Öne Çıkan Yayın 20 Mart 2012 yazım

Erdoğan’a Askeri Darbe?

Yoo hayır bu kez, başka bir “fantezi”i üzerinde düşünmeye çağırıyorum: Cemaat, denetlemeye başladığı TSK’yı, Erdoğan’a karşı kulla...

14 Şubat 2011 Pazartesi

Balyoz’la Amaç Ne–2? Genel Kurmay'a Sorular


Ortada iki olay var: a) 2003’te düzenlenen Plan Semineri, b) Balyoz Senaryosu...
İlki, resmi. Ses kayıtları, seminerde subayların oturma düzenleri, bütün konuşmalar kayıtlı, belgeli. Genelkurmay da izliyor semineri ve raporluyor. Gizli bir yanı yok. Zaten bütün seminer de “kozmik oda”da yerini alıyor!
Seminer’de bulunan, cematçi, CİA’cı, AKP’ci, veya hepsiyle ilişkili bir veya bir kaç subay işin içinde! Semineri “ihbar” ediyorlar. Ne zaman, bilinmiyor.
Plan semineriyle ilgili bütün belgeleri, “kozmik oda”dan alıyorlar. Kimler? Demek, belgelere ulaşma yetkisi olanlar... Veya düzen o kadar laçka ki, yetkili olmayanlar da belgelere ulaşmış olabilir. Bu bir casusluktur! Önlemleri var mı yok mu Ordunun?
Ordu’ya yönelik bütün “ifşaatlara” bakıldığında, aslında, bir-iki casusdan değil, bir casusluk şebekesinden bahsedebiliriz..
Ayrıca, Ordu’nun belgelerinin ortalıklara saçılması, ülkemiz açısından hiç de güven verici değil! Şunu varsayabiliriz: TSK’nın ülke savunma plan ve programları, kadroları, insan ve özellikleri vb hepsi, yaban ellerde! Dünyanın en saydam bir silahlı kuvvetleri gibi...
Genel Kurmay, Seminer Planı’nın nasıl ve kimlerce kaçırıldığına ilişkin bir araştırma yapmış mıdır? Bu casusluk ne zaman yapılmış olabilir?
Can Dündar, dünkü yazısında, yasal Plan Semineri’ndeki konuşmaların, yeni iktidara gelen AKP’ye karşı duyulan hoşnutsuzluğu ve huzursuzluğu yansıttığını yazdı. Silahlı kuvvetlerin, böyle bir plan semineri düzenlemesinin suç olduğu iddiasında. Olabilir! “Olasılığı en yüksek iç tehdit”e göre düzenlenen bu Plan Semineri’nde, AKP’ye karşı bu hoşnutsuzluk, konuşmalara da yansımıştır.. O zaman, bu Plan Semineri dava konusu olmalı. Amacını mı aşmış, konuşmalarda suç mu var, soruşturma konusu yaparsın..
Bu Seminer ve konuşmalardan en çok şu iddiada bulunabilirsin: Olasılığı en yüksek iç tehdite göre hazırlanmış bu seminer, ileride AKP’ye karşı bir harekat düzenlenirse, bunun ön çalışması amacını taşıyor! Ancak hukuk, bunun da belgelenmesini ister...
Şöyle diyelim: Plan Semineri’nin resmi bütün belgeleri ortada olduğuna göre, sadece, burada kastı aşan ne varsa yargılanmalı! Askerin, vay beğenmedim, diyerek siyasete çeki düzen vermeye, yasal iktidara müdahale etmeye kalkışması, suçtur..
***
Gelelim, ikinciye, bu Plan Semineri üzerine inşa edilen “Balyoz Harekat Planı”na.. Bu plan 11 Nolu CD’de çeşitli isimlerle yer alıyor. Yandaş ve düşman gazetecilerin listesinden tutun, Cami bombalanmasına, uçak düşürülmesine, gözaltına alınmalara, görevli subay listelerine vb kadar, manşetlere çekilen ne varsa, hepsi bu CD içinde.
11 nolu CD gerçekten bir “darbe planı”dır! Ama gelin görün ki, bu CD’nin sahte ve uyduruk olduğu, içindeki çok sayıda olay ve olgunun, 2003’den sonraki yıllara, hatta 2009 yılın ait olmasından anlaşılıyor. 11 Nolu CD, Plan Semineri’ni temel alan, ama resmi Plan Semineri’nin içinde bulunmayan “uygulama planlarını” içeriyor!
Ancak, bu darbe senaryosu, en erken Ağustos 2009’da hazırlanmış. 2003 yılına ait bir senaryo hazırlarken, onlarca da hata yapmış senaryo yazarları!
Özetle: 11 Nolu CD ve içindekiler bir çöptür! İddianame ise, neredeyse tamamen bu “çöp”e dayanarak, oradaki iddiaları suç kabul ederek, hazırlandı!
***
Baktılar ki, resmi Seminer Planı’ndan büyük bir suç üretmeleri ve orduyu hallaç pamuğu gibi atmaları mümkün olmayacak, seminere bir balyoz darbesi yazdılar!
Gölcük’te bulunan yeni “belgeler” de, 11 nolu CD’dekine benzer ve orda olmayan “eksik” diğer uygulama planını içeriyor! Yine benzer tarih, kişi vb hataları, bu belgelerde de saptanıyor..
Gölcük, belli ki, zayıflayan darbe senaryosuna yeni bir rüzgar vermek ve bütün subayların tutuklanmasına zemin hazırlamak için “bulundu”. Bu “bulunmayı”, işte büyük delil olarak görenlerin beyin işleme mekanizmasına şaşmak gerek: Ordu içinden yardımla bir komplo varsa, “belgeler”in benzerleri herhangi bir yere saklanmış olabilir. 11 Nolu CD, 2009’da yazılmış senaryo ise, Gölcüktekiler de benzerleri!
İddianemeyi araştırarak yazan arkadaşlara: Metodoloji olarak, 11. CD’yi ve Plan Semineri’ni birbirinden ayırmak zorundayız, gerçeği bulabilmek için..
***
Yine sorular, Genel Kurmay’a:
11 nolu CD’nin ve senaryosunun izlerini sürdünüz mü? Bir rapor hazırladınız mı? Gölcük’teki karargahta bulunanlar, nasıl ve ne zaman yerleştirilmiş olabilir? Bir “Olay yeri incelemesi” yaptınız mı?
Bulunan belgeler ortada, Balyoz, sizi ilgilendiriyor! Bu gerçek mi yoksa sahte mi? Evet olay mahkemede, ama konu birinci derecede Genel Kurmayı ilgilendiriyor!
Kendi araştırmalarınızın sonuçlarını, eğer yaptınızsa, ne zaman açıklayacak sınız?
Yoksa, yıllarca sürecek bir davanın, güzide subaylarınızı ve tüm ailelerini mahvetmesini, bu ülkenin insanlarının içine sindirmesi zordur!
Adalete yardımcı olmalısınız!
-- Bilim ve Siyaset - Cumhuriyet

