Öne Çıkan Yayın 20 Mart 2012 yazım

Erdoğan’a Askeri Darbe?

Yoo hayır bu kez, başka bir “fantezi”i üzerinde düşünmeye çağırıyorum: Cemaat, denetlemeye başladığı TSK’yı, Erdoğan’a karşı kulla...

8 Mart 2018 Perşembe

Seçim yasası ve bir derin kuşku - Dış borç

4 Mart Pazar, 2018 / Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet



İktidarın Başkanlık seçimlerini garantilemek için tamamen kendine yonttuğu bir seçim yasa tasarısı Meclis’te “şeklen” görüşülüyor. Bugüne kadar olduğu gibi, muhalefetle asla uzlaşma aranmıyor. AKP ve MHP’nin “Başkan” olmak ve Meclis’e milletvekili sokabilmek amacıyla yaptıkları bir “varoluş” ittifakı... Tek başına, birinin başkanlığı alması, diğerinin de Meclis’e girmesi olanaksız..
Tüm partileri ilgilendiren temel bir yasadan bahsediyoruz!
Demokrasinin, anayasal tüm sistemin bazen tam bazen yarım ortadan kalktığı ve tamamen “sandığa” indirgendiği bir ülkede daha ne olsun, diyeceksiniz.
Tasarıda çok önemli gördüğüm bir “değişikliğe” değineceğim. Emine Kaplan’ın geçen günkü haberinde vardı, Meclis Komisyonundaki görüşmelerde CHP’li üyeler sordu, ama asla tatmin edici bir yanıt alınamadı:
Bugüne kadarki seçim kütüklerinde, bir apartmanda kimlerin seçmen olarak kayıtlı olduğu biliniyordu. Şimdi bunu değiştiriyorlar, apartmanda oturanlar farklı sandıklara dağıtılıyor, seçim listesine bakanlar sadece kendi “hane halkı”nı görecek. Apartmanda başka kimlerin kayıtlı olduğunu bilemeyecek.
Bugüne kadar ki seçimlerde “seçmen güvenliği”, “gerçek seçmen varlığı” açısından önemli bir “kontrol” karinesi ortadan kaldırılıyor. Adrese dayalı nüfus kayıt sistemine göre oluşturulan seçmen kütüklerinin tamamen şaibeli hale geleceği yeni bir durum söz konusu. Bu sistem şüphesiz tamamen devletin kontrolü altında. Nüfus müdürlüklerinden TÜİK’e kadar uzanan ve oradan Yüksek Seçim Kurulu adındaki son seçimlere şaibesi damga vurmuş bir zincir.

Bir “el” kütüklere karışırsa?

Şimdi bir “el”, hangi aşamada bilemem, YSK’ya gönderilecek “seçmen” kayıtlarını istediği gibi biçimlendirebilir. YSK bunu yapmak zorunda değil, o elindeki listeleri yayınlayacaktır.
Şimdi, bir “el” mesela 2 – 5 milyonluk bir hayal nüfusu seçmen diye kütüklere kaydettirebilir. Bunu bizim bilmemiz olanaksızdır. Bizim apartmanda tüm kayıtlı olanları göremediğimiz sürece, bizim apartmanda seçmen olarak kayıtlandırılmış, orada oturmayan “hayali” isimler sandıklarda oy kullanabilir. Bunu da bilemeyiz.
Bunu saptamanın tek yolu, bir delinin çıkıp, kendi apartmanına kaç seçmenin kayıtlı olduğunu kendi seçmen bölgesindeki tüm sandık listelerinde arayıp bulmasıdır. Yüzbinlerce isim ve binlerce listeden bahsediyoruz!
Eğer CHP’liler taslaktaki bu maddeyi engelleyemezlerse, hileye açık bir yapı oluşturuluyor. Ve bu kötümser kestirim gerçekleşirse, seçime katılım oranında çok yüksek bir orana ulaşılır! Bilenler bilgi aktarsın fikir söylesin! Seçmen nüfus sayısı mı bunu engeller?
Ve hilenin çok sonra veya belki de artık hiç farkedilemeyeceği bir seçim  sonucunda “Atı alan Üsküdarı” geçer!

