Öne Çıkan Yayın 20 Mart 2012 yazım

Erdoğan’a Askeri Darbe?

Yoo hayır bu kez, başka bir “fantezi”i üzerinde düşünmeye çağırıyorum: Cemaat, denetlemeye başladığı TSK’yı, Erdoğan’a karşı kulla...

23 Nisan 2012 Pazartesi

Başbakan ve Cadı Avı.. Gazetecilik Namusu ve Yeni Tarifi


Yeni tarif: Utanacak yüzü olana gazeteci denir!


Başbakan’ın son demeci ürkütücü! Tarihteki “cadı avları”nı çağrıştıran bir konuşma yaptı. 28 Şubat’la ilgili soruya yanıtı:
Cadı avına çevirmek yanlış, ama adalet de yerini bulmalı.. yargı nereye varacaksa varmalı, çıkının içinde ne varsa ortaya çıkmalı.. iş gidebildiği yere kadar gitmeli.. işin içine kimler karışmadı ki.. iş dünyası, basın, sivil toplum, rektörler... Mesele sadece askerle bağlantılı değil..”
Başbakan göstermelik bir cümle olarak “cadı avına dönüşmesin” diyor, ama cadı avı çağrısı yapıyor: iş dünyası, basın, sivil toplum... yani bütün Türkiye’yi savcılara hedef gösteriyor ve gidebildiğiniz yere kadar gidin, kimse kalmamalı ortalıkta!
Başbakana iyi niyetle yaklaşalım ve diyelim ki amacı bu değil! Ama bu demeci cadı avı çağrısı olarak kabul edecek, yetkili yetkisiz, sıradanından yükseğine kadar, namussuz ne kadar insan varsa, gereğini yerine getirecektir. Fazıl Say’ı Türkiye’den kovalayanlara bakın!
Umarım olmaz, bekleyip göreceğiz!
Başbakan’ın bu açıklaması, bugüne kadar yaşadığımız hukuksuzluklara, adaletsizliklere rahmet okutacak bir boyuta ulaşabilir.. Baksanıza, sayıp döküyor: iş dünyası, sivil toplum, basın..
Başbakan aslında, açılan bir soruşturmaya müdahale ederek, savcılara ne yapacaklarını gösteriyor.. Bu suçtur, ama bugün bunu soruşturacak tek kişi bile yoktur.
***
Benim kurduğum denklem ne yazık ki işliyor: İktidar, ABD’nin çıkarına Ortadoğu’da ne kadar ileri adım atarsa; ABD-AB, demokrasi-hak ve hukuk çiğnemelerine de, o kadar hoşgörü ile yaklaşacaktır: Önemli olan bugün Ortadoğu’da Türkiye’yi kullanmaktır, insan haklarına sonra bakarız!

Siyaset, Gazetecilik, Namus
İktidar basınında, 28 Şubat için medya hesap vermeli, çağrıları giderek artıyor.. Yeni Şafak’ta mı yoksa Star’da mı görmüştüm, bir yazar 28 Şubat sürecinde bazı gazetelerin kapak fotoğraflarını yayınlamıştı. Aralarında mesela Cumhuriyet yoktu, ama özellikle Hürriyet ve Sabah vardı..
Heyecanlı başlıklar, durumu yansıtıyordu...
Düşünmeli: Ortalık gergin, MGK’de kabul edilen bir bildiri.. Hükümet almış, uygulamaya da koymuş.. Askerler çağrıyor, çeşitli kesimleri topluyor, açıklama yapıyor. Siyasi ve toplumsal heyecan... darbe mi olacak gerginliği en üst düzeyde..
Gazeteci olarak, siz ne yaparsınız?
Gazetecilik özellikle böyle dönemlerde kulaklarını diker, olayların içinde olmaya, özel haber almaya, asker-siyasi, en yetkili kişilerle konuşmaya, haber atlatmaya, reyting ve tiraj arttırmaya önem verir.. Ben Yeni Şafak’taki gazete manşetlerinde, özellikle bunu gördüm!
Gazeteler neredeyse hergün siyah ve kalın manşetlerle çıkar ülkemizde! En sıradan olayı bile, okur nezdinde önem derecesini arttırmak için, puntolar gözalabildiğine kalınlaşır!
Yeni Şafak ve Star, şöyle bir haftalık, bir aylık, bir yıllık gazetelerine baksınlar! Sanki Türkiye, dünya yıkılıyor!
“Askeri Müdahale”nin konuşulduğu bir ortamda ise, bu başlıklar haydi haydi normaldir..
Gazetecileri, mesleklerini yaptılar diye 28 Şubat’ın hazırlayıcıları olarak suçlamak, ve bugün onları çarmıha germeye kalkışmak, büyük insafsızlıktır, gazeteciliğin bittiği noktadır, yazarlık ve gazetecilik namusunun da...
***
Haa, şu olayı belgelersiniz: Örneğin askerler, bazı gazetelerle anlaşırlar, onlara yazdıkları senaryoları verir ve “bunları yayınlayın ki biz de iktidarı yıkmanın koşullarını oluşturalım” derler. Hukuki olarak bunu kanıtladığınız gazete ve gazetecilerin yakasına yapışın..
Ama gazetelerin siyasi yaklaşımlarını bile soruşturma konusu yapamazsınız.. Yapmaya kalkarsanız, sizin gazeteciliğinizin de başkaları tarafından çarmıha gerilmesini kabul etmiş olursunuz...
***
Sizler, 28 Şubat gazeteciliğini eleştirirken, esas bugünkü gazeteciliğinizi sorguluyorsunuz farkında mısınız?
En sondan başlarsak: Erol Özkasnak’ın evinde 28 Şubat günlükleri ele geçirildi, biçiminde yalan başlıklar atmaya utanmıyor musunuz?
Balyoz ve diğer pek çok davada, bugün hepsi yalan çıkan, sahtekarlıkları belgelenmiş Cami bombalama gibi olaylarla ilgili attığınız başlıkların, 28 Şubat sürecini 1000 kat gölgede bırakacak ve yarın esas hesabı sorulacak başlıklar olduğunu düşünür müsünüz?
Acaba hanginiz, CD’lerin sahte olduğuna ilişkin bilirkişi raporları konusunda mesleki-ahlaki bir haber yaptınız?
12 Eylülde Başdarbeciyi evinde ağırlayan Barlas ve 12 Eylüle övgüler düzen Ilıcak gibileri baştacı erdeceksiniz, ama 12 Eylülü ve 28 Şubatı başka gazetele- gazeteciler üzerinden yargılayacaksınız.. Bu ne kadar tutarlıdır?
Gazeteciliğin artık bugünkü yeni tarifi:
Utanacak yüzü olana gazeteci denir!
---23 Nisan 2012 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