13 Şubat 2011 Pazar

“Dijital Darbe”, Balyoz'un Amacı Ne-1

Hadi bir “bilmece” ile başlayalım: Çiller iktidarı döneminden kalma bir “darbımesel” var: “Şak diye emretti tak diye yaptık”. Önceki günkü tutuklamalar da böyle bir sürecin ürünü.. Sizce kim “şak” diye emretti ve kimler “tak” diye yerine getirdi?
***
Olayın ne kadar “büyük” ve “ciddi” olduğuna kamuoyunu inandırmak için, bu “mal” süslenip püslenirken, etkili bir isim uyduruldu: Balyozzzzz!!! Tabii, bu isme uygun bir içeriğe de sahip olması gerekirdi. Bu nedenle açılışı ve servisi “Fatih Camii’ni Bombalayacaklardı!!” başlığıyla yapıldı!
Vay beee: İşin içinde din var, iman var, namaz var, müslüman var, kutsallık adına ne varsa hepsi orada! Eh yani, bu kadar millet ve din düşmanı yapılabilirdi insanlar!!
Öyle ki, yıllardır ağızda çiğnenebilecek bir sakızdı bu darbe sloganı! Hem de Fatih Camiini! Müminleri!!
İşte dinsiz imansız kemalist laik subaylara da bu yakışırdı! Öyle bir eylem uyduralım ki onlar adına, bir vuruşta yere serilsinler!
***
CNN Türk’ü açtım: Bir cemaat muhabirini çıkartmışlar “yorumcu” diye! Kah kah kih kih! Tezgahın bir parçası, şahitlik yapıyor!!!.. Şıracı, daha önceki salıvermelerin “yanlış” olduğunu söylüyor! Nasıl serbest bırakılırlardı! İşteee, gerçek karar bu: En özgür ve hiç bir etki altında kalmayan mahkeme, tutuklayan mahkemedir!
Biliyorsunuz, daha önceki peşpeşe operasyonlarla, kararların bağımsızlığı, tarafsızlığı, özgürlüğü sağlanmıştı... “Çürükler” temizlenmiş yerlerine sağlamlar getirilmişti... Kamuoyu vicdanı olayı böyle saptıyordu!
Yeni HSYK, yargıç “insicamı”nı (bu arapça sözcüklere alışalım, yani “tutarlılığını”) sağlamak için, doğrusu tarihi sorumluluğuna uygun davrandı!
***
“Balyoz” belgeleri mi?!
Ortada belge yok! Yani biz fanilerin, sıradan insanların anlayacağı türden! Gazete bir belgedir! Tabu senediniz de bir belgedir, sahtesi, ya tapu dairesinden sahtekarca hazırlanır ya da dışardaki sahtekarlarca “alet edevat” kullanılarak.. Muhtardan aldığınız da bir belgedir, altında mührü imzası vardır. Noterden alırsınız, kapı gibi elinizdedir! Karşılıkları, izleri, vardır!
”Balyoz belgeleri” ise “dijital CD’ler”!
“Darbeciler” anladığımız kadar, “çevreci” imişler! Kağıttan tasarruf etmek için CD’lerle çalışmışlar... Birileri bu CD’lerden çıktılar alıp sağa sola koyarak, “darbecilerin çevreci ruhu”na da aykırı hareket ettikleri için utanmalılar!
Hooop! Ormanlarımızı koruyalım! Elektrik tüketimini arttırmayalım!
***
Tabii, “dijital CD”ler (CD’ye zaten dijital kayıt yapılır!), belge olunca, darbeye de “Dijital Darbe” demeliyiz!
Bu “CİA- Cemaat ve İktidar” üçlüsünün çağımıza armağanıdır!
Tabii ki! Niye akıl edemedik! Dijital çağda dijital darbe yapılabilir ve yapılmalıdır!
Böylece kansız, silahsız, dijital darbe ve dijital karşı darbe ile meseleler halledilir!
Fakat, hey ne oluyor! Bu oyunda ancak “dijital tutuklamalar” yapılabilir! Bu tutuklamalar ise gerçek! Biri tek taraflı oynuyor!
***
Biliyorsunuz, CD’lere yapacağınız kayıtlarla, örneğin taş çağında yaşayan insanların bugünkü hükümeti tutukladığını gösterebilirsiniz! Tarihli marihli! CD’leri hazırlarken, bu CD’lerin hangi tarihte hazırlandığına ilişkin de istediğiniz her tarihi koyabilirsiniz!
TV’deki, milleti aptal yerine koyan veya kendisi aptal, diyor ki “TÜBİTAK CD’lerin gerçek olduğuna ilişki rapor verdi!”
TÜBİTAK, “evet böyle CD’ler vardır, çünkü elimizde onları tutuyoruz, açıp içlerine bakıyoruz, aaa içlerinde de kayıtlar var..” belgesi verdi!
Bunun dışında, dünyanın hiç bir yerinde hiç bir ciddi kurum “Bu CD’ler 2003 yılında hazırlanmıştır” diye bir veremez.. TÜBİTAK’taki, savcılarca  ismen belirlenmiş “bilirkişiler” ilk kararlarında böyle anlama gelecek ve bilimin ancak aptalca nitelendirilebileceği bir işe yeltenmiştir gerçi. Ama ikinci raporlarında kendilerini toparlamışlardır epey...
***
Efendim, biliyorsunuz “olay 2003 yılında” geçiyor.. O tarihte Birinci Ordu’da yapılan bir “Plan Semineri” meğer bir darbe hazırlığının kamuflajıymış!
Ancak, bu iddiayı öne sürenler, hazırladıkları CD’deki senaryoda, taaa 2005, 2006, 2008, 2009 yıllarında gerçekleşen olayları da, 2003 yılında ve öncesinde olmuş gibi kullanmışlar! Bir değil iki değil, üç değil! Onlarca! Hepsini merak ediyorsanız bakınız : http://cdogangercekler.wordpress.com/
Şirket mesela 2008’de kurulmuş, ama “2003 yılı belgelerinde” adı geçiyor! Adam devletteki görevine, çok daha ileri tarihte başladığı halde, 2003 yılında göreve getirilmiş gibi! Orduyla ilişkisi kesilecek gerici faaliyette bulunan kişiler listesinde bulunanların ismi, bakmışsınız, “darbede güvenilecek kişiler” listesinde!
Şimdilik, ayıptır diyeyim! Ama önemli olan bu ayıbın neden yapıldığı!
-- Cum.,Bilim ve Siyaset