“Dış borç sürdürülemez artış içinde”

ODTÜ İktisat Bölümü Emekli Öğretim Üyesi Dr. Oktar Türel’n bir açıklamasına yer veriyorum.
"Ürettiğiniz Borç İçinde Batma Olasılığımız Ne?" başlıklı yazınızda Türkiye'nin dış borç yükü (yani dış borç / GSYH oranı) değerleri 2002'de % 54.8, 2017'de % 52.0 olarak veriliyor. Cari fiyatlarla hesaplanmış bu büyüklükler, okurunuzda dış borç yükümüzün fazla değişmediği, hatta azaldığı izlenimini uyandırabilir.
TÜİK'in internet sitesine göre 2002 yılı GSYH'sı 359.4 milyar TL. Hazine'ye göre 2002 yılı sonunda dış borç 125.6 milyar $.. $/TL kuru 1.6477 olduğundan, 2002'deki dış borç yükümüz % 57.6 yakınlarında idi (sizin atıfta bulunduğunuz orandan çok farklı değil).
TÜİK'in yeni ulusal gelir serilerine göre Türkiye'nin reel hasılası 2016'da 2002'dekinin 2.15 katına çıktı. Öte yandan 2016'da 405.1 milyar $ tutarındaki dış borcun 2002 sabit fiyatlarıyla eşdeğeri, 303.5 milyar $ yakınlarında. Buna göre reel dış borç, 2003-2016 döneminde yaklaşık 2.42 kat arttı.
Reel dış borcun reel ulusal gelirden daha hızlı artması nedeniyle, kesin sayılabilecek verilerin bulunduğu 2016 yılında dış borç yükü, 2002 sabit fiyatlarıyla % 64.8'dir (= 0.576 x 2.42 / 2.15). Eğer TÜİK, 2016'da yaptığı revizyonlar sonrasında 2016 yılı hasılasını kabaca % 15 artırmamış olsaydı, dış borç yükü %75 dolaylarında hesaplanacaktı.

Açıkladığım nedenlerle, sorun sadece Türkiye dış borç yükünün "Kırılgan Beşli"ye kıyasla yüksek olması değil, buna ek olarak 2002 - 2016 döneminde (yakın gelecekte sürdürülmesi mümkün görünmeyen) bir artış eğilimi sergilemesidir.”

3 Mart 2018 Cumartesi

Üniversitenin niteliğini düşürme yasası

27 Şubat Perşembe, 2018 / Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet


“Nitelikli insan kaynağı yetiştirmek” görüşünden hareket edilerek, Cumhurbaşkanı’nın  yardımcı doçentliği kaldıracağız” açıklamasıyla (çünkü doçentin yardımcısı sanılıyormuş), açıklamasıyla hazırlanan yeni yasa tasarısı Meclis’te.
Üniversitelerin tek molekülü bile özerk olmadığı, üniversite paydaşlarında herhangi birinin söz söyleme hakkı bulunmadığı için, işin içinde yoklar!

“Bilimi ülkem için..”

Cumhurbaşkanı her şeyi en iyi bilemez. Acaba Cumhurbaşkanına kimler şimdi Meclis’te olan tasarıdaki fikirlerin ülkemiz ve akademik hayat için iyi olacağına inandırdı?
Ekranda veya bir gazetede fotoğrafını gördüğüm, doçentliğe 20 yıldır yükselememiş bir “Yardımcı Doçent” unvanlı biri konuşuyor, “neden yabancı dil bilmek zorundayız ki, biz ülkemiz için çalışacağız, yabancılar için değil...” buna benzer şeyler söyleyenler mi?
Bilimsel araştırmaların yüzde 99’una imza atanlar yabancı. Amerikalılar, Çinliler Ruslar, Almanlar vb..
Bir akademik unvanı olan biri, kendi uğraş alanında hangi yeni araştırmaların yapıldığını öğrenmeden, o alanda yayınlanan makaleleri okumadan, “akademisyen” olabilir mi? Ancak sokaktaki insan gibi, mesleğine konusuna yapancı biri olarak yaşar. O insanın akademik bir unvan taşıması bile gereksizdir.
Kimse de böyle bir kişiye danışma gereğini duymaz, danışırsa, “kuzey kutupta havalar kötü, kar var ve soğuk” bilgisini alır! İklim değişikliğinin kutuplar üzerindeki etkisini bile bilmez.
Bu amaçla her gün yayınlanmakta olan onlarca, yılda yüzlerce makaleyi okuması, konusunu izlemesi gerekir. Aziz Sancar, kendi alanındaki araştırmaları izlemeden, Aziz Sancar olabilir miydi?
Ben yerli ve milli bilim yapacağım, İngilizceye ihtiyacım yok” diyen biri ancak akademik asalak olabilir.