22 Nisan 2012 Pazar

Adalet ve Komplo, Hipnoz Savına 9 Yıl, Yeni Çığlık


Türkiye’de nasıl bir hukuk, yargı, adalet olduğunu anlamanız için, “siyasi nitelikli” davaları izlemek yeterli. Özel yetkili veya ağır ceza mahkemeleri, farketmez.. Yeter ki “aynı tel”den çalsın..
Silivri’deki ağır adalet ve hukuk ihlal savları medyaya yansırken, Kayseri 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nden de, Silivriyi aratmayacak bir karar çıktı: Hava Kuvvetleri Başsavcısı Ahmet Zeki Üçok 9 yıl hapse mahkum oldu.. Bu davayı bu sütuna taşımıştım (İzleyin, 20 Mart 2012, Erdoğan’a Askeri Darbe?).
Nedeni: TSK bilgisayarlarına dosya koyup aldığı saptanan 3 astsubayı “hipnotize ederek” işkenceye azmettirmek! 3 astsubay TSK bilgisisayar sistemine sahte bir belge yüklemekten yakalanır. Astsubaylar, soruşturmayı sürdüren askeri savcı Üçok’a Cemaat elemanı olduklarını itiraf eder. Bu süreçte, astsubaylara hiç bir şiddet uygulanmadığına ilişkin 34 sağlık raporu ve sanıkların açıklamaları vardır.
Ancak Cemaat olaya el koyar, bu davayı ortadan kaldıracaklardır. Sanıklar “İfademiz işkence altında alındı, bize hipnoz yapıldı” derler ve Savcı hakkında suç duyurusu yaparlar. Üçok hakkında ağır cezada dava açılır! “Suçu” sabit görülür ve 9 yıl ceza alır! Suçu, tabii ki  F elemanlarının ordu içindeki üstelik casusluk bile denebilecek faaliyetlerini ortaya çıkarmaktı! Tanıdık: Cemaate dokunan yanar, yani!
***
Şimdi hukuka bakın:
Hipnoz yapıldığını söylediği tarihte adam Kayseri’de yoktu. Avukatların, hipnozla ifade almanın mümkün olup olmadığının saptanması için bilirkişi istemleri reddedildi. Reddi hakim istemini, hukuka aykırı olarak aynı mahkeme reddetti. Sanığın, birinci sınıf askeri hakim olduğu için ancak askeri mahkemede yargılanabileceği ilkesini de takmadı. Zeki Üçok’un esasa ilişkin savunma için süre isteği de reddedildi.
Avukat Hüseyin Ersöz diyor ki: “Savunma yok sayıldı ve adil bir yargılamanın şartları oluşturulmadı. Sıradan bir vatandaşın kendisini hukukun ellerine teslim etmesini beklemek ne kadar mümkün..”
Ve Balyoz davasıyla benzerlikleri şöyle saptıyor: “İki davada da savunma hakkı kısıtlanıyor, talepler karşılanmıyor, deliller tartışılmıyor. Kayseri Davası, Balyoz Davası'nın sonraki sürecinde nasıl bir sonuçla karşılaşacağımızı açık gösteriyor.”

HAKSIZLIKLARA BÜYÜK İSYAN
Balyoz Davası’nda büyük haksızlıklara karşı adalet isteyen isyan çığlıklarıyla dolu masamın üstü! 
Subaylar, onlara sanık demeye bile dilim varmıyor, kendilerine yöneltilen suçlamaların iler tutar yanı olmadığını, kanıtlarıyla gönderiyor ve seslerinin duyurulmasını istiyor..
Hangi birini yazsa bilemiyor insan! Hepsi aynı haksızlıklar tuzağının çemberine sıkıştırılmış. Dosyalardan birini çekiyorum: Piyada Kurmay Yarbay Nedim Ulusan:
Sahteliği kanıtlanmış, imzasız bir dijital word belgesinde adım geçtiği için çağırdılar, Hırvatistan’dan gelerek teslim oldum, 13 aydır tutukluyum! Benimle ilgili olmayan bir uyduruk belgede adımın neden yazılı olduğunu nasıl kanıtlarım? Mahkeme üniversitelerden gelen ve sahtecilikleri kanıtlayan bilirkişi raporlarına inanmıyorsa, neye inanacak? Çocuğum Nehir neden babasız büyüyor? Adalet istiyorum, hemen!
***
Diğer bir dosya, çok imzalı:
Orgeneral, Amiral, Korgeneral, Tümgeneral, Albay.. imzalı ülkenin yetiştirdiği subaylar: Bilgin Balanlı, Deniz Cora, Can Eerenoğlu, Rıdvan Ulugüler, Turgut Atman, Yurdaer Olcan.. Bülent Kocababuç, Süleyman Namık Kurşunlu, Fikret Güneş, Hasan Fehmi Canan, Mücahit Şişlioğlu,  Gürbüz Kaya, İsmail Taş, Beyazıt Karataş, Gürbüz Kaya, Ahmet Yavuz, Şafak Yürekli,  Hakan Akkoç, Sadi Ünsal, Güngör Kurubaş, Halil Helvacıoğlu, Gökhan Gökay, Yalçın Ergül, Mehmet Eldem, Ahmet Erdem, V. Murat Tulga, M. Erhan Pamuk, Kubilay Baloğlu, Fatih Altun, Mehmet Erkorkmaz, Erhan Kubat, Dora Sungunay, Murat Saka, Ahmet Tuncer, Tayfun Çakır, Cengiz Köylü, Koray Eryaşa, Kadri Sonay Akpolat, Onur Uluocak, Aziz Yılmaz, Murat Ataç, Nedim Ulusan, Osman Kayalar, Murat Özçelik, Ahmet Hacıoğlu, Ender Güngör, Nihat Altunbulak, Levent Görgeç, Hanifi Yıldırım...
Bizi bilgilendirmek ve halkımızın bilgilendirilmesini sağlamak için Balyoz davasının ne olduğunu anlatıyorlar.. Diyorlar ki: Savcı, davanın dayandırıldığı Plan Semineri’ni suç görmüyor, ancak bu seminerde örtülü olarak, Balyoz darbe planının denendiğini ileri sürüyor..
Savcının kanıt olarak sunduğu CD’lerdeki kayıtların hepsinin ise sahte, sonradan yazılmış olduğu, dünyada ve Türkiye’deki bilirkişi raporlarıyla kanıtlanmış durumda.. Subaylar, büyük bir komplo ile karşı karşıya..
Açıklamalarına, “Fatih Camiini bombalayacaklardı” ve benzer suçlamaları günlerce manşetlerine çeken bütün medya yer vermelidir.. 
Ama ne yazık ki büyük çoğunluğu ahlaksızlık yapıyor! Suçlamaya yer var, ama savunmaya ve sahtekarlıklara yer yok!
Subaylar, mahkemede savunmalarına yapılan haksızlıkları da bir bir açıklıyor. Bu sahte darbe planlarının, “profesyonel ve çok teşkilatlı organizasyonlarca üretilip servis edildiğini” yazıyorlar.
Soru şudur: Bu Sahte CD’leri Kim Üretti? Balyoz davasının asıl araştırılacak yönü budur.
Bu araştırılmanın önlenmesi için, savunma baskılanıyor ve ortaya çıkan gerçek ne olursa olsun, bir an önce ceza verilmeye gidilmek isteniyor.
 Evet: Yargı, adalet, yasalar...bu komplonun parçası olamaz ve olmamalı!
Adalet Bilime Karşı olamaz ve olmamalı!
--22 Nisan 2012 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