11 Şubat 2011 Cuma

Gelin Şu Sorunu Çözelim! Batum, Ordu ve Darbe


Tabii ki sevgili Süheyl Batum’dan bahsediyoruz!
İktidar, medya ordusuyla toplumu kuşatmış durumda! CHP yıllardır yemin billah içinde ne darbeyi desteklerim ne planları, Kahrolsun darbeler diyor. Kılıçdaroğlu tankların önüne önce ben çıkacağım diye, ayda bir teminat veriyor! CHP darbe mağduru olmasına rağmen, Amerikancı darbecilerin partiyi kapatmasına, bütün arşivini kağıt hamuru olmaya göndermesine rağmen, CHP’nin adı darbeciye çıkartılmıştır, büyük bir başarıyla!
AKP hiç bir darbenin mağduru değildir, dikkatinizi çekerim! Şimdi ilgisiz aydınların, gazetecilerin, hocaların içeride, paşaları da dışarıda olan bir iddia vardır sadece! Darbe girişimini belgeleyecek doğru düzgün bir şey yoktur!
Ama AKP ve ABD bunu allayıp pullayıp bir mağdur iktidar, parti, kişi yaratmayı başardılar! Ordu’yu da, durmadan darbe tezgahı içinde olan ve AKP iktidarını yıkmaya yeminliler örgütü haline dönüştürdüler! Ordu’yu hallaç pamuğu gibi attılar!
Mağduriyet durumu yaratma politikası o noktaya ulaştı ki, bu kez de, belgeleri uyduruk olduğu saptanan “Balyoz tezgahı”nı devreye soktular!
Balyoz, AKP’nin, hem iktidar yıpranmışlığını tamir, (AKP sivil darbe düşüncelerinin yoğun tartışıldığı anda piyasaya sürüldü!) ve 2011 seçimlerini de büyük bir oy farkıyla kazanma politikasının aracıydı!
***
Şimdi gelin şu konuyu kesin bir sonuca bağlayalım, Batum’u da katalım işin içine:
Burada önemli olan Ordu’nun “defterinin dürülmesi”, “safdışı bırakılması”, “siyaset üzerinde vesayetini yitirmesi”, “hallaç pamuğu gibi atılması” değildir!
Bu nokta, doğrusu,
* AKP’nin Orduyu muhalefete karşı bir “iç savaş aracı” olarak kullanmadığı,
* Ordu’yu toplumu bastırmak, ileride muhtemel bir hukuksuz ve otoriter iktidarını sürdürme aracı olarak kullanmadığı sürece, hiç önemli değildir! Bu varsayım üzerinde konuşmak da çok anlamsızdır!
Diyelim ki Ordu darbe niyetinde! Ordu’nun, bu amaç için sadece ortama ihtiyacı vardır! Ordu’nun “partisi” yoktur! İktidara geldikten sonra da denge gözetecek, sadece siyaset(çi) budayacaktır!
Ordu, kendi başına bir “Ordu Partisi”dir! Geçmişteki Ordu üzerine “Türk Silahlı Kuvvetler Cumhuriyeti, Partisi!” başlığı altında yazılar yazmıştım! İktidara geldikten sonra, sağa da sosyal demokratlara vuracaktır! Tabii eski vesayetçi ordudan bahsediyoruz, bugün darbe-marbe, lafı güzaftır!
Siyaseti “ordu üzerinden” yapmaya hevesli “siyasi beyinler”, Ordunun gözden düşürülmesinden vb büyük endişe duyabilirler!
Ama, sivil politika açısından iktidar olmak, Ordu üzerinden mümkün değildir! İktidar mücadelesi “Ordu üzerinden” yapılamaz!
***
Peki, “Orduyu okşayan” siyaset, oy kazandırır, iktidar getirir mi?
Kamuoyu yoklamaları gösteriyor ki AKP iktidarından yoğun kaygı duyanların yarısı kadarı “gerektiğinde ordu iktidara el koymalı” görüşünde. Bu, bilinenin doğrulanmasıdır! Bu “yoğun endişelilerin” oylarının yönü de bellidir!
Ama, ülkenin çoğunluğu bu düşünceyi savunmuyor! Bu çoğunluk, şimdilik destek olduğu AKP’nin politikalarıyla da tamamen hemfikir değildir!
AKP’yi destekleyenlerin önemli çoğunluğu için bugün “işler yolunda” gidiyor: Evet ekonomi, siyasi uygulamalar, Erdoğan’ın kişiliği bakımından sorunlar vardır! Ama bunlar üzerinde, gelecekte önem kazanırsa üzerinde düşünülür! Bugün “işleri bozmanın” yeri-zamanı değil!
AKP’yi, yarın zorluklar tırmanınca terkedecek bu önemli seçmen kitlesi (en az yüzde 20-30) veya bugün ortada duranlar için, “Ordu üzerinden politika”, ayrıca da tamamen iticidir ve iktidarın mağduriyeti anlamına gelir!
***
AKP pek çok nimetini tattığı mağduriyet ortamını bizzet kendisi balyoz vb gibi düzenlerle yaratmaya çalışırken... Süheyl Batum ve diğerlerinin, sağı solu düşünülmemiş laflar etmesi, AKP’nin değirmenine su taşır sadece!
Nitekim bunu çok net olarak görüyoruz! Darbelere hayır deseniz bile, medya propagandası sizi ezer geçer! Batum, bu paletlerin altında kalmıştır!
Ortamı, siyaseti analiz etmeden, düşünüp taşınmadan konuşursanız, kaybedersiniz! Bu işi beceremeyecekler ortalığa dökülmemeli!
Ordu’yu bırakın, Erdoğan’a, ekonomiye, halkın mağduriyetine bakın!
--10 Şubat 2011/ Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet

