savaşıyor olurdu?

Kaçanlar ve daha sıkı bir rejim olasılığı

Suriye’nin parçalanması, Orta Doğu’da savaşın on yıllarca sürmesi anlamına gelecektir.
Ankara’nın böyle uzun soluklu bir savaşı gözetmesi, Türkiye’nin ekonomisinin de kısa yoldan çıkmazlara sürüklenmesi demektir.
Parası olanların son iki yılda yurtdışında 5 milyarlık emlak yatırımına gitmelerinin temel nedeni, bu güvensiz ve uzun sürecek savaş ortamı gözüküyor.
Eğer böyle giderse, Türkiye’yi ancak daha otoriter bir rejimle yönetebilirler. Tüm hazırlıklar buna yönelik mi?

ADIYAMAN ÜNİVERSİTESİ VE KEYFİLİK
Aldığım bilgilere göre, Adıyaman Üniversitesinde, Rektörün ikinci döneminin başladığı Mayıs 2015 yılından beri, toplam 615 akademisyenden 140 kişinin kadrosu verilmiyor. Hak ettikleri halde kadrosu verilmeyenlerin yaklaşık 80’i Doktor Araştırma Görevlisi, 40’ı Doçent ve yüzde 20’si profesördür. Olağanüstü hal nedeniyle akademisyen sesini dahi çıkaramamakta, il milletvekilleri konuyu bildikleri halde duruma sessiz kaldıkları belirtiliyor.

Rektörlüğün hak ve adalet ölçülerini gözetmesi çok mu zor?

Enerjide uzun vadeli kazık: Geleceği satıyorlar

5 Mart Pazartesi, 2018 / Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet

Önemli bir saptama ile girelim yazıya:
* Artık Allah bilir kaç yıl sonra işletmeye alınacağı belli olmayan mesela Mersin Nükleer Santrali’nden üretilecek enerjiyi Türkiye Devleti, kilovat saati 12,5 cent’e alacak. On yıllarca.
* Ve açıklanan yeni rapor: Yenilenebilir enerji fiyatları yıldan yıla düşüyor. Yenilenebilir enerji iki yıl içinde fosil yakıtlarından daha ucuz hale gelecek. Yenilenebilir enerji fiyatlarında şu düşüşe bakın: 2010’da kilovatsaati 30 cent iken 2017’de 10 cente indi, önümüzdeki 5 yılda daha düşmesi bekleniyor. Yenilenebilir enerjiler, (su, kara ve deniz rüzgar, güneş, biyo kütle. Jeotermal... ) 10 centin altında seyretmeye başladı. Karadaki rüzgar enerjisi 6 cente kadar geriliyor. Su elektrik santralleri ve jeotermal en ucuz: 4 – 5 cent.
Fosil yakıtların ortalama fiyatı ise 17 cent üzerinde. Şüphesiz çevreye ve sağlığa verdiği zararların toplum maliyeti ise hesap edilemeyecek kadar fazla.
Fark büyük, çünkü enerji kaynakları arasında 1 centlik fiyat ucuzluğu- pahalılığı bile kullanımda milyarlarca lira fark yapıyor.

Herkese Bilim Teknoloji dergisinde Yüksel Atakan’ın yayınlanan araştırmasında, Türkiye’nin toplam elektrik üretiminde Güneşin payı komik mi komik durumda: Yüzde 0,38. Buna karşılık rüzgarın payı giderek gelişiyor: Yüzde 5,65
Türkiye elektrik enerjisinin yüzde 66’sını fosil kaynaklardan elde ediyor.
Rüzgar ve güneşin payı yüzde 6’nın atında.
Almanya da ise rüzgar ve güneşin payı yüzde 22 kadar: Rüzgar % 16.1; Güneş % 6,1
Kıyaslanamayacak bir fark var.
Almanya rüzgar ve güneşe yöneldi. Bu ülke güneş ülkesi değil! Türkiye’ye koşuyorlar yazın.
 Türkiye ise yıllardır üzerimizden bedava akıp giden güneş enerjisine bakıp duruyor.
Kömür santralleri sağlıklı değil, enerjisi düşük linyitler gündemde hep. Modern filtre sistemleri kullanılmıyor, çünkü fiyatı yükseltiyor. İktidar ise toplumun sağlığının kötüleşmesini, havanın yaşanmaz hale gelmesini tercih ediyor.
Enerji konusunda doğası, sanayisi karartılmış bir ülkede yaşıyoruz.
Çok hızla güneş ve rüzgara odaklanacaklarına, milletin küçük ırmaklarına göz dikiyorlar, onları kurutuyor ve yaşamı öldürüyorlar.
Tamam ülkenin enerjiye ihtiyacı var, ana mesele bu enerjiyi nasıl, hangi yollardan sağlayacağıdır; ucuza mal edecek, ucuza kullandırtacak, ayrıca sanayinin rekabet gücünü artıracak.
Dahası var: Toplumu ve sağlığını koruyacak...
Ve belki de en önemlisi de şu: Kendi kaynaklarına dayanacak, kendi nitelikli insan gücünü geliştirecek; yenilikçi, üretici, yapıcı kılacak.

Nükleer santralleri biz yapmıyoruz, yabancının parası ile yapılıyor, dolayısıyla fiyatı 12,5 cent.
İktidarın 3-5 tane nükleer santral projesi var.
Bırakın potansiyel olarak sahip olduğu ciddi büyük ölümcül tehlikeleri...
Pahalı nükleer enerjiye teslim olmuş bir ülke ekonomisinin rekabet edebilirliği hızla düşüyor.
Gelişmiş ülkeler kullandıkları enerjiyi giderek ucuzlatırken..
Türkiye ise kullanılan enerjiyi pahalandırıyor.
 ---