20 Nisan 2012 Cuma

Mersin İçin Tamamen Rüzgar ve Güneş


AKLININ ERDİĞİ YERE KADAR (2)

Mersin’in Tüm Enerji İhtiyacını Petrol Dışı Kaynaklardan Sağlama Ulusal Projesi
Petrol 1940'larda Lüks Maddedir, Orta Doğu O Güne Hazırlanıyor!


Geçen haftaki Gündem’de Arkeoloji’den hareketle, “Aklının-beyninin erdiği, elverdiği yere kadar gidersin” demiştim. Baha Kuban’ın “Danimarka 2050’de yüzde yüzde yenilenebilir enerji kullanacak” projesine de gönderme yapmıştım.
Ülkelerin yukarıya doğru sıçramasının, kalıplarını kırarak büyük dönüşümleri gerçekleştirmesinin, özgürlüklerinin, bağımsızlıklarının, refahlarının teminatı, sahip oldukları siyasi beyinleridir öncelikle. Bu beyinlerin ve yetişkin insan güçlerinin, ülke çapında öngördükleri büyük projeler sayesinde, ülkeler ileriye yönelik büyük atılımlar yapabilir.
Danimarka “ısı, enerji, sanayi, ulaşım, elektrik” ihtiyacının yüzde yüzünü güneş ve rüzgar gibi yenilenebilir enerji kaknaklarından sağlamayı kararlaştırdı. Kendisine 38 yıllık da zaman tanıdı!..

PETROL LÜKS MAL
Neden 2050” derseniz, petrolün kaynak olarak iyice tükeneceği ve bir kaç kat pahalanacağı öngörü yıllarıdır.
Petrol 30 yıl sonra çok lüks bir mala dönüşecektir..
2030- 2040’lardan sonra petrolü ülke enerjisinde ana girdi olarak kullanan ülkelerin yanacağını söyleyebiliriz! Ya petrolü pahalılığından dolayı kullanamayacaklar ya da batacaklar! Dünya o zamana kadar enerji dönüşümünü gerçekleştirememişse, vay uygarlığın haline!
Burada yazayım: Orta Doğu petrol ülkeleri bütünüyle işgal edilir! Kuyulara el konur, hiç biri petrolü istediği fiyattan satamaz, ancak dünya ekonomilerinin izin vereceği, kaldırabileceği fiyattan satılır! Yok ülkelerin bağımsızlığıymış, yok emperyalist işgalmiş.. Kimse bunları takmaz (sanki bugün takan var!) 
Bugün Ortadoğu üzerinde seyrettiğimiz Suriye ve İran’ı yıkmaya yönelik “savaş” hazırlıkları ve her türlü faaliyetin amacı, bölge üzerinde uzun vadeli siyasi denetimi kurmaktır. ABD ve AB ülkeleri kendi şirketlerini bölgede yoğunlaştırarak, denetim ve hak iddialarını orta ve uzun vadeli olarak da yayıyor ve siyasi amaçlarına hazırlık yapıyorlar. Hem ticaret hem de geleceğe yatırım..
ULUSAL PROJE
Danimarka yarına hazırlanıyor. Bu büyük bir ulusal projedir!
Ulusal proje bir konuya kilitlenmedir! Yoksa, TÜBİTAK’ın, DPT’nin ve de üniversite araştırma fonlarının genellikle yaptığı gibi, “onu da desteklerim bunu da” projelerine para saçması gibi değil.
Ulusal Proje, önemli “sorun çözme” paketidir veya düşüncesidir! Bu açıdan kapsamlıdır, hacimlidir, çok ortaklıdır, eşgüdümlüdür ve mutlak siyasi desteklidir! Yani Danimarka’nın projesi gibidir!
Bu bakışınız yoksa, hiç bir sorununuzu çözemezsiniz! Biraz ondan biraz bundan da olsun, dediğiniz sürece... sürünürsünüz..
Dünyanın en gelişmiş rüzgar türbini teknolojilerini üreten Vestas ve NEG Micon Danimarka şirketidir.. Baha Kuban: Enerjisinin yüzde 25’ini Danimarka rüzgardan sağlıyor. 2050 Enerji Stratejisi belgesi,  toplam enerji ihtiyacının yüzde 35’ini 2020’de, yüzde 100’ünü 2050’de sağlayacak ve toplam enerji gereksiniminin yüzde 50’sini rüzgardan temin edecek. Ülke şimdi buna göre yeniden yapılanıyor!
Bir üniversitede yemekli bir toplantıda, örneğin Mersin’in bütün elektrik enerjisinin güneşten (veya tüm yenilenebilir kaynaklardan) sağlanmasına yönelik (arabalar dahil!) bir projenin geliştirilmesini söylemiştim.. Masadakiler dinledi, ama kimse yapılabilir demedi, çünkü yapılabilir bulmadı.. Türkiye’nin neredeyse tümü böyle düşünür. Nasıl olacak, arabalar ne olacak falan filan.. Yapılamaz üzerine bir düşünce sistemi, bugünün esir aldığı, yarını ise düşleyemeyen bir düşünce sistemi egemen ülkemizde..
Mersin Makine Mühendisleri Odası’ndaki arkadaşların da güneş enerjisinin yaygınlamasına büyük emek verdiklerini biliyorum. Orada bir konferansta kendilerine de bu düşüncemi açmış ve bütün Mersin çapında tüm enerji ihtiyacının yenilenebilir kaynaklardan sağlanmasını öngören bir proje üzerinde çalışmalar yapılsa ne iyi olur, demiştim!
Böyle bir proje, gerçekten bunu kabul eden bu düşü kuran paydaş insanların bir araya gelmesiye gerçekleşir.. Petrol ve doğal gaz dışarı! Yenilenebilir Enerji içeri!
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanı Nihat Ergün, böyle büyük ulusal projelere yoğunlaşmalıdır..
Örneğin Mersin’de oluşturulacak çözümler bütün Türkiye’ye ışık tutar!
Ortaya çıkacak sorunların çözümü için bütün ülke kafa yorar!
Bu sorun tarşılır mı dersiniz ülkemizde?
***
Gelecek Cuma yeniden buluşmak umuduyla..
CBT Gündem, 1309, 20 Nisan 2012