8 Şubat 2011 Salı

Iktidarlar, Polis Devleti Konusu ve Cumartesi Anneleri

Tunus, 11 milyonluk bir ülke...  30 bin kişiyi aşkın bir polis gücü kurmuştu, diktatör Bin Ali... Bir başka kaynak ise 135 bin polisten bahsediyor! Tabi, ayrıca güçlü bir özel muhafız ordusu da olsa gerek. 77 milyon nüfuslu Mısır’ın polis gücü ise 350 bin kişi. Nüfuslarına göre oranlarsanız, Mısır’da 220 kişiye bir polis düşüyor! 6 milyon Mısırlı’nın günde 2 dolarla yaşadığı belirtilen Mısır’dak‹ yoksulluğu ve baskı rejimini sürdürmek için şüphesiz bu kadar polis az bile diyebilirsiniz!
 “Sivil” görünüşlü bütün diktatörlerin yaptığı, baskıcı iktidarını sürdürebilmenin en önemli aracı olarak, büyük bir polis gücü inşa etmektir... Onları zırhlandırmak, en ileri teknolojilerle donatmaktır tabii ki!
 Emniyet gücünün, normal koşullarda, yasaların uygulanabilirliğini sağlamak için “yeterli düzeyde” olması öngörülür.
Ama muhalefeti sindirmek, gösterileri bastırmak, halka gözdağı vermek, iktidarınızın sürekliliğini inşa etmek istiyorsanız, o zaman kendinize bağlı, maaşını verdiğiniz, doğrudan emir ve komutanız altında, hemen/anında yönlendirebildiğiniz, gerektiğinde çeşitli kumpaslarınız için kullanabileceğiniz, emniyet gücünü durmadan inşa edersiniz... Bu gücü, işkence dahil, her amaçla kullanabilirsiniz..


Dünkü yazıda şunu vurguladık: Tunus ve Mısır’da görüldüğü gibi, yönetimlerin Ordu’yu günümüzde “iç iktidar” çatışmaları, iktidarını sürdürme aracı olarak “kullanmak” zorlaşmaktadır. (Fotoğrafta bir Mısırlı Subay’ın alnı göstericiler tarafından öpülürken.. Time dergisi) Bu durumda, polis gücü daha büyük önem kazanıyor..
***
Şüphesiz ki sözü Türkiye’ye, AKP iktidarına getireceğiz. Daha önce yine bu köşede emniyetin güçlendirilmesine ve polis gücündeki sayısal artış konusuna değinmiş ve 210 bin kişilik bir kuvvete ulaşıldığını belirtmiştik. Mustafa Sönmez’in geçenlerdeki “Polis Devletinin Neresindeyiz?” başlıklı yazısında verdiği son rakamlara göre, Emniyetin sayısal gücü, 241 bin kişiye ulaşmış. Bu sayının 2002’de 150 bin kişi civarında olduğu anımsanırsa, demek ki yaklaşık 90 bin kişilik bir artış sözkonusu!
Yine Sönmez’in yazısından öğreniyoruz ki, askeri savunma harcamalarına bütçeden 15 milyar, “kamu düzeni ve güvenlik” (yani emniyet) harcamalarına 19 milyar TL harcanıyor! Bu arada, banka ve işyerlerinin güvenliğinin de özel güvenliğe terkedildiğini anımsayalım. Emniyet, bir sürü alandan çekilirken, merkezi gücü ve toplumsal konularda rolü arttırılıyor! Protestoların, gösterilerin vahşice bastırılmasında bunu görüyoruz.
***
AKP bununla da yetinmiyor. Sınırları korumayı ordudan devralmak için harekete geçiyor. İçişleri Bakanlığına bağlı olacak Sınır Muhafaza Genel Müdürlüğü yasa tasarısı hazırlıyor. Siyasi iktidarın doğrudan denetleyeceği silahlı güçler nitelik ve nicelik olarak büyüyor...
Bütün bu girişimlere ek olarak, iktidarın, emniyete ve MİT’e, bugüne kadar ithalatını sadece askerin yapabildiği ağır silah stın alma hakkını verdiğini de eklemeliyiz!
İç güvenlikten sorumlu Emniyet güçleri neden ağır silah ithalatı yapacak? Akla öncelikle, iktidar›n “kendi halkına” karşı sivil ve askeri, ama büyük bir silahlanma arayışı ve girişimi içinde oldu€u gelmez mi?!
Günümüz dünyasında, otoriter rejimlerin orduları kendi halkına karşı kullanma olanaklarının çok daraldığı gerçeğini, belki de AKP iktidarı, Türkiye özelinde de görmüş, diyebiliriz. Aslında, TSK’ye karşı bu kadar yıkıcı operasyonlara rağmen, Ordu’yu tamamen kendi amaçları için kullanmasının imkansızlığını da görüyor olmalılar.
AKP’nin otoriter rejim heveslerinin ve pratikte gördüğümüz uygulamalarının artmasına paralel olarak, kullandığı ve kullanacağı emniyet ve askeri güçleri arttırması da, ilginç bir raslantı olmasa gerek!
***
BAŞBAKAN VE CUMARTESİ ANNELERİ: Başbakan “cumartesi anneleri”ni kabul ederek görüştü! fiüphesiz ki iyi bir fley! Öte yandan ise partisi Meclis’te faili meçhul cinayetlerin soruşturulması için CHP’nin verdiği önergeyi reddetti! Bu ne lahana turşusu bu ne perhiz demeyelim! Başbakan “halkla ilişkiler” yapıyor, partisi ise Meclis’te gereğini yapıyor! Başbakan’ın halkla ilişkisi “oy avcılığı” ile ilgili... Meslis’te AKP’nin tutumu ise, büyük bir olasılıkla, MHP’nin, Türkçü veya değil muhafazakar kesimlerin bu seçimlere giderken oylarını avlamakla ilgili!
Burada akla gelen diğer olasılık da, önceki seçimlerin hemen öncesinde Doğru Yol ve Anavatan birleşmesinin “anlaşılmaz” ve “karanlık” bir şekilde suya düşmesinde yapılan pazarlıklar ve verilen sözlerdir! Böylece merkez kanatta başka bir parti kalmamıştı ve AKP bütün merkezin oylarını toparladı! Bu olay, yakın tarihin karanlıklarındadır henüz! Doğru Yol, faili meçhul cinayetler döneminin iktidarıydı! Düşünün, kimler ve kimlerin siyasi sorumlulukları vardı işin içinde! Ve iktidar, o dönemin yasal soruşturulmasını, Meclis’de engelliyor.
--8 Şubat 2011 / Bilim ve Siyaset – Cumhuriyet