Sudan gerekçe: Doçentin yardımcısı

“Yardımcı doçent” yerine, doktorasını tamamlamış olanlara “doktor öğretim üyesi” unvanı getirilmekte. Üniversitelerde kurulacak bu kadrolar için, ne yabancı dil zorunluluğu yok ve neredeyse ebedi olarak ataması yinelenebilecek. Ayrıca bu kişilerin dil bilmeden nasıl doktor unvanı aldıkları da sorudur. Bu durum, üniversitelerimizde doktora unvanlarının nasıl dağıtıldığının göstergesi mi? Bu durumun neresi “nitelikli insan gücü” yetiştirmek?
Bilim Akademisi bir rapor yayımladı. Diyor ki:
“Profesör”, “Doçent”, “Yardımcı Doçent” kavramları, İngilizcede “Professor”, “Associate Professor” ve “Assistant Professor” kavramlarının karşılığı olarak yerleşmiştir. İngilizcede nasıl ki “assistant professor” profesörün asistanı olarak algılanmıyorsa, Türk akademi camiasında “yardımcı doçent”in doçentin yardımcısı olarak algılandığı yönünde bir iddia tümüyle havada kalmaktadır. Akademik yükseltmelerin ön koşullarının neler olması gerektiği, kaç aşamada ve ne tür bir sınama sisteminin uygulanacağı gibi konular asıl tartışma konusu olması gerekirken tartışmayı sadece bir isim üzerinden yürütmek doğru değildir.”
El hak doğru.
Yasa tasarısında akademik unvanlar, kimlerin nasıl ders verebileceği, doçentliğin nitelikleri, dil sınavında aranan “yüzde 65 başarı’ oranının yüzde 55’e çekilmesi ve daha pek çok önemli konuda olumsuz değişiklikler öngörülüyor. Hepsi tartışmalı konular. Üniversitede nitelik bakımından zaten bir gerileme var, bu değişiklik yasalaşırsa bu düşüş daha da hızlanacak.
Fakat tüm bunların arasında en önemli konu şu: Üniversiteyi ilgilendiren bu tasarı neden üniversitenin çeşitli kademelerinde, kurullarında tartışılmadan, merkezi bir karar ile dayatılıyor? Neden üniversite paydaşları, bu siyasi diyalog içine çekilmiyor ve dinlenmiyor?

Demokratik kültür alışkanlığı yok

Nedeni basit: Bu iktidar hiç bir yasasını hiç bir kararını toplumda tartışmadı. Böyle bir katılımcılık, demokrasi, kültür alışkanlığı sıfır olan bir yapı, sonuç olarak siyasi ideolojik tercihlerle üniversiteleri  kötüleştirir.
Bilim Akademisi: “Üniversite özerkliğinin en önemli göstergesi, üniversitenin kendisine dair düzenlemelerin yapılmasına katılabilmesidir. Doğru gözüken, bütün paydaşları dahil ederek 2547 sayılı yasayı tümden revize etmektir.. bilim insanı kalitesinin artırılmasının olmazsa olmaz ön koşulu ülkemiz üniversitelerinin bilimsel özerkliğini artırmaktır... Oysa son dönemlerde üniversite özerkliğini ortadan kaldıran uygulamaların arttığını üzülerek saptamak durumundayız.”
Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) ise susuyor. Çünkü hükümetçe yeniden oluşturuldu. Orada iyi bilimciler var, neden konuşmuyorlar?


Tüccar kafa, ekonomiyi yüksek bilgiye dönüştürebilir mi?

27 Şubat Salı, 2018 / Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet

Cumhurbaşkanı’nın Suriye’deki harekat için “yakında fethedeceğiz” sözleriyle neyi kastettiğini sonraya bırakalım. Sadece, iki haftadır belirttiğim, “Suriye’nin bölünmesi’ üzerine kuşkularımı doğrulayacak gelişmeler yaşayacağız sanki diyeyim şimdilik.. Ve yazıma bu kez  “yerli ve milli” söylemindeki büyük tutarsızlıklarla devam edeyim..
Sıradan bir habere bakın: “Türkiye (TCDD), 10 adet yüksek hızı tren siparişi verdi, tutarı 340 milyon Avro..”  Nereden alacağı önemli değil. Söyleyeyim, Kore’den, İspanya’dan, Almanya’dan.
Türkiye’de kentlerde metro sistemlerinin, ağlarının hızla gelişeceği (doğru) bir politika olarak ortaya çıkınca, yazıp çizdik:
“Binlerce vagon, çekici satın alınacak, hepsi yüksek teknolojiyle donatılı olacak.. hele yüksek hızlı trenlere sıra gelince...Ve bütün bunlara milyarlarca, on milyarlarca dolar ödenecek.. İktidarın ilk yapması gereken iş, bu alanda yetişkin tüm yetenekleri, güçleri bir araya getirmek ve ülkemizde bu üretim faaliyetinin hızla hayata geçirmek...Yok mu bunlar? Var.
 Türkiye’de vagon sanayi çok eski. Tıpkı uçak sanayimizin İspanya’dan bile çok eski olduğu gibi. Fakat uçağı 1950’de tatil ettik. Vagon sanayi kör topal, en alt düzeyde etkinliklerle sürdü. Bugün Tüvasaş adıyla vagon üretimi vb yapıyor ve teslim ediyor. Hatta Bulgaristan’a, Pakistan’a vagon ihraç bile ediyorlar. Sağ olsunlar. İktidar öncesi milli şirketimiz! Hani bunlardan önce çivi çakılmamıştı ya ülkemize!