19 Nisan 2012 Perşembe

Dikkat, ABD AKP’yi Gözlüyor: Bir Amerikancının Diğerini Tasfiyesi


28 Şubat 1997 Postmodern Darbesi (Çevik Bir’in nitelemesiyle) kesin olarak ABD’nin onayı ile gerçekleştirildi. Ordu’nun ABD ile ilişkileri gözönüne alındığında, bunun başka türlüsünü düşünmek zor..
Şu denklem büyük ölçüde doğru: Erbakan “millici” idi. İsrail ile arayı bozmuş, İslam ülkelerine yanaşmış, Kaddafi ile kankalığa başlamıştı (acil para arayışı da etkili oldu bunda..) Ortadoğu’nun bugün Türkiye olmadan Amerikan- AB- İsrail çıkarları doğrultusunda yeniden tasarlanması nasıl zorsa, 1997’lerde de imkansız gibiydi.
Türkiye’de Batı ittifakından yan çizmeye kalkışan her yönetimi bekleyen tehlike, bütün ilişkiler ve araçlar kullanılarak, “devirme çabaları”dır. Bu zor da değildir! Parçalanmış ve ABD’nin emrine girmeye hazır siyasi partiler, üstelik dinci siyaset duyarlığı çok yüksek bir Komuta, bunu mümkün kılar. Zaten 28 Şubat’ı izleyen günlerde Beyaz Saray’da yapılan (ve bildik Türkiye uzmanlarının katıldığı) özel toplantıda da, post modern yöntemlerle Türkiye’de iktidarın değişmesi öngörülmüş.
Çevik Bir’in de Amerika’nın, dostlarının ve politikalarının çok yakın müttefiği olduğu ötedenberi bilinir.. 28 Şubat’ta üstlendiği rol, kendine büyük güveni, herşeye müdahalesi, önemli ölçüde arkasındaki güçten ileri geliyordu! Madalyaları vardı ve üstelik Cumhurbaşkanlığı’na da layık görülüyordu!
Bir olay: Amerikan askeri yardımı kesilecek, Amerikalılar durumu açıklıyorlar.. Bizimkiler, tamam ama şu eğitim yardımını kesmeyin diyorlar. Amerikalı nedenini soruyor. Yanıt ikna edici oluyor ve 3-5 milyon dolarlık eğitim yardımı kesilmiyor:
Burada gördüğünüz subayların çoğu bu yardım sayesinde Amerikanın çeşitli askeri kurumlarında eğitim, görev ve Amerikan kültürü aldı.. Hepsi dostlarınız..
***
Erbakan, yıkılacağını görmedi, diyebilir miyiz? Belki de öyledir. Görüp de direttiyse, ender politikacılardan biriydi diyeceğiz, ama iktidar uygulamalarından hiç birini onaylamadan!
Yıllar önce bu köşede, Erdoğan ve AKP aslında 28 Şubat müdahalesinin ürünüdür, görüşü savunulduğunda, kastedilen şuydu:
Erdoğan ve arkadaşları, Erbakan’ın durumundan ders çıkardı. ABD ile müttefik olmadan iktidara gelemeyeceklerini gördüler. Bu nedenle Milli Görüş gömleğini çıkarıp muhafazakar demokrat kılığına girdiler... ABD, merkez siyasi sağ partilerin çöktüğü saptamasını çoktan yapmıştı, tıpkı bizim seçmenler gibi.. Erdoğan yükselen bir isimdi..
Anımsayın: Erbakan’ın partisi ve DYP 1999 seçimlerinde geriledi. ANAP da geriledi! Millet, Erbakan’la birlikte merkez sağın ikiz partilerini de (DYP ve ANAP) siyasetten silme sürecini başlatmıştı! Erbakan sonrası kurulan iktidar Türkiye’yi her açıdan batırma konusunda birinciliği kimseye kaptırmadı. Bu üç parti de, 2002 kasım seçimlerinde tam gümbürdeyecekti!
1999 seçimlerinde, doğru dürüst iktidar olamamış iki parti yükseldi: DSP ve MHP! Yanlarına küçük ortak ANAP’ı da alarak iktidar oldular ve 2001 kriziyle birlikte, 2002 seçimlerinde de onlar gümbürdedi!
Ortada CHP ve yeni kurulan, ABD’nin gözdesi AKP kalmıştı! Ülkede islami partiye yöneliş Erbakan’la başlamıştı, partisinden ayrılan yenilikçi Erdoğan kadrosu, hem Erbakan’ın oylarını hem de çöken merkez sağın oylarını toparlayarak iktidar oldu!
ABD bunun neresinde? O her zaman yükseleni görür ve iktidar olacağı destekler! Güçlü bir el vermesi yetti.
***
Bugün ABD’nin “müttefiki” AKP, 1997’nin ABD müttefiklerini yargılıyor! ABD’nin onlara ihtiyacı çoktan bitmişti! Siyasi ittifaklar veya işbirlikçilikler zaman içinde böyle seyrediyor.
Ama dikkat edin: AKP de bugün ilk kurulan AKP değil! İktidara sağlam basınca, Erdoğan ve arkadaşları, epey miktar/derece, Erbakanlaştılar, yani hiç bir zaman kaybetmedikleri Erbakan dönemi “inançlarını” giyindiler. Erbakan’ın toplumu İslamileştirme politikalarını üstlendiler ve yol almaya başladılar..
Ancak, Erbakan, bunlar kadar “totaliter kılıklı/ruhlu” olabilir miydi?
***
Erdoğan’ın İsrail politikası, Erbakan döneminden üstlenmedir.. Bugün, ABD’yi yoklayarak ilerliyorlar... Biraz onlara karşı, ama son tahlilde evet efendimci.. (Suriye ve İran örneği)
İktidarın basını ve kalemleri 28 Şubat müdahalesinin Amerika ile ilişkilerini ve işbirlikçiliğini vurgularken.. AKP iktidarının Amerika müttefikliğini unutmasınlar, hatırlatırım!
Dikkat edin: Big Brother sizi gözetliyor!
Tamam, 28 Şubatçıları yargılayın, vurup kırın da (ABD’nin itirazı yok), olayı Amerikan alehtarlığına döktünüz mü.. işleri karıştırırsınız..
--19 Nisan 2012 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