Ordu, Halk ve Devrim

İslam ülkelerindeki devrimci halk hareketleri, çok önemli bir yeni olgunun altını çiziyor: İktidarlar, Ordu’larını halkın üzerine süremiyor! Ordu, iktidarla halk arasındaki çatışmada “tarafsız” kalabiliyor! Tunus’ta Ordu Başkanın yıkılmasını engellemedi! Mısır’da göstericileri dağıtmadı, tersine gösterilerin “nizamını” sağlayıcı davrandı...
Bu yeni bir durumdur!
Bugüne kadar Ordu ve polis, iktidarların ve düzenin koruyucu silahlı kuvvetleri olarak görev yapıyordu, dünyada! Özellikle devrimci hareketleri, gösterileri vb bastırmada, silahlı kuvvetler önemli rol oynadı.
Soğuk savaş döneminde, yani 1990’dan önceki dünyada, iki blokta da ordular düzenleri korumakla görevliydi. Moskova, örneğin Çekoslovakya’yı işgal ederek “blok içinde” tutuyordu. Washington, askeri darbeler düzenleterek, örneğin Latin Amerika ülkelerinde sağcı, sömürücü düzenini sürdürüyordu. Bolivya dağlarındaki devrimcileri, yönetimlerde tuttuğu askeri uşaklarına öldürtüyordu! Vietnam’da savaşa giriyordu...
Ülkemizdeki 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askeri darbeleri de, tamamen ABD’nin küresel çıkarları doğrultusunda tezgahlanıyordu! Ordu ülkemizde, solu kesip biçerek, gelişmesini önleyerek, ülkenin sağcı-dinci biçimlenmesinde başrolü oynamış, dengeli bir toplumsal düzenin kurulmasını ve işlerliğini engellemiştir. O darbeler, “ulusun ordusu”nun değil, ABD ve küresel düzeninin ordusunun üstlendiği görevlerdi!
İşin trajik yanı, TSK’ndeki bu sağcı yapılanma ile Atürürk’ün ve düşüncelerinin birleştirilmiş olmasıdır! Atatürk ve dönemine yönelik son 10 yıl içinde bir akım olarak ortaya çıkan haksız yere bunca utanmaz ve ahlaksız saldırıda, Ordu’nun oynadığı olumsuz toplumsal rolün payı bayağı büyüktür!
Neyse konumuz doğrudan bu değil.
***
Ordunun, ülkedeki “iktidar mücadelesi”nde “olaya karışmaması”, “bir kenarda” durması, zamanın (ruhunun) bir olgusu mudur? Yoksa, geçici, duruma özgü, göreceli bir görüntü müdür?
Şüphesiz, Tunus ve Mısır’daki durumdan yola çıkarak, bütün dünya için geçerli bir yeni saptama yapmak yanlıştır. Toplumsal durumlar, “fizik yasaları”na uymaz! Başka bir ülkede farklı bir durum ortaya çıkabilir.. Ama burada önemli olan, Ordunun tarafsız kalması, günümüz dünyasında ciddi bir eğilim ve bir yeni durum olarak nitelendirilebilir mi?
Evet, olabilir!
İslam ülkelerine özgü olarak, uzun bir diktatörlük ve demokrasi, insan hak ve özgürlüklerinin olmadığı, üstelik yoksulluk döneminin arkasından halkın güçlü bir taleple ortaya çıkması, Orduyu tarafsızlaştırıcı bir durum ortaya çıkarmıştır... Ordu, “kendi halkına” karşı silah kullanma isteğini göstermemiştir...
İkincisi, dünya artık küçülmüştür ve her şey “canlı” yaşanıyor. Dünyada bir “ortak vicdan” oluşmuştur.. Kimse kendi halkına karşı orduyu kullanarak katliama girişme cüretini kolay gösteremez! Buna çüret edebilecek olan da, iktidarda kalamaz..
Üçüncüsü, dünyada, iktidarı doğrudan ele geçirmeye yönelik  “sert sınıf mücadeleleri” dönemi, “tatile” çıkmıştır. Ama ulusal mücadeleler sürmektedir ve sürecektir...
Bu bağlamda “sosyalist iktidar” düşüncesi, ciddi bir “yenilenmiş seçenek” olarak ortaya çıkmayı beklemektedir. Burada, kapitalist sistemin, en azından bugünkü nitelikleriyle sürdürülemezliği görüşü de yaygınlaşıyor..
Özetle, Ordu’nun ülke içi iktidar mücadelesine karışmasının eski koşulları ortadan kalktığı ve yeni bir durumla karyı karşıyayız! (Türk Ordusu’na da duyurulur!)
Bu  noktada, iktidarların “polis gücü” önem kazanıyor. Bu, yarınki yazıda...
***
ERDOĞAN VE KIBRIS: Erdoğan “stratejik önemi” nedeniyle Kıbrıs’la ilgileniyormuş! Kuzeyi “bizden”, bir parça değil miydi? Kıbrıslılara yapılan yardımı “besleme” ile nitelendirmek, müthiş aşağılayıcı ve onur kırıcıdır, herkes için! Kıbrıs’da ekonomik yeni bir gerçeklik yaratamayan yeteneksiz bir Ankara karşı karşıyayız aslında! Herşeyi “serbest piyasa” ile halledeceğine inanan yeni liberalizmin bu mümtaz temsilcisi, şimdi Kıbrıslıları aşağılıyor. Orada farklı düşünceler vardır, ama Türkiye ile Kıbrıs yönetimi genellikle işbirliği içindedir.. 
Bu göstericiler düne kadar Erdoğan yönetimiyle işbirliği içindeydi! Annan Planı'nın kabulu için omuz omuza işbirliği yaptılar. Şimdi ise mitingte açtıkları (terbiyesiz bile olsa!) bir pankart nedeniyle tutuklanmalarını istiyor! Başbakanın hoşlanmadığı düşünceler- insanlar hakkında bu talebi, nasıl bir rejim kurmak istediğinin de göstergesidir.. Kılıçdardoğlu haklıdır: Erdoğan yazılı metin ve camda yazılar olmadığı zamanlar, irticalen konuştuğunda, çuvallıyor! İrticalen konuşan Erdoğan, en gerçek Erdoğan'dır.
--7 Şubat 2011 / Bilim ve Siyaset – Orhan Bursalı,Cumhuriyet