Yetiş İspanya, Güney Kore!

Fakat çağdaş yüksek teknolojinin çok çok gerisinde kaldıkları için, örneğin Güney Kore vb gibi yüksek teknolojiye egemen ülke şirketleriyle işbirliği halinde üretim yapıyor. Bugün İstanbul’da kullanıyoruz pek çoğunu. 
İspanya’dan söz ettim. Bu ülke yüksek teknolojide metro vagonu vb ve uçak üretiminde Türkiye’ye sollayarak, bize her ikisini de satan bir ülke. Metrolarda onları da kullanıyoruz.
Son verilen 340 milyon Avroluk 10 yüksek hızlı tren siparişine dönelim.
Bu konuya mesela en az 10 yıl önceden yoğunlaşılsaydı, bugün ülke yüksek hızlı tren üretir hale gelecekti.
Yapılacak belliydi: Türkiye ve dünyadan bu konunun güçlerini bir araya getireceksin, parayı bastıracaksın, hedef koyacaksın, zaman vereceksin.
Bugün nasıl yerli oto diye tutturdun ve “5 Babayiğit”i bir araya getirdin devlet gücüyle, aynen öyle. Gelmediler mi, Devletin engin deneyimi var, 1960’da Devrim arabasını olanaksızlıklar içinde üretmiş bir ülke. Hele günümüzde ülkemizin yetenekleri bu kadar artmışken ve dünyada da parayı bastırıp getirteceğin kalifiye mühendisler vb varken, haydi haydi yaparsın. Bir de vagon sanayiin oradayken.

“Bizden ancak ara eleman olur” iktidarda olunca

Ama bu iktidar yapmadı. Çünkü üretici değil, alım-satımcı, tüccar bir kafa iktidardaydı. Ekonomiyi “yüksek teknolojileştirelim” diye bir bakışı, derdi hiç yoktu. Türkiye insanından ancak “ara eleman olur” bakışı iktidardaydı!
Dış alım kârlı bir işti. Alırken arada komisyoncuların vardı. Satın alma sırasında yüzbinler, milyonlar kasaya giriyordu. Hollanda’dan metrobüsleri alırken, hey belediye, kaç 10 milyon el değiştir? Hiç utanmadınız mı, bunları ülkemizde üretmek varken, taa Hollanda’dan satın almaya? Yanıtım hayır, ticaret utanılacak bir şey mi?!
Böyle olunca yüksek hızlı trene de 340 milyon Avro daha ödersin.
Başbakanlık “Yerlileştirme Yüksek Kurulu” oluşturmuş, geçen ocak ayında yayınladığı genelgeyle. Amaç ‘sanayimizin ithalata olan bağımlılığını azaltacak, rekabet gücünü arttıracak programların hayata geçirilmesi..”
Bir şe çıkmaz buradan, söyleyeyim. Çeşit çeşit yetki ve sorumlulukta ve farklı kurumlardan oluşan bu tür yapılar, boş toplantılar yaparlar sadece. (inşallah tersi olur).
Tüccar iktidar, 16 yıl boyunca boşa harcadığı veya dıyarıdan satın almalarla bol para kazandığı dönemden sonra, şimdi, deniz bitti, borç dağ gibi, işsizlik diz boyu, biz üretmek zorundayız artık,  noktasına mı geldi.
Bunu yapmaları da zor zaten, çünkü tüccar kafayla yapamazlar.
Siz bir güneş ülkesini bile doğal gaza vb mahkum ettiniz.. çıkarlarınız uğruna..

Savunma Sanayi mi? Bunu onlar gerçekleştirmedi ki!