17 Nisan 2012 Salı

28 Şubat 1997: Mutlak Düşüncelerin İflası


Bizler Ordu müdahalelerinin acısını çok çekmiş bir kuşağız. Ama buna rağmen, mağdura bir de sen vur anlayışıyla yazamayız. Fakat bazı temel değinmelerde bulunmak da kaçınılmaz..
Ordu, askeri anlayışına uygun vura kıra döke bir yönetim gerçekleştirmiştir her zaman. Toplumda derin yaralar açmıştır.
Bütün bunlara rağmen: İktidarda olan sağcı partiler Türkiye’yi her zaman düşe kalka yönettiler ülkeyi. 60 yıllık iktidar tarihlerinde bir “Mutlu Türkiye Tablosu” anımsayan var mı?
Sağcı yazarların büyük mutsuzluk tabloları karşısında bile her zaman söyledikleri şudur:
Kardeşim onları seçmen, milli irade getirdi, bırakın seçim zamanı gelince millet onları sandıktan çıkarmasın.. Kötü yönetimi cezalandırsın.”
Sosyal-siyasal olaylar, öyle yürümüyor. Dünyada da! Avrupa ülkelerindeki “siyasi kültür”, hiç bir zaman yönetilemez ülke yaratmıyor. Ülkemizdeki siyasi kültür ise, her zaman, enkaz ülke oluşturma konusunda deneyimlidir. 60 yılda 19 kez ekonomik kriz ve İMF yönetimileri bunun kanıtıdır. Bir aylık, beş aylık, bir yıllık, iki yıllık iktidarlar şampiyonuyuz..
Ama yine de, konu Ordu’ya gelince, temel soru şudur: Ordu, kriz zamanlarında ülkenin yönetilebilir olmasına mı katkı verdi, yoksa yönetilemez olmasına ve müdahale koşullarının oluşturulmasına mı? Şüphesiz ki, birincisine!
***
Erbakan, Çiller’le, 28 Haziran 1996 -30 Haziran 1997 yılları arası iktidar oldu. 1994 büyük ekonomik krizi ülkeyi sallıyordu henüz. Ülke siyasi olarak parçalanmıştı ve siyasi partiler, “yahu bu anafordan hiç birimiz tek başına ülkeyi çıkartamayız, bir ulusal uzlaşı hükümeti kuralım, herkes el versin” demiyordu! Bütün partiler krizden yarar sağlama peşindeydi!
Dış destek, iç sorunlar, Erbakan’ın yönetilemeyen bir Türkiye yaratması, dini ikitdara taşıması vb gibi pek çok neden birleşince, asker siyasi zorlamalarla iktidarı devirdi.
O dönem haftada bir kez yazıyordum. Yazdıklarıma baktım, müdahaleye desteğim yok, her zaman yaptığım gibi, durum analizleri var (yazıları toparlayıp Bloğuma koyacağım). Herkes o dönem hakkında bir şey söylüyor. Kimisi, kullanıldık diyor, itiraflarda bulunuyor, o dönemde askerin dizi dibinden ayrılmayan sürü sepeti ise bugün askere vuruyor...
Fethullah Gülen  de 28 Şubat üzerine Yalçın Doğan’a şöyle diyordu o zaman:
"Askerlerimiz bir yönüyle, yaptıkları bazı şeylerden ötürü bazı çevrelerce, belki antidemokratik davranıyor sayılabilirler. Ama onlar konumlarının gereğini Anayasanın kendilerine verdiği şeyleri yerine getiriyorlar. Hatta dahası, ben zannediyorum, onlar bazı sivil kesimlerden daha demokrat."
Gülen, o zaman askerin müdahalesini meşru görüyordu! (*)
Özetle, siyasal olarak yönetilemeyen ülkelerin kaotik ortamlara sürüklenmesi, dünyanın her yanında, kaçınılmazdır. Siyasi demokratik kültürü ve ülkeye hizmet anlayışı gelişmemiş bütün ülkeler, bir yerlere sürüklenir.. Bizim gibi ülkeler ise, genellikle dış güçlerin gösterdikleri yöne giderler.
***
28 Şubat’ın iki önemli sözü, deyimi var, her ikisi de askere aittir ve askerin neden müdahalelerde bulunmaması konusunda iki tipik örnektir:
Birincisi, “28 Şubat 1000 yıl sürecek” zırvalığıdır.
Bütün muktedirler öyle düşünür! Hepsinin gönlünde “sonsuz iktidar” hayali yaşar! Bu söz aynı zamanda “askerin sonsuz vesayet” isteğini öngörür! Tartışmasız ki, toplum ve siyaset bilgisinden yoksunluğun bir kanıtı.. Oysa bizim gibi toplumlar, kestirilemez dinamiklerin toplamıdır..
Osmanlı bile 1000 yıl sürmedi!
Orhan Birgit’le sohbet ediyoruz sabahleyin, diyor ki, Türkiye Cumhuriyeti bile şurada 100.yaşına basacak diye seviniyoruz!
Asker, sosyoloji bilmez, siyasetin sosyolojisini de bilmez; bu müdahalelerinin yarınını hiç mi hiç hesaplayamadığını yakın tarih hep gösterdi. Bilse farklı davranırdı, kriz sürecinden çıkılmasına yardımcı olacak tavırlar alırdı!
İkincisi, Çevik Bir’in “Demokrasiye Balans Ayarı yaptık” sözüdür.
“Onu kazığa oturturuz”, “şu gazetecileri atın..” benzeri, bugün de iktidarın devraldığı ve her zaman “Büyük Muktedir”lerin bakışını yansıtan mutlak iktidar düşünceleridir bunlar.
Erdoğan ve ortaklarının, acaba yakın siyasi tarihe bu gözle bakmaları gerekir, ama şimdiye kadar sadece, askerlerin kötü modellerine sahip çıktıklarını görüyoruz..
Görünüşe bakılacak olursa, Erdoğan ve arkadaşları da, Gülen Hareketi de, tıpkı Çevik Bir gibi, iktidarlarının 1000 yıl süreceği düşüncesindeler!
--
(*) Bugün ise başdüşman Ordu? Gülen Hareketi, her zaman güçlüden iktidardan yana oldu, böylece kendilerine zarar verilmesini önleme politikası izledi.. Bugün ise, bir ayağıyla iktidar olunca…?!
Not: THY tam kepazeliği oynuyor..  13’te İzmir’e kalkacak uçak, 15.30 da kalkıyor!
17 Nisan 2012 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