6 Şubat 2011 Pazar

Saylan, Yandaş, Demokrasi Yalanı


Birileri TRT’de Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ve Türkan Saylan hakkında karalama-kötüleme kampanyasını sürdürüyor. Dernek “Bölücülük” yapıyormuş, Türkan Saylan da “İstanbul Üniversitesi’ndeki başı örtülü öğrencilere hipnoz yaparak, başını açtırmış, bir İslam düşman” imiş… Programın adına bakın hele: “Büyük Takip”.. “ÇYDD ve Vakfı” üzerine belgesel nitelikteymiş! 14 Ocakta akşam 40 dakika kadar süreyle, Göbbels’in yalanlarına rahmet okutacak kötüleme propagandası.. Devletin emniyet ve istihbaratına yuvalanmış cemaatçi odakların servis ettikleri, Yılmaz Dikbaş adlı yazarın da “Fakir, işsiz çocuklara Türk tarihine, Türk geleneklerine, Türk karakterine ters bir eğitim verdiler. Türkan Saylan bir Atatürkçü değildir,” görüşlerine yer verdikleri bu kötüleme yayınının amacı da nedir?
Birincisi, salt bu olay bile, nasıl olağanüstü bir rejimde yaşadığımızın önemli bir göstergesidir!

İkincisi Türkan Saylan’ı kaybettik, ama arkadaşları, Dernek ve Vakıf ayakta! Etkinliklerini sürdürüyorlar!
Saylan, Vakıf ve Dernek ne yapıyor? Öncelikle kızları okutuyor! Yoksul çocuklara sağladıkları bursla özgür eğitim olanakları sunuyor!
“Eğitim”, “burs”, “yoksul ve zeki çocuklar” kimin faaliyet ve av alanı? Şüphesiz ki başta Fethullahçılar olmak üzere, cemaatçilerin! Her düzeyde dershanelerin büyük çoğunluğu ellerinde!
Karşılarındaki en büyük rakip kim? Çağdaş Yaşamcılar!
O halde, çağdaş yaşamcıların defteri dürülmeli! Ezilmeli, yokedilmeli, en azından kötülenmeli, halkın kafasında şüpheler uyandırılmalı ve dernek dışlanmalı… Bu hedeflerine ulaşmak için, savcı mavcı-molis, mahkeme kanalını işletiyor, hem de medya üzerinden kötüleme haber ve yorumları yayıyorlar!
Derneğe, olanaklarını genişletmesi için yardım etmeliyiz!
***
MAKUL İNSANLAR GİBİ: Fethullahçılarla –tabi medyadan!- yan yana geldiğinizde “ne kadar makul”, “görüşülebilir ve tartışılabilir”  insanlar olduklarına ilişkin bir şüpheniz olmayabilir.. Dahası, “gel şurada bir tek atıp sohbet edelim” deseniz gelecekler gibi!
Ama, bu izlenim ve görüntünün ötesine, yaptıklarına baktığınızda, onları tanıyorsunuz.. Bilemem, belki de size verdikleri izlenim esas yüzleridir; faaliyet alanına girdiklerinde görev ve sorumlulukları, talimatlar öne çıkıyordur!!
Bu konuda Dani Rodrik ve Pınar Doğan’ın “Balyoz” kitabında anlattıkları deneyimleri uyarıcı! ABD’de bir konferansta cemaatçi gazetecinin kendilerine davranışı ile gazetesine geçtiği haber arasındaki 180 derecelik terslik, şaşırtmış onları! Bugün iktidarın şakşakçısı, cemaat yandaşı kalemlerle ilişkilerinde yaşadıkları hayal kırıklığı da “bunlar neyin liberali, özgürlükçüsü” dedirtmiş onlara! İsim isim sayıyorlar hepsini (Etyen’inden tutun Şahin’ine kadar..) ve yaşadıkları olayları anlatıyorlar..
Cemaat gazetecisi ile sohbette, iyi güzel diyorsunuz, ama ekrana çıkınca söylediği bir dizi yalan: Başbakan’a Bulgaristan ilişkili suikast haberinin uyduruk olduğu ortaya çıkmış, o hala olayı millete gerçekmiş gibi anlatıyor! Üstelik “haber servisi” yöneticisi!
Ne demişler, ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz!
***
KOPYA BEYİNLER: Yandaş gazeteci ve yazarın yeni bir tarifini buldum. Bir TV programında Aaaa, ekranda, yanımda küçük Erdoğan’lar var diye söylendim kendi kendime.. Başbakan açıkça Başkanlık Sistemi’ni savunmaya ve bu tartışıla  demeye başlayalı beri, medyadaki “kopya beyincikleri” de Başkanlık Sistemi’nin diktatörlük olmadığını, demokrasiye aykırı olmadığını yazıp çizmeye başladılar! Başbakan’ın neden medyada durmadan kendini “klonladığı” daha net anlaşıldı! Ancak bunlar biyolojik gerçek klonlar olmadığı için, papağanlaşıyorlar, özgün fikirleri sıfır, beşinci dereceden silik mi silik notlar olarak ortada dolaşıyorlar!
***
ERDOĞAN MÜBAREKLEŞİYOR: Mısır Başkanına “sokağın sesine kulak ver, dinle” diye yukarıdan atan Başbakan, torba yasada kendileriyle ilgili maddelere karşı gösteri yapmak için Ankara’ya giden işçi sendikaları ve üyelerini, polisiyle darmadağın ediyor! İktidarın yandaşları diyor ki, yahu kardeşim sokakta ne işin var, şurada 5 ay sonra seçim var, sandığa gidersin protestonu orada gösterirsin!
Demokrasi, protesto rejiminin adıdır, ey millet! Sokaktır, yürüyüştür, bağırıp çağırmaktır, gösteri yapmaktır demokrasi aynı zamanda! Ve bu protestoları var etmektir; yoketmek, boğmak değil! Ama demokratlıkları göstermelik ve vitrinlik; sadece “kendilerine demokrat” oldukları için, direniş, gösteri, yürüyüş, protesto.. tüylerini diken diken ediyor!..
Şöyle de düşünüyorlar:
Kardeşim Türkiye Mısır mı!? Türkiye zaten demokratik bir ülke! Eeee o halde bu gösteriler de neyin nesi!
Aslında bu söylemleri, tam da Türkiye’deki rejimin demokrat olmadığının itirafı!
-- 6 Şubat 2010, Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet

5 Şubat 2011 Cumartesi

Otoriterlik- Totaliterlik ve Bilim


Tunus ve Mısır’da eski toplumun bağrında filizlenen eğitilmiş, bilgi toplumu insanlarının öncülüğü, eski rejimleri sarsıyor. Rejimler, yönetimler arkaik, bu nedenle ülkelerini yoksulluktan kurtarmaları, yurttaşlarını mutlu etmeleri, çağdaş üretim ve tüketim düzeylerine ulaşmaları, uluslararası demokrasi/ refah/ saydamlık/ bilim ve teknoloji/ yenilikçilik endekslerine ulaşmaları mümkün değil. İşsizlik ve yoksulluk diz boyu. Rejimler arkaik, ama toplumun öncü kesimleri ve yurttaşların büyük çoğunluğunun yaşamı gerçek ve geleceğe dönük! Bilimde, teknolojide, eğitimde, çağdaş ekonomide gerilik, arkaik rejimlerin ve anlayışların iktidarlarında en önemli etken..
Burada bir ikilem var: Geleceğe bakmayan rejimler ve geleceğe bakan toplum! Bu problem, bu açmaz, Tunus’ta iktidarın yıkılmasıyla sanki çözüm yoluna girdi! Mısır’da da! Tabii, yıkılan ve yıkılacak rejimlerin/yönetimlerin yerini alacak olanların niteliğini kestirmek zor. Çünkü bu toplumların bütününde, gerilik egemen. Arkaizm her yönüyle güçlü! Ancak bugünkü ayaklanmaların sonucunda kurulacak yeni iktidarların, ileri yönelik daha çağdaş yönetim unsurlarını barındırması da kaçınılmaz...
Bu sayımızda Tunus ve İslam ülkeleri üzerine bir dizi yazıyı sunuyoruz size. Tunus konusundaki yazılar Nature dergisi kaynaklık yapıyor. İslam ülkelerinde patent konusunu ele alan diğer bir yazı da, konuyu bir başk açıdan bütünlüyor.
Tunus üniversitelerinde bilim insanlarının anlattıkları önemlidir.
Özgürlükçü olmayan, totaliter ve otoriter eğilimli bütün yönetimler, bilimi baskı altına alırlar, bilimsel düşünmeyi ve üretimi bir şekilde engellerler ve üniversitelerde yandaş yönetim sistemi kurarlar! Siz bir yandan bilimi sözde geliştirmeye çalışırsınız, ancak liyakata dayanmayan yönetim ve ödüllendirme sistemi, gerçek bilimi ve bilimsel düşünceyi geliştirmez, engeller ve ülke yerinde sayar!
Türkiye de bugün böyle bir durumla karşı karşıyadır!
***
Doğan Kuban İslam ülkelerinin kurtuluşu üzerine yazısıyla, bu ülkelerin içinde bulundukları çok temel açmazı yeniden gündeme getiriyor: Bu açmaz, İslam ülkelerinin ekonomik, bilgi-bilim ve teknoloji üretimi ile düşünce alanındaki gerilikleri ve dolayısıyla Batı ekonomisinin kesin egemenliği altında olmalarıdır. Bu tipik bir çağdaş pazar sömürgesi ilişkisidir.
Celal Şengör, dergide yazılarına yeniden başladı! Biz yayıncı olarak sevindik şüphesiz ki! Şengör, bilim ve bilim tarihi üzerine derin bilgisi, bilimsel üretkenliği ile kendi alanında dünyanın sayılı insanları arasında bulunması, uluslararası bilimsel ilişkileri ve tanınmışlığı, pek çok önemli toplantılara konuşmacı olarak çağrılması ile, ülkemizin önde gelen az sayıdaki bilim insanları arasında hakkettiği yerde bulunur.
Şengör’ü, kapımız açık diyerek yolcu etmiştik. Zaten kendisi de, bilim konularında etraflı yazılar yazma sözü vermişti. Her konuşmamızda, anlattığı bilim konularını yazması için teşvik ettik. Son telefon konuşmamızda yeniden yazmaya hazır olduğunu hissettim, Celal senin köşen orada, başlayabilirsin dedim. Böylece aramıza yeniden döndü! Okurlarını da sevindirdi!
Ülkemizin, toplumun, bilimsel olarak çok yönlü inşa edilmeye ihtiyacı var. Bugün bu görevimiz daha da önem kazanıyor. Bugünkü iktidar geçicidir. Bu iktidarı da iyi bilime, iyi ve doğru bilimsel inşaya katkı yapmaya teşvik etmek zorundayız! Biz aydın insanlar, (ve yurtseverler) olarak, üzerimize düşen görev ve sorumlulukları yerine getirmek durumundayız!
Görevimiz, kötülerle mücadele ve iyi şeyleri teşviktir!
En sonunda, bütün iyi şeyler Türkiye’ye yarayacaktır!
--
CBT sayı 1246, 4 Şubat 2011, Gündem yazısı

4 Şubat 2011 Cuma

İslâm İsyanı Bize Umut


İslam ülkelerinde patlayan demokrasi isteği, Türkiye’de Erdoğan’ın daha büyük otoriter rejime gidişini engelleyici bir etkiye sahip olabilir mi?