16 Nisan 2012 Pazartesi

Sivil / Savaşan Kanatlar


Gülen Hareketi’nin önde gelenleri Vatan gazetesi yazarı Ruşen Çakır’la sohbet etmiş. İlk yazısında, bunların kimler, kaç kişi olduklarını yazmıyor. Anlaşılan bu konuda “off the record” sözü vermiş! 
Bugüne kadar, bu siyasi hareketin yarı resmi/gayri resmi / resmi kurumu olarak Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nı biliyoruz. Onlarla mı konuştu, bilgimiz yok. ABD’den mi geldiler?! İstanbul’dalar mı? Tanıdıği isimler mi? Kamuoyunda bilinirler mi?
Gördüğünüz gibi, gizli örgüt gibi davranan bir siyasi hareket üzerine çok sayıda spekülasyon yapılır. Çok doğal! Adı varolup ta kendisi ortada resmen gözükmeyen, ancak gizli örgüt olabilir. Bugün hakkında soruşturma yapılamıyorsa, bir ayakları ile iktidarda diğer ayaklarıyla Pensilvanya’da olduklarındandır!
Gülen hareketi gizli örgütü (!) kendisinin artık “hizmet” olarak adlandırılmasını istedikten sonra, Ruşen Çakır’a bir “açılım” yapıyor. Bu açılımın zamanlaması üzerine, Gülen Siyasi Partisi 1 ve 2 (geçen Salı ve Perşembe) yazılarımda değinmiştim. Ruşen açılımları gelişmeleri doğruluyor.
Şike Yasası’nı ret kampanyası, MİT üzerinden hesaplaşma, ve daha da öncesinde Bülent Arınç olduğu yazılan Bakan’ın geçen sonbaharda Pensilvanya’ya giderek F. Gülen’le sert tartışması... Ve özellikle İstanbul emniyeti içindeki yapılanmanın dağıtıldığı yönündeki haberler..
Odatv gazetecilerinin tutuklanmaları (*) üzerine Türkiye ve dünyada Gülen Hareketi üzerine çok doğru saptamaların gündeme gelmesi ve olguların konuşulmaya başlaması..
Bütün bunlar, bu “siyasi parti”yi önemli ölçülerde gerileten olaylardı. Hele hele Erdoğan’la çatışma, Hareket’in Türkiye’de “hizmet için para toplama” işlerini de aksatmış olabilir. İş dünyası, Erdoğan’ı çok yakından tanır!!!
Bütün bunları tek cümleyle özetleyebiliriz: Derin itibar kaybı! Evet, hem de çok derin!
***
Ruşen Çakır, Gülen Hareketi’nin “sivil kanadı”nın duruma ağırlığını koyduğu sonucunu çıkartıyor. Buradan Hareket’in sivil olmayan kanatlarının da varlığı anlaşılır. Mesela “askeri” kanat gibi! “Askeri kanat”tan kastim, Gülenci silahlı güç falan değil. Böyle bir işe girişmeyecek, yoksa sonlarının hızla geleceğini bilecek kadar akıllılar. Devletin her türlü “silahlı – silahsız güçleri”ni kullanmak varken!!!
Ruşen açıklayacaktır tanımını, ama sivil kanat tanımlaması iyi bir ipucu oldu ve kendi değerlendirmelerimi, çok yakın geçmişle birleştirerek bana yorum yapma olanağı sundu:
***
Gülen Hareketi, bir kaç yıldır topluma “savaşan siyasi güç” olarak yansıdı... Emniyet ve özel yetkili yargılamalarda ipleri elinde tutması ve yargılamaları yönlendirmesi, Orduyu ve sinirlendiği rakiplerini tepeleme çalışmalarına olağanüstü desteği, “savaşan Cemaat”i yarattı.
Bu savaşın medyadaki uç beylerini biliyoruz.
Gülen Hareketi’nde, bu süreçteki derin itibar kaybının görülmesinden sonra, “savaşan güçler” arasında bir “ayrışma” olduğu, Ekrem Dumanlı’nın 9 Ocak 2012 tarihli (Zaman) Hesap Vermek yazısından belli olmuştu:
Mehmet Baransu, Emre Uslu, Önder Aytaç, hatta bazı Zaman yazarları... Bazı gazeteciler ne yazsa ne söylese hepsi 'cemaat'ten biliniyor. Aslında o gazeteciler defalarca açıkladı, ‘Biz cemaat sözcüsü değiliz; kendi düşüncelerimizi yazıyor, konuşuyoruz.’ dediler. Maalesef bazılarının umurunda bile değil. Varsa, yoksa cemaat! Tam bir paranoya ile karşı karşıyayız. Hal böyle olunca bu yanlış algıya muhatap insanlara da büyük sorumluluk düşüyor. Keşke onlar üzerinden yürütülen psikolojik harbin değirmenine su taşımasalar ve bazı art niyetli kişilere fırsat vermeseler...”
“Uç beylerini” demek daha önce uyarmışlar ve fayda etmemiş ki, bu kez kamuoyuna açıklama ile araya mesafe koyuyordu Dumanlı; ama onların Cemaatçi olmadıklarını söylemiyor, cemaat sözcüsü olmadıklarını açıkladıklarına dikkat çekiyordu. (Ö. Aytaç,  Dumanlı’ya “sanırım biraz grip olmuş” yanıtını verecekti)
***
Yorumlarsak: Gülen Hareketi’nin, iktidarla çatışma koşullarının da oluşması ve itibar yitirilmesi karşısında, bundan sonra nasıl bir strateji / yol izleneceği konusunda anlaşmazlık içine düştüğü görülüyor. Bugüne kadar fiili koçbaşı rolü oynayan “militanlar”, durmak yok savaşa devam derken, “akil adamlar”, durum muhasebesi ile itibar toparlama-yara bere sarma sürecini yeğlemekte..
Bu iç yarılmanın nasıl gelişeceğini de, “Açılımları” da izleyeceğiz!
Şunu belirtelim: Bütün süreç, hepsinin ortak geçmişidir.. “Ayrılsak da beraberiz”.
Ve soracağız hep: Balyoz, Odatv ve diğer pek çok davanaki sahtekarlıklardan nasıl arınacaklar, temel kıstas budur..
--
(*) Ahmet ve Nedim’in serbest bırakılmasından sonra, “arkadaşları”nın görevleri sanırım bitti: “Geri kalanlar zaten Ergenekoncudur, olmasalar bile ve bunu hakketmektedirler!” Böyle çıkarsa, kocaman bir çüş diyeceğim...
16 Nisan 2012 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