* Tunus ve Mısır’da olanlar ve öncelikle diğer Arap ülkelerinde olacaklar, Marks zamanına denk gelseydi, “proletarya”nın isyanı olurdu, Paris Komünü, Rus ve Çİn, Küba İhtilali gibi kanlı savaşlara yol açardı! Sınıf savaşları olarak tarihe geçerdi! Ya, Latin Amerika’da, Almanya’da, İtalya’da Yunanistan’da vb olduğu gibi kanla bastırılır, ya da iktidar el değiştirirdi!
* Ama günümüz dünyasında, o dönemin şaşalı “sınıf mücadelesi” yoktur. O dönemin “zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayan” ve halkın büyük çoğunluğunu oluşturan saf proletaryası, önemli ölçüde tarihe karıştı. Bu sınıf, zengin ülkelerde, toplumun en yoksul ve üretimdeki gücü sıfırı tüketen minik bir azınlığa dönüştü... Onun yerini, bu ülkelerde, tatili, evi barkı arabası, hisse senedi, Hedge fonlarda emeklilik parası vb olan “sınıf” aldı. Onlarda “isyan” tükendi veya uzun bir süre tatile çıktı! Ama dünyada dağınık ama yoksul 2 milyar insan var!
* “İsyan”, hele sınıfsal isyan, zaten İslam ülkelerinin “tabiatında” yoktu! İslam ülkeleri -Arap ülkeleri, ilginç bir şekilde, dünyanın göbeğinde, hanedan, kral veya günümüz türevleri olan “başkan”larca, insanın “yüzyıllarca” diyesi gelen bir zaman süresince yönetiliyor!
* İslam ülkelerinde “başkanlık sistemi”, parlamenter rejimi sahtekarca kullanan krallık, hanedanlık yönetimleridir! Hiç bir Arap ülkesinde demokrasi yoktur! Büyük petrol paraları olan Suudi gibi hanedanlık ve küçük krallıkların petrol kaynaklı zenginliklerini saymazsak, bütün Arap ülkeleri yoksuldur! Zengin batılı “hristiyan” beyninin pazar sömürgesi durumundadırlar. Batı, bilim ve teknolojiye dayalı ekonomisiyle üretiyor, müslüman da tüketiyor!
* Bugünkü isyan, geç kalmıştır! Bence bu gecikmenin temel iki nedeni var: 1) İsrail gibi bir “dış düşman”ın sürekli varlığı! Bu, “ulusal birlik” politikasını hep güncellemiş, diktatörlere uzun nefesli bir yönetim olanağı sunmuştur! 2) günümüz bilgi toplumunun insan güçlerinin gecikerek bu ülkelerde ortaya çıkması!
* Bu  yeni toplumun aydınlatılmış güçleri, İslam ülkelerinde sayıları az olsa bile, etkinler. İletişim teknolojilerinin bütün olanaklarını kullanıyorlar! Tunus’ta kendini yakan “seyyar sebzeci” bir bilgisayar mühendisiydi!
* İsyanın ortamını hazırlayan önemli bir etken de, küreselleşmedir!
* Küreselleşme, kapitalizmde yeni bir dinamik doğurdu! Arkada olanlardan bir kısmı, akıllı ülke yönetimleri, bilim ve teknolojiyi etkin kullanarak ve üreterek, ileri ülkelere yetişme olanağı buldular.
* Küresel kapitalizmin diğer dinamiği ise, siber uzayda yepyeni bir topluluk, örgütlenme ve isyana hazırlık yaratmış olmasıdır. Ülkeler ve insanlar arasındaki mesafe küçülmüş, ülkeler, uzak gibi ama yanyana yaşar olmuşlardır.. Yaşam biçimleri, demokrasi, yönetim tarzları, halk katılımı,  çoğulculuk, özgürlük, eleştirme, demokrasi vb gibi pek çok “insanlık kazanımı kavramlarında”, ışık hızında kıyaslama olanağı doğdu!
 * Yaşadığımız dünya, Mısır ve Tunus’ta diktatörlerin, “halk kıyımı” yapmalarını zorlaştırılmıştır! Hele savaşlarda sonra şimdi de devrimlerin naklen yayınının yapıldığı günümüzde! Kitleler, bunun bilincinde! İkinci bir nokta şu: Bu ülkeler orduyu halkına karşı kullanamıyor, diktatörlerin en önemli gücü, besleme polisleridir!
* “Sosyal ağlar”daki mitinglerin gerçek meydanlara taşınması ve devrimleri başlatması da bir ilktir! Tunusluları ve Mısırlıları, yüreğim pır pır kucaklıyorum!
* Alanları dolduran, yeni bir bileşime sahip “yeni sınıf”tır. Başörtülüsü, türbanlısı, genci, yaşlısı, işçisi, üniversitelisi, birleşmiştir. Bu şüphesiz, bence, öncelikle “gecikmiş bir burjuva” devrimidir! Demokrasi ve özgürlük, insan hak ve özgürlükleri, saydam ve yolsuz olmayan bir yönetim ... istekleri çevresinde bir bütünleşme.. Bunların önündeki en büyük engel olan kralların ve hanedanlarının yıkılması.... Bu kitleler, öncelikle kralı devirerek başarıyı tadabileceklerdir!
* Bu dinamizm, egemen kapitalist ekonomiyi değiştirecek bir renge sahip değil. Bu değişimi gerçekleştirecek ve yerine daha insanca ve dünyaca bir ekonomi politik düşüncesi ve sahipleri de henüz ortalıkta gözükmüyor. Zaten “ortalıktaki fikir” de, devletleştirme/kamusallaştırma gibi, epey eskimiş ve bu nedenle tamamen yenilenmeye muhtaç bir düşüncenin kalıpları içinde sıkışmış durumdadır.
* Mısır’da, Tunus’ta, ve olası diğerlerinde, bu isyanların yerine ne geleceğini bilmiyoruz. Ama hiç önemli değil! Bugünkü alçak diktatörleri ne desteklemem mümkün, ne de kötüler arasında bir tercih yapmam. Meydanın gücü, başlı başına  bir umuttur!
* Türkiye için de bir umuttur! Herkes Türkiye’yi model olarak gösteriyor onlara, ama: İslam İsyanı Türkiye’deki otoriter / diktatörlük eğilimlerine set çekecek ve bu istekleri ve gidişi ülkemizde imkansız kılacak yeni bir kulvar açmıştır!
Yaşasın Tunus, yaşasın Mısır isyancıları! İsyan, Türkiye’nin demokrasi savaşına da hizmet ediyor!
---
3 Şubat 11 / Bilim ve Siyaset, Cumhuriyet