15 Nisan 2012 Pazar

Hakikatlere Dayanacak Gücünüz Var mı?


Odatv’nin kurucusu gazeteci Soner Yalçın’la sanırım hiç karşılaşmadık ve görüşmedik. Ama Soner, izlediğimiz bir gazeteci ve araştırmacı-yazardı hep. Şimdi hapiste. Odatv davası üzerine epey yazdım. Bu davanın nasıl siyasi bir komplo olduğunu biliyorum. Tıpkı diğer pekçoğu gibi.
Soner Yalçın ve arkadaşlarının suçsuz olduklarını bilmem için, davanın beraatle sonuçlanması gerekmiyor benim için. Tıpkı Balbay, Özkan ve daha yüzlerce insanın boşu boşuna özgürlüklerinden alıkoyulmalarında olduğu gibi.
Soner, şimdi devasa bir kitapla karşımıza çıkıyor: “Hakikatlere Dayanacak Gücünüz Var mı”
Diğer adıyla Samizdat.
Ama ben kitabın uzun adını daha çok sevdim, gerçekten de bu davalar, yakından izleyenler için, tam da kitabın adına uygun düşüyor. Bu davaları izlemeye-anlamaya çalışıyorum, izlemesem ve yazmasam bu davaların “hakikatleri”nin altında kalacağım!
Kitap hakkında yazmadarn, davalar üzerine bir kaç söz..
***
Silivri davaları olağanüstü bir iktidar döneminin ürünleridir. AKP olağan bir iktidardır! Ama bugüne kadar görülmemiş bir “yargısal ve üstelik olağanüstü sıkıyönetim” yaratmıştır! Burada hukuk yoktur, adalet yoktur, adil yargılama yoktur.. Davalar ilerledikçe, davaları izedikçe, bu çok daha net ortaya çıkıyor!
Orada, ne deliller önemlidir, ne yapılan savunmalar, ne avukatlar, ne insan hak ve özgürlükleri, ne tutuklu hakları..
12 Mart’ta gözaltına alınıp Emniyet ve MİT sorgusuna götürülenler bilir. Sorgucular, ki çoğu işkenceciydi, size daha başında şunu söylerlerdi: Burada ne Anayasa geçerlidir ne babayasa! Ne yasa var sizi koruyacak ne de başka bir şey!
Silivri de, bu sözlerin geçerli olduğu bir yer.
Hatta şunu söyleyebilirim: 12 Mart- 12 Eylül dönemlerinde ve daha sonraki bütün sorgulamalarda gözaltına alınanlar için, emniyet MİT sorgulamaları işkenceli zor zamanlardı. Buna kısmen savcılık safhasını da ekleyebilirsiniz. Çünkü ifadenizi kabul etmediğinizde sizi emniyete geri göndermekle tehdit ederlerdi! Mahkeme aşaması ise, yargılananlar için çok daha özgürlük alanlarıydı!
Bugünkü davalarda ise, bu durum yer değiştirdi: Polis ve savcılık aşaması rahat geçiyor, diyelim ki “yasalara uyuluyor”.. Ama esas işkenceli dönem ise mahkeme aşaması!
Sanıkların savunmalarından dolayı onlarca yıl mahkumiyet aldıkları; avukatların savunma haklarının kısıtlandığı, dışarı atıldıkları; savcılık ve mahkemelerin delilleri ellerinin tersiyle bir kenara ittikleri; tutuklular lehine olabilecek bütün istemlerin geri çevrildiği yerler...
Dahası, eğer doğruysa, Adalet Bakanlığı’nın avukatlar olmadan da yargılamaların sürmesini sağlayacak yasa değişikliğini şimdi gündeme getirdiği yerler..
Siyasal yargılamanın çağdaş dünyada asla ve asla görülemeyecek türlerini yaşıyoruz.
Tamamen, hukuki göstermelik, ama intikamcı bir siyasal yagılama! Bunu daha ne kadar sürdürebilecekler bilmiyorum. Ama Erdoğan ve adamları doörtnala gidiyorlar bu hukuksuzluk kulvarında..
Ve bütün bu davaların aslında Türkiye’ye temelden dönüştürecek ve bilinmez ve yeni bir dehlize sokmak amacını taşıyan araçlara dönüştürüldüğü de açıkça ortaya çıkmaya başladı.
Böyle bir amaç-araç olmasa, bütün bu hukuksuzluklar, sahtelikler, komplolar göze alınmazdı!
***
Soner’in evine 14 Şubat 2011’de girdiler. O günü “Kırmızı Pazartesi” olarak isimlendiriyor! Yeni başlayan bir filmin sahnesine çok zengin ve meraklı bir giriş gibi..
Soner “İlk Gün”den 29. Güne kadar gün gün kayıtlarını bizimle paylaşıyor, çok zengin bir içerikle, tarihe- siyasete, önemli olaylara git-gellerle.. Savcı Öz ile sorgulamasını anlatıyor, davalara, yargılamalara dalıyor, analiz ediyor.. Çeşitli “Silivri davaları”nın tutuklu öykülerine girip çıkıyor, mesela Danıştay davasına.. Orada Muzaffer Tekin’i anlatıyor ve Alpaslan Aslanı.. Sonra Poyrazköy’de “silah kazı alanı”na dalmış, kurulan tezgahı anlatır görüyoruz Soner’i..
Silivri davalarını bir yanından kapmış yere seriyor Soner..
Tutukluymuş, onun için hiç önemli olmadığını hissediyorum, yazdığı kitapla tutukluluğunu yırtmış, güvercin gibi kanat çırpıyor demir parmaklıkların dışında..
İlginç bir yerdeyim kitapta, kusura bakmayın, burada kesiyorum ve kitaba dalıyorum..
Hem hakikatlerle temase gelmek ve Hakikatlere Dayanacak Gücüne kavuşmak için, Soner’in kitabı lütfen..
--15 Nisan 12012 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

14 Nisan 2012 Cumartesi

Beyninin İzin Verdiği Yere Kadar Gidersin (1)


İngiltere'ye götürülen Ksantos'un "Başyapıtı” Nereidler

ARKEOLOJİ, ANIT YERLER ÜZERİNE
Üç günlük Fethiye- Kalkan gezisi ve belki de 30 yıl önce gittiğim Ksantos’u yeniden ziyaret. Ve derin bir hayal kırıklığı... 30 yıl önce çektiğim fotoğraflar yanımda değil, bu nedenle bakıp bir kıyaslama yapamam. Ama 30 yıl içinde Ksantos zamanın yıpratıcı etkisi altında sanki biraz daha yokolmuş, erimiş.. 100 yıl sonra, Ksantos diye bir yer vardı, denebilir ve günümüzdeki bilgilerden ve fotoğraflardan yararlanılarak bu antik kent anılabilir! Veya artık kimsenin uğramadığı bir yere dönüşebilir..
İç kısımlarını patika yollardan gezmeye çalıştık. Bazı yapı duvarları daha çökmüş ve küçülmüş. Bazı heykel- mezar yapılarının devrildiğini, toprağın derinliğine doğru yolculuğa çıktığını gördük. Fotoğrafını buraya koyamıyorum, çünkü, makinenin
Ksantos, biliyorsunuz, tarihi 10 bin yıl öncesine kadar gidiyor. Likya’lı 6 kentten oluşan birliğin başkenti aynı zamanda. Büyük bir kahramanlık destanına sahip. Herodot, Perslerin saldırılarına karşılık, Ksantos’luların nasıl savaştıklarını anlatır: Bitmez tükenmez pers saldırılarına karşı az sayıda Ksantoslular yiğitlikleriyle nam saldılar, ama yenildiler.. ama birbirlerine sarılarak ve yeminler ederek yeniden saldırdılar kentlerini geri almak için.. Ksantos’da oturanların tümü savaşarak öldü... Büyük coğrafyacımız Strabon da Ksantos ve Likya’yı anlatır.
Başkanları Sarpedon ile Troya savaşına da katılmışlar. Rodos yönetimine verilmişler, onara da başkaldırmıylar, Brütüs bile işgal etmiş burayı. Ksantoslular yine intihar eylemlerine kalkışırlar: Ya özgürlük ve bağımsızlık ya ölüm... Anadolu’nun en eski halklarından olan  Ksantos’tan, Bizanslılar zamanına kadar sürmüş bir uygarlıktan bahsediyoruz!!
Ksantos’un başkent olduğu Likya Birliği (Federasyonu) için, tarihte ilk “federe devlet” tanımına örnek olarak gösterilir.
İngiliz arkeolog Fellow 1840’da Ksantos’a gelmiş, kazılar yapmış ve bu sayfada fotoğrafını gördüğünüz, kentin en özgün anıtı Nereidler’i (ve daha neleri!) söküp götürmüş. Şimdi British Museum’da, kısmi tamir görerek, sergileniyor. Bu ay sonu Londra’ya gidiyorum, anıtı alıp getireceğim!! Götürülen diğer bir anıtı da burada görüyorsunuz.
***
Ksantos’u  gezerken, insan sahip olduğu beyni kadar ileri gidebilir, diye düşündüm. Evet bu cümle, Türkiye’yi ve Türkiye’nin yönetimini anlatıyor.
Bu sayımızda Baha Kuban’ın Finlandiya yazısını okuyunca da, bu kanım iyice pekişti. Finlandiya’yı başka bir yazı yapacağım!
Ülkemizdeki arkeolojik çalışmaların iki yönü var. Birincisi bilgi amaçlı. Bu arkeologların en temel merakı ile ilgilidir ve en doğrusudur. Ne, nasıl, kimler, ne zaman, ne yapmışlar, nasıl yaşamışlar, kökleri nereden geliyor nereye uzanıyor...
İkincisi ise antik kenti yaşatma amaçlı. Bunun en önemli yeri Efes’tir. Orada hem temel bilgiler toplanıyor araştırılıyor, hem de kent yer yer ayağa kaldırılarak görkemli yapısı hakkında gezenleri büyüleyici özelliği ortaya konuyor..
Ama Efes bu bakışın ülkemizde pek görülmeyen belki de en iyi (tek gibi) örneğidir.
Ksantos’un müthiş bir öyküsü vardır. Hele Likya ile birlikte düşününce..
Bu nedenle, Ksantos, Efes’imsi bir bakışla, bağlı olduğu yakın kentlerle ilişkisi de kurularak büyük bir arkeolojik turizm projesi olarak ele alınabilir.
Aklımızın bizi daha ileri götürmesini istiyoruz...
Gelecek Cuma yeniden birlikte olmak üzere...
CBT 1308, 13 Nisan